© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015. Bu çeviri, Avrupa Konseyi İnsan Haklarına Destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015. This translation was commissionned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
BÜYÜK DAİRE
ROHLENA/ÇEK CUMHURİYETİ DAVASI
(Başvuru no. 59552/08)
KARAR
STRAZBURG
27 Ocak 2015
Bu karar nihaidir, fakat şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Rohlena/Çek Cumhuriyeti kararında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Büyük Daire), aşağıdaki yargıçlarla toplanmıştır:
Dean Spielmann, Başkan,
Josep Casadevall,
Guido Raimondi,
Ineta Ziemele,
Isabelle Berro,
Elisabeth Steiner,
Päivi Hirvelä,
Mirjana Lazarova Trajkovska,
Işıl Karakaş,
Kristina Pardalos,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Aleš Pejchal,
Valeriu Griţco,
Faris Vehabović,
Dmitry Dedov,
Egidijus Kūris,
Robert Spano, üyeler,
ve Michael O’Boyle, Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı,
9 Nisan 2014 ve 19 Kasım 2014 tarihlerinde kapalı olarak müzakerede bulunan Mahkeme bahsi geçen ikinci tarihte aşağıdaki kararı kabul etmiştir:
USUL
1. Bu dava Çek Cumhuriyeti vatandaşı olan Bay Petr Rohlena (“başvurucu”) tarafından Çek Cumhuriyeti’ne karşı, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi uyarınca 4 Aralık 2008 tarihinde Mahkeme’ye yapılan bir başvurudan (no. 59552/08) kaynaklanmıştır.
2. Başvurucu, Brno’da çalışan avukat Bay J. Kružík tarafından temsil edilmiştir. Çek Cumhuriyeti Hükümeti (“Hükümet”) Adalet Bakanlığı’ndan kendi görevlisi olan Bay V.A. Schorm tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu, Sözleşme’nin, 7. maddesine dayanarak, özellikle yerel mahkemelerin zincirleme suça ilişkin başvurucu aleyhine mahkumiyet kararı verirken ceza kanununu geriye etkili olarak uyguladıklarını ileri sürmüştür.
4. Başvuru, Mahkeme’nin Beşinci Dairesi’ne (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 52 § 1 maddesi) sevk edilmiştir. 14 Kasım 2011 tarihinde 5. Daire’nin Başkanı başvuruyu Hükümet’e tebliğ etme kararı almıştır. 18 Nisan 2013 tarihinde Başkan Mark Villiger, yargıçlar Angelika Nuβberger, Ganna Yudkivska, André Potocki, Paul Lemmens, Helena Jäderblom, Aleš Pejchal,ve Daire Yazı İşleri Müdürü Claudia Westerdiek’den oluşan bir heyet karar vermiştir. Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamındaki şikayetin oybirliğiyle kabuledilebilir olduğuna, geri kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna ve Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Yargıç Lemmens’in ayrı mutabakat șerhi karara eklenmiştir.
5. Başvurucunun 11 Temmuz 2013 tarihli talebi üzerine, Büyük Daire’nin heyeti 9 Eylül 2013 tarihinde davanın, Sözleşme’nin 43. maddesi uyarınca Büyük Daire’ye sevk edilmesine kararı vermiştir.
6. Büyük Daire’nin teşekkülü Sözleşme’nin 26 §§ 4. ve 5. maddesi ve İç Tüzüğün 24. maddesi uyarınca kararlaştırılmıştır.
7. 16 Ocak 2014 tarihinde Mahkeme Başkanı davada planlanan duruşmayı iptal etme ve yazılı prosedürle devam etme kararı almıştır.
8. Başvurucu ve Hükümet davanın esasıyla ilgili (İç Tüzüğün 59 § 1 maddesi) ek yazılı görüşlerini sunmuşlar ve Büyük Daire tarafından yöneltilen belirli sorulara cevap vermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN ŞARTLARI
9. Başvurucu 1966 yılında doğmuştur ve Brno’da yaşamaktadır.
10. 29 Mayıs 2006 tarihinde Brno Belediye Savcılığı tarafından başvurucu aleyhine, en azından 2000 yılından 8 Şubat 2006 yılına kadar sarhoş vaziyetteyken eşine karşı fiziksel ve zihinsel tacizde bulunduğu gerekçesiyle dava açılmıştır. Başvurucu eşine karşı sözlü tacizde bulunmak, eşinin kafasına eli ve dirseğiyle vurmak, tokat atmak, boğazını sıkmak, boğmaya çalışmak, eşini mobilyalara veya yere doğru itmek, merdivenlerden aşağı itmek ve tekme atmakla suçlanmıştır. Ayrıca çocuklarını dövmek, ev için ayrılan parayı oyun makinelerinde ve çömlek kırma oynarak kumarda harcamakla suçlanmıştır. Sonuç olarak başvurucunun eşi 24 Haziran 2000, 17 Temmuz 2003 ve 8 Şubat 2006 tarihlerinde başvurucu tarafından uğradığı sardırıların sonucunda hematom, morluklar, ezik ve burnunun kırılmasına maruz kalmış ve bu sebeple 26 Haziran 2000, 18 Temmuz 2003 ve 8 Şubat 2006 tarihlerinde tıbbi destek almak zorunda kalmıştır. Başvurucu, iddiaya göre, eşi üzerinde psikolojik baskı kurarak onu kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Savcıya göre, başvurucunun eyleminin 1 Haziran 2004 tarihinde suç olarak düzenlenmesinden önce Ceza Kanunu’nun 197a maddesi kapsamında bir kişi veya gruba karşı şiddet suçunu ve kanunun 221. maddesine göre cismani zarara sebebiyet veren saldırı suçunu oluşturduğu düşünüldüğünde, başvurucu Ceza Kanunu’nun 215a §§ 1 ve 2(b) maddeleri anlamında aynı çatı altında yaşadığı kişiye tacizde bulunma zincirleme suçunu (trvající trestný čin) işlemiştir.
11. 18 Nisan 2007 tarihinde Brno Belediye Mahkemesi, tacizin mükerreren gerçekleştiği hususunun da vurgulandığı iddianamede belirtildiği üzere, aynı çatı altında yaşadığı kişiyi en azından 2000 yılından 8 Şubat 2006 tarihine kadar taciz etmekten başvurucuyu suçlu bulmuştur. Mahkeme başvurucuyu iki buçuk yıl tecil edilmiş hapis cezasına mahkum etmiş ve bașvurucunun beş yıl süreyle şartlı tahliye edilmesine karar vermiştir. Başvurucu aynı zamanda gözetim altına alınmış ve alkol bağımlılığıyla ilgili tedavi görmesine hükmedilmiştir. Mahkeme kararına dayanak olarak, mağdurenin (başvurucunun eşinin) ve çiftin iki çocuğunun da aralarında bulunduğu – diğer olaylarla birlikte, başvurucunun eşini sözlü olarak taciz ettiği on olayı, başvurucunun eşini kollarından yakaladığı ve boğazını sıktığı dört olayı ve başvurucunun eşine karşı aylık aralıklarla sözlü ve/veya fiziksel tacizde bulunduğunu bildirmişlerdir- çeşitli tanıkların vermiş oldukları ifadeleri, yazılı delilleri ve bilirkişi raporlarını esas almıştır. Ayrıca mahkeme başvurucunun eşiyle olan ilişkisinde kavga ve fiziksel şiddetin varlığını itiraf etmesini ve özellikle eşine bazen tokat attığını ve eşini yumrukladığını ikrar etmesini de dikkate almıştır.
Mahkeme suçun vasfını, 1 Haziran 2014 tarihi itibarıyla yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 215a §§ 1 ve 2(b) maddeleri kapsamında aynı çatı altında yaşadığı kişiyi taciz etme olarak kabul etmiştir. Bu vasıflandırmanın o tarihten önce başvurucunun icra ettiği eylemleri de kapsadığı çünkü bu eylemlerin olay tarihinde cezalandırılabilir eylemler olduğu ve Ceza Kanunu’nun 197a maddesi kapsamında en azından, bir bireye veya bir grup bireye karşı şiddet suçunu oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Son olarak mahkeme söz konusu eylemin süresinden ötürü, mevcut davadaki suçun Ceza Kanunu’nun 125a maddesine göre iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasını gerektiren, nispeten yüksek derecede risk oluşturduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme hafifletici sebepleri göz önünde bulundurarak (özellikle başvurucunun ikrarda bulunması ve geçmişte hüküm giymemiş olması) başvurucu hakkında cezanın alt sınırında yer alan tecil edilmiş hapis cezasına hükmetmiştir.
12. 6 Eylül 2007 tarihinde Brno Bölge Mahkemesi başvurucunun, Belediye Mahkemesi’nin olayları tespitine ve delillerin tek taraflı değerlendirilmesine ilişkin itirazda bulunduğu temyiz başvurusunu reddetmiştir. Bölge Mahkemesi yapılmış olan yargılamada her hangi bir eksiklik tespit etmemiş ve başvurucunun eylemlerinin vasıflandırılmasının ceza kanununun maddelerine uygun olarak yapıldığı kanaatine varmıştır.
13. Başvurucu davaya bakan mahkemenin, Ceza Kanunu’nun 215a maddesini 1 Haziran 2004 tarihinden önceki, yani taciz sucunun henüz iç hukukta düzenlenmesinden önceki eylemlerine de uygulamasından şikayet ederek temyiz başvurusunda bulunmuştur. 21 Şubat 2008 tarihinde Yüksek Mahkeme bu başvuruyu hukuki açıdan açıkça temelsiz bularak reddetmiştir. Mahkeme bu noktada 8 Aralık 1993 tarih, Tzn 12/93 numaralı kararına atıfta bulunarak, mevcut davadaki gibi, tek bir fiili oluşturduğu kabul edilen suçun devam etmesi durumu söz konusu olduğunda (pokračování v trestném činu), bunun ceza kanunundaki vasıflandırılmasının, suça ilişkin son olayın gerçekleştiği anda yürürlükte olan kanuna göre yapılması gerektiğini belirtmiştir. Bu sebeple söz konusu kanun, eylemlerin bir önceki kanuna göre suç oluşturuyor olması şartıyla geçmişteki eylemlere de uygulanmıştır. Mevcut davada Yüksek Mahkeme, başvurucunun ceza kanunundaki değişikliğin yürürlüğe girmesinden önceki eylemlerinin Ceza Kanunu’nun 197a veya 221 § 1 maddeleri altında en azından bir tane cezalandırılabilir suçu oluşturduğunu kabul etmiştir. Ayrıca, dava dosyasını inceledikten sonra, sanığın eylemlerinin 215a §§ 1 ve 2(b) maddeleri anlamında aynı çatı altında yaşadığı kişiyi taciz etme suçunun kanuni unsurlarını taşıdığı sonucuna varmıștır. Yüksek Mahkeme suçun sürekliliğine ilişkin olarak ise, tacizin tek başına belirli süreli olma özelliği taşıyan kötü muamele suçunu teşkil ettiğini gözlemlemiştir. Bir suçun çok uzun süre devam ettiğini kabul edebilmek için, suçun aylarca sürmüş olması gerekmektedir. Başvurucu davaya konu suçu en azından 2000 yılından 8 Şubat 2006 tarihine kadar yıllar boyunca işlemiş olduğu için, başvurucunun fiili kesinlikle Ceza Kanunu’nun 215a § 2(b) maddesindeki devam etmekte olan taciz suçunun maddi unsurunu ortaya koymaktadır.
14. 10 Haziran 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi, başvurucunun yargılamanın adil olmadığından ve Ceza Kanunu’nun aleyhe olarak geriye dönük uygulanmasından şikayet ettiği anayasal temyiz başvurusunu temelsiz bularak reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi ilgili içtihatlarına ve Yüksek Mahkeme’nin kararına atıfta bulunarak, mahkemelerin mevcut davada verdikleri kararların mantıklı ve tutarlı olduğuna ve bu kararların Anayasa tarafından yasaklanan, geçmişe yönelik etkisinin olmadığına karar vermiştir.
15. Başvurucu şartlı tahliye süresi içerisinde başka bir suç işlediği ve alkol bağımlılığı ile ilgili herhangi bir tedavi görmediği için, 18 Nisan 2007 tarihinde hakkında verilen hapis cezasını çekmesi gerekmiştir. 3 Ocak 2011 tarihinde hapis cezasının infazına başlanmıştır. Hükümete göre, 17 Mayıs 2012 tarihinde başvurucuya şartlı tahliye uygulanmıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. Ceza Kanunu (31 Aralık 2009 tarihine kadar yürürlükte olan Kanun no. 140/1961)
16. 16 § 1 maddesine göre, bir eylemin hukuki niteliği eylemin meydana geldiği anda yürürlükte olan kanuna göre değerlendirilir. Eğer failin lehine ise, sonraki kanun uygulanmalıdır.
17. 34k maddesine göre, mahkeme cezaya hükmederken failin birden çok suç işlemiş olmasını ağırlaştırıcı sebep olarak dikkate almalıdır.
18. 35 § 1 maddesi mahkeme bir faile iki veya daha çok suçtan ceza verirken, suçlardan en ağır olana ilişkin kanun maddesi esas alınarak fikri içtima (úhrnný trest) hükümlerinin uygulanması gerektiğini ifade etmekteydi. Asgari hapis cezası hükümlerinin farklılık göstermesi durumunda, içlerinden en uzun olan, fikri içtima için asgari hükmü oluşturmaktaydı.
19. 67 § 1 (d) maddesine göre, azami sınırı üç yıldan aşağı olan suçlarda cezai sorumluluk, üç yıllık süre sınırının sona ermesiyle zaman aşımına uğramaktaydı. 67 §§ 3 ve 4 maddesi uyarınca, bu süre, (a) fail bahsi geçen suçla itham edildiğinde ve o kişiye yönelik cezai kovuşturma amacıyla sonrasında tedbirler alındığında (savcılık iddianamesi, mahkeme celbi gibi), veya, (b) eğer bu zaman zarfında fail benzer veya daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç işlediyse, bu süre kesintiye uğramaktaydı ve yeni süre işlemeye başlamaktaydı.
20. 1 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe giren, 290/1993 sayılı kanunla getirilen 89 § 3 maddesine göre bir suçun devam etmesinden (pokračování v trestném činu) anlaşılması gereken, aynı saikle işlenen, aynı suçun unsurlarını ihtiva eden ve birebir veya benzer şekilde işlenmiş olması sebebiyle birbiriyle bağlantılı, zamansal olarak birbirine yakın ve aynı amacı izleyen bağımsız eylemlerden (jednotlivé dílčí útoky) meydana geldiğidir.
21. 197a § 1 maddesine göre, bir kimseyi ölümle veya bedeni veya başka türde ciddi bir zarar vermeyle, korkması için makul sebepleri göstererek tehdit eden kişi, bir yıla kadar hapis veya para cezasıyla sorumlu olmaktaydı.
22. 1 Haziran 2004 yılında getirilen 215a maddesinin 1. fıkrasına göre, aynı çatı altında yaşadığı akrabasını veya başka bir kişiyi taciz eden kişi üç seneye kadar hapis cezasıyla sorumlu olmaktaydı. Maddenin 2. fıkrasına göre (a) eğer fail bilhassa zalimane bir şekilde hareket ettiyse veya suçu birden çok kişiye karşı işlediyse veya (b) eylemine uzun bir süre boyunca devam ettiyse, bu durumda suçun faili iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalmaktaydı.
İlgili açıklayıcı rapor yukarıdaki maddenin getirilme amacının bu alandaki özel kanun eksikliğini karşılamak olduğunu belirtmiştir çünkü tatbik edilebilir genel ceza kanunu maddeleri yalnızca en ağır nitelikteki aile içi şiddet eylemlerinin kovuşturulmasına izin vermektedir (örneğin 197a veya 221 maddelerinde düzenlenen suçların, adli uygulamaya göre, en az yedi gün süreyle iş göremezlik durumuna sebebiyet vermesi gerekmektedir ki aile içi şiddet vakalarında bu durum oldukça seyrektir). Yeni kanun maddesi ne fiziki şiddetin varlığını ne de mağdurun sağlığı üzerinde bir sonucunun olmasını aramaktadır. Ayrıca kovuşturma makamlarının aile içi şiddete özgü hususlarda karşılaştıkları zorlukları bertaraf etme amacını da gütmektedir.
‘Taciz/kötü mualeme’ teriminin yeni olmadığı çünkü daha önceden de birinin gözetimi altında taciz/kötü muamele suçunun mevcut olduğu ifade edilmiştir. Bu, mağdurun ciddi bir haksızlık olarak algıladığı, özellikle ileri derecede zulüm ve vurdumduymazlık ihtiva eden, devamlı bir kötü muamaleyi ifade eder şekilde yorumlanmıştır. Bunun sistematik bir davranış biçimi olması veya uzun bir zamana yayılması şart değildi.
23. 221 § 1 maddesine göre, cismani zarar verme saikiyle işlenen saldırı suçu iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilmekteydi. Maddenin 2. fıkrasına göre, failin mağdura ağır bir cismani zarar vermesi durumda hapis cezası bir yıldan beş yıla kadar değişmekte; failin eyleminin ölümle sonuçlaması durumda ise fail üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile sorumlu olmaktaydı.
B. Hukuk doktrini ve Yüksek Mahkeme’nin içtihatları
24. Ҫek hukuk doktrinine göre, bir suçun devam etmesinin, yani “zincirleme” suçun (pokračující trestný čin) tek bir fiili olușturduğu kabul edilmektedir; Ceza Kanunu’nun 89 § 3. maddesinde belirtilen unsurlardan birinin eksik olması halinde, söz konusu suç tekrarlanmıș olarak nitelenmektedir.
25. Yüksek Mahkeme’nin yerleșik ve uzun zamandır varolan içtihatlarıyla saptandığı üzere (Yüksek Mahkeme kararları, no. 3 Tz 155/2000, 3 Tdo 1115/2003, 6 Tdo 1314/2003, 11 Tdo 272/2007, 6 Tdo 181/2012, 11 Tdo 258/2012 ve 6 Tdo 1553/2012), zincirleme suçun, suçun son vakasının tamamlanmasıyla sona erdiği kabul edilmektedir. Hükümet ayrıca Adli Karar ve Mütalalara İlişkin Raporlarında yayınlanan 103/1953, 44/1970 ve 7/1994 sayılı kararlara ve 5 Tdo 593/2005 sayılı Yüksek Mahkeme kararına atıfta bulunmuștur. Dolayısıyla, zincirleme suçun uzun bir zaman dilimine yayılması durumunda ve bu sırada tatbik edilecek mevzuatın değișikliğe uğraması halinde, en azından bazı suç olușturan eylemlerin yeni kanunun yürürlüğe girmesinden sonra ișlenmiș olması ve önceki fiillerin ișlendikleri dönemde suç olușturuyor olması șartıyla, o suçun daha hafif bir cezası olsa dahi yeni mevzuatın kapsamına girdiği kabul edilmiștir (bkz. Yüksek Mahkeme kararı no. Tzn 12/93).
26. Olayları bakımından benzer bir davada, Yüksek Mahkeme 27 Ağustos 2007 tarih ve 11 Tdo 272/2007 sayılı kararında, ilgili kișinin iki suçtan (Ceza Kanunu’nun 197a § 1 maddesi kapsamında, 1 Haziran 2004 tarihinden önce bireye karșı ișlenmiș șiddet suçu ve o tarihten sonra ișlenmiș olan aynı çatı altında yașadığı kișiyi taciz etme suçu) suçlu bulunduğu ve fikri içtima ile iki yıl altı ay hapis cezasına mahkum edildiği alt derece mahkemesinin kararlarını bozmuștur. Yüksek Mahkeme, alt derece mahkemelerinin yapmış olduğu bu yorumun, yani Ceza Kanunu’nun 215a maddesinin yürürlüğe girmesinden önce ve sonra fiillerin icrası ayrımını yapmalarının yanlış olduğunu belirtmiștir. Çünkü söz konusu durum zincirleme suçu olușturmaktadır fakat yine de mahkeme cezayı onamıștır. Mahkeme özellikle șu șekilde ifade etmiștir:
“Mesele, hareketin bağımsız olaylarının bir kısmının uygulanabilir ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girmesinden önce, bir kısmının ise sonra meydana gelmesi durumunda Ceza Kanunu’nun 16 § 1 maddesini ihlal etmeden, zincirleme suçun kapsamına girip girmeyeceğidir. ...Maddi açıdan bakıldığında tek bir eylem olarak görülen suçun devam etmesi durumunda, suçun işlenme zamanı, son olayın (bir önceki ile bütünlük oluşturan) tamamlandığı an olarak düşünülmektedir. Sonuç olarak suçun devamlılığının suçun tamamlandığı anda yürürlükteki, belki daha katı olan yeni kanuna göre incelenmesi gerekmektedir, her ne kadar zamansal olarak suçun bir kısmı, failin daha lehine olan eski ceza kanunun kapsamına girse dahi.
Varılan bu sonuç, zincirleme suçun, suçun en azından bir kısmının (yani münferit eylemlerin) yeni kanunun yürürlüğe girmesinden sonra işlenmiş olması koşuluyla, yeni (sonraki) kanun kapsamında işlenmiş olduğunun kabul edildiği mevcut içtihatla uyumludur. Bu tür suçların, hareketin eski kanuna göre de cezalandırılabilir olması şartıyla, yeni, sonraki kanuna göre işlenmiş oldukları varsayılır.”
27. Ceza Kanunu’nun 89 § 3 maddesinin, özellikle Ceza Kanunu’nun 197a, 215a ve 221. maddelerinde yer alan fiillere veya benzer fiillere uygulanmasına ilișkin olarak, Ҫek hükümeti 10 Ocak 2007 tarih ve 3 Tdo 1431/2006 sayılı, 28 Mayıs 2008 tarih ve 6 Tdo 548/2008 sayılı ve 21 Mayıs 2013 tarih ve 7 Tdo 415/2013 sayılı Yüksek Mahkeme kararlarına atıfta bulunmuștur. Bu kararlarda yakın zamansal irtibat kavramının açıkça tanımlanmamıș olduğu hususunun Yüksek Mahkeme tarafından onaylandığı ve bu sebeple her davanın koșullarının ve 89 § 3 maddesindeki ilgili șekli kriterlerin kapsamlı bir değerlendirmeyi gerektirdiği hususlarına özellikle vurgu yapılmıştır. Ayrıca, bir suçun kurucu unsurları değișik șekillerde gerçekleșebilir, dolayısıyla, eylem aynı korunan menfaate yöneldiği müddetçe, bir suçun ișlenme șekli her zaman aynı olmak zorunda değildir.
III. İLGİLİ KARŞILAŞTIRMALI VE ULUSLARARASI HUKUK
A. Terminoloji
28. Sözleșmeci devletlerin hukuk sistemlerinde, iki durumu birbirinden ayrı tutmak gerektiği ortaya çıkmaktadır; bunlardan ikincisi mevcut davada söz konusudur:
a) Süreklilik arz eden suç (trvající trestný čin, Dauerdelikt, infraction continue, reato permanente), belli bir zaman boyunca süren bir fiil (veya ihmal) olarak tanımlanmıștır – örneğin Mahkeme’nin Ecer ve Zeyrek/Türkiye (no. 29295/95 ve 29363/95, ECHR 2001‑II) davasında ele aldığı yasadışı bir örgütün üyelerine yardım ve yataklık etme; ve
b) Zincirleme suç (pokračující trestný čin, fortgesetzte Handlung, infraction continuée, reato continuato), tümü aynı (veya benzer) suçun unsurlarını taşıyan, birçok eylemden oluşan, belirli bir süreden fazla ișlenen suç olarak tanımlanmıștır – örneğin Veeber/Estonya (no. 2) (no. 45771/99, ECHR 2003‑I) davasında söz konusu olan kasti, devam eden ve geniș çaplı șekilde vergiye tabi meblağın gizlenmesi.
29. Buna ek olarak, birden fazla suçun ișlenmesi durumunda sözleșmeci devletlerde değișik ceza türleri mevcuttur:
a) Gerçek içtima veya kümülatif ceza (peine cumulée ou peines consécutives) ișlenen her suç için ayrı bir cezanın verildiği ve tüm cezaların üst üste eklendiği veya bir birinin ardından infazının gerçekleștiği durum.
b) Fikri içtima (úhrnný trest, peine confondue ou peines simultanées) faile, suçların içinden en ciddi olanın kanun maddesine göre en ağır cezanın verildiği veya eș zamanlı olarak infaz edilmek üzere faile birçok cezanın verildiği durum.
c) Toplu, birleşik veya tümden ceza (souhrnný trest, peine globale ou peine d’ensemble) suçun eș zamanlı olarak veya birbiri ardına ișlenip ișlenmediğine veya önceden verilmiș diğer cezaları kapsayıp kapsamadığına bağlı olarak cezanın farklı metodlarla hesaplandığı durum; tüm bağımsız cezaların toplamı ile en ağır ceza arasında değişmektedir.
B. Karşılaştırmalı hukuk
30. Zincirleme suç kavramı bu davada anlașıldığı șekliyle, Roma hukukuna göre ağır ceza verilmesi kuralını quod criminae tot poenae (diğer bir değișle, tüm cezaların toplanması) yumușatmak için orta çağda Avrupa hukukuna getirilmiștir. Uzmanlar ve kanun koyucular tarafından, zincirleme suç kavramıyla ilgili objektif ve sübjektif görüșe dayanılarak iki farklı yaklașım geliștirilmiștir. Örneğin İtalya’da mevcut olan sübjektif görüșe göre (örnek olarak 1930 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun 81. maddesine bakınız), zincirleme suç tek bir amaç, tek bir suç planı altında toplanan bir grup eylemi ifade etmektedir. Esas olarak Almanya’da geliștirilmiș olan objektif görüșe göre ise (örnek olarak 1813 tarihli Bavyera Ceza Kanunu’nun 110. maddesine bakınız), zincirleme suç failin aynı veya benzer objeye veya hukuken korunan bir menfaate (Rechtsgut) saldırmaya dair yinelenen bir kastının olmasına dayanmaktadır. Buna ek olarak, cezai eylemlerin ve suç ișleme kastının tekrarlanması olayın maddi șartları –fail, zamansal irtibat ve etkilenen korunan menfaatin kimliği dahil olmak üzere- tarafından olanaklı hale getiriliyor olması durumu, faile daha hafif bir cezanın verilmesinin meșrulaștırılması olarak görülmektedir. Bu objektif bakıș açısı bazı ülkelerin buna ceza kanunlarında yer vermeleriyle birlikte, tüm Avrupa’da destek görmüștür. Ancak tekraren bu suçu işleyenlere yönelik ölçüsüz hoșgörüyü engellemek için, bazı kanun koyucular bu kavramın belirli suç kategorilerine uygulanmasını sınırlamıștır.
31. Zincirleme suçla ilgili Avrupa’da bir teamülün var olması durumu, objektif olarak bakıldığında, Mahkeme tarafından Avrupa Konseyi’ne üye 47 devletin tümüne ilișkin yapılan araștırmayla teyit edilmiștir. Gerçekten de, bu devletlerin büyük bir çoğunluğu zincirleme suç kavramına, belirli kanunun maddeleri düzenlemek suretiyle veya hukuki doktrin ve/veya adli uygulama yoluyla hukuk sistemlerinde yer vermiștir.
32. Bu karșılaștırmalı araștırmaya dayanılarak, imzacı devletler üç farklı gruba ayrılabilir:
a) Zincirleme suç kavramını kanunlarında düzenleyen 30 üye devlet: Andora (Ceza Kanunu’nun 59. maddesi), Ermenistan (Ceza Kanunu’nun 21§ 2 maddesi), Bosna Hersek (Ceza Kanunu’nun 54 § 2 maddesi), Bulgaristan (Ceza Kanunu’nun 26. maddesi), Hırvatistan (Ceza Kanunu’nun 52. maddesi), Ҫek Cumhuriyeti (Ceza Kanunu’nun 89 § 3 maddesi), Makedonya (Ceza Kanunu’nun 45. maddesi), Gürcistan (Ceza Kanunu’nun 14. Maddesi), Yunanistan (Ceza Kanunu’nun 98 § 1 maddesi), Macaristan (Ceza Kanunu’nun 6 § 2 maddesi), İtalya (Ceza Kanunu’nun 81 § 2 maddesi zincirleme suça stricto sensu atıfla), Letonya (Ceza Kanunu’nun 23. maddesi), Malta (Ceza Kanunu’nun 18. maddesi), Moldova (Ceza Kanunu’nun 29. maddesi), Karadağ (Ceza Kanunu’nun 49. maddesi), Hollanda (Ceza Kanunu’nun 56. maddesi), Norveç (Ceza Kanunu’nun 219. maddesi özellikle aile içi șiddete ilișkin olarak), Polonya (Ceza Kanunu’nun 12. maddesi), Portekiz (Ceza Kanunu’nun 30 § 2 maddesi), Romanya (Yeni Ceza Kanunu’nun 35. maddesi), San Marino (Ceza Kanunu’nun 50. maddesi), Sırbistan (Ceza Kanunu’nun 61. maddesi), Slovakya (Ceza Kanunu’nun 122 § 10 maddesi), Slovenya (Ceza Kanunu’nun 54 § 1 maddesi), İspanya (Ceza Kanunu’nun 74. maddesi), İsveç (Ceza Kanunu’nun 4. Kısmının 4a maddesi), Türkiye (Ceza Kanunu’nun 43. maddesi), Ukrayna (Ceza Kanunu’nun 32. maddesi) ve İngiltere (2013 tarihli Ceza Usul Kanunu’nun 14.2(2). maddesi);
b) Zincirleme suç kavramının hukuk kuramı ve uygulamayla geliștirildiği 14 üye devlet: Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Danimarka, Estonya, Fransa, Almanya, İzlanda, Lihtenștayn, Litvanya, Lüksemburg, Monako, Rusya ve İsviçre.
c) Mevcut davadaki anlamıyla zincirleme suç kavramına kanununlarında veya hukuk kuramlarında yer vermeyen üç üye devlet: Kıbrıs, Finlandiya ve İrlanda.
33. Mahkeme’nin nezdindeki karșılaștırmalı hukuk materyali, zincirleme suç kavramının varlığıyla ilgili Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin hukuk sistemleri arasında büyük oranda bir uyumun olduğunu ortaya koymaktadır. Gerçekten de, aşağıda sayılan zincirleme suçun unsurlarıyla ilgili Avrupa’da uzun zamandır var olan teamülden (bkz. yukarıdaki 30. paragraf) kaynaklı bir fikir birliğininin (consensus) olduğu görülmektedir; bu unsurlar fiillerin hukuki tekliğini ispatlayan objektif (actus reus) ve sübjektif (mens rea) unsurları da içermektedir:
a) fail birden çok aynı, benzer veya farklı suç olușturan eylemi aynı hukuken korunan menfaate (Rechtsgut, bien juridique, bene giuridico) karșı ișler; buna ek olarak genellikle, failin ve mağdurun kimliğinin her seferinde aynı olması gereği aranır;
b) münferit eylemlerin ișleniș șeklinde (modus operandi) en azından bir benzerlik vardır veya bunları birbirine bağlayarak bir bütün olușturan (actus reus) bașka maddi șartlar mevcuttur;
c) münferit eylemler arasında, her davanın kendi șartlarına göre değerlendirilmesi gereken zamansal bir irtibat vardır;
d) ab initio planlanmıș olması gerekmese dahi, her bir münferit eylem
için aynı, tekrarlanan suç ișleme kastı ve amacı (mens rea) vardır;
e) münferit eylemler, açık veya örtülü olarak suçun kurucu unsurlarını ihtiva eder.
34. Zincirleme suç faaliyetlerinin sona erdiği anda yürürlükte olan ceza kanununun, yürürlüğe girmeden önce gerçekleșen olaylara da uygulanması prensibinde uzlașma mevcuttur. Ancak bu olayların yeni kanunun șartlarını ve çoğu ülkede, önceki kanunun da șartlarını sağlaması gerekir. Bu durum, üye devletlerin çoğunluğu bakımından, yeni kanunun daha ağır olması durumunda da geçerlidir çünkü kanundaki değișiklikten sonra da failin hukuka aykırı eylemlerine devam etmesinden, failin zımni olarak daha ağır cezayı kabul ettiği varsayılmaktadır.
35. Ayrıca, tüm üye devletlerde zincirleme suçun failine tek bir ceza verilmektedir. Zincirleme suçu olușturan münferit eylemlerin, kanunun diğer bazı maddelerinin de kapsamına giriyor olması durumunda, en ağır cezayı düzenleyen kanun maddesi uygulanır.
36. Son olarak, zincirleme suça ilișkin olarak verilen ceza her zaman için birden fazla suça ilișkin verilen kümülatif ceza, gerçek içtima veya fikri içtima hükümlerinden daha hafiftir.
37. Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmelerden yola çıkarak, zincirleme suç kavramının yalnızca, belirli bir türde eylemi cezalandırmak için yaygın olarak kullanılan hukuki veya adli bir yaklașım olmadığını, fakat aynı zamanda, bilhassa daha hafif ceza uygulanması amacını güttüğünü belirmektedir. (bkz., kıyasen, Maktouf ve Damjanović/Bosna Hersek [BD], no. 2312/08 ve 34179/08, § 70, ECHR 2013 (alıntılar)). Zincirleme suç kavramının faile iki açıdan yararı vardır:
(a) Fail hakkında çeșitli suçlar için kümülatif ceza, gerçek içtima veya fikri içtima hükmünü uygulamak yerine yalnızca bir cezaya hükmolunur.
(b) Yeni kanun tarafından tanımlanan suçun, varsa eğer, kurucu unsurlarının cezai eylemin bașlangıcından itibaren olușmuș olması șartı mevcuttur; bu durum ayrıca yeni kanunun yürürlüğe girmesinden önce meydana gelen olaylar için de geçerlidir.
C. Uluslararası Hukuk
1. Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlișkin Avrupa Konseyi Sözleșmesi (Bakanlar Komitesi tarafından 7 Nisan 2011 tarihinde kabul edildi ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi)
38. Ҫek Cumhuriyeti tarafından onaylanmamış olan bu sözleșmeye göre, devletin kadına karșı șiddetin her türünün üzerine gitme ve engellemek için önlem alma, mağdurlarını koruma ve faillerini cezalandırma yükümlülüğü vardır. Sözleșme, inter alia, șu șekilde öngörmektedir:
46. Madde- Ağırlaștırıcı Sebepler
“Taraflar, aşağıda sayılan durumların suçun zaten kurucu unsurlarından birini oluşturmadığı takdirde, bu sözleşmede yer alan suçlara ilişkin cezanın belirlenmesinde, iç hukuktaki ilgili hükümlere uygun olarak, ağırlaștırıcı sebep olarak göz önünde bulundurulmasını güvence altına almak için kanuni veya diğer gerekli tedbirleri almalıdır:
...
b suç veya ilgili suçlar mükerreren ișlenmiștir;
...”
39. Yukarıda adı geçen sözleșmeye dair açıklayıcı raporun 237. paragrafına göre, 46. maddenin b bentinde bahsedilen ağırlaștırıcı sebepler mükerreren ișlenen suçlara ilișkindir. Bu, hem söz konusu sözleșmede öngörülen suçlardan herhangi birisine, hem de aynı fail tarafından belirli bir süre içerisinde birden fazla kez ișlenmiș herhangi bir ilgili suça atıfta bulunmaktadır. Böylelikle sözleșmeyi düzenleyenler, aynı türde suç teșkil eden fiile tekraren maruz kalan mağdurun üzerindeki bilhassa yıkıcı etkiye vurgu yapma kararı almıștır. Aile içi siddet vakalarında durum genellikle bu șekilde olduğundan, sözleșmeyi düzenleyenleri cezaların arttırılması imkanını getirmelerine teşvik etmiştir. Belirtilmesi önem arzeden bir husus ise, aynı failin mahkum edilmesine yol açan benzer nitelikte bir suçun olayları, b bendinde anılan tekrarlanan fiil olarak kabul edilmeyebileceği gibi, i bendindeki ağırlaștırıcı sebepleri oluşturabilmektedir.
2. Avrupa Birliği’nin Genel Mahkemesi’nin İçtihadı
40. 17 Mayıs 2013 tarihli Trelleborg Industrie SAS ve Trelleborg AB/Avrupa Komisyonu kararıyla Genel Mahkeme ‘devam etmekte olan’ ve ‘tekrarlanan’ ihlal arasındaki ayrımı ele almıștır.
HUKUK
SÖZLEŞME’NİN 7. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
41. Başvurucu, ceza kanunun geriye yönelik olarak davasına uygulanmasından şikayet etmiştir. Mahkemelerin görüşüne göre suçun ceza kanununda düzenlenmesinden önceki eylemini de kapsayan, aynı çatı altında yaşadığı kişiye tacizde bulunma zincirleme suçundan mahkum edilmiş olduğu hususuna vurgu yapmıştır. Ayrıca başvurucu, o tarihten önceki eylemlerinin eski kanuna göre suç oluşturup oluşturmadığı hususunu mahkemelerin gereğince incelemediğini iddia etmiştir. Bu bağlamda Sözleşme’nin 7. maddesini dayanak göstermiştir:
“1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
2. Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir eylem veya ihmalden suçlu bulunan bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.”
42. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.Daire Kararı
43. Daire 18 Nisan 2013 tarihli kararında Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında bir ihlal bulunmadığına karar vermiştir. Çek hukuku açısından değerlendirildiğinde, Ceza Kanunu’nun 1 Haziran 2004 tarihinden sonra düzenlenmiş halinin, başvurucunun o tarihten önceki fiillerine uygulanmasının ceza kanununun geriye dönük uygulanmasını teşkil etmediğini kabul etmiştir. Ayrıca Ceza Kanunu’nun 89 § 3 maddesinde tanımlanmış olan genel olarak suçun devam etmesi kavramını yorumlarken, başvurucunun eşine ilk saldırı tarihinden önce şekillenmiş olan Anayasa Mahkemesi’nin açık ve yerleşik içtihatlarını temel aldığını gözlemlemiştir. Kanunun geriye yönelik uygulanmasıyla sonuçlanan bu yorumun etkilerine ilişkin olarak başvurucunun yaptığı itirazda Daire, mevcut davada mahkemelerin benimsediği yorumun kendi başına tutarsız olmadığına karar vermiştir. Buna gerekçe olarak ise zincirleme suçun tanımı itibarıyla belirli bir zaman dilimine yayılmış olduğu ve suçun son vukuu bulma anında sona ermiş olduğunu düşünmenin keyfi olmadığı hususlarına değinmiştir. Buna ek olarak, Çek makamları başvurucunun fiillerinin her daim suç olarak cezalandırılabilir olduğunu gözlemlemiştir. Bu durumda ilgili kanun maddeleri ve yorum hükümleri, başvurucunun hareketlerinin sonuçlarını öngörmesine ve davranışlarını ona göre ayarlamasına olanak tanır nitelikteydi.
B. Tarafların Büyük Daire’ye sunduğu beyanlar
1. Başvurucu
44. Başvurucu yerel mahkemelerin Ceza Kanunu’nun 89 § 3 maddesini yorumlamalarını öngörülebilir ve genel kabul gören nitelikte olduğuna katılmakla beraber, söz konusu maddenin uygulama şartları gerçekleşmediğı için kendi davasına uygulanmaması gerektiğini ileri sürmüştür. Başvurucunun düşüncesine göre, saldırılarının aynı amacı gütmediği ve de zamansal olarak yakın bir bağın olmamasından dolayı –değişik saldırı eylemleri arasında birkaç senelik zaman aralığının olması sebebiyle- yerel makamların, eylemlerini zincirleme suç olarak vasıflandırmaması gerekirdi. Ayrıca başvurucu birinci derece mahkemesi önünde yargılama devam ederken, iki münferit saldırının kovuşturmasının halihazırda zaman aşımına uğramış olduğuna ve dolayısıyla ceza davasına konu olamadıklarına dikkat çekmiştir.
45. Buna ek olarak, yerel mahkemeler hiç bir zaman 1 Haziran 2004 tarihine kadar yürürlükte olan Ceza Kanunu’nda tanımlanmış suçlara (197a maddesi kapsamında bireye veya bir grup bireye karşı şiddet suçu veya 221. maddesi kapsamında cismani zarara sebep olan saldırı) ilişkin kurucu unsurların gerçekleştiği tespitinde bulunmamıştır. Başvurucu, fiillerinin cezayı gerektiren suç niteliğinde olmadığını fakat yalnızca kabahat niteliğinde olduğunu düşünmektedir. Bu sebeple, başvurucu, Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı olarak, işlendikleri tarihte ulusal veya uluslararası hukukta cezayı gerektiren bir suçu oluşturmayan fiillerden dolayı hüküm giymiştir.
46. Son olarak, başvurucu suçun işlenme anında uygulanabilir olandan daha ağır bir ceza verilmesine karşı yeterince güvenceden yararlanamadığını ifade etmiştir. Bunun aksine, her bir münferit saldırının yargılaması ayrı yapılsaydı, başvurucuya bu kadar ağır bir ceza verilemeyecekti.
2. Hükümet
47. Hükümet Ceza Kanunu’nun 89 § 3 ve 215a maddelerinin her ikisinin de, başvurucunun 2006 yılının Şubat ayında suç oluşturan eylemlerine son vermesinden önce Çek hukuk sistemine dahil edildiğini ifade etmiştir. O dönemde, zincirleme suçlarla ilgili ve mevcut davada uygulanan mantığı takip eden Ceza Kanunu’nun 89 § 3 maddesinin yorumu ile ilgili önemli miktarda içtihat bulunmaktaydı. Böylece eylemin sona erdiği anda, o zaman yürürlükte olan kanuna göre tek bir suç olarak değerlendirilmesi gerektiği açık bir şekilde tespit edilmiştir. Ayrıca Hükümetin görüşüne göre, 1 Haziran 2004 tarihinde Ceza Kanunu’nun 215a maddesinin getirilmesi başvurucunun cezai sorumluluğunu daha da açık ve öngörülebilir bir hale getirmiştir. Nitekim, Ceza Kanunu’nun yeni 215a maddesi hukuka aykırı eylemleri 197a ve 221 maddelerinden daha kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Başvurucu hukuka aykırı eylemlerine 1 Haziran 2004 tarihinden sonra da devam etmiş olduğu için, başvurucunun mevzuattaki değişiklikten öncekiler de dahil olmak üzere tüm eylemlerinden, Ceza Kanunu’nun 215a maddesi kapsamında cezai olarak sorumlu tutulacağını düşünebilmesi veya düşünmesi gerekirdi.
48. Hükümet, başvurucunun iddiasının tersine, zincirleme suçu oluşturan saldırılar arasındaki yakın zamansal irtibat şartının bu davada sağlandığını ileri sürmüştür. Yakın zamansal irtibatın iç hukuktaki uygulamada tanımlandığı üzere genelde günlere, haftalara veya aylara atıfta bulunduğunu kabul etmişlerdir. Ancak, azami bir sınır hiçbir zaman belirlenmemiştir ve bu kavram söz konusu suçun niteliğine bağlı olarak belirli bir esnekliğe imkan tanımıştır. Davada toplanan delillerden ve yerel mahkemelerin gerekçelerinden yola çıkılarak 24 Haziran 2000, 17 Temmuz 2003 ve 8 Şubat 2006 tarihli üç olay, en şiddetli eylemler olarak diğerlerinden ayrılmaktadır. Mahkemeler mütemadiyen, başvurucunun hukuka aykırı eylemlerinin bir kaç seneye yayıldığını ve işlediği münferit saldırıların birbirinden bir kaç hafta arayla gerçekleşerek, yoğunluğunun değişikenlik gösterdiğini ve tekrarlayan nitelikte olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca iddianame ve yerel mahkemelerin kararları, başvurucunun 215a maddesinin yürürlüğe girmesinden önce ve sonra gerçekleştirdiği birbirinden ayrılması mümkün olmayan eylemlerinden dolayı yargılandığını açıkça ifade etmiştir. Böylelikle, savcılığın ve mahkemelerin davayı tutarlı değerlendirmelerinin sonucu olarak hukuki kesinlik şartı gerçekleşmiştir (Hükümet tarafından alıntı, tersine etki, Ecer ve Zeyrek/Türkiye, no. 29295/95 ve 29363/95, §§ 33-35, ECHR 2001‑II).
49. Bu sebeple Hükümet, yeterince açık ve öngörülebilir hukuki dayanak şartının gerçekleşmiş olduğu, yeni ceza kanununun geçmişe yönelik uygulanmadığı ve başvurucuya eski kanundakinden daha ağır bir ceza verilmediği sonucuna varmıştır. Bu bağlamda Hükümet, Çek mahkemelerinin kabul ettiği anlamda zincirleme suç kavramı bir yana bırakılmış olsaydı ve başvurucunun 1 Haziran 2004 tarihinden önceki ve sonrasındaki eylemleri ayrı olarak değerlendirilseydi, başvurucuya verilen muhtemel cezanın ya aynı kalacağını ya da aslında verilenden daha ağır olacağını varsaymıştır. Gerçekten de o durumda başvurucu en ağır ceza esas alınarak tanımlanan, -yani Ceza Kanunu’nun 215a maddesine göre-, fikri içtima yoluyla birden çok suçtan yargılanacaktı. Ayrıca çok sayıda suçun bulunması ve söz konusu fiilin süresi ağırlaştıcı sebep teşkil edecekti.
C. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
1. Genel Prensipler
50. Mahkeme Sözleşme’nin 7. maddesiyle ilgili Büyük Daire’nin en son verdiği karar olan Del Rio Prada/İspanya ([BD], no. 42750/09, ECHR 2013) kararında, mevcut davadaki tespitiyle alakalı olarak, aşağıdaki genel prensipleri belirtmiştir:
(a) Kanunsuz suç ve ceza olmaz
77. Hukukun üstünlüğü ilkesinin temel öğelerinden biri olan 7. madde ile getirilen güvencenin Sözleşme’nin koruma sisteminde son derece önemli bir yer tuttuğu, 15. madde kapsamında savaş veya ulusun hayatını tehdit eden başka bir olağanüstü hal esnasında dahi bu hakkın askıya alınmasının mümkün olmaması ile de vurgulanmaktadır. Bu madde, taşıdığı amaç ve hedeften de anlaşılacağı üzere, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (bkz. S.W./Birleşik Krallık ve C.R./Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995, sırasıyla § 34, Seri A no. 335-B ve § 32, Seri A no. 335-C ve Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 137).
78. Sözleşme’nin 7. maddesi ceza kanununun sanığın aleyhine olacak şekilde geriye yürütülmesi yasağı ile sınırlı değildir (bir cezanın geriye yürütülerek uygulanması ile ilgili olarak bkz. Welch/Birleşik Krallık, 9 Şubat 1995, § 36, Seri A no. 307‑A; Jamil/Fransa, 8 Haziran 1995, § 35, Seri A no. 317‑B; Ecer ve Zeyrek/Türkiye, no. 29295/95 ve 29363/95, § 36, ECHR 2001‑II; ve Mihai Toma/Romanya, no. 1051/06, §§ 26-31, 24 Ocak 2012). Aynı zamanda, daha genel anlamda, bir suçun ancak kanun ile tanımlanıp, bir cezanın ancak kanun ile öngörülebileceği prensibini içermektedir (kanunsuz suç ve ceza olmaz - nullum crimen, nulla poena sine lege) (bkz. Kokkinakis/Yunanistan, 25 Mayıs 1993, § 52, Seri A no. 260-A). Özel olarak, mevcut suçların kapsamını daha önceden suç olarak sayılmayan eylemleri içine alacak şekilde genişletmeyi yasaklarken, aynı zamanda ceza kanununun örneğin kıyas yoluyla sanığın zararına olacak şekilde geniş bir biçimde yorumlanmaması gerektiği prensibini de getirmektedir (bkz. Coëme ve diğerleri/Belçika, no. 32492/96, 32547/96, 32548/96, 33209/96 ve 33210/96, § 145, ECHR 2000-VII; bir cezanın kıyas yoluyla tatbikine örnek olarak bkz. Başkaya ve Okçuoğlu/Türkiye [BD], no. 23536/94 ve 24408/94, §§ 42‑43, ECHR 1999‑IV).
79. Buradan hareketle, suçların ve onlara ilişkin cezaların kanun tarafından açıkça tanımlanması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Bu şart, kişinin, ilgili hükmün lafzından, gerekirse mahkemelerin söz konusu hükme ilişkin yorumundan yararlanarak ve uygun hukuki danışmanlığı da edindikten sonra, hangi eylem ve ihmallerin onu cezai olarak sorumlu kılacağını ve bu durumda hangi cezayla karşı karşıya kalacağını bilebilmesi halinde yerine getirilmiş sayılmaktadır (bkz. Cantoni/Fransa, 15 Kasım 1996, § 29, Reports of Judgments and Decisions 1996‑V ve Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 140).
80. Dolayısıyla Mahkeme’nin, bir sanığın kovuşturulmasına ve mahkûm edilmesine yol açan eylemi işlediği sırada, söz konusu eylemi cezalandırılabilir kılan bir kanun hükmünün yürürlükte olduğunu ve verilen cezanın söz konusu hükümle getirilen sınırları aşmadığını teyit etmesi gerekmektedir (bkz. Coëme ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 145 ve Achour/Fransa [BD], no. 67335/01, § 43, ECHR 2006‑IV).
(b) “Ceza” kavramı ve kapsamı
...
(c) Ceza hukukunun öngörülebilirliği
91. 7. madde “hukuk”tan bahsederken, Sözleşme’nin başka bir yerinde bu terimi kullanılırken işaret edilen kavramın aynısını kastetmektedir; yani içtihadın yanı sıra yazılı hukuku içine alan ve başta erişilebilirlik ve öngörülebilirlik olmak üzere niteliksel gereklilikleri de kapsayan bir kavrama işaret etmektedir (bkz. Kokkinakis, yukarıda adı geçen karar, §§ 40-41; Cantoni, yukarıda adı geçen karar, § 29; Coëme ve diğerleri, yukarıda adı geçen karar, § 145; ve E.K./Türkiye, no. 28496/95, § 51, 7 Şubat 2002). Bu niteliksel gereklilikler hem bir suçun tanımı, hem de o suçun beraberinde getirdiği ceza bakımından karşılanmalıdır.
92. Yasaların lafzının her zaman net olmayışı, kanunların genel uygulamaya dair olması prensibi gereğinin mantıksal bir sonucudur. Kurallarla düzenleme yapmanın standart tekniklerinden biri, tam kapsamlı listeler yerine genel kategorilerin kullanılmasıdır. Bu nedenledir ki, birçok kanunda kaçınılmaz olarak, şu ya da bu oranda muğlak nitelik taşıyan ve yorumu ve tatbiki açısından pratik meselelere dönüşen ifadelere yer verilmektedir (bkz. Kokkinakis, yukarıda adı geçen karar, § 40 ve Cantoni, yukarıda adı geçen karar, § 31). Ceza hukuku da dahil olmak üzere hangi hukuk sisteminde olursa olsun, bir kanun hükmü ne kadar net kaleme alınırsa alınsın, bir yargı yorumu unsuru her durumda kaçınılmaz olarak bulunacaktır. Her zaman şüpheli noktaların giderilmesi ve değişen koşullara uyarlama gereği olacaktır. Aynı şekilde, netlik son derece makbul olmakla birlikte, aşırı bir katılığı beraberinde getirebilir ve kanunun değişen koşullara ayak uydurabilmesi şarttır (bkz. Kafkaris, yukarıda adı geçen karar, § 141).
93. Mahkemelerin üzerine düşen yargılama görevi tam da geriye kalabilecek bu türden yorumsal şüpheleri gidermeyi içermektedir (a.g.k.). Yargının hukuk yaratma işlevi aracılığıyla ceza hukukunun müterakki gelişimi, Sözleşme Devletlerindeki hukuk geleneğinin yerleşik ve gerekli bir parçasını oluşturmaktadır (bkz. Kruslin/Fransa, 24 Nisan 1990, § 29, Seri A no. 176‑A). Sözleşme’nin 7. maddesini, neticede ortaya çıkan gelişmenin suçun özüyle tutarlılık arz etmesi ve makul olarak öngörülebilir nitelik taşıması kaydıyla, cezai sorumluluk kurallarının davadan davaya yargısal yorum yoluyla tedrici olarak netleştirilmesine imkân tanımayan bir tarzda yorumlamak mümkün değildir (bkz. S.W. ve C.R./Birleşik Krallık, yukarıda adı geçen karar, sırasıyla § 36 ve § 34; Streletz, Kessler ve Krenz, yukarıda adı geçen karar, § 50; K.-H.W./Almanya [BD], no. 37201/97, § 85, ECHR 2001-II (alıntılar); Korbely/Macaristan [BD], no. 9174/02, § 71, ECHR 2008; ve Kononov/Letonya [BD], no. 36376/04, § 185, ECHR 2010). Erişilebilir ve makul ölçüde öngörülebilir bir yargısal yorumun bulunmayışı, sanığın 7. madde kapsamındaki haklarına yönelik bir ihlal tespitine dahi yol açabilir (bkz. suçun kurucu unsurları ile ilgili Pessino/Fransa, no. 40403/02, §§ 35-36, 10 Ekim 2006 ve Dragotoniu ve Militaru-Pidhorni/Romanya, no. 77193/01 ve 77196/01, §§ 43-44, 24 Mayıs 2007; cezaya ilişkin olarak bkz. Alimuçaj/Arnavutluk, no. 20134/05, §§ 154-162, 7 Şubat 2012). Aksi takdirde bu maddenin konusu ve amacı –yani kimsenin keyfi kovuşturma, mahkûmiyet veya cezaya tabi tutulmaması gerektiği– yenilgiye uğratılmış olacaktır.
51. Mahkeme görevinin, delillerin makul bir şekilde değerlendirilmiş olması şartıyla, yerel mahkemelerin yerine geçerek olayların değerlendirmesini ve hukuki vasıflandırmasını yapmak olmadığını yinelemektedir (bkz, mutatis mutandis, Florin Ionescu v. Romanya, no. 24916/05, § 59, 24 Mayıs 2011). Daha genel olarak, Mahkeme, yerel mevzuatın yorumlanması ile ilgili meseleleri çözme görevinin esas olarak milli makamlara, ve bilhassa mahkemelere ait olduğunun altını çizmiştir. Dolayısıyla Mahkeme’nin rolü, bu yorumlamanın etkilerinin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını belirleme ile sınırlıdır. (bkz. Waite ve Kennedy/Almanya [BD], no. 26083/94, § 54, ECHR 1999‑I; Korbely/Macaristan [BD], no. 9174/02, §§ 72-73, ECHR 2008; ve Kononov/Letonya [BD], no. 36376/04, § 197, ECHR 2010).
52. Bununla birlikte Mahkeme’nin inceleme yetkisi, bizzat Sözleşme maddesinin, söz konusu davada 7. maddenin, mahkumiyet ve cezaya hükmedilmesi için hukuki dayanağın mevcut olmasını gerektirdiği durumda daha geniş olmalıdır. 7. maddenin 1. fıkrası Mahkeme’nin başvurucunun mahkumiyetine dair eş zamanlı hukuki dayanağın mevcut olup olmadığını incelemesini gerektirir ve özellikle ilgili yerel mahkemelerin vardıkları sonucun Sözleşme’nin 7. maddesine uygun olup olmadığı konusunda Mahkeme’nin ikna olması gerekmektedir. Mahkeme’nin daha sınırlı inceleme yetkisinin olduğunu kabul etmek 7. maddenin amacını yitirmesine sebep olacaktır (bkz. Kononov, yukarıda alıntı, § 198).
53. Özetle, Mahkeme başvurucunun mahkumiyetine dair yeterli açıklıkta bir hukuki dayanağın mevcut olup olmadığını incelemek zorundadır. (bkz Kononov, yukarıda alıntı, § 199).
2. Yukarıda bahsedilen prensiplerin mevcut davaya uygulanması
54. Mahkeme, başvurucunun agrümanlarının temelini iki hususun oluşturduğunu gözlemlemektedir. Bunlardan ilki, 1 Haziran 2004 tarihinden önceki eylemlerinin, eylemlerini gerçekleştirdiği zaman yürürlükte olan ceza kanununa göre cezalandırılabilir olmadığı, çünkü söz konusu fiillerin, makamların atıfta bulunduğu Ceza Kanunu’nun 197a ve/veya 221 maddelerindeki suçların kurucu unsurlarını ihtiva etmediğidir. İkinci husus ise, farklı saldırıların, aynı amacı gütmemesi veya zamansal olarak birbirleriyle yakın bağının olmaması, bu yönde bir delil olmaması sebebiyle zincirleme suç olarak sınıflandırılamayacağıdır.
55. Ancak yukarıdaki 51-52. paragraflarda anılan sınırlamalardan hareketle, esasen yerel mahkemelerin değerlendirmesi gereken bir konu olan bașvurucunun șahsi cezai sorumluluğu hakkında Mahkeme’den karar vermesi talep edilmemektedir. Olayların tespiti ve kendilerine sunulan deliller ıșığında bașvurucunun saikiyle ilgili değerlendirmeyi yapma ve adli uygulamayla birlikte yorumlanan iç hukuka göre bașvurucunun eyleminin zincirleme suç, süreklilik arz eden suç, tekerrür eden veya kümülatif suç olarak sınıflandırılması gerekip gerekmediğine karar verme görevi yerel mahkemelere aittir. Bu sebeple, bașvurucunun 1 Haziran 2004 tarihinden önce gerçekleștirdiği eylemlerin yukarıdaki maddelerce tanımlanan cezai eylemlerin kurucu unsurlarını tașımasıyla (bkz, mutadis mutandis, Lehideux ve Isorni/France, 23 Eylül 1998, § 50, Reports of Judgments and Decisions 1998‑VII) veya bașvurucunun eyleminin iç hukuka göre zincirleme suç olarak sınıflandırılmasıyla ilgili görüș ifade etme görevi Mahkeme’ye ait değildir.
56. Mahkeme’nin 7. madde kapsamındaki ișlevi mevcut davada daha ziyade iki yönlüdür. Mahkeme’nin ilk olarak, Ceza Kanunu’nun 215a maddesinin 1 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmesinden öncekiler de dahil olmak üzere bașvurucunun eylemlerinin, işlenme anında, iç hukukta yeterli açıklıkla tanımlanmıș bir suçu olușturup olușturmadığı (bkz. Streletz, Kessler ve Krenz/Almanya [BD], no. 34044/96, 35532/97 ve 44801/98, § 51, ECHR 2001‑II; Veeber/Estonya (no. 2), yukarıda alıntı yapılan, § 33; ve Korbely, yukarıda alıntı yapılan §§ 72-73) hususunu incelemesi gerekir. Burada erișilebilirlikle ilgili bir sorun bulunmamaktadır. Mahkeme’nin, ikinci olarak, yerel mahkemelerce bu maddenin 1 Haziran 2004 tarihinden önce gerçekleșen eylemleri de kapsayacak șekilde uygulanmasının, Sözleșme’nin 7. maddesine aykırı olarak bașvurucuya daha ağır ceza verilmesi ihtimaline yol açıp açmadığını tespit etmesi gerekir. (bkz., mutatis mutandis, Maktouf ve Damjanović, yukarıda atıf yapılan, § 70).
(a) Suçun yeterli öngörülebilirlikle tanımlanmıș olup olmadığı
57. Daha önce Mahkeme’den, bir bașvurucunun süreklilik arzeden veya zincirleme suçtan mahkum edilmesiyle ilgili iki davada, bu iki tür suç arasındaki ayrımı yapmadan esasa ilișkin inceleme yapması istenmiștir (bkz. Ecer ve Zeyrek ve Veeber (no. 2), ikisi de yukarıda paragraf 28’de anılmıștır). Bu bahsedilen kararlarda bu tür bir suçun tanımı itibarıyla belirli süre boyunca işlenen bir suç olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca Mahkeme, bir sanığın süreklilik niteliği taşıyan bir suçla itham edilmesi halinde, suçu olușturan ve kișinin cezai sorumluluğunu doğuran eylemlemlerin, hukuki kesinlik ilkesi gereğince, iddianamede açık bir șekilde belirtilmesi gerektiğini ifade etmiștir. Buna ek olarak, yerel mahkeme tarafından verilen karar, sanık hakkında verilen hükmün ve cezanın süreklilik niteliği tașıyan bir suç unsuru tașıdığının yargılama ile ortaya çıktığı bulgusunu açıkça ortaya koymalıdır (bkz. Ecer ve Zeyrek, yukarıda anılan § 33).
58. Mahkeme ayrıca bütün hukuk sistemlerinde, her suçun yapısına göre suçun tüm șartları mevcut olarak, cezalandırılabilir bir eylemin gerçekleștiği tarihi tespit etmek için ceza kanununun maddelerini yorumlama yetkisinin yerel mahkemelere ait olduğunu yinelemektedir. Yerel mahkemelerin vardıkları sonuçlar Mahkeme içtihatları bakımından makul bir șekilde öngörülebilir olduğu müddetçe, Sözleșme bu tarz bir hukuki yoruma engel olamaz. (bkz. Previti/ İtalya (dec.), no. 45291/06, § 283, 8 Aralık 2009).
59. Mevcut davanın özel șartlarına dönecek olursak, Mahkeme baștan itibaren bașvurucunun itham edildiği suçtan, yani en azından 2000 yılından 8 Şubat 2006 tarihine kadar sarhoș vaziyetteyken eșini fiziksel ve zihinsel olarak taciz etmekten (daha detaylı bilgi için yukarıdaki 10. paragrafa bakınız) mahkum edildiğine dikkat etmektedir. Sonuç olarak, bașvurucunun eși 26 Haziran 2000, 18 Temmuz 2003 ve 8 Şubat 2006 tarihlerinde tıbbi yardım almasını gerektirecek derecede ciddi bir yaralanmaya maruz kalmıștır (bkz. yukarıda 10. paragraf). Yüksek Mahkeme, 21 Şubat 2008 tarihli kararında alt derece mahkemesinin, 1 Haziran 2004 tarihi itibarıyla yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 215a maddesi anlamında aynı çatı altında yașadığı kișiyi taciz etme olarak yapmıș olduğu suça ilișkin hukuki vasıflandırmayı onamıș ve söz konusu maddeyi, bașvurucunun o tarihten önce eșine karșı ișlemiș olduğu taciz suçuna da uygulamıștır. Bu bağlamda, Yüksek Mahkeme zincirleme suçun tek bir eylem olarak düșünülmesi gerektiği ve suçun ceza hukukundaki kanuni vasıflandırmasının, suça dair son olayın tamamlandığı anda yürürlükte olan kanuna göre yapılması gerektiği yönündeki 8 Aralık 1993 tarihli kararına (Tzn 12/93) atıfta bulunmuștur. Dolayısıyla 215a maddesi, saldırıların önceki kanuna göre suç teşkil ediyor olması şartıyla, başvurucunun önceden gerçekleştirmiş olduğu saldırılara da uygulanmıştır ve başvurucunun eylemi, 1 Haziran 2004 tarihli değişiklikten önce de Ceza Kanunu’nun 197a veya 221 § 1 maddelerine göre en azından bir cezalandırılabilir suçu oluşturmaktaydı. Yüksek Mahkeme dava dosyasını incelendikten sonra, bașvurucunun eylemlerinin Ceza Kanunu’nun 215 a §§ 1 ve 2 (b) maddeleri anlamında, aynı çatı altında yașadığı kișiyi taciz etme suçunun tüm kurucu unsurlarını tașıdığı sonucuna varmıștır. Söz konusu suçun, en azından 2000 yılından 8 Şubat 2006 tarihine kadar ișlenmiș olması sebebiyle, 215a maddesinin 2 (b) bendi uyarınca suçun uzun sürmesinden dolayı ağırlaștığı sonucuna varmak için maddi șartlar gerçekleșmiștir (bkz. yukarıda 13. paragraf).
60. Mahkeme ayrıca Yüksek Mahkeme’nin yukarıda özetlenen gerekçesinde örtülü olarak 8 Aralık 1993 tarihli kararına atıfla belirtildiği üzere, Yüksek Mahkeme’nin yorumu içtihatlarla geliștirilen, 1994 yılında (bkz. yukarıda 20. ve 24. paragraf) yani bașvurucunun bu sebeple hüküm giydiği eșine karșı ilk saldırısından önce Ceza Kanunu’nda düzenlendiği suçun devam etmesi kavramının 89 § 3 maddesinde yer alan belirli kriterleri dikkate aldığını gözlemlemektedir (aksi için bkz. Veeber, yukarıda adı geçen, § 37). Bașvurucunun Mahkeme nezdindeki savunmasında da ifade ettiği gibi, yerel mahkemelerin 89 § 3 maddesindeki normu, davasına uygulamasının öngörülebilirliğine itiraz etmemiștir.
61. Bu madde kapsamında bir suçun sürekliliği, aynı suçu olușturan ve aynı veya benzer șekilde ișlenmesi sebebiyle birbiriyle bağlantılı olan, zamansal olarak birbirine yakın meydana gelen ve aynı amacı izleyen, aynı hedeften yola çıkan bağımsız eylemler olarak tanımlanmıştır. Yüksek Mahkeme’nin açık ve yerleşik içtihadından (bkz. yukarıda paragraf 25-27) ve hukuki doktrinde yer alan görüşlerden, zincirleme suçun Çek ceza hukukuna göre değerlendirmesinin, önceki kanuna göre icra edilen eylemlerin eski kanuna göre de cezalandırılabilir olması şartıyla, son suç eyleminin vuku bulması anında yürürlükte olan kanuna göre yapılması gereken, tek bir suç olarak kabul edildiği ortaya çıkmaktadır.
62. Bașvurucunun 1 Haziran 2004 öncesindeki eyleminin Ceza Kanunu’nun 197a veya 221 §1 maddesi kapsamında cezayı gerektiren fiilleri oluşturması ve 215a maddesindeki suçun kurucu unsurlarını ihtiva etmesi sebebiyle, Mahkeme başvurucunun adı geçen maddeye göre o tarihten önceki eylemlerinden de sorumlu tutulmasınının, Sözleşme tarafından yasaklanan aleyhe olan ceza kanununun geçmişe yürütülmesini oluşturmadığını kabul etmektedir. Ayrıca, 10 Haziran 2008 tarihli kararında Anayasa Mahkemesi başvurucunun davasında yerel mahkemelerin vermiş olduğu kararın mantıklı ve tutarlı olduğunu ve Anayasa tarafından yasaklanan geçmişe dönük etkisinin olmadığına karar vermiştir. Mahkeme, bu tutumun herhangi bir şekilde, Sözleşme’nin 7. maddesince yasaklanan, öngörülmezlikle zarar gördüğünü ortaya koyacak bir emare tespit etmemiştir.
63. Bu șartlar altında ve iç hukuktaki ilgili maddelerin ifade edilmesindeki netlik göz önünde bulundurulduğunda ve milli mahkemelerin yorumlamasıyla açığa kavuştuğunda, Mahkeme başvurucunun eyleminin ceza kanununda aynı çatı altında yaşadığı kişiyi taciz etme suçunun düzenlendiği tarih olan 1 Haziran 2004 tarihinden sonra da devam etmiş olması sebebiyle, gerektiği takdirde uygun bir hukuki danışmanlık alarak, son saldırıyı gerçekleştirdiği tarihte yürürlükte olan kanuna göre yani Ceza Kanunu’nun 215a maddesine göre değerlendirilen zincirleme suçtan yargılanacağını düşünebilirdi veya düşünmesi gerekirdi. Başvurucunun yukarıda tanımlanan zincirleme suçtan, sadece ilgili maddenin 1 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonraki döneme ilişkin değil ayrıca 2000 yılından o tarihe kadarki döneme ilişkin olarak da cezai olarak sorumlu tutulabileceğini öngörebilecek ve hareketlerini ona göre ayarlayacak durumda olduğu hususunda Mahkeme şüphe etmek için bir sebep görmemektedir (bkz. mutatis mutandis, Streletz, Kessler ve Krenz, yukarıda anılan, § 82, ve Achour/Fransa [BD], no. 67335/01, §§ 52-53, ECHR 2006‑IV).
64. Bu şartlar altında Mahkeme başvurucunun hüküm giydiği suçun hem ‘suçun işlendiği zamandaki milli kanunda’ temelinin olduğuna, hem de Sözleşme’nin 7. maddesindeki ‘kanun’ kavramının özerk anlamından çıkan öngörülebilirlik şartını karşılayacak şekilde söz konusu kanunun suçu yeterli açıklıkla tanımlamış olduğuna ikna olmuştur.
(b) Bașvurucuya 215a maddesine göre verilen cezanın daha ağır olup olmadığı
65. Ayrıca Mahkeme, yerel mahkemelerin başvurucunun 1 Haziran 2004 tarihinden önceki eylemlerine de 215a maddesini uygulamış olmasının, gerekenden daha ağır cezaya hükmedilmesi sonucunu doğurduğuna yönelik başvurucunun iddiasını kabul edememektedir.
66. Yukarıda önceden de bahsedildiği üzere, yerel mahkemelerin gerekçeleri ve özellikle Yüksek Mahkeme’nin 21 Şubat 2008 tarihli kararına dayanılarak, Ceza Kanunu’nun 215a §§ 1 ve 2 (b) maddelerinde düzenlenmiş suçun kurucu unsurlarının tamamının, o maddenin 1 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmesinden önce başvurucunun işlediği eylemler için de oluştuğu sonucuna varılabilmektedir. Mahkemeler, açık bir şekilde bu eylemlerin eski kanuna göre de cezalandırılabilir olduğunu belirtmiştir.
67. Yerel mahkemelerin yukarıda belirtilen yaklaşımının, başvurucunun cezasının ağırlığını arttıracak şekilde olumsuz bir etkisinin olduğunu ortaya koyacak hiçbir emare bulunmamaktadır (aksi için bkz, Veeber (no.2), yukarıda anılan § 36). Bunun aksine, başvurucunun 1 Haziran 2004 tarihinden önceki eylemleri, bu tarihten sonrakilerden ayrı değerlendirilmiş olsaydı eğer, Ceza Kanunu’nun 35 § 1 maddesi gereğince en ağır cezaya ilişkin kanun maddesi dikkate alınarak, yani Ceza Kanunu’nun 215a maddesine göre cezanın verilmesi sonucunu doğuracaktı. Bu durumda, Hükümet tarafından da vurgulandığı üzere, Ceza Kanunu’nun 34k maddesine göre birden fazla suçun söz konusu olması büyük ihtimalle ağırlaştırıcı sebep kabul edileceğinden, başvurucuya, en iyi ihtimalle, verilen cezanın aynısı veya daha ağır bir ceza verilecekti.
68. Mahkeme ayrıca başvurucunun ileri sürdüğü, saldırı fiillerinin ayrı değerlendirilmesi halinde eylemlerinden iki tanesinin (muhtemelen 24 Haziran 2000 ve 17 Temmuz 2003 tarihli olanlar) zaman aşımına uğramış olacağı iddiasını ikna edici bulmamaktadır. Ceza Kanunu’nun 67 § 1 (d) maddesine göre, üst sınırı üç yıldan aşağı olan suçlarda zaman aşımı süresi üç yıldır. Bu sebeple başvurucu hakkında sadece yerel mahkemelerce belirtilen üç olayla ilgili yargılama yapılsaydı dahi, herhalükarda eski kanuna göre 17 Temmuz 2003 ve yeni kanuna göre 8 Şubat 2006 tarihinde işlenmiş suçlarla ilgili başvurucu yargılanabilecekti.
69. Yukarıda bahsedilenler ışığında, Mahkeme yeni kanununun yürürlüğe girmesinden önce icra edilen eylemlerin sonraki kanuna göre değerlendirilmesi durumunun, verilen ceza açısından başvurucunun aleyhine işlemediğine ikna olmuştur. Gerçekten de başvurucuya, yeni kanununun yürürlüğe girmesinden sonra işlemiş olduğu suçlarla ilgili herhalükarda maruz kalacak olduğu tek bir ceza verilmiştir (bkz. yukarıda 37. paragraf ve aksi için, Maktouf ve Damjanović, yukarıda adı geçen, § 70).
c) Sonuç
70. Yukarıda anılan değerlendirmeler Mahkeme’nin, aynı çatı altında yaşadığı kişiyi taciz etme zincirleme suçundan mahkum edilen başvurucuya verilen cezanın, bu suçun tamamlanmış olduğu kabul edilen anda tatbik edilebilir olduğu ve etkileri öngörülebilen bir ‘kanuna’ uygun olduğu sonucuna varmasına yeterlidir. Ceza kanunun geriye dönük uygulanması söz konusu olmamıştır ve başvurucu birden çok ayrı suç için yargılanmış olması halinde kendisine uygulanacak olan hükümlerden daha ağır cezai hükümlere maruz kalmamıştır.
71. Yukarıda anılan değerlendirmeler ışığında Mahkeme, Çek mahkemeleri tarafından mevcut davada takip edilen yaklaşımın Sözleşme’nin 7. maddesinin amaç ve maksadına -yani hiç kimsenin keyfi suretle kovuşturmaya, mahkumiyete veya cezalandırmaya maruz kalmamasını garanti etme- uygun olduğuna ikna olmuştur (bkz. yukarıda 50. paragraf). Buna ek olarak, aile içi şiddete karşı –bu tarz kadına karşı uygulanan şiddet hala çağdaş Avrupa toplumları için ciddi bir endişe konusu olmakta (bkz. yukarıda 38. paragraf ve Opuz/Türkiye, no. 33401/02, ECHR 2009)- milli hukuksal korumayı destekleyerek, aynı zamanda özü insan onuruna ve özgürlüğüne saygı olan Sözleşme’nin temel amaçlarıyla da bağdaşmaktadır (bkz., mutatis mutandis, C.R/Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995, § 42, Seri A no. 335‑C).
72. Yukarıdaki sonuca ulaşırken Mahkeme, Çek hukukuna göre aynı çatı altında yaşadığı kişiyi taciz etme zincirleme suçunun başvurucunun davasına uygulanmasını Sözleşme’nin 7. maddesi açısından incelemiştir. Çek hukukunda tanımlandığı haliyle zincirleme suç kavramının, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin büyük çoğunluğunun (bkz. yukarıda 31. ve 33. paragraf) milli hukukuna da yansımış olduğu üzere Avrupa teamülüyle uyumlu olduğunun ve buna bağlı olarak, mevcut davada ileri sürülen öngörülebilirlik meselesine ilişkin durumun diğer Sözleşmeci Devletlerin milli hukuk sistemlerindeki bu tür suçlarla ilgili olandan önemli derecede farklı görülmediğinin kıyas yoluyla bu bağlamda belirtilmesi önem taşımaktadır. Yerel makamların başvurucunun fiilerini tanımlamasından görüldüğü üzere, eylemleri belirli bir mağdura, yani eşine yönelikti ve özellikle eşinin onurunun yanı sıra aynı zamanda eşinin fiziksel ve zihinsel bütünlüğüne ilişkin hukuki menfaatlerine yönelikti. Ayrıca, aynı çatı altında işlenen saldırılardan oluşarak suçun işlenme şeklinin (modus operandi) aynı olduğu, çeșitli eylemler arasında yıllara yayılan zamansal irtibatın olduğu, bu süre zarfında işlenen her saldırının aynı cezai amacı güttüğü ve başvurucunun eyleminin her seferinde ceza kanununu ihlal ettiği hususları açıkça anlaşılmaktadır. Bir başka deyişle, başvurucunun mahkum olduğu suç, Sözleşme topluluğundaki diğer suçlarla bazı ortak özellikler taşımaktaydı, ceza adalet sisteminin tek bir suça ilişkin cezaya hükmetme şeklinde karşılık vermesinde olduğu gibi. (bkz. yukarıda paragraf 33-37).
73. Özetle, Sözleşme’nin 7. maddesi ihlal edilmemiştir.
BU NEDENLERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİ İLE
Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermektedir.
Bu karar İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanmış ve 27 Ocak 2015’te yazılı olarak ilan edilmiştir.
Michael O’BoyleDean Spielmann
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca, aşağıdaki müstakil görüşler işbu karara eklenmektedir:
(a) Yargıç Ziemele’nin mutakabat şerhi;
(b) Yargıç Pinto de Albuquerque’nın mutakabat şerhi.
D.S.
M.O’B.
Bu görüşlerin çevirisi yapılmamıştır, İngilizce veya Fransızcasına, Mahkeme içtihadının veritabanı olan HUDOC’tan ulaşılabilir.
© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadeler kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund) Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante: publishing@.
Full & Egal Universal Law Academy