AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
RAMAZAN TAŞ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 42153/11)
KARAR
STRAZBURG
7 Temmuz 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Ramazan Taş / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Haziran 2020 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Ramazan Taş’ın (“başvuran”) 15 Haziran 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 42153/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Batman Barosuna bağlı Avukat E. Şenses tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 2. fıkraları ile 3. fıkrasının (d) bendi ve Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri bağlamındaki şikâyetler, 26 Eylül 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını incelemesinin ardından, bu itirazı reddetmektedir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran, 1982 doğumludur. Başvuran, başvurunun yapıldığı tarihte Batman’da cezaevinde tutulmaktaydı.
6. Üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek ve terör örgütü lehine propaganda yapmak suçlarını işlediğine dair hakkında şüphelenilen başvuran, 21 Ekim 2009 tarihinde tutuklanmıştır.
7. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 13 Kasım 2009 tarihli iddianameyle, başvuranı, 30 Mart 2006, 10 Eylül 2008, 18 Ekim 2008 ve 28 Ocak 2009 tarihlerinde, Batman’da düzenlenen dört gösteri sırasında işlediği fiiller nedeniyle, üyesi olmaksızın yasa dışı bir örgüt adına suç işlemekle ve terör örgütü lehine propaganda yapmakla suçlamıştır.
8. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 17 Haziran 2010 tarihinde, başvuranı üzerine atılı suçlardan suçlu bulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, ilgiliyi, Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314. maddesinin 3. fıkrasına ve 220. maddesinin 6. fıkrasına atıfta bulunarak, aynı Kanun’un 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, üyesi olmaksızın yasa dışı bir örgüt adına suç işlemekten altı yıl, üç ay hapis cezasına ve 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, terör örgütü lehine propaganda yapmaktan üç kez on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi bu bağlamda, başvuranın PKK’nın (yasa dışı silahlı örgüt, Kürdistan İşçi Partisi) çağrısı üzerine düzenlenen, 30 Mart 2006, 10 Eylül 2008, 18 Ekim 2008 ve 28 Ocak 2009 tarihli gösteriler sırasında PKK lideri lehine sloganlar atan ve yasa dışı pankartlar sallayan grupların içinde yer aldığı gerekçesiyle bu gösterilere katılarak, üyesi olmaksızın yasa dışı bir örgüt adına suç işleme suçunu işlediği kanısına varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, ilgilinin 30 Mart 2006, 18 Ekim 2008 ve 28 Ocak 2009 tarihli gösteriler sırasında işlediği şu fiiller nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapma suçunu üç defa işlediği kanaatine varmıştır: Diğer göstericiler tarafından atılan sloganları alkışlamak, zafer işaretleri yapmak, PKK’nın ölen üyeleri için bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak ve “Öcalan, Öcalan”, “Öcalan’sız bir dünyayı başınıza yıkarız” ve “Yaşasın Başkan Apo” şeklinde sloganlar atmak.
9. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran özellikle, bu bağlamda Mahkemenin içtihatlarına atıfta bulunarak, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarıyla korunan eylemler nedeniyle mahkûm edildiğini ileri sürmektedir.
10. Yargıtay, 15 Mart 2011 tarihinde, üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek ve terör örgütü lehine propaganda yapmak suçlarından başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararlarını onamıştır.
11. 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’dan yararlanmak amacıyla başvuran tarafından sunulan talebi inceleyen Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ağustos 2012 tarihinde, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasına söz konusu Kanun’la getirilen değişiklik uyarınca, üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan ilgili hakkında verilen cezanın altıda bir oranında indirilmesine karar vermiş (aşağıda 14. paragraf) ve sonunda ilgiliyi, bu suçtan beş yıl, iki ay, on beş gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, öte yandan, 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan başvuran hakkında verilen cezaların infazının ertelenmesine karar vermiştir (aşağıda 19. paragraf).
12. 22 Ağustos 2012 tarihli karara karşı başvuran tarafından yapılan itiraz, 7 Ocak 2013 tarihinde, bir başka Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’la getirilen değişikliklerden yararlanmak amacıyla başvuran tarafından talep edilen gözden geçirme kapsamında dosyayı yeniden açmasının ardından, 3 Mayıs 2013 tarihinde, 6459 sayılı Kanun’un 8. maddesinin 2. fıkrasıyla değiştirildiği şekliyle 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 5. fıkrası uyarınca (aşağıda 18. paragraf), başvuran hakkında bu cezanın verilmesine gerek olmadığı gerekçesiyle, üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan başvuran hakkında verilen beş yıl, iki ay, on beş gün hapis cezasını iptal etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuran hakkında verilen cezanın infazının sonlandırılmasına karar vermiştir.İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARITürk Ceza Kanunu
14. “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma” başlıklı, Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) 220. maddesinin 6. fıkrası, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’la getirilen değişikliğin ardından aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:
“(...)
6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.
(...)”
15. TCK’nın “Silahlı Örgüt” başlıklı 314. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”3713 Sayılı Kanun
16. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“[Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur (...)”
17. 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası, 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile değiştirilmesinin ardından, aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:
“Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...)”
18. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun ile getirilen değişikliğin ardından, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“2. Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...)
(...)
5. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına; ikinci fıkrada tanımlanan suçu (...) işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanun’un 220nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez.”6352 Sayılı Kanun
19. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” 6352 sayılı Kanun, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, kesinleşen her türlü cezanın, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla, 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, para cezasına ya da beş yılın altında bir hapis cezasına karşılık gelmesi durumunda, bu cezanın infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesi öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
20. Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesine dayanarak, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının ve 314. maddesinin 2. fıkrasının, ulusal makamlarca uygulanması bağlamında açık ve öngörülebilir olmadığını iddia etmektedir.
21. Başvuran, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerini ileri sürerek, hakkında verilen mahkûmiyet kararları nedeniyle, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.
22. Mahkeme, somut olayda, başvuranın esasen yukarıda belirtilen şikâyetleri sunarak, özellikle ifade özgürlüğü hakkını kullanması kapsamına giren, birçok gösteri sırasında işlediği fiiller nedeniyle hakkında verilen mahkûmiyet kararlarından şikâyetçi olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda yetki sahibi olan Mahkeme, ileri sürülen olayların yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.Kabul Edilebilirlik Hakkında
23. Hükümet, aralarından ikisi iç hukuk yollarının tüketilmemesine ve üçüncüsü de başvuranın mağdur sıfatının olmamasına dayanan, üç kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, birinci itiraza ilişkin olarak, 6352 ve 6459 sayılı Kanunlar ile getirilen yasal değişiklikleri dikkate alarak, başvuranın dosyasına ilişkin yeniden yapılan incelemelerin sonunda Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararların, 7 Ocak ve 3 Mayıs 2013 tarihlerinde, yani Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından açıklandığını, ancak ilgilinin Yüksek Mahkemeye bu türden bir başvuruda bulunmadığını belirtmektedir. Hükümet, ikinci itirazına ilişkin olarak, başvuranın atfedilen fiilleri işlediğini kabul etmediğini ve Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki bir şikâyeti özü itibariyle bile ileri sürmediğini iddia etmektedir. Dolayısıyla Hükümet, başvurunun, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanaatindedir.
24. Üçüncü itirazla ilgili olarak, Hükümet, terör örgütü lehine propaganda yapma nedeniyle başvuran hakkında verilen cezaların infazının ertelenmesi kararını ve üyesi olmaksızın yasa dışı bir örgüt adına suç işleme nedeniyle ilgili hakkında verilen cezanın iptaline ilişkin kararı dikkate alarak, başvuranın somut olayda mağdur sıfatına sahip olmadığını ileri sürmektedir.
25. Başvuran, Hükümetin itirazlarını kabul etmemektedir. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen yeniden inceleme kararlarının ceza yargılamasının esasının gözden geçirilmesiyle ilgili olmadığını, ancak yalnızca bu yargılamanın sonunda verilen cezaların gözden geçirilmesiyle ilgili olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin, söz konusu kararların ardından yaptığı bireysel başvuru bağlamında ceza yargılamasına ilişkin şikâyetlerini incelemediğini ileri sürmektedir. Başvuran, Yargıtaya sunduğu temyiz başvurusu bağlamında ifade özgürlüğü hakkını ileri sürdüğünü eklemektedir.
26. Başvuran ayrıca, ceza yargılamasının sonunda hakkında verilen cezaların ertelenmesine veya iptal edilmesine rağmen, hakkındaki mahkûmiyet kararlarının iptal edilmediğini ve bu ceza yargılaması nedeniyle 21 Ekim 2009 ve 3 Mayıs 2013 tarihleri arasında cezaevinde kaldığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, başvuran bu bağlamda mağdur sıfatına sahip olduğunu belirtmektedir.
27. Hükümetin birinci itirazına ilişkin olarak, Mahkeme, 6352 sayılı Kanun ile öngörülen yeniden inceleme prosedürünün ve 6459 sayılı Kanun’un 8. maddesinin 2. fıkrasıyla değiştirildiği şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararının gözden geçirilmesinin, ceza yargılamasının esasının gözden geçirilmesinden ibaret olmadığını, ancak yalnızca bu yargılamanın sonunda verilen cezaların yeniden incelenmesinden ibaret olduğunu tespit etmektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, (mutatis mutandis), Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Nitekim bu gözden geçirme prosedürleri kapsamında, Ağır Ceza Mahkemesi başvurana atfedilen suçların kurucu unsurlarını esasen yeniden incelememiş, ancak yalnızca, 6352 ve 6459 sayılı Kanunlar ile getirilen yasal değişiklikleri dikkate alarak, terör örgütü lehine propaganda yapma nedeniyle başvuran hakkında verilen cezaların infazının ertelenmesinin uygun olduğuna (yukarıda 11. paragraf) ve yasa dışı bir örgüt adına suç işleme nedeniyle başvuran hakkında herhangi bir cezanın verilmesinin gerekmediğine (yukarıda 13. paragraf) karar vermiştir. Böylelikle, somut olayda, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararlarının, 15 Mart 2011 tarihli Yargıtay kararının ardından, yani Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden önce kesinleşmiş olması sebebiyle (Uzun/Türkiye (k.k.), No. 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013), ilgili, bu Yüksek Mahkeme önünde bu türden bir hukuk yoluna başvuramamış ve hakkında yürütülen ceza yargılamasına ilişkin şikâyetlerini sunamamıştır (ibidem). Dolayısıyla, bu itirazı reddetmek uygun olacaktır (bk., Zülküf Murat Kahraman, No. 65808/10, § 37, 16 Temmuz 2019).
28. İkinci itiraza ilişkin olarak, Mahkeme, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararlarının, sloganlar atan ve pankartlar sallayan grupların içinde yer aldığı, bazı sloganlar attığı, sloganları alkışladığı, zafer işaretleri yaptığı ve dört gösteri sırasında diğer göstericilerle birlikte bir dakikalık saygı duruşunda bulunduğu yönünde kendisine atfedilen suçlamalara dayandırıldığını kaydetmektedir (yukarıda 8. paragraf). Mahkeme, bu türden eylemlerin ifade özgürlüğü hakkını kullanma şekillerini oluşturduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuran tarafından hakkında başlatılan ceza yargılamaları kapsamında kendisine atfedilen olaylara itiraz edilmesinden ayrı olarak, bu yargılamaların, konuları ve nitelikleri gereği, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasıyla ilgili olduğuna ve bu hususta bir tartışmayı gerektirdiğine dair herhangi bir şüphenin bulunmadığı kanısına varmaktadır (Nur Radyo Ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş./Türkiye (No. 2), No. 42284/05, § 34, 12 Ekim 2010). Mahkeme ayrıca, başvuranın Yargıtaya sunduğu temyiz başvurusu bağlamında ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmesine ilişkin bir şikâyeti sunduğunu kaydetmektedir (yukarıda 9. paragraf). Bu nedenle, bu itirazın reddedilmesi de uygun olacaktır.
29. Mahkeme, başvuranın mağdur sıfatına ilişkin itirazla ilgili olarak, öncelikle daha önce, cezaların infazının ertelenmesi kararının, ilgilinin ifade özgürlüğünün ihlali nedeniyle doğrudan maruz kaldığı, ceza yargılamasının ve mahkûmiyet kararının zarar verici sonuçlarının önlenmesi veya telafi edilmesi için elverişli olmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Aslı Güneş/Türkiye (k.k.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32-33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Mahkeme daha sonra, 6459 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikler dikkate alınarak başvuranın dosyasının yeniden incelenmesinin ardından, Ağır Ceza Mahkemesinin 3 Mayıs 2013 tarihli kararla, üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işleme nedeniyle başvuran hakkında herhangi bir cezanın verilmesinin gerekmediğine karar verdiğini ve bununla birlikte, buna ilişkin mahkûmiyet kararını resmi olarak iptal etmeksizin, söz konusu suçla ilgili olarak daha önce verilen cezayı iptal ettiğini kaydetmektedir (yukarıda 13. paragraf). Mahkeme ayrıca, ceza yargılamasının sonunda verilen cezaların ertelenmesinden ve iptal edilmesinden önce, başvuranın daha önce bu cezaların bir kısmını çektiğini, zira 21 Ekim 2009 ile 3 Mayıs 2013 tarihleri arasında yaklaşık üç yıl, altı ay ve on iki gün boyunca cezaevinde kaldığını tespit etmektedir (yukarıda 6. ve 13. paragraflar). Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları göz önünde bulundurarak, terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan başvuran hakkında verilen cezaların infazının ertelenmesi tedbirine ve üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işleme nedeniyle ilgili hakkında verilen cezanın daha sonra iptal edilmesine rağmen, başvuranın ihtilaf konusu ceza yargılamaları nedeniyle Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur olduğunu ileri sürebileceği kanısına varmaktadır (bk., yukarıda anılan Zülküf Murat Kahraman/Türkiye kararı, §§ 38‑39). Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümet tarafından bu bağlamda ileri sürülen itirazı da reddetmektedir.
30. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
31. Başvuran, dört gösteri sırasında işlediği, kendi ifadesine göre şiddet içermeyen eylemler nedeniyle cezalara mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik ciddi bir ihlal teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
32. Hükümet, başvuranın şikâyetin kabul edilebilirliğine ilişkin sunduğu iddiaları tekrarlayarak, somut olayda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin söz konusu olmadığı kanısına varmaktadır. Hükümet, Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, söz konusu müdahalenin, kendi ifadesine göre, açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşılayan, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası ile 314. maddesinin 2 ve 3. fıkralarıyla ve 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunmasına, kamu düzeninin sağlanmasına ve suçun önlenmesine ilişkin meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, 30 Mart 2006 tarihli gösteri sırasında göstericiler tarafından işlenen şiddet eylemlerini ve göstericiler tarafından atılan sloganları ve kendi ifadesine göre, şiddet içeren ve diğer üç gösteri sırasında başvuran tarafından gerçekleştirilen eylemleri göz önünde bulundurarak, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu ifade etmektedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Müdahalenin Varlığı
33. Mahkeme, başvuranın bir yandan, üyesi olmaksızın yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan altı yıl, üç ay hapis cezasına mahkûm edildiğini (yukarıda 8. paragraf), bu cezanın daha sonra beş yıl, iki ay, on beş gün hapis cezasına indirildiğini (yukarıda 11. paragraf) ve sonunda iptal edildiğini (yukarıda 13. paragraf) ve diğer yandan, makamların PKK’nın kışkırtmasıyla düzenlendiğini belirttikleri dört gösteri sırasında ilgilinin işlediği, sloganlar atan ve pankartlar sallayan grupların içinde yer almak, bazı sloganlar atmak, sloganları alkışlamak, zafer işaretleri yapmak ve diğer göstericilerle birlikte bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak şeklindeki fiiller nedeniyle (yukarıda 8. paragraf), terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan üç defa on ay hapis cezasına mahkûm edildiğini (yukarıda 8. paragraf) ve daha sonra bu cezanın infazının ertelendiğini (yukarıda 11. paragraf) kaydetmektedir. Mahkeme ardından, ilgilinin verilen cezaların ertelenmesinden ve iptal edilmesinden önce bu mahkûmiyet kararları nedeniyle üç yıl, altı ay, on iki gün hapis cezası çektiğini gözlemlemektedir (yukarıda 6 ve 13. paragraflar). Mahkeme son olarak, başvuranın cezaya mahkûm edilmesine sebep olan eylemlerin, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanması kapsamına girdiğini tespit etmektedir. Mahkeme bu sebeple, ihtilaf konusu mahkûmiyet kararının, bu hakkın başvuran tarafından kullanımına yönelik bir “müdahale” olarak incelendiği kanaatine varmaktadır.
b) Müdahalenin Haklı Gösterilmesi
34. Bu türden bir müdahale, “kanunla öngörülmediği”, Sözleşme’nin 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan birini ya da birkaçını izlemediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal etmektedir.
35. Mahkeme, bir yandan, başvuranın üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan cezaya mahkûm edilmesiyle ve diğer yandan, terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan cezaya mahkûm edilmesiyle ilgili olarak, ayrı olarak ve sırasıyla ihtilaf konusu müdahalenin haklı gösterilmesi hususunu incelemesinin uygun olduğu kanısındadır.Başvuranın üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan cezaya mahkûm edilmesi hakkında
36. Mahkeme, başvuranın üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan cezaya mahkûm edilmesinin kanunla, daha açık olarak, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası ile 314. maddesinin 2. ve 3. fıkralarıyla öngörüldüğü hususunun taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını kaydetmektedir.
37. Mahkeme, bu bağlamda, daha önce başvuranların yukarıda belirtilen ceza hükümleri uyarınca mahkûm edilmeleriyle ilgili olan benzer bir davada, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının, bu hükümde yer alan ifadelerin geniş kapsamı sebebiyle, başvuranlara keyfi yargılamalara karşı güvenilir bir güvence sağlamadığı ve bu hükmün uygulanmasının söz konusu eksikliği gidermediğinin anlaşıldığı gerekçesiyle, öngörülebilirlikten yoksun olduğunu tespit etme imkânı bulduğunu hatırlatmaktadır (Işıkırık/Türkiye, No. 41226/09, §§ 56-70, 14 Kasım 2017). Mahkeme, mevcut durumda, bu yaklaşımdan uzaklaşmak için herhangi bir sebep görmemektedir.
38. Bu nedenle, Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanunla öngörülmediği” kanaatine varmaktadır. Mahkeme, vardığı bu sonucu dikkate alarak, bu hükmün gerektirdiği diğer koşullara - meşru bir amacın varlığı ve demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği - somut olayda riayet edilip edilmediğinin denetlenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır.
39. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.Başvuranın terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan cezaya mahkûm edilmesi hakkında
40. Mahkeme, yukarıda ulaştığı ihlal tespitini dikkate alarak (39. paragraf), 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan başvuranın cezaya mahkûm edilmesinin haklı gösterilmesi hususunun incelenmesinin gerekli olmadığı kanısına varmaktadır (benzer bir yaklaşımla ilgili olarak, bk., Işıkırık/Türkiye, No. 41226/09, § 71, 14 Kasım 2017).SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1 VE 2. FIKRALARININ VE 3. FIKRASININ (d) BENDİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
41. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, yeterli bir gerekçe sunulmaksızın, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından delillerin yönetimine ilişkin taleplerinin reddedilmesinden şikâyet etmektedir.
42. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasına atıfta bulunarak, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının ulusal makamlarca uygulanma şeklinin masumiyet karinesi hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
43. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (d) bendine dayanarak, Ağır Ceza Mahkemesinin hakkında verilen mahkûmiyet kararında delil unsuru olarak dayandığı bilirkişi raporunu hazırlayan kişiyi sorgulama imkânına sahip olamamasından şikâyet etmektedir.
44. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından vardığı ihlal tespitini dikkate alarak (yukarıda 39. paragraf), Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 2. fıkraları ile 3. fıkrasının (d) bendine ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilirliği veya esası hakkında ayrı olarak karar verilmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (benzer bir yaklaşımla ilgili olarak, bk., Kamil Uzun/Türkiye kararı, No. 37410/97, § 64, 10 Mayıs 2007).SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
45. Başvuran, cezaevinde geçirdiği dönem boyunca ailesinin ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle maruz kaldığını belirttiği maddi zarar bağlamında 20.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, maruz kaldığını belirttiği manevi zarar bağlamında 30.000 avro talep etmektedir. Başvuran son olarak, avukatlık masrafları için 3.700 avro ve Mahkeme önündeki başvurunun takibine ilişkin çeşitli masraflar için 235 avro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda, kendisi ile avukatı arasında imzalanan avukat ücret sözleşmesini, avukatının yerine getirdiği her göreve ilişkin saat ve meblağları ayrıntılı olarak belirten bir hesaplama belgesini ve her göreve ilişkin fotokopi, posta ve malzeme masraflarını sunmaktadır.
46. Hükümet, maddi zarar bağlamında dile getirilen talebin desteklenmemiş ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, manevi zarar bağlamında sunulan talep ile iddia edilen ihlal arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını, bu talebin desteklenmemiş ve aşırı olduğunu ve Mahkemenin içtihatlarında ödenmesine karar verilen meblağlara karşılık gelmediğini iddia etmektedir. Hükümet son olarak, desteklenmemiş ve son derece yüksek olduğunu belirttiği, iddia edilen avukatlık masraflarına ve diğer masraflara dayanak olarak, başvuranın herhangi bir ödeme belgesi ibraz etmediğini ifade etmektedir.
47. Mahkeme, maddi zarara ilişkin talebi, hiçbir şekilde desteklenmemiş olması sebebiyle reddetmektedir. Mahkeme buna karşın, başvurana manevi zarar bağlamında 5.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanısındadır. Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili olarak, kendisine sunulan belgeleri ve içtihatlarını göz önünde bulundurarak, başvurana bu bağlamda 1.500 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca terör örgütü lehine propaganda yapma nedeniyle başvuranın cezaya mahkûm edilmesinin haklı gösterilmesi hususu ya da Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 2. fıkraları ile 3. fıkrasının (d) bendi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı olarak karar verilmesine gerek olmadığına;a) Davalı Devletin başvurana, üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna:Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.000 EUR (beş bin avro);Masraf ve giderler için, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 1.500 EUR (bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 7 Temmuz 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy