© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteği ile hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkemeyi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz..
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright indication at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
BEŞİNCİ DAİRE
RUSLAN YAKOVENKO UKRAYNA DAVASI
(Başvuru No. 5425/11)
KARAR
STRAZBURG
4 Haziran 2015
KESİN KARAR
04/09/2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi gereğince kesinleşmiştir. Şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Ruslan Yakovenko Ukrayna davasında,
Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Beşinci Daire)
Başkan, Mark Villiger,
Yargıçlar, Angelika Nußberger,
Boštjan M. Zupančič,
Ganna Yudkivska,
Vincent A. De Gaetano,
André Potocki,
Aleš Pejchal,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Milan Blaško’dan oluşmuş;
21 Nisan 2015 tarihinde özel oturum yapmış ve bu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Dava, Ukrayna vatandaşı Bay Ruslan Anatoliyovych Yakovenko (“başvurucu”) tarafından, 17 Ocak 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Ukrayna’ya karşı yapılan bir başvurudan (no. 5425/11) kaynaklanmıştır.
2. Başvurucu Kiev’de avukatlık yapan Avukat Bay O.V. Levytskyy tarafından temsil edilmiştir. Ukrayna Hükümeti (“Hükümet”) o dönemde vekil olan Bay Nazar Kulchytskyy tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu, hukuka aykırı olarak gözaltına alınmasından ve cezai davalarda temyize gitme hakkının ihlal edilmesinden dolayı şikayetçi olmuştur
4. 12 Aralık 2012 tarihinde başvuru Hükümet’e bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvurucu 1970 yılında Kiev bölgesindeki Korolivka’da doğmuştur ve halen burada yaşamaktadır.
6. Bila Tserkva Mahkemesi 12 Temmuz 2010 tarihinde başvurucuyu, Mr. N adlı birini 12 Mayıs 2006 tarihinde ağır şekilde yaralamaktan suçlu bulmuştur. Bu suça beş ila sekiz yıl arası hapis cezası öngörülmesine rağmen mahkeme başvurucunun hafifletilmiş bir cezaya çarptırılmasına karar vermiştir. Buna sebep olarak da başvurucunun bilhassa suçu kabul etmiş olması ve pişmanlık içinde olması gösterilmiştir. Buna bağlı olarak da mahkeme başvurucuyu dört yıl yedi ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Başvurucunun 20 Ekim 2005 ve 3 Mayıs 2006 ( altı ay on dört gün) tarihleri arasında başka bir ceza davası ile ilgili olarak gözaltında tutulduğu sürenin çekilmiş ceza süresi olarak kabul edilmesine karar verilmiştir. Son olarak da mahkeme, başvurucunun mahkûmiyet süresine karar verirken, başvurucunun yargılama öncesi tutukluluk merkezlerinde dört yıldan fazla süre tutulduğunu hesaba kattıklarını, buradaki tutukluluk koşullarının mahkûmiyet sonrası hapishanesinden önemli ölçüde daha sert olduğunu ve başvurucu hakkındaki bir önceki kararın bozulmuş olduğunu belirtmiştir. Başvurucunun ne yukarıda belirtilmiş daha önceki tutukluluğu ile, ne hakkındaki ceza davası ile ne de bozulmuş kararla ilgili ayrıntılı başka bir bilgi bulunmamaktadır.
6. Kararın uygulanması ile ilgili bölümde Bila Tserka Mahkemesi, karar yürürlüğe girinceye kadar önleyici tedbir olarak başvurucunun yargılama öncesi tutukluluğunu, yargılama öncesi tutukluluk merkezinde (SIZO) geçirmesine karar vermiştir. Ayrıca mahkeme, hükmün resmi bildiriminden itibaren on beş gün içinde temyize gidilebileceğini belirtmiştir.
7. 15 Temmuz 2010 tarihinde başvurucunun ceza süresi dolmuştur ve başvurucu SIZO idaresinden salıverilmesini talep etmiştir. Bu talep reddedilmiştir. SIZO idaresi aynı gün, başvurucunun hapis cezasını tamamen çektiğinden yola çıkarak, başvurucunun kaçmama taahhüdü altında salıverilmesine izin verilmesi için Bila Tserka Mahkemesi’ne başvurmuştur. Bu başvuruya herhangi bir cevap verilmemiştir.
8. Başvurucunun avukatı 19 Temmuz 2010 tarihinde SIZO idaresine tekrar başvurarak başvurucunun derhal salıverilmesini talep etti. Avukat özellikle müvekkilinin tutukluluk halinin devamının hiçbir dayanağı olmadığını sunmuştur. Mektubun bir kopyası da Kiev Bölge Savcılığı’na gönderilmiştir.
9. 27 Temmuz 2010 günü, 12 Temmuz 2010 tarihli karara karşı on beş günlük temyiz başvurusu süresi dolmuştur ve herhangi bir temyiz başvurusu yapılmadığı için karar kesinleşmiştir.
10. Aynı gün SIZO idaresi başvurucunun avukatına başvurucu hakkındaki önleyici tedbir değişmediği veya karar kesinleşmediği sürece başvurucunun serbest bırakılamayacağını yazmıştır. Başvurucunun salıverilmesi için gereken yetkiyi her hâlükârda Bila Tserkva Mahkemesi’nin vereceği mektupta belirtmiştir.
11. 29 Temmuz 2010 tarihinde kesinleşmiş kararın uygulanması ile ilgili mahkeme emrinin SIZO idaresinin eline ulaşmasıyla başvurucu salıverilmiştir.
12. 5 Ağustos 2010 tarihinde Devlet Hapishaneler Departmanı, başvurucunun avukatının başvurucunun salıverilmesinin gecikmesiyle ilgili yaptığı şikâyete cevaben, ortada Ceza Usul Kanunu’na yönelik bir ihlal bulunmadığını yazmıştır.
II. SÖZ KONUSU ZAMANDA GEÇERLİ OLAN İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Ceza Usul Kanunu (1960)
13. Önleyici tedbirlere başvurulmasının amacı ve gerekçeleri Madde 148’da belirtilmiştir. Maddede, önleyici tedbir kararının alınması için, şüpheli, zanlı, sanık veya hükümlü kişinin kaçmaya teşebbüs edeceğine veya usul kararlarına uygun davranmayacağına veya davada gerçeğin saptanmasını engelleyeceğine veya suç içeren faaliyetler gözeteceğine dair yeterli gerekçe bulunması gerektiği ifade edilmiştir.
14. Adli muameleler aşamasında tutuklu yalnızca hâkim veya mahkeme kararına dayanılarak salıverilebilir (Madde 165). Madde 165 ayrıca, bu veya herhangi başka bir tedbirin uygulanmasına ihtiyaç yoksa önleyici tedbirlerin kaldırılması veya değiştirilmesi şartını koşmuştur.
15. Yargılama öncesi incelemesi sırasında, tutuklunun tutukluluk süresi dolmuşsa ve o zamana kadar tutukluluğun uzatılması için bir mahkeme kararı alınmadıysa, tutuklunun tutuklamayı gerçekleştiren tesisin yönetimi tarafından derhal salıverilmesi gerekir. Adli muameleler aşamasında ise tutuklunun salıverilmesi yöntemleri ile ilgili olarak böyle bir hüküm bulunmamaktadır.
16. Madde 274, birinci derece mahkemesinin önleyici tedbirin kaldırılması veya değiştirilmesi ile ilgili yapacağı başvuru ile ilgilidir. Bölüm 13’te (“Önleyici tedbirler” – Madde 148 ila 165-3) belirtilen hükümlerin mahkemeye rehberlik etmesi zorunlu tutulmuştur.
17. Madde 324 hükmü veren mahkemenin, hüküm yürürlüğe girene kadar, hükümlü için önleyici tedbirin uygulanıp uygulanmayacağına karar vermesini şart koşmuştur.
18. Madde 343 yukarıda bulunan hükmü özünde tekrar etmektedir ve ek olarak mahkemenin hükümlüyü önleyici tedbir olarak sadece Bölüm 13’te belirtilen uygun hükümlere dayanarak tutuklayabileceğini belirtmiştir
19. Madde 358’de temyiz mahkemesinin hazırlık duruşması sırasında dikkate alabileceği hususlar listelenmiştir. Özellikle hükümlü için uygulanacak önleyici tedbirin değiştirilmesi, kaldırılması veya uygulanması yönünde kararlar verilebilir.
20. Madde 401’e göre belirtilen süre içinde (Madde 349’a göre on beş gün) herhangi bir temyiz başvurusu yapılmadığı takdirde hüküm yürürlüğe girer. Temyiz başvurusu yapıldığı takdirde hüküm temyiz mahkemesinin incelemesinden sonra yürürlüğe girer (hüküm burada bozulmadığı takdirde). Beraat veya cezanın kaldırılması kararlarının hemen icra edilmesi gerekirken suçluluk kararı yürürlüğe girdikten sonra icra edilir. Madde 404, hükmü veren mahkemenin, hüküm yürürlüğe girdikten itibaren en geç 3 gün içinde davayı infaza göndermesi şartını koşmuştur.
B. Medeni Kanunu (2003)
21. Madde 1176 devlete; “... soruşturma mercii, yargılama öncesi inceleme, kovuşturma veya mahkeme memurlarının suçlu olup olmadığına bakılmaksızın; bir kişinin, kanuna aykırı mahkûmiyet, kanuna aykırı olarak cezai sorumluluk yüklenmesi, kanuna aykırı önleyici tedbir [veya] tutukluluğun uygulanmasından kaynaklanan zararlarının tamamen karşılanması” (paragraph 1) yükümlülüğünü vermiştir. Bu madde ayrıca “bireyin; soruşturma mercii, yargılama öncesi inceleme, kovuşturma veya yargıçların kanuna aykırı eylemlerinden kaynaklanan zararlarının karşılanması hakkının kanunla öngörülmüş durumlarda doğacağını” belirtmiştir.
C. Vatandaşların Soruşturmadan Sorumlu Mercilerin, Yargılama Öncesi İnceleme Yetkililerinin, Savcılar ve Mahkemenin Kanuna Aykırı Eylemlerinden Dolayı Uğradığı Zararların Karşılanmasının Usulü Hakkında Ukrayna Kanunu 1994 (“Zararın Karşılanması Yasası”)
22. Bölüm 1’e göre bir kişi, kanuna aykırı mahkûmiyet, kanuna aykırı suçlama, kanuna aykırı tutuklama veya tutukluluk halinin uzatılmasından dolayı uğradığı zararların karşılanması hakkına sahiptir. Yukarıda sayılan durumlardaki zararlar; soruşturma, yargılama öncesi inceleme, kovuşturma mercileri veya mahkeme memurlarının suçlu olup olmadığına bakılmaksızın karşılanır.
23. Bölüm 2 zararın karşılanması hakkının doğduğu durumları sıralamıştır. İçeriğindekiler aşağıdaki gibidir: (1) beraat kararı; (1-1) tutuklamanın kanuna aykırılığını tanıyan yargı kararı; ve (2) maddi delil eksikliği veya sanığın suçlu olduğuna dair delilden yoksunluk sebebiyle cezai davaların kesintiye uğraması.
HUKUK
I. SÖZLEŞMENİN 5 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
24. Başvurucu 15-29 Temmuz 2010 tarihleri arasındaki tutukluluğunun kanuna aykırı olduğuna dair bir şikâyette bulunmuştur. Bu şikayetini dayandırdığı Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. (a) Yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine bir kimsenin usulüne uygun olarak hapsedilmesi;
...
(c) Suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonar kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
...”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
1. İç hukuk yollarının tüketilmesi
(a) Tarafların İddiaları
25. Hükümet, başvurucunun iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına uymadığını iddia etmiştir. Başvurucunun 15-29 Temmuz 2010 tarihleri arasındaki tutukluluğunun gerçekten temelsiz olduğunu fark etmişlerdir. Hükümet, Medeni Kanun madde 1176’ya dayanarak (yukarıda paragraf 22’ye bakınız), başvurucu için zararlarını tazmin etme yolunun açık olduğunu ancak başvurucunun bu yolu tüketmediğini öne sürmüştür.
26. Başvurucu bu görüşe katılmamıştır. Başvurucunun durumunda herhangi bir yolun etkili olabilmesi için hapis cezasının bitiminden hemen sonra başvurucunun derhal serbest bırakılmasını sağlaması gerekeceğini ileri sürmüştür. Serbest bırakılması için SIZO idaresi ve kovuşturma yetkililerine başvurduğunu belirtmiştir. Ancak SIZO idaresi, hüküm yürürlüğe girene kadar bunun mümkün olmayacağını düşünmüştür. Savcılık herhangi bir şekilde müdahale etme gereği duymamıştır.
(b) Mahkeme’nin Değerlendirmesi
(i) Genel içtihat ilkeleri
27. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, Sözleşme’nin 13. Maddesinde yer alan iç hukuk sisteminin Sözleşme kapsamında savunulabilir bir şikâyetle başa çıkabilecek ve uygun çözüm üretebilecek etkili bir yol sunduğu varsayımına dayandığını belirtmiştir. Bu haliyle, Sözleşme ile belirlenmiş korunma mekanizmasının insan haklarını koruyan milli sisteme tamamlayıcı nitelikte olması ilkenin önemli bir yönüdür (bknz Ananyev ve diğerleri Rusya, no. 42525/07 ve 60800/08, § 93, 10 Ocak 2012, ve başka referanslar).
28. Normalde başvurucunun sadece iddia edilen ihlaller için yeterli telafi sunmaya uygun iç hukuk yollarına başvurması gerekli görülmüştür. Bu yolların varlığı sadece teoride değil aynı zamanda uygulamada da yeterince kesin olmalıdır. Bunların olmaması gerekli görülen erişilebilirlik ve etkililiğin bulunmadığı anlamına gelir. Bu noktada, Mahkeme’yi iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu iddiasına ikna etme görevi Hükümet’e aittir. Başka bir ifadeyle, bahsettikleri kanun yolunun erişilebilir ve başvurucunun şikâyetlerine telafi ve makul başarı umudu sunabilir nitelikte olması gerekir. Ancak, bu ispat yükü karşılandıktan sonra, hükümetin sunduğu kanun yolunun kullanılmış olduğunu veya kendi davaları için faydasız olduğunu veya nu yola başvurulması gereksinimini ortadan kaldıran özel durumların olduğunu belirlemek başvurucuya düşer (bknz., örneğin, Melnik Ukrayna, no. 72286/01, § 67, 28 Mart 2006).
29. Mahkeme ayrıca, Madde 5 § 1’in ihlal edildiği durumlarda Sözleşme Madde 5 §§ 4 ve 5’in, 13. Maddedeki daha genel gerekliliklere göre üst kanun teşkil ettiğini belirtmiştir (bknz Svetoslav Dimitrov Bulgaria (dec.), no. 55861/00, 9 Mayıs 2006). Buna bağlı olarak, başvurucunun Sözleşme Madde 5 § 1’e dayanan şikâyetinde iç hukuk yollarını tüketip tüketmediğine karar vermek için Mahkeme kanun yolunun etkililiğini yukarıda bahsedilen hükmün bakış açısından değerlendirmelidir.
(ii) Madde 5 § 4 ile uyumlu önleyici bir kanun yolunun varlığı
30. Suçun sabit olduğu günden itibaren, sadece ilk derece mahkemesince belirlenmiş olsa bile, Madde 5 § 1 (a) bağlamında “yetkili mahkeme tarafından hüküm giyen” davalı tutuklanır (Mahkeme içtihatlarında belirlenen ilgili ilkelerle ilgili daha ayrıntılı bilgi için 46-51 arası paragraflara bakınız).
31. Madde 5 § 4 uyarınca hürriyetinden yoksun kılma yoluyla yargı denetimi söz konusu olduğu hallerde Mahkeme içtihadı bu durumun ilk hüküm ve ceza ile birleşik olduğunu varsayar. Ancak, böyle bir tutuklamanın meşruluğunu etkileyecek yeni bir sorun ortaya çıktığında, Madde 5 § 4 tekrar devreye girer (yakın zamanlı olarak bknz., Stoichkov Bulgaristan, no. 9808/02, §§ 64 ve 65, 24 Mart 2005, ve başka referanslar).
32. Mahkeme mevcut davada, başvurucunun hapis cezası dolup da başvurucu serbest bırakılmadığında, başvurucunun tutukluluğunun meşruluğunun sorgulanmasını gerektirecek yeni bir sorun ortaya çıktığını kabul etmeye hazırlanmıştır. Bu aşamada başvurucunun, tutukluluk halinin devamlılığının meşruluğuna süratle karar verecek ve serbest bırakılmasını emredecek yasal yollara başvurma imkânı olmamıştır. Bu sebeple, dava artık birinci derece mahkemesinin önünde değildir. Normal bir temyiz başvurusu dikkate alındığında, temyiz incelemesi bariz bir biçimde başvurucunun şikâyetçi olduğu tutukluluk süresinden ( on iki gün) daha uzun sürecekti. Dahası, başvurucunun temyiz başvurusunda bulunması, karar yürürlüğe girinceye kadar başvurucunun önleyici tedbir niteliğinde tutukluluk halinin uzamasına sebep olabilirdi. Bu durum ileride detaylı olarak ele alınacaktır.
33. Başvurucunun SIZO idaresine ve savcılığa yaptığı başvurular değerlendirildiğinde, bu merciler Sözleşme Madde 5 § 4 anlamında “mahkeme” değillerdir.
34. Bundan çıkarılacak sonuca göre, başvurucu için Madde 5 § 1 kapsamında iddia edilen ihlale bir son verecek tüketilmesi gereken etkili bir iç hukuk yolu yoktur.
(iii) Madde 5 § 5 ile uyumlu telafi edici bir kanun yollunun varlığı
35. Mahkeme, Madde 5 paragraf 5’in, Madde 5 paragraf 1,2,3 ve 4’e aykırı biçimde özgürlüğün kısıtlanması ile oluşan zararların karşılanması yoluna başvurmanın mümkün olduğu durumlar ve özgürlüğün kısıtlanması kararının yerel yetkililer ya da Mahkeme tarafından verilmiş olduğu durumlarla uyumlu olduğunu yinelemiştir. Madde 5 paragraf 5 ile güvence altına alınan zararın karşılanması hakkından etkili biçimde yararlanılması yeterli derecede kesinlikle teminat altına alınmalıdır (bakınız Lobanov Rusya, no. 16159/03, § 54, 16 Ekim 2008, ve başka referanslar).
36. Mevcut davada Mahkeme, Hükümetin itirazlarını, başvurucunun tutukluluğunun temelsiz olduğu ve Medeni Kanun Madde 1176 gereğince tazminat isteyebileceği ifadesi ile sınırladığını gözlemlemiştir. Bahsi geçen hükmün oldukça genel ifadelerle kaleme alınmış olduğu, dolayısıyla zararın karşılanması için ön koşul oluşturmadığı ve belirli mekanizmalar ve usuller sunmadığı Mahkeme tarafından belirtilmiştir. Bunun yerine Madde 1176 bu konuları ele alan ayrı bir kanuna atıfta bulunmaktadır. Görünüşe bakılırsa zararın karşılanması için bu özel kanun uygulanmalıdır (yukarıda paragraf 23 ve 24’e bakınız). Hükümet gözlemlerinde bu kanuna atıfta bulunmadığı gibi, başvurucunun tutukluluğu ile iç hukukun hangi hükmünün ihlal edildiğini de açıkça belirtmemiştir. Hükümet bu bağlamda ilgili bir iç hukuk içtihadına da atıfta bulunmamıştır. Bu sebeple, başvurucunun iç hukuk seviyesinde, hangi temele dayanarak ve hangi mekanizmaları kullanarak, tutukluluğunun kanuna aykırı olduğuna dair hukuki bulgu elde edeceği ve zararların karşılanması için tazminat isteminde bulunacağı belirsizliğini korumaktadır.
37. Bu şartlar altında, Hükümetin sundukları hukuki yolun etkili olduğu ve başvurucu tarafından tüketilmiş olması gerektiği konusundaki iddiası Mahkeme’yi ikna edememiştir.
(iv) Sonuç
38. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, Sözleşme Madde 5 § 1’e dayanan şikâyeti ile ilgili başvurucunun elinde tüketmesi gereken etkili bir iç hukuk kanun yolunun var olmadığı sonucuna varmıştır. Bu sebeple Mahkeme Hükümetin bu konudaki itirazını reddetmiştir.
2. Aksi taktirde kabul edilebilirliği hakkında
39. Mahkeme ayrıca bu şikâyetin Sözleşme’nin Madde 35 § 3 (a) anlamında açıkça asılsız olmadığını belirtmiştir. Ne de başka bir temele dayanarak kabul edilemez değildir. Bu sebeple kabul edilebilir olduğu ifade edilmiştir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
40. Başvurucu 15 ila 29 Temmuz 2010 tarihleri arasındaki tutukluluğunun temelsiz olduğunu ve bu sebeple de Sözleşme’nin Madde 5 § 1’ine aykırı olduğunu belirtmiştir.
41. Şikâyetin kabul edilebilirliği üzerine yaptıkları gözlemlerinde (yukarıda paragraf 26’ya bakınız) Hükümet, bu konuda başvurucu ile aynı fikirdedir, Ancak şikâyetin esası hakkında herhangi bir gözlemlerini belirtmemişlerdir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
42. Mahkemeye göre başvurucunun tutukluluğu inceleme amacıyla iki belirgin döneme ayrılmalıdır:
(1) 15 ila 27 Temmuz 2010 arası olan dönem ilk derece mahkemesi tarafından verilen hükmün tefhiminden sonar ve fakat hükmün yürürlüğe girmesinden öncedir ve;
(2) Devamındaki iki gün olan 27 ila 29 Temmuz 2010 tarihleri arası yetkililerin, ilk derece mahkemesinin verdiği kararın kesinleşmesinden sonra başvurucunun serbest bırakılması için gereken idari işlemleri tamamlamak için geçirdiği dönemdir
43. Mahkeme, başvurucunun yukarıda bahsedilen her iki tutukluluk döneminin Sözleşme Madde 5 § 1’e uyumluluğunu ayrı ayrı inceleyecektir
(a) Başvurucunun 15 ila 27 Temmuz 2010 arasındaki tutukluluğu
(i) Başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılmasının dayanağı
(α) Genel içtihat ilkeleri
44. Mahkeme, Madde 5’in temel bir insan hakkını korumakla görevli olduğunu yinelemiştir. Şöyleki, bu maddenin amacı bir bireyi kendi özgürlük hakkı yönünden devletin keyfi müdahalelerine karşı korumaktır. Madde 5 paragraf 1’in (a)’dan (f)’ye kadarki alt paragrafları, bireylerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarına müsaade edilen dayanakların eksiksiz bir listesini içermektedir. Bu dayanaklardan birine uymadığı sürece hiçbir özgürlüğün kısıtlanması durumu Madde 5 § 1 ile uyumlu olamaz (diğer kaynaklar yanında ayrıca bakınız, Austin ve diğerleri Birleşik Krallık [GC], no. 39692/09, 40713/09 ve 41008/09, § 60, 15 Mart 2012).
45. Mahkeme, “yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş karar sonrası”, hüküm yürürlüğe girmemiş ve hala temyize başvurulabilecek olmasına rağmen, ilk derece mahkemesi tarafından hükmün tefhiminin yapılmasıyla bir davalının Madde 5 § 1 (a) anlamında tutuklu sayıldığını belirtmiştir. Mahkeme bu bağlamda, “karar sonrası” ifadesinin kesin karar haliyle sınırlandırılacak şekilde yorumlanamayacağını belirtmiştir. Bu bağlamda Mahkeme, “hüküm sonrası” ifadesinin sadece nihai hükmün mevcut olduğu durumlara indirgenerek yorumlanamayacağını belirtmiştir. Duruşmaya özgür olarak katılan mahkûm edilmiş kişinin duruşma sırasında tutuklanması bu kuralın dışında tutulmuştur; onlar için her çeşit yargı yolu açıktır. (bakınız Wemhoff Almanya, 27 Haziran 1968, s. 23, § 9, Seri A no. 7). Daha da ötesinde, ilk derece mahkemesi tarafından mahkûm edilen ve temyize kadar tutuklu halde bulundurulan bir kişinin, Madde 5 § 1 (c) uyarınca bir suç işlemiş olduğuna dair makul şüphe ile yetkili yasal makamlar karşısına çıkartılabilmek amacıyla tutuklanmış olduğu varsayılamaz (özellikle bakınız, Solmaz Türkiye, no. 27561/02, § 25, 16 Ocak 2007).
46. Mahkeme içtihatlarında mütemadiyen belirtildiği gibi, ilk derece mahkemesi tarafından mahkûm edilen bir kişinin temyize başvurma süresinde hapis cezasını çekmeye başlayıp başlamadığı konusunda, Sözleşme ‘ye taraf devletler arasında önemli farklılıklar olduğuna Mahkemece dikkat edilmektedir. Ancak Mahkeme, Sözleşme’nin 5. Maddesinde öngörülen güvencelerin milli kanunlara bağlı olmadığını yenilemiştir (bakınız B. Avusturya, 28 Mart 1990, § 39, Seri A no. 175, ve yukarıda bahsedilen Solmaz, § 26). Bu sebeple, üye devletin iç hukuku, bir hükmün ancak bütün temyiz süreçleri bittikten sonra kesinleşebileceğini öngörse bile, Sözleşme’ye göre kişinin ilk derece mahkemesi tarafından suçlu bulunması ve mahkûm edilmesiyle yargılama öncesi tutukluluk hali sona erer (bakınız yukarıda bahsedilen Solmaz, § 26).
47. Örneğin, Grubić Hırvatistan davasında başvurucu, ilk derece mahkemesi tarafından otuz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır ancak ilk derece mahkemesinde hükmün tefhiminden sonra süren birkaç aylık tutukluluk halinin kanuna aykırılığı sebebiyle şikâyette bulunmuştur. Bu süre içinde özgürlüğünden yoksun bırakılması iç hukuka göre hala “yargılama öncesi tutukluluk” olarak değerlendirilmekteydi. Mahkeme yukarıdaki şikâyeti Sözleşme Madde 5 § 1 (a) kapsamında inceleyip herhangi bir keyfiyete rastlamamıştır (no. 5384/11, §§ 30-45, 30 Ekim 2012).
48. Mahkeme içtihadına göre, Fransızca metin de göz önünde bulundurarak (condamnation), “mahkûm edilmesi” (conviction) ifadesi Madde 5 § 1 (a) anlamında hem suçun varlığının kanuna uygun olarak saptanmasının üzerine suçlu bulunmak olarak, hem de özgürlüğün kısıtlanmasını içeren cezanın veya bir başka tedbirin uygulanması olarak anlaşılmalıdır. (bakınız Guzzardi Italya, 6 Kasım 1980, § 100, Seri A no. 39; Van Droogenbroeck Belçika, 24 Haziran 1982, § 35, Seri A no. 50; ve, daha yakın zamanlı içtihatlar için, Del Río Prada İspanya [GC], no. 42750/09, § 123, AIHM 2013).
49. Dahası, Madde 5 § 1’in (a) alt paragrafında bulunan “üzerine” (after) kelimesi hapsedilmenin yalnızca zaman bakımından “mahkûm edilmeyi” takip etmek zorunda olduğu anlamına gelmez. Ek olarak, “hapsedilmek” “mahkûm edilmenin” sonucu olmalıdır; onu takip eden ve ona bağlı olan bir nitelikte olması veya ondan dolayı oluşması gerekmektedir. Kısacası, mahkum edilmek ile özgürlüğün kısıtlanması arasında yeterli bir sebep sonuç bağı bulunmalıdır. (daha fazla referans için bakınız Murray Hollanda, no. 10511/10, § 77, 10 Aralık 2013).
50. Bu sebeple, Mahkeme daha önce hapis cezasının ötesindeki bir çok önleyici tutukluluk halinin “usulüne uygun olarak hapsedilmeyi” (after conviction by a competent court) teşkil ettiğini belirtmiştir. (örnek olarak bakınız, Van Droogenbroeck, yukarıda atıfta bulunulmuştur, §§ 33-42; M. Almanya, no. 19359/04, § 96, AIHM 2009; ve James, Wells ve Lee Birleşik Krallık, no. 25119/09, 57715/09 ve 57877/09, §§ 197-199, 18 Eylül 2012). Bu şartlar altında başvurucunun tutukluluk hali cezanın parçası değildir ve yukarıda paragraf 49’da belirtildiği gibi daha çok “özgürlüğünden yoksun bırakılmasını içeren başka tedbirlerin” sonucudur.
(β) Yukarıdaki ilkelerin mevcut davaya uygulanması
51. Mahkeme, başvurucunun bu dönemdeki tutukluluğunun ceza davasında alınan hükmün tefhiminden sonra gerçekleşmiş olduğunu ancak iç hukuka göre halen “yargılama öncesi tutukluluk” olarak değerlendirildiğini belirtmiştir.
52. Mahkeme, iç hukuk seviyesindeki sınıflandırmaya bakılmaksızın, başvurucunun bu dönemdeki tutukluluğunun Madde 5 § 1 (c)’nin kapsamına girmediğini belirtmiştir (özellikle yukarıda paragraf 46’ya bakınız). Bu durumun Sözleşme Madde 5 § 1’in (a) alt paragrafıyla savunulup savunulamayacağının incelenmesinden başka bir çare kalmamıştır çünkü diğer bütün alt paragrafların eldeki duruma uygulanamayacağı açıktır.
53. Mahkeme 12 Temmuz 2010 kararının başvurucunun özgürlüğünün kısıtlanmasını kapsayan iki ayrı tedbirden oluştuğunu gözlemlemiştir: bunlardan ilki hapis cezasıdır ve ikincisi hükmün yürürlüğe girmesine kadarki dönemde önleyici tedbir olarak başvurucunun tutuklu bulundurulmasıdır. Dayatılan hapis cezasının süresi üç gün sonra dolacakken, ikinci bahsedilen tedbir, on beş günlük temyize başvurma süreci hesaba katıldığında, on iki gün daha sürecektir. Temyiz başvurusunun yapılması halinde, başvurucunun tutukluluğu daha da uzun olacaktır ve tutukluluk hali temyiz mahkemesinin dava hakkındaki incelemelerine bağlı olacaktır.
54. Bu bağlamda Mahkeme’ye göre, başvurucunun şikâyette bulunduğu tutukluluk, başvurucu çarptırıldığı hapis cezasını tamamen çektikten sonra gerçekleşmiş olsa da, Madde 5 § 1 (a) anlamında bir kişinin “mahkûm edilmesi üzerine” (after conviction) “özgürlüğün kısıtlanmasını içeren başka bir tedbir” olarak değerlendirilir.
55. Sonuç olarak Mahkeme, başvurucunun bu tutukluluk süresinin Sözleşme Madde 5 § 1’in alt paragrafı (a)’da belirtilen istisnalar arasında yer aldığı kararına varmıştır. Ancak yine de burada belirtilen hükümlere uyumlu olup olmadığına bakılmalıdır.
(ii) Başvurucunun 15 ila 27 Temmuz 2010 tarihleri arasındaki tutukluluğunun meşruluğu
(α) Genel içtihat ilkeleri
56. Mahkeme, her özgürlüğün kısıtlanması halinin, Madde 5 § 1’in (a)’dan (f)’ye kadar olan alt paragraflarında belirtilmiş istisnalar arasında yer almasının gerekliliğinin yanı sıra, “meşru” olmak zorunda olduğunu yinelemiştir. “Kanunda belirtilmiş usullerin” izlenip izlenmediği sorusu da dâhil olmak üzere, tutukluluğun meşruluğu söz konusu olduğunda Sözleşme, öncelikli olarak ulusal hukuka atıfta bulunur ve buna göre uyulması gereken esas ve usul yükümlülüklerini ortaya koyar. (birçok kaynağın yanı sıra ayrıca bakınız, Erkalo Hollanda, 2 Eylül 1998, § 52, Hüküm ve Karar Raporları ‑VI; and Baranowski Polonya, no. 28358/95, § 50, AIHM 2000‑III).
57. Tutukluluğun meşru olup olmadığına karar verebilmek için Mahkeme önce iç hukukun, açıkça ifade edilen ve kastedilen genel ilkeleriyle beraber, Sözleşme ile uyum içinde olup olmadığını tespit etmelidir. “Kanunun kalitesi”, iç hukukun özgürlüğün kısıtlanmasına müsaade ettiği yerlerde, keyfiyete yol açabilecek riskleri bertaraf edebilmek için, bu uygulamanın yeterli şekilde erişilebilir, belirgin ve öngörülebilir olması gerektiğine işaret etmektedir. Sözleşme tarafından belirlenen “meşruluk” ölçütüne göre; her kanun - gerektiğinde uygun yönlendirmeyle - bireylerin yaptıkları eylemlerin sonuçlarını, içinde bulundukları şartlar dâhilinde, öngörebilecekleri şekilde yeterli derecede belirgin olmalıdır. Özgürlüğün kısıtlanmasının söz konusu olduğu durumlarda, iç hukukun tutukluluk ve hapis ile ilgili şartları açıkça tanımlamış olması esastır (diğer referanslarla beraber bakınız Del Río Prada, yukarıda bahsi geçen, § 125).
58. Bunun ötesinde, keyfiyetin söz konusu olduğu hiçbir tutukluluk Madde 5 § 1 ile uyumlu olamaz, bu bağlamdaki keyfiyet kavramı, ulusal hukukla uygunluğun bulunmamasının ötesine uzanır. Sonuç olarak, iç hukuka göre meşru görülen bir tutukluluk yine de keyfi olabilir ve dolayısıyla Sözleşme’ye aykırıdır (bakınız Mooren Almanya [GC], no. 11364/03, § 77, 9 Temmuz 2009).
59. Mahkeme, Madde 5 § 1’in amacına uygun olarak, yetkililerce yapılan hangi davranışların keyfiyet teşkil ettiğine dair geniş çaplı bir tanımlama getirmemiştir. Ancak olay bazında değerlendirme yapılarak geliştirilen anahtar ilkeler, Madde 5 bağlamında keyfiyet kavramının hangi tip tutukluluğun söz konusu olduğuna belli ölçüde bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini işaret etmektedir. (bakınız Saadi Birleşik Krallık [GC], no. 13229/03, § 68, AIHM 2008, ve Plesó. Macaristan, no. 41242/08, § 57, 2 Ekim 2012). Mahkeme içtihatlarıyla ortaya konan genel bir ilkeye göre, iç hukukun lafzına uyumlu olsa bile, yetkililer tarafından kötü niyet veya yanıltma unsuları olması halinde ya da yerel yetkililerin ilgili kanunun doğru şekilde uygulanmasında ihmalleri varsa, o tutukluluk keyfiyet içermektedir (bakınız Mooren, yukarıda bahsi geçen, § 78).
60. Dahası, tutukluluğun keyfiyete bağlı olmaması şartı tutukluluğun, dayandırıldığı zemin ile tutukluluk arasında orantılılık ilişkisi bulunmasını gerektirir (bakınız yukarıda bahsi geçen James, Wells and Lee, § 195). Mevcut davada uygulanacak orantılılık testinin kapsamı bahsi geçen tutukluluğa göre farklılık gösterir. Mahkemeye göre, Madde 5 § 1 (a)’e uygun tutukluluk (ya da hapis) bağlamında, verilecek hapis cezası ve cezanın uzunluğu ile ilgili kararlar Mahkeme’den çok yerel makamların görevidir (see T. Birleşik Krallık [GC], no. 24724/94, § 103, AIHM 2000-I; ve Saadi, yukarıda bahsi geçen, § 71). Aynı zamanda Mahkeme, cezanın bir parçası olmayan, ancak hala Madde 5 § 1 (a)’nın kapsamına giren, başvurucuların durumundaki önleyici tutukluluk hallerinde, keyfiyetin var olup olmadığına kanaat getirmek için, tutukluluklarının maksadının Madde 5 § 1 (a) uyarınca tanımlanmasının gerekli olduğuna karar vermiştir ve buna göre orantılılık testini uygulamıştır. (bakınız James, Wells ve Lee, yukarıda bahsi geçen, § 205).
(β) Yukarıdaki ilkelerin mevcut davaya uygulanması
61. Mahkeme, Bila Tserkva Mahkemesi’nin, hüküm yürürlüğe girene kadar başvurucuyu tutuklu bulundurma kararının, iç hukuka aykırı olduğuna dair bir belirti görmemektedir. Dahası uygulanacak kanunlar açık ve öngörülebilir durumdadır. Dolayısıyla, Ukrayna Ceza Kanunu’nun açıkça ifade ettiği gibi, hüküm yürürlüğe girene kadar hükümlü için hangi önleyici tedbirlerin uygulanacağına yargılayan mahkemenin karar vermesi gerekir (yukarıda bakınız paragraf 18). İç hukuktan anlaşıldığı üzere, önleyici tedbirin süresi hapis cezasına bağlı değildir, bu sebeple hapis cezasının süresinden daha uzun olabilir.
62. Mahkeme yine de şüphe edilen tutukluluğun iç hukuka uyumlu olduğundan, keyfi olmadığından ve dolayısıyla Sözleşme’ye aykırı olmadığından emin olmalıdır.
63. Mahkeme, Bila Tserkva Mahkeme’sinin, başvurucuyla ilgili, önleyici tedbir olarak tutukluluğunun devam ettirilmesi kararında, kötü niyet bulunmadığı kanısındadır. Aynı zamanda Mahkeme, tedbirin uygulanması hakkındaki genel ifadeler haricinde, hükmün tutukluluğun devamı ile ilgili gerekçe içermediğini gözlemlemiştir. Yargılayan mahkemenin, başvurucunun çarptırıldığı hapis cezasından daha uzun süreceği açık olmasına rağmen, hangi sebeple önleyici tedbir olarak tutukluluk halinin devam etmesine karar verdiği netlik kazanmamıştır.
64. Mahkeme, hapis cezası süresinden bağımsız olacak şekilde, ilk derece mahkemesinin verdiği hükmün temyize götürülmesi durumunda, başvurucunun temyiz yargılamaları sırasında hazır bulunmasını sağlamak amacıyla, hükümlünün özgürlüğünün kısıtlanmasına önleyici tedbir olarak izin veren özel değerlendirmelerin varlığını kabul etmektedir. Ancak, buna benzer özel değerlendirmelerden açıkça bahsedilmediği gibi, Bila Tserkva Mahkemesi’nin 12 Temmuz 2010’da verdiği hükümden bu anlam da çıkarılamaz. Aksine, ilk derece mahkemesi başvurucunun soruşturma sırasında mahkemeyle iş birliği içinde olduğunu belirtmiş ve buna dayanarak kanunun öngördüğü daha hafif bir yaptırımın uygulanmasına karar vermiştir (yukarıda bakınız paragraf 6). Dolayısıyla, başvurucunun hapis cezasını aşacak şekilde tutukluluk haline devam edilmesi gerekçesiz bir uygulamadır. Bu bağlamda Mahkeme, Hükümetin gözlemlerinde bu durumu kabul ettiğini belirtmektedir (bakınız yukarıda paragraf 26).
65. Yukarıdaki değerlendirmelerin ışığında Mahkeme, başvurucunun 15 ila 27 Temmuz 2010 tarihleri arasındaki tutukluluğu ile Sözleşme Madde 5 § 1’in ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
(b) Başvurucunun 27 ila 29 Temmuz 2010 tarihleri arasındaki tutukluluğu
66. Mahkeme, Bila Tserkva Mahkemesi’nin 12 Temmuz 2010 tarihli hükmünün 27 Temmuz 2010 tarihinde kesinleşmiş olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, yukarıda bahsedilen hüküm yürürlüğe girinceye kadar önleyici tedbir olarak başvurulan tutukluluk halinin devam etmesi için bir zemin kalmamıştır. Başvurucunun tutuklu kaldığı bu dönem hükmedilen hapis cezası ile de ilgili değildir çünkü bu hapis cezasının süresi daha önceden dolmuştur.
67. Mahkeme bir tutuklunun salıverilmesi kararının uygulanmasında bazı gecikmeler olmasının anlaşılabilir olduğunu ve mahkemelerin çalışma şekli ve bazı formalitelerin yerine getirilmesi ile ilgili usuller göz önünde bulundurulduğunda bu tip gecikmelerin çoğu zaman kaçınılmaz olduğunu yenilemiştir. Ancak, milli makamlar bu gecikmelerin azami seviyede tutulmasına özen göstermelidir. (bakınız Quinn Fransa, 22 Mart 1995, § 42, Seri A no. 311; Giulia Manzoni İtalya, 1 Temmuz 1997, § 25, Hüküm ve Karar Raporları 1997‑IV son bölüm; K.-F. Almanya, 27 Kasım 1997, § 71, Raporlar 1997‑VII; Mancini İtalya, no. 44955/98, § 24, AIHM 2001‑IX). Salıverilme ile ilgili idari formaliteler birkaç saatten uzun süren bir gecikmeyi haklı göstermek için yeterli değildir (see Nikolov Bulgaristan, no. 38884/97, § 82, 30 Ocak 2003). Gerekçesiz özgürlüğün kısıtlanması hallerinden kaçınılması yükümlülüğünün, emniyet yetkililerince yerine getirilmesi için hukuk sistemlerini düzenlemek Sözleşme’ye taraf olan devletlerin görevidir. (örneğin bakınız, Shukhardin Rusya, no. 65734/01, § 93, 28 Haziran 2007; ve Mokallal Ukrayna, no. 19246/10, § 44, 10 Kasım 2011).
68. Mevcut davada, yerel yetkililerin başvurucuyu salıvermek için gerekli düzenlemeleri yapması, 12 Temmuz 2010 tarihli hükmün yürürlüğe girmesiyle başvurucunun tutuklu kalması için gerekli hukuki zeminin ortadan kalkmasından ardından iki gün sürmüştür. Demokratik bir toplumda özgürlük hakkının ayrıcalıklı yeri dikkate alındığında, başvurucunun salıverilmesinde oluşabilecek gecikmenin azami sınırlar içinde tutulması için, davalı Devlet, ilgili içtihatta belirtildiği gibi, bütün modern iletişim araçlarını harekete geçirmiş olmalıydı (bakınız Mokallal, yukarıda bahsi geçen, § 44). Mahkeme mevcut davada bütün şartların Ukrayna yetkililerince yerine getirmiş olduğuna ikna olmamıştır.
69. Bundan anlaşılacağı gibi, başvurucunun bahsedilen tarihler arasındaki tutukluluğu Sözleşme Madde 5 § 1 altında gerekçelendirilemez.
(c) Sonuç
70. Yukarıda belirtilenler ışığında Mahkeme, başvurucunun şikâyette bulunduğu tüm tutukluluk süresiyle ( 15 ila 29 Temmuz 2010 arası) ilgili olarak Sözleşme Madde 5 § 1’in ihlal edildiğine karar vermiştir
II. EK 7 NUMARALI PROTOKOL’ÜN MADDE 2 § 1’İN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
71. Başvurucu aynı zamanda ek 7 Numaralı Protokol’ün 2. Maddesi uyarınca şikâyette bulunmuştur. Bu şikâyetinde cezai yargılama sonucu verilen hükmü temyize götürme hakkından etkin şekilde alı konulmuş olduğunu belirtti. Şikâyetinin dayandığı hüküm aşağıdaki gibidir:
“1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkûm edilen her kişi, mahkûmiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkına haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dâhil olmak üzere, yasayla düzenlenir.
2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatını müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkûmiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
72. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme Madde 35 § 3 (a)’ya göre açıkça temelden yoksun olmadığını belirtmiştir. Başka bir zemine dayandırılarak kabul edilemez de değildir. Bu sebeple kabul edilebilir olduğuna karar verilmiştir.
B. Esas Hakkında
73. Başvurucu, cezai yargılama sonucu verilen hükmü temyize götürme hakkını yerine getirmekle özgürlüğü arasında seçim yapmak zorunda kaldığını ibraz etmiştir. Bir başka ifadeyle, eğer temyize gitmeyi seçmiş olsaydı salıverilmesinin önemli ölçüde gecikeceğini ileri sürmüştür.
74. Hükümet başvurucunun yukarıdaki iddiası ile ilgili yorumda bulunmamıştır. 12 Temmuz 2010 tarihli hükümle ilgili olarak başvurucunun iç hukuka göre temyize gitme hakkının olduğunu ancak bu hakkını kullanmayı seçmediğini ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla, Hükümet’e göre, başvurucunun Ek 7 Numaralı Protokol’ün 2. Maddesinde belirtilen hakkı ihlal edilmemiştir.
75. Mahkeme, Sözleşmeye taraf devletlerin, kural olarak, Ek 7 Numaralı Protokol’ün 2. Maddesiyle güvence altına alınan hakkın nasıl uygulanacağı konusunda geniş ölçüde takdir yetkisine sahip olduklarını belirtmiştir (see Krombach v. Fransa, no. 29731/96, § 96, AIHM 2001‑II).
76. Mahkeme içtihatlarından da anlaşılacağı üzere, bu hüküm çoğunlukla temyiz mahkemesinin erişilebilirliği veya temyiz yargılaması sırasındaki incelemenin kapsamı gibi kurumsal meseleleri düzenlemektedir (örneğin bakınız, Pesti ve Frodl v. Avusturya (karar), no. 27618/95 ve 27619/95, 18 Ocak 2000).
77. Erişilebilirlik söz konusu olduğunda Mahkeme, özellikle bazı ülkelerde temyize başvurmak isteyen davalının bunun için izin alması gerektiğini dikkate alarak, iddiayı kabul edilir bulmuştur. Ancak, iyi bilinen bir içtihada göre, hükümde belirtilen yeniden değerlendirme yapılması hakkına iç hukukla gelebilecek herhangi bir sınırlama, Sözleşme Madde 6 § 1’de şekillendirilmiş bir mahkemeye erişim hakkına kıyasen, meşru bir amaç gözetmeli ve bu hakkın özünü ihlal etmemelidir. (bakınız Krombach, yukarıda bahsi geçen, § 96; Gurepka v. Ukrayna, no. 61406/00, § 59, 6 Eylül 2005; ve Galstyan v. Ermenistan, no. 26986/03, § 125, 15 Kasım 2007).
78. Mahkeme, Sözleşme’nin teorik ve hayali hakları değil, uygulanabilir ve etkili hakları güvence altına almayı amaçladığını yinelemiştir. Demokratik bir toplumdaki adil yargılamanın seçkin yeri açısından bakıldığında mahkemeye erişim hakkı ayrıca önem kazanır. (bakınız Airey v. İrlanda, 9 Ekim 1979, § 24, Seri A no. 32, ve García Manibardo v. İspanya, no. 38695/97, § 43, AIHM 2000‑II). Yukarıdaki ilke göz önünde bulundurularak, mani olmanın da hukuki engel koymak kadar Sözleşme’ye karşı geldiği Mahkemece içtihatlarda belirtilmiştir. (bakınız Golder v. Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 26, Seri A no. 18, ve, daha yakın zamanlı bir referans için, Valentin Câmpeanu’u temsilen Kanuni Kaynaklar Merkezi Romanya [GC], no. 47848/08, § 113, AIHM 2014).
79. Mevcut davaya dönülecek olursa, Ukrayna kanunlarında cezai yargılama sonucunda verilen hükmün temyize götürülmesi için açık bir usulün tasarlanmış olduğu Mahkemece gözlemlenmiştir. Başvurucunun temyize başvurma hakkını kullanmasına mani olunup olunmadığına, varsa bu maninin Ek 7 Numaralı Prokol’ün 2. Maddesinde şekillendirilen hakkın özünü ihlal edip etmediğine bakılmalıdır.
80. Yerel mahkemelerin, ilk derece mahkemesinin verdiği hüküm yürürlüğe girene kadar, bu hükümle dayatılan hapis cezasının süresi sona erdikten sonra dahi, önleyici tedbir olarak, başvurucunun tutukluluk haline devam edilmesini gerekli görmüş olduğu Mahkemece belirtilmiştir. Temyiz başvurusunun yokluğunda, bu süre on iki gün sürmüştür. Eğer başvurucu temyiz başvurusunda bulunmuş olsaydı, bu başvuru, hükmün yürürlüğe girmesini belirsiz bir süre için geciktirmiş olacaktı.
81. Dolayısıyla Mahkeme, temyize başvurma hakkının başvurucunun özgürlüğüne mal olacağı iddiasına, özellikle de bu durumdaki tutukluluk süresinin belirsizliği nedeniyle, katılmaktadır. Bu nedenle Mahkeme mevcut durumda Ek 7 Numaralı Protokol’ün 2. Maddesi’nde bulunan hakkın özünün ihlal edildiği kararına varmıştır.
82. Yani bu hükmün ihlali söz konusudur.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
83. Sözleşmenin 41. Maddesi şu şekildedir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”
A. Zarar
84. Başvurucu maddi olmayan zararlarından dolayı 3,000 Avro (EUR) talep etmiştir.
85. Hükümet bu talebin nedensiz ve fazla olduğunu iddia etmiştir.
86. Mevcut davadaki bütün şartlar dikkate alınarak Mahkeme başvurucunun maddi olmayan zarara maruz kaldığını ve bu zararın sadece ihlal olduğuna karar verilmesiyle karşılanamayacağını kabul etmiştir. Değerlendirmesini hakkaniyet temeline dayanarak yapan Mahkeme başvurucuya talep ettiği miktarın tümünün ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Giderler
87. Başvurucu Mahkeme için yapılan masraf ve giderler için de ayrıca 1,330 Avro talep etmiştir. Başvurucu Mahkemeden bu miktarın temsilcisinin banka hesabına yatırılmasını istemiştir.
88. Hükümet bu talebi fazla bularak itiraz etmiştir.
89. Mahkeme içtihadına göre, bir başvurucu yaptığı masraf ve giderleri geri alma hakkına sahip olması için bunların gerçekten ve ihtiyaç dahilinde oluşması ve miktar olarak makul olması gerekir. Mevcut davada elindeki belgelere ve yukarıda belirtilen kritere bakarak Mahkeme bu başlık altında başvurucunun 1,330 avroya kadar giderlerinin karşılanmasını makul bulmuştur.
C. Gecikme Faizi
91. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli borçlara uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmiştir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurucunun başvurusunu kabul edilebilir olarak nitelendirir;
2. Sözleşme Madde 5 § 1 uyarınca bir ihlal bulunduğuna hükmeder;
3. Ek 7 Numaralı Protokol 2. Madde uyarınca bir ihlal bulunduğuna hükmeder;
4. (a) Sözleşme’nin 44§ 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, davalı Devlet tarafından başvurucuya, ödemenin yapılacağı günün kuruyla davalı Devletin para biriminde, aşağıdaki şekilde:
(i) maddi olmayan zararlar için 3,000 Avro (üç bin avro), ve bu meblağa uygulanabilecek her tür vergilerin ödenmesine;
(ii) masraf ve giderlere yönelik olarak 1,330 Avro (bin üç yüz otuz avro), ve bu meblağa uygulanabilecek her tür vergilerin, başvurucunun temsilcisinin banka hesabına yatırılarak ödenmesine;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal borç oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına hükmeder.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca, 4 Haziran 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Milan BlaškoMark Villiger
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
© Avrupa Konseyi/ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadeler kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou de toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante : publishing@.
Full & Egal Universal Law Academy