AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
İPSEFTEL / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 18638/05)
KARAR
(esas)
STRAZBURG
26 Mayıs 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
İpseftel / Türkiye davasında,
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı, Abel Campos’un katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 7 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (18638/05 No.’lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Eftaliya İpseftel’in (“başvuran”) 9 Mayıs 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.Başvuran, Çanakkale Barosu’na bağlı Avukat, Y. Cesur tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuran, özellikle, mülkiyetine saygı hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.Başvuru, 12 Ocak 2010 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARIBaşvuran, 1976 doğumlu olup Atina’da ikamet etmektedir.Ziya Duran, 21 Mayıs 1976 tarihinde, Gökçeada’da yer alan taşınmazın zilyetliğini resmi belgeyle ve değerinin ödenmesi koşuluyla başvuranın babası Vasil İpseftel’e devretmiştir. Tapu siciline bu taşınmaza ilişkin herhangi bir tapu kaydedilmemiştir.Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran, babasıyla birlikte Atina’ya yerleşmiştir. Başvuranın babası, 13 Ekim 1991 tarihinde vefat etmiştir.110 m2 yüzölçümüne sahip ve üzerine taş ev inşa edilen taşınmaz, 30 Eylül 1995 tarihinde, kadastro çalışmalarının ardından, “244 ada 6 parsel” numarası ile Devlet Hazinesi’nin mülkiyeti olarak tapu siciline tescil edilmiştir. İlgili tutanakta şunlar belirtilmiştir: Bazı tanıklar tarafından, taşınmazın Kosta İpseftel isimli birisinin mirasçılarına ait olduğu iddia edilmiştir; herhangi bir tapu tespit edilememiştir; vergi kayıtlarında bu mülke ilişkin herhangi bir vergi belirtilmemiştir; Kosta İpseftel isimli kişi, bundan böyle Gökçeada’da bulunmamaktaydı ve bu kişinin mülkün zilyetliğini devredip devretmediği bilinmemekteydi; ve kazandırıcı zamanaşımı koşullarının kişinin lehine bir araya gelip gelmediğini kesin olarak belirlemek imkânsızdı. Tutanakta; her halükarda, taşınmazın mülkiyetinin, kazandırıcı zamanaşımı kurallarının işlemesi ile kazanılmasının mümkün olmadığı, zira söz konusu taşınmazın, korunması gereken bir kültür eseri olarak sınıflandırılan bir yapının, bu durumda komşu parselde yer alan bir caminin koruma alanında bulunduğu ve 2863 sayılı ve 21 Temmuz 1983 tarihli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun (“2863 sayılı Kanun”) 11. maddesinin bu tür bir taşınmazın zamanaşımı yoluyla iktisap edilemeyeceğini öngördüğü belirtilmiştir. Bu tutanak, kadastro teknisyenleri, yerel bilirkişiler ve muhtar tarafından imzalanmıştır.İhtilaf konusu taşınmaza komşu parseller, kırk ve altmış yıllık tapu kayıtları gereğince, Devlet Hazinesi’nin veya gerçek kişilerin mülkiyetleri olarak tapu siciline tescil edilmiştir. Başvuran, 15 Nisan 2002 tarihinde, ihtilaf konusu taşınmaz hakkında Devlet Hazinesi adına kayıtlı tapunun iptal edilmesi ve bu taşınmazın kendisine verilmesi amacıyla Gökçeada Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (“AHM”) dava açmıştır. Başvuran, talebine dayanak olarak, bu taşınmazın zilyetliğini Ziya Duran’dan bizzat devralan babası Vasil İpseftel tarafından kendisine söz konusu zilyetliğin devredildiğini belirtmiştir. AHM, olay yerinde keşif yapmış, bir tanık ile bir yerel bilirkişiyi dinlemiş, üç adet teknik bilirkişi raporu almış ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na danışmıştır. Yerel bilirkişi, Istirdati Karanikola şunları belirtmiştir: ihtilaf konusu taşınmaz Panayota Kaya tarafından kullanılmıştır; söz konusu kişinin kızı da yaklaşık yirmi yıllık bir süre boyunca bu taşınmazı kullanmıştır ve ardından taşınmazın zilyetliğini Ziya Duran’a devretmiştir; ve Ziya Duran, söz konusu taşınmazı yaklaşık beş yıl boyunca kullandıktan sonra bu zilyetliği 1976 yılında Vasil İpseftel’e bizzat devretmiştir. Tanık, Despina Apostola, benzer bir beyanda bulunmuştur. Mahkeme tarafından görevlendirilen kadastro bilirkişisi, 30 Eylül 2002 tarihli raporunda, taşınmazla ilgili kısa bir açıklama sunmuştur. Söz konusu bilirkişi, yerel bilirkişi ile tanığın beyanlarına göre, taşınmazın bir diğer kısmının 7 parsele karşılık gelmesine rağmen, taşınmazın 21 m2 yüzölçümlük kısmının 6 parsele ait olduğunu belirtmiştir. Aynı bilirkişi, ayrıca taşınmazın korunması gereken bir kültür eseri olarak sınıflandırılan bir yapının koruma alanında bulunduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, raporda, başvuran tarafından talep edilen taşınmazın boyutları kesin olarak belirtilmemektedir. Mahkeme tarafından görevlendirilen inşaat bilirkişisi, 21 Ekim 2002 tarihli raporunda, mülkün üzerinde iki binanın bulunduğunu belirtmiştir: Bunlar, 6 parselin doğusunda yer alan eski bina ile batıda bulunan diğer yeni binadır. Aynı bilirkişi, söz konusu binaların durumunu dikkate alarak, bu iki yapının uzun süreden beri artık kullanılmadığının ortaya çıktığını eklemiştir. Bilirkişi, taşınmazın korunması gereken bir yapının, bu durumda bir caminin koruma alanında yer aldığını belirtmiştir. 19 Mart 2003 tarihli yazısında, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, söz konusu taşınmazın, 17 Ekim 1985 tarihinde, korunması gereken bir kültür eseri olarak sınıflandırılan bir yapının koruma alanında bulunduğunu doğrulamıştır. Kurul, bu taşınmazla ilgili her türlü çalışmanın kendisinden ön izin alınmasını gerektirdiğini belirtmiştir. Yargılamanın sonucunda, AHM, 16 Aralık 2003 tarihli kararla, başvuranın talebini reddetmiştir. Yerel bilirkişinin ve tanığın ifadeleri de dâhil olmak üzere, toplanan unsurların tamamını hatırlattıktan sonra, mahkeme, davacının “ihtilaf konusu taşınmazın bir kısmı” üzerinde toplam kırk yıldan fazla bir süreyle, malik sıfatıyla davasız ve aralıksız olarak devam eden bir zilyetliği, kazandırıcı zamanaşımı bakımından sürelerin eklenmesi sebebiyle haklı gösterebilmesine rağmen, söz konusu taşınmazın, korunması gereken bir kültür eseri olarak sınıflandırılan bir yapının koruma alanında yer aldığını ve 2863 sayılı Kanun’un 11. maddesinin, bu tür bir taşınmazın zamanaşımı yoluyla kazanılmasını yasakladığını belirtmiştir. Yargıtay, sırasıyla 24 Haziran 2004 ve 22 Ekim 2004 tarihli iki kararla, başvuranın temyiz başvurusunu, ardından da ilgili tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir. 22 Ekim 2004 tarihli karar, başvurana 19 Kasım 2004 tarihinde tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması
1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan Medeni Kanun’un 632. maddesine göre:
“Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur.
Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır.” Bu hükmün içeriği, yeni Medeni Kanun’un (“YMK”) 705. maddesinde yeniden ele alınmıştır.
Kazandırıcı zamanaşımının genel şartları
Eski kanunun 639. maddesinin 1. fıkrasını yeniden ele alan, YMK’nın 713. maddesinin 1. fıkrası uyarınca:
“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın (...) üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” Aynı maddenin son fıkrasında, böylelikle belirtilen mekanizmanın özel kanun hükümleri saklı tutulmak kaydıyla uygulandığı belirtilmektedir. Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi, “tapuda kayıtlı olmayan (...) bir taşınmaz malın, (...) aralıksız (...) yirmi yıldan fazla bir süre boyunca malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilmesini” öngörmektedir.
Kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilebilecek nitelikteki taşınmazlar
Birçok yasal hüküm, belirli tipteki mülklerin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilme imkânını kabul etmemektedir.Kamunun ortak kullanımına sunulan ormanlar veya mülkler, böylelikle, kazandırıcı zamanaşımına konu edilememektedir.Aynı şekilde, 2863 sayılı ve 21 Temmuz 1983 tarihli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 11. maddesinde, olayların meydana geldiği dönemde, kültür ve tabiat varlıklarının bir parçası ve bu varlıkların koruma alanları olarak sınıflandırılan yerlerin, kazandırıcı zamanaşımı gereğince iktisap edilemeyeceği belirtilmekteydi.
Kazandırıcı zamanaşımı bakımından sürelerin eklenmesi
YMK’nın 996. maddesi uyarınca, kazandırıcı zamanaşımından yararlanma hakkına sahip olan zilyet, zilyetliği kendisine devreden aynı yetkiye sahip idiyse onun zilyetlik süresini kendi süresine ekleyebilmektedir.
Zamanaşımı yoluyla mülkiyetin kazanılma zamanı
Yasal mevzuat
Eski Medeni Kanunu, mülkiyetin kazanılma zamanına ilişkin herhangi bir açık hüküm içermemektedir. Yeni Kanunun 713. maddesinin 5. fıkrasının son cümlesi (in fine) aşağıdaki gibidir:
“Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” (bk. birinci fıkranın içeriği için yukarıda 22. paragraf)
İçtihat 16 Aralık 1964 tarihli kararda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kazandırıcı zamanaşımına ilişkin kuralların işlemesi ile mülkiyetin kazanılma zamanının, koşulların tamamının gerçekleştiği tarih olmadığı, bütün koşullara uyulduğu sonucuna varılan mahkeme kararının kesinleştiği tarih olduğunu belirtmiştir. Yargıtay’a göre, adli karar yalnızca izhari (açıklayıcı) değil, inşai (kurucu) nitelik taşımaktaydı. Bu ilke kararına rağmen, birkaç daire kararı aksi yönde verilmiştir. Bu kararlara göre, kazandırıcı zamanaşımına ilişkin dava, yalnızca izhari nitelik taşımaktaydı ve mülkiyet, zamanaşımı koşullarının oluştuğu andan itibaren kazanılmıştır. 22 Mayıs 1996 tarihli kararla, Hukuk Genel Kurulu, 1964 tarihli içtihadını onaylamıştır. Son olarak, Yargıtay Büyük Genel Kurulu, 4 Aralık 1998 tarihinde, Hukuk Genel Kurulu tarafından benimsenen yaklaşımı onaylamıştır. Söz konusu Kurul kararının somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibi okunmaktadır:
“Mülkiyet hakkı, tapu siciline kaydedilmesi gereken ayni bir haktır. Taşınmazlar konusunda, bu hak, ilke olarak, söz konusu kaydın yapılmasıyla birlikte doğmaktadır (Medeni Kanunun (...) 633. maddesinin 1. fıkrası).
Bu kurala istisna olarak, 633. maddenin 2. fıkrası, mülkiyet hakkının tescilden önce kazanılabileceği durumları öngörmektedir. Bu durumlardan biri, bir yargı kararının bulunmasıdır. Böylelikle, mülkiyet hakkının yargı kararı nedeniyle tescilden önce kazanılabileceği öngörülmüştür.
(...)
Kazandırıcı zamanaşımı koşullarının tümünün bir araya gelmesi, zilyetlik yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılması için tek başına yeterli değildir. Bu koşullar oluştuğu takdirde, zilyet, “[hâkim huzurunda] tescil talebinde bulunma hakkı” elde etmektedir. Bu bağlamda, Medeni Kanun’un 639. maddesinin 1. fıkrasında, zilyedin [hâkimden] tescil talep “edebileceğini” belirtmektedir.
(...)
Yeni açıklanan gerekçelerle, yeni hukuki durum, tescile hükmeden karar ile doğmaktadır; hâkimin kararı, dolayısıyla, inşai nitelik taşımaktadır ve kesinleştiği tarihten itibaren ve gelecek için bazı sonuçlar doğurmaktadır. (...)
Sonuç: 4 Aralık 1998 tarihli birinci oturum sırasında, üçte ikiyi aşan bir çoğunluk ile, tapu siciline kaydedilmeyen taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılmasına ilişkin, Medeni Kanunun 639. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak verilen kararların inşai mahiyette olduğuna karar verilmiştir (yapıcı – kurucu – (...)).”
Kadastro çalışmalarının sonuçlarına karşı itiraz süreleri
Kadastro Kanunu, teknisyenlerden oluşan ekibin halen çalışma alanında bulunduğu sırada, kadastro çalışmalarına ilişkin tutanağa karşı idare nezdinde itiraz edilebileceğini öngörmektedir (9. madde). Aynı kanunun 11. maddesinde, kadastro çalışmalarının sonuçlarının otuz gün süreyle kamuya ilan edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bu ilanda, itiraz başvurusu yapılmasının mümkün olduğu belirtilmelidir. Aynı kanunun 12. maddesinde, otuz günlük bir süre içinde itiraza konu edilmeyen tutanakların kesinleştiği ve tapu siciline yeniden kaydedilebileceği ifade edilmektedir. Bununla birlikte, “kadastro çalışmalarından önceki hukuki gerekçelere” dayanarak, tutanağın kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıllık bir süre içinde itiraz başvurusu yapılması mümkündür.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyetine saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Herkes gerçek veya tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet’e göre, başvuran, kadastro çalışmaları sona ermeden önce tutanakta varılan tespitlere itiraz edilmesine ve söz konusu çalışma sonuçlarının ilan edilmesinin ardından otuz günlük bir süre içinde itiraz başvurusu yapılmasına yönelik iki hukuk yoluna sahipti. Hükümet’in ifadelerine göre, başvuran bu hukuk yollarından herhangi birini kullanmamıştır ve dolayısıyla, ilgilinin şikâyeti kabul edilemez niteliktedir. Mahkeme, Hükümet tarafından hukuk yolları hakkında kısmen açıklama yapıldığını gözlemlemektedir. Gerçekte, Hükümet, iç hukukun, bu durumda Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin, ayrıca, kadastro çalışmalarına ilişkin tutanağın kesinleştiği tarihten itibaren on yıllık bir süre içinde bir hukuk yolunu kullanma imkânı sunduğunu belirtmemiştir. Elinde bulunan belgeler ve tarafların görüşleri, Mahkeme’ye, başvuranın kesin olarak bu hükme dayanarak dava açıp açmadığını bilme imkânı vermese bile, başvuranın, mahkemeler tarafından esası hakkında inceleme yapılan ve ihtilaf konusu taşınmazın mülkiyetinin kendisine verilmesini amaçlayan bir dava açtığı bir gerçektir. Dolayısıyla, Mahkeme’nin, kesin olarak yasal dayanağı ne olursa olsun, bu davanın başvuranın hâlihazırda şikâyet etmek istediği duruma çözüm getirebilecek nitelikte olduğunu tespit etmesi yeterlidir. Bu bağlamda, Mahkeme, bir başvuranın, etkin olabilecek bir hukuk yoluna daha sahip olduğu takdirde, yalnızca bu hukuk yollarından birini kullanmakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır (bk. diğerleri arasında, Moreira Barbosa/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65681/01, 29 Nisan 2004). Hükümet tarafından ileri sürülen itirazın dayanaksız olduğu sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, tanınan süreler içerisinde Hükümet tarafından belirtilen hukuk yollarının kullanılmasının, başvuranın kadastro çalışmaları sonunda varılan sonuçlardan haberdar olduğu anlamına geldiğini kaydetmektedir. Oysa söz konusu sonuçların başvurana tebliğ edildiğini gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır (bk, benzer bir durum için, Rimer ve diğerleri/Türkiye, No. 18257/04, § 27, 10 Mart 2009). Öte yandan, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, Mahkeme, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
B. Esas hakkındaTarafların iddiaları Başvuran, maliki olduğu kanısına vardığı ihtilaf konusu mülkün kendi adına tapu siciline tescil edilememesinden şikâyetçi olmaktadır ve böylelikle, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu nedeniyle de mülkünden yoksun bırakıldığını iddia etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, hakkına müdahale olarak nitelendirdiği ve şikâyet ettiği duruma ulaşılmasının kamu yararı adına gerekli olmadığı ve sınıflandırılan yapının daha az zorlayıcı tedbirler aracılığıyla korunabileceği görüşündedir. Hükümet, buna cevaben, öncelikle, başvuranın mülkiyetini talep ettiği taşınmazın sınırlarının belirsiz olduğunu belirtmektedir. Hükümet, ilgilinin iddia ettiğinin aksine, başvuruya konu edilen mülkün yalnızca 6 parselin bir kısmını kapsadığını ifade etmektedir. Hükümet, bu bağlamda, kadastro bilirkişisi tarafından mahkemeye sunulan rapora atıfta bulunmaktadır (yukarıda 13. paragraf). İkinci olarak, Hükümet, başvuranın iddialarına dayanak olarak herhangi bir belgesel delil sunmadığını ileri sürmektedir. Son olarak, Hükümet, başvuranın babasıyla beraber yurt dışına yerleştiğini bizzat kabul ettiğini ve bu durumun, kendi bakış açısına göre, başvuranın ihtilaf konusu taşınmazı kullanmayı bıraktığı anlamına geldiğini belirtmektedir. Diğer bir deyişle, başvuran mülkünü terk etmiş ve zilyetliği kesilmiştir. Öte yandan, taşınmazın daha sonra kullanıldığını belirten herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Oysa kazandırıcı zamanaşımı, aralıksız olarak süren bir zilyetliğin varlığını gerektirebilmektedir. Başvuran, buna karşılık olarak, 6 parselin tamamının zilyetliğini elinde bulundurduğunu ve bilirkişinin vardığı sonuçların, mahkeme heyetinin olay yerinde yaptığı keşif sırasında bilirkişinin aldığı yanlış bilgilere dayandığını belirtmektedir. Ayrıca, başvuran Hükümet’in iddialarını reddetmektedir ve adli dava devam ederken bile zilyetliğinin davasız ve aralıksız olarak sürdüğünü iddia etmektedir. Başvuran, bu bağlamda, mahkemenin, kendisinin kırk yıllık bir süre boyunca zilyetlikten yararlandığını kabul ettiğini ifade etmektedir.Mahkeme’nin değerlendirmesi Bir mülkün varlığı hakkında
Mahkeme, içtihadına göre, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesinin yalnızca güncel mülkler için geçerli olduğunu ve böylelikle, gelecekteki bir mülkün, böylelikle, sadece daha önce kazanılmış olması veya belli bir alacağa konu edilmesi halinde, bu madde anlamında bir “mülk” olarak değerlendirilebileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, bazı koşullarda, malvarlığı değeri elde etme yönündeki “meşru beklenti”, aynı zamanda, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesinin sağladığı korumadan yararlanabilmektedir. Böylelikle, malvarlığı menfaatinin alacak hakkı niteliğinde olması halinde, bu tür bir menfaatin iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örneğin, mahkemelerin yerleşik içtihadı ile onaylanması durumunda, ilgilinin meşru bir beklentiye sahip olduğu kanısına varılabilmektedir. Ancak, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışma söz konusu olduğunda ve bir başvuran tarafından bu bağlamda geliştirilen argümanlar ulusal mahkemeler tarafından sonunda reddedildiğinde, “meşru bir beklentinin” var olduğu sonucuna varılamayacaktır (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, §§ 50 ve 52, AİHM; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, §§ 64-65, AİHM 2007‑I). Somut olayda bir “mülkün” bulunup-bulunmadığına karar vermek için, Mahkeme, dolayısıyla iddia edilen müdahale sırasında yürürlükte olan iç hukuku dikkate almalıdır. Mahkeme, Türk hukukunda taşınmaz bir mülkün tapu siciline tescilinin, kural olarak, mülkiyet hakkını oluşturan tek hukuki fiil olduğunu tespit etmektedir. Mahkeme, başvuranın tapu siciline kayıtlı bir tapuya sahip olmadığına itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, bununla birlikte, özellikle Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca, “tapuda kayıtlı olmayan (...) bir taşınmaz malın, (...) aralıksız (...) yirmi yıldan fazla bir süre boyunca malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edildiğini” belirtmektedir. Mahkeme, benzer bir hükmün YMK’nın 713. maddesinde yer aldığını kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranın ihtilaf konusu mülkün kendisi adına tescil edilmesini sağlamak amacıyla iç hukukta öngörülen şartları taşıyıp taşımadığı konusunda tarafların karşıt görüşlere sahip olduklarını saptamaktadır. Mahkeme, böylelikle, Hükümet’in iddialarını dikkate almaktadır: Hükümet, başvuranın, söz konusu koşulları bir araya getirdiğini belgesel deliller aracılığıyla ispatlayamadığı kanısına varmakta ve diğer yandan, zilyetliğinin kesilmediğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, iç hukukta öngörülen koşulların somut olayda bir araya gelip gelmediğini bizzat değerlendirmesinin uygun ve hatta gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme için, AHM’nin, başvuranın söz konusu mülkün bir kısmını kırk yıldan fazla bir süre boyunca malik sıfatıyla davasız ve aralıksız olarak zilyetliğinde bulundurduğunun tespit edildiği kanaatine vardığını belirtmek yeterlidir (yukarıda 17. paragraf). Mahkeme, davaya özgü fiili unsurları değerlendirmek ve bunları ulusal hukukun gereklilikleriyle mukayese etmek için Mahkeme’ye nazaran daha iyi bir konumda bulunan yerel mahkemenin bu tespitini şikâyet konusu yapmak için herhangi bir geçerli sebep görmemektedir. Mahkeme, AHM’ye göre, başvuranın murisinin, yirmi yıldan fazla bir süre boyunca malik sıfatıyla davasız ve aralıksız olarak süren bir zilyetlik şartını yerine getirdiğini ve bu durumun, ihtilaf konusu taşınmazın bir kısmına ilişkin olarak malik sıfatının daha sonra 1982 yılında kabul edilmesine imkân sağladığını kaydetmektedir. Mahkeme, Yargıtay’ın içtihadı uyarınca, somut olayda olduğu gibi, koşullar oluştuğunda zilyedin tescil talebinde bulunma hakkı elde ettiğini saptamaktadır (bk. yukarıda 33. paragraf). Sonuç olarak, Mahkeme, başvuranın “244 ada, 6 parsel” numarası ile kaydedilen mülkün bir kısmının mülkiyetinin tanınması yönünde meşru bir beklentisinin bulunduğu ve dolayısıyla Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülke” sahip olduğu kanaatindedir. Taşınmazın geri kalan kısmına ilişkin olarak, Mahkeme, AHM’nin başvuranın görüşlerine katılmadığını ve kazandırıcı zamanaşımı koşullarının bir araya gelmediği kanısına vardığını tespit etmektedir. Mahkeme, ulusal mahkemelerin ilgilinin lehine karar verebilecekleri yönündeki umudun, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “meşru bir beklenti” şekli olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme’nin aslında birçok defa belirttiği üzere, anlaşılabilir basit bir umut ile daha somut nitelikte olması ve iç hukukta sağlam bir içtihadi temele veya yasal bir hükme dayandırılması gereken meşru bir beklenti arasında bir farklılık bulunmaktadır (Yukarıda anılan, Kopecký, § 52, ve Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 22522/03, 9 Aralık 2008). Sonuç olarak, meşru beklenti ve dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında başvuranın “mülkü”, yalnızca ihtilaf konusu taşınmazın bir kısmıyla sınırlıydı.
b. Müdahalenin varlığı hakkında
Mahkeme, ulusal mahkemelerin, 2863 sayılı Kanun’a ve komşu parselde bulunan caminin korunması gereken bir miras olarak tescili yönünde 1985 yılında alınan karara dayanarak, ihtilaf konusu mülkün ilgili kısmının başvuran adına tescil edilmesini reddettiklerini tespit etmektedir: Gerçekte, söz konusu kanun ve karar uyarınca, ilgili taşınmaz, bundan böyle, zamanaşımı yoluyla kazanmaya konu edilememiştir.Ancak Mahkeme, hem kanunun hem de söz konusu kararın, başvuranın gereken bütün şartları (1982 yılında) yerine getirdiği ve ihtilaf konusu taşınmazın bir kısmı ile ilgili meşru bir beklentiye sahip olduğu tarihten sonraki tarihlerde (sırasıyla 1983 ve 1985 yıllarında) kabul edildiğini saptamaktadır.Bu koşullarda, başvuranın mülkiyet taleplerini reddeden adli kararların, 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma teşkil ettiğine dair herhangi bir şüphe bulunmamaktadır.
c. Müdahalenin haklılığı ve orantılılığı hakkında
Mahkeme, müdahalenin kanunla öngörülen koşullarda gerçekleşmesi hususunun tartışma konusu olmadığını tespit etmektedir. Mahkeme, müdahalenin, korunması gereken bir miras olarak sınıflandırılan bir kültür eserini koruma kaygısına dayandırıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, ulusal mercilerin neyin “kamu yararı” oluşturacağını belirlemek amacıyla belli bir takdir yetkisine sahip olduklarını, zira Sözleşme sisteminde, hem mülkiyetten yoksunluğu haklı kılan kamu yararına ilişkin sorunların varlığı hem de bu sorunları çözmek için alınacak tedbirler hakkında karar verme görevinin öncelikle kendilerine ait olduğunu hatırlatmaktadır (Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri/Belçika, 20 Kasım 1995, § 37,A serisi No. 332,). Ayrıca, “kamu yararı” doğası gereği geniş bir kavramdır. Bilhassa, mülkiyetten yoksun bırakmayla ilgili kanunların kabul edilmesi yönündeki karar, genellikle, demokratik bir devlette makul olarak hakkında derin görüş farklılıklarının meydana gelebileceği sorunların incelenmesini gerektirmektedir. Yasa koyucunun kültür politikası yürütmek için geniş anlamda bir özgürlüğe sahip olmasının olağan olduğu kanısına vararak, Mahkeme, yasa koyucunun kararının makul dayanaktan yoksun olduğu açıkça ortaya çıkmadıkça, kendisinin “kamu yararı” gereklerini öngörme şekline saygı duymaktadır. Somut olayda kuşkusuz böyle bir durum söz konusu değildir (bk. mutatis mutandis, ibidem). Müdahalenin orantılılığıyla ilgili olarak, ihtilaf konusu tedbirin istenen adil dengeye uyup uymadığını ve özellikle bu tedbirin başvuran üzerinde orantısız bir yük oluşturup oluşturmadığı belirlemek amacıyla tazminata ilişkin özel şartları göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, daha önce, mülkün değeriyle orantılı makul bir meblağ ödenmeksizin mülkiyetten yoksun bırakmanın, kendiliğinden aşırı bir müdahale teşkil ettiğini ve tazminatın tamamen ödenmemesinin yalnızca istisnai koşullarda Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi alanında haklı gösterilebileceğini belirtmiştir (Jahn ve diğerleri/Almanya [BD], No. 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, § 111, AİHM 2005‑VI; ve Nastou/Yunanistan (No. 2), No. 16163/02, § 33, 15 Temmuz 2005). Somut olayda, Mahkeme, başvuranın mülküne müdahale nedeniyle herhangi bir tazminat almadığını tespit etmektedir. Mahkeme, Hükümet’in tazminatın tamamen ödenmemesini haklı göstermek amacıyla istisnai herhangi bir koşul ileri sürmediğini kaydetmektedir. Mahkeme, sonuç olarak, başvurana herhangi bir tazminat ödenmemesinin, toplumun genel yararının gerekleri ile bireysel hakların korunmasının gerekleri arasında düzenlenmesi gereken adil dengeyi başvuran aleyhine bozduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, başvuran, ulusal mahkemeleri, davayı incelemeden önce yeterince araştırma yapmamakla ve kararlarını yeterince gerekçelendirmemekle suçlamaktadır. Bu şikâyet çerçevesinde, yukarıda incelenen sorundan farklı bir sorunun ileri sürüldüğünü varsayarak, elinde bulunan bilgi ve belgeleri göz önünde bulundurarak ve sunulan iddiaları incelemekle yetkili olması sebebiyle Mahkeme, ileri sürülen hükmün ihlal edildiğine dair herhangi bir belirtinin bulunmadığı kanısındadır. Bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35.maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDASözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” Başvuran ihtilaf konusu mülkün iadesini veya aksi takdirde, maruz kaldığı maddi zararın tazmini bağlamında 132.812 avro ödenmesini talep etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, ihtilaf konusu mülkün değerine ilişkin mahkemeden aldığı bilirkişi raporunu sunmaktadır. 12 Ağustos 2010 tarihli bu raporda, 6 ada 244 parselin tamamının değerinin 150.000 Türk Lirası, yani bu tarihte yaklaşık 78.120 avro olduğu belirtilmektedir. Başvuran, kendi bakış açısına göre, mülkünden yararlanamadığı süre boyunca maruz kaldığı gelir kaybını kapsayan miktarın bu meblağa eklenmesi gerektiği kanaatindedir. Başvuran, kendisinin belirttiği ve Türkiye’de yürürlükte olan mali kurallar esas alınarak yapılan bir hesaplamaya dayanarak, bu gelir kaybının 54.687 avro olduğunu belirtmektedir. Mahkeme, ayrıca maruz kaldığını belirttiği manevi zarar bağlamında 30.000 avro talep etmektedir. Masraf ve giderlere ilişkin olarak, başvuran, yerel yargılama boyunca yapılan masraflar için 337 avro talep ederek, buna ilişkin belgeler sunmaktadır. Başvuran, ayrıca avukatlık ücretleri için 2.500 avro talep etmekte, ancak herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamaktadır. Hükümet, bu iddiaları kabul etmemektedir. Maddi zarara ilişkin olarak, Hükümet, talep edilen meblağların aşırı olduğu ve bu meblağlar bağlamında ülkenin sosyoekonomik gerçekliklerinin dikkate alınmadığı kanaatine varmaktadır. Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında ödenmesine karar verilen meblağların makul ve hakkaniyete uygun olması gerektiğini vurgulayarak, Hükümet, talep edilen meblağların ödenmesinin sebepsiz zenginleşme oluşturabileceği kanısına ulaşmaktadır. Hükümet, Yunanistan eski kralı ve diğerleri/Yunanistan ([BD] (adil tazmin), No. 25701/94, § 78, 28 Kasım 2002); ve I.R.S. ve diğerleri/Türkiye ((adil tazmin), No. 26338/95, § 23, 31 Mayıs 2005) kararlarına atıfta bulunarak, tazminatın, mutlaka söz konusu mülkün tam değerini yansıtmasının gerekmediğini belirtmektedir. Sonuç olarak, Hükümet, maddi zarar bağlamında talep edilen meblağların aşırı olduğu kanısıyla, Mahkeme’yi bu yöndeki talebi reddetmeye davet etmektedir. Manevi zarara ilişkin olarak, Hükümet, ihlal ile iddia edilen manevi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını iddia etmektedir. Masraf ve giderlere ilişkin olarak, Hükümet, talebin kanıtlayıcı belgelerle birlikte sunulmayan kısmının reddedilmesi gerektiği görüşündedir. Mahkeme, tespit edilen ihlalin, ilgilinin söz konusu mülkün yalnızca bir kısmı için sahip olduğu meşru beklentiye müdahaleyle ilgili olmasına rağmen, başvuran tarafından sunulan bilirkişi raporunda belirtilen meblağın ihtilaf konusu mülkün tamamının değerine karşılık geldiğini saptamaktadır. Mahkeme, bununla birlikte, AHM’nin, başvuranın kazandırıcı zamanaşımından yararlanabildiği taşınmazın yüzölçümünü kendi kararında özellikle belirtmediğini saptamaktadır. Muhtemelen bu hususu incelemeye imkân verebilecek olan kadastro teknisyeninin raporuna ilişkin olarak, Mahkeme, bu raporda gerekli ayrıntılı bilgilerin yer almadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun saklı tutulması gerektiğinden, söz konusu maddenin mevcut aşamada uygulanmasına yer olmadığı kanısına varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
Başvurunun, başvuranın ihtilaf konusu mülkün bir kısmı üzerindeki mülkiyetine saygı hakkına ilişkin kısmının kabul edilebilir ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna; Sözleşme’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 41. maddesinin bu aşamada uygulanmasına yer olmadığına; sonuç olarak,
a) Bu hakkın saklı tutulmasına;
b) Hükümet ve başvuranın, işbu kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren altı ay içinde bu konuya ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya ve özellikle aralarında varabilecekleri her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiği takdirde, Daire Başkanı’nın izlenecek süreci belirlemeye yetkili kılınmasına karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 26 Mayıs 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Abel Campos András Sajó
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy