AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SARI / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 2429/13)
KARAR
STRAZBURG
23 Haziran 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Sarı/Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 26 Mayıs 2020 tarihinde kapalı oturumla gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Cuma Sarı’nın (“başvuran”) 8 Ağustos 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 2429/13) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İzmir Barosuna bağlı Avukat İ.G. Kireçkaya tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerini ileri sürerek, Çanakkale Cezaevi’nde ayaklanmaya karşı 19 Aralık 2000 tarihinde yapılan operasyon sırasında vefat eden kızı Sultan Sarı’ya karşı, kendisine göre haksız ve orantısız bir güç kullanılmış olmasından şikâyetçidir. Başvuran ayrıca, bu bağlamda yürütülen soruşturmaların ve açılan ceza davasının etkili olduğu kanaatine varılamayacağını ileri sürmektedir.
4. Başvuru, 17 Nisan 2018 tarihinde, Hükümet’e bildirilmiştir.
5. Mahkemenin başvuruyu üç hâkimden oluşan bir komiteye tahsis etmeyi tasavvur ettiği, 13 Kasım 2019 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir.
OLAYDAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran, 1946 doğumlu olup, Adana’da ikamet etmektedir.
7. Olayların detaylı bir açıklaması için aynı operasyonla ilgili Leyla Alp ve diğerleri/Türkiye (no. 29675/02, §§ 7 - 17 ve 21 - 53, 10 Aralık 2013) ve Vefa Serdar/Türkiye (no. 7309/04, §§ 8 - 18 ve 27 - 49, 27 Ocak 2015) ile Komite tarafından 15 Ekim 2019 tarihinde verilen ve İstanbul’da Üsküdar Cezaevi’nde yapılan benzer bir müdahale ile ilgili olan Köklü ve diğerleri/Türkiye (§§ 6 - 11, no. 77832/12), Akçayöz ve diğerleri/Türkiye (§§ 6 - 11, no. 76035/11) ve Engin ve diğerleri/Türkiye (§§ 6 - 11, no. 74941/12).
Bununla birlikte mevcut dava kapsamında meydana gelen özel unsurların da hatırlatılması gerekmektedir.
8. Güvenlik güçleri, 19 Aralık 2000 tarihinde, yeni F Tipi cezaevlerinin oluşturulmasını protesto etmeye yönelik olarak birçok cezaevinde geniş kitleler tarafından başlatılan açlık grevleri ve ayaklanmalara son vermek amacıyla, başvuranın kızının da cezasını çekmekte olduğu Çanakkale Cezaevi de dâhil olmak üzere, yirmi cezaevinde eş zamanlı operasyonlar başlatmışlardır. Bu operasyon sırasında güvenlik güçleri ile ayaklanan mahkûmlar arasında şiddetli çatışmalar çıkmış, birçok yaralanma ve ölüm olayları yaşanmıştır.
9. Operasyon sırasında vefat eden Sultan sarı ve İ.B.’nin de aralarında bulunduğu üç tutuklunun cesetlerinin ölü muayenesi 21 Aralık 2000 tarihinde yapılmıştır.
İ.B.’nin kafasında, sol kulağının üzerinde 5x3x7 cm çapında bir delik tespit edilmiştir. Adli tabip, bu deliğin meydana geliş sebebinin belirlenmesi için klasik bir otopsi yapılmasının gerekli olduğuna karar vermiştir.
Adli tabip, diğer izlerin yanı sıra, göğüs kemiği üzerinde sıyrılma izini andıran 3x4 cm boyutunda epidermal erozyon tespit edilen Sultan Sarı ile ilgili olarak da aynı sonuca varmıştır.
10. Tutukluların ellerinden ve Sultan Sarı’nın cesedinden alınan 154 numune, 22 Aralık 2000 tarihinde Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne gönderilmiştir. Ateşli silah atış kalıntısı testleri müteveffa ile ilgili olarak negatif sonuçlanmıştır.
11. Yine 22 Aralık 2000 tarihinde, Sultan Sarı’nın bedeninde klasik otopsi işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu incelemede, adli tabipler, diğer hususların yanı sıra, manubrium sternal (göğüs kemiği) hizasında kemiklerde çökme ile birlikte 4 cm çapında bir yanık izi bulunduğunu gözlemlemişlerdir.
Adli tabiplerin vardıkları sonuç aşağıda belirtilmiştir:
“Ölüm, kalp tamponadına bağlı kan akışının durması ve (muhtemelen 4 cm çapında) künt bir cismin göğsün üst kısmına yaptığı hızlı bir darbeden kaynaklanan travma sebebiyle, sternum ile ikinci kaburga kırığının neden olduğu aort yırtılmasına bağlı olarak kan akışının durması sebebiyle meydana gelmiştir. ”
12. Aynı tarihte, tutuklu İ.B.’nin cesedi üzerinde gerçekleştirilen otopsinin (yukarıdaki 9. paragrafın başı (in limine)) sonuçları, aşağıdaki bilgileri içermektedir:
“(...) Beynin çıkarılmasının ardından, kafa boşluğunun arka kısmından, 40MMX46RP707-CS-7 kayıt numarasını taşıyan ve ilk bakışta (a priori) göz yaşartıcı gaz kapsülünü andıran (...), 8 cm uzunluğunda ve 4 cm çapında (...) metal bir nesne çıkarıldı. ”
13. Ön soruşturmadan sorumlu iki savcı, 23 Aralık 2000 tarihinde, cezaevinde araştırma yapılması ve suç eşyalarının boşaltılması amacıyla bir ekip oluşturmuşlardır. 17’si jandarma astsubay ve subaydan oluşan 46 kişilik bu ekip, 23 - 26 Aralık 2000 tarihleri arasında aramalar gerçekleştirmiştir. Bu incelemelerde, diğerlerinin yanı sıra, cezaevinin B bloğunda yer alan kadınlar koğuşunda bulunan ve “20 cm boyutunda üç boru tipi bomba” içeren nesnelerin listesi jandarma mensubu iki görevli tarafından imzalanmıştır (yukarıdaki 18. paragrafın sonu (in fine)) (ayrıca bk. yukarıda anılan Leyla Alp ve diğerleri, § 22).
14. Söz konusu nesneleri incelemekle görevli silahlar konusunda uzman bilirkişiler, 4 Ocak 2001 tarihinde raporlarını sunmuşlardır. Patlayıcı cihaz uzmanı, saatli ateşleme sistemiyle çalışan ve kibrit parçalarından yapılmış patlayıcı madde ile doldurulmuş “farklı boyut ve modelde 15 boru tipi bomba” tespit etmiştir. Pille çalışan bir elektronik ateşleme sistemine sahip bir boru tipi bomba bulunmuştur.
Raporda bu cihazların fiziksel ölçümlerine yer verilmemiştir.
15. Soruşturma dosyasından, D.Ö.’nün de aralarında bulunduğu iki tutuklunun ifadesi, 1 Şubat 2001 tarihinde istinabe komisyonu tarafından alınmıştır. D.Ö. aşağıda belirtilen beyanlarda bulunmuştur:
“ (...) operasyon esnasında benim B blokta bulunduğum sırada, müdahalede bulunan ekip tarafından atılan bir mermi sekerek kafama isabet etti. Sultan Sarı ve F.S. ‘mermi isabet etmesi’ sonucunda ağır şekilde yaralanmışlardır (...). ”
16. Savcılık tarafından, jandarmalar hakkında sunulan 2003/268 sayılı ve 25 Aralık 2003 tarihli iddianamede, Sultan Sarı’nın ölümüne ilişkin otopsi raporunun sonucuna yer verilmesiyle yetinilmiştir (yukarıdaki 11. paragrafın sonu (in fine)).
17. Müdahil taraf olarak davaya katılan başvuranın avukatı, özellikle ihtilaf konusu olaylar ve uygulanabilir normların iddianamede yer alan nitelendirmesini ileri sürerek, bu iddianameye itirazda bulunmuştur. Başvuranın avukatı birçok itirazın yanı sıra, aşağıda belirtilen hususları ileri sürmüştür:
“ Ölü muayene ve otopsi incelemelerinin raporları ışığında, Sultan Sarı ve İ.B.’nin, başlarına doğru atılan göz yaşartıcı gaz kapsüllerinin tavanda açılan deliklerden geçerek, başlarına isabet etmesiyle yaşamlarını kaybetmişlerdir (...). Bu atışlar (...), onları öldürmek amacıyla yapılmamıştır.
Sonuç (...)
2- (...) Suçun failleri, gazetelere göre, yaklaşık olarak 5.000 adet göz yaşartıcı gaz kapsülü ve binlerce mermi atılmış olduğunu dikkate alarak, delil unsurlarının yok edilmesine sebep olacak şekilde, doğrulanabilir kaynaklara göre 5.208 adet unsuru yerinde (in situ) toplamakla görevlendirilmişlerdir (...).
4- Ayrıca mahkeme tarafından, delil unsurlarını toplamakla görevli askeri görevlilerin ve operasyon sonrasında cezaevine girmiş olan gardiyanların da ifadelerinin alınmasını talep etmekteyiz (...) ”
18. Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Eylül 2008 tarihinde, ikna edici ve belirleyici delillerin bulunmadığını ileri sürerek, sanık jandarmaların tamamının, görevlerinin icrası sırasında “esas failin kimliğinin tespit edilememesi sebebiyle” Sultan Sarı’nın ölümüne sebep olma suçundan beraat etmeleri gerektiği sonucuna vararak, ilk kararını vermiştir.
Davanın bu aşamasına kadar, başvuran da dâhil olmak üzere, müştekilerin avukatlarının birçok defa ek soruşturma yapılması talebinde bulundukları ve bu taleplerinin çoğunun cevapsız kaldığı anlaşılmaktadır.
19. Bu kararda belirtilen, Sultan Sarı’nın yaşamını kaybetmesine ilişkin olan ve bu bağlamda belirli bir ilgi teşkil eden unsurlar, sadece aşağıda belirtilenlerdir:
- “ ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sırasında, (...) jandarma personelinin bir kısmında göz yaşartıcı gaz kapsülü bulunuyordu (...) ”; “ İsyancıların teslim olmalarını sağlamak amacıyla, yukarı katlarda açılan deliklerden B blokta bulunan koğuşlara doğru çok sayıda göz yaşartıcı gaz kapsülü atılmıştır (...). ; 21.12.2000 tarihinde isyancıların teslim olmayı (...) reddetmeleri üzerine B bloğun en üst katının yer döşemelerinde delikler açılmış ve katine, koğuşa ve alt katın yürüyüş alanına doğru göz yaşartıcı gaz kapsülleri fırlatılmıştır (...) ”
- “İsyan sırasında (...) İ.B. (...) ve Sultan Sarı vefat etmiş ve (...) Vefa Serdar (...) yaralanmıştır”; “Sultan Sarı’nın cenazesi (...), söz konusu koğuşun ranzalarından birinde bulunmuştur (...) Koğuş arkadaşları, cenazeyi taşıyarak ranzaya bırakmışlardır. ”; “ Sultan Sarı, künt bir cismin göğsünün üst kısmına yaptığı hızlı bir darbeden kaynaklanan kan akışının durması sebebiyle vefat etmiştir; bu nesnenin ne olduğunun ve onu fırlatan kişinin kim olduğunun tespit edilmesi mümkün olmamıştır. ”
- “ 22.12.2000 tarihli otopsi raporunda, Sultan Sarı’nın ölümünün, 4 cm çapında bir nesne ile göğsüne aldığı (...) bir darbeden kaynaklandığı belirtilse de, operasyonu yürüten görevliler tutuklularla hiçbir zaman fiziki olarak (...), yakın temaslı çatışacak şekilde karşılaşmamışlardır; bu sebeple, Sultan Sarı’nın göğüs bölgesine isabet eden nesnenin niteliği tespit edilememiştir, ancak operasyon sırasında görevlilerin, el yapımı cihazlar ve boru tipi bombalarla yapılan birçok atışa maruz kaldıkları hususu dikkate alındığında, bu el yapımı boru bombalarından birinin Sultan Sarı’nın göğsüne isabet etmiş ve ölümüne sebep olmuş olması mümkündür. ”;
- “ 26.12.2000 tarihli olay yeri tespit tutanağına göre, kadınların kaldığı B-1 koğuşunda aramalar yapılmıştır (...). Bu koğuşta boru bombası olması muhtemel 20 cm uzunluğunda sekiz nesne ele geçirilmiştir (...) ”
20. Başvuran da dâhil olmak üzere müşteki taraflar, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranın avukatına göre, ilk derece mahkemesi önünde görülen davada, gerçek ortaya çıkarılamamıştır, zira davanın esasına bakan hâkimler özellikle operasyonda görevli jandarmaların kullandığı silah ve mühimmatların niteliğinin belirlenmesi için herhangi bir girişimde bulunmamışlar ve operasyonun video kayıtlarının Genel Kurmay Başkanlığı tarafından gizli tutulmasını anlayışla karşılamışlardır.
21. Yargıtay, 12 Aralık 2012 tarihli bir kararla, itiraz edilen kararı bozmuştur. Yargıtay’a göre, güvenlik güçleri, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri hakkında Kanun tarafından kendilerine tanınan yetkiler kapsamında hareket etmişlerdir ve somut olayda, bir isyanın veya ayaklanmanın kanuna uygun şekilde bastırılması ve diğer tutukluların korunması için kuvvet kullanılması “ mutlak suretle gerekli” hale gelmiştir. Yargıtay, güvenlik güçlerinin kendi yaşamlarını ve tutukluların yaşamlarını korumak için orantılı güç kullandıkları kanaatine varmıştır. Yargıtay ayrıca, güvenlik güçlerinin fiillerinin, meşru müdafaa açısından değerlendirilmesi ve bu açık temele dayanarak beraat etmelerine karar verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
22. Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Aralık 2014 tarihinde, yukarıda belirtilen karara uyarak, meşru müdafaa gerekçesiyle sanıkların beraatına karar vermiştir.
23. Yargıtay bu yeni kararı, 24 Mayıs 2016 tarihinde onamıştır.
24. Anayasa Mahkemesinin kayıtlarına göre, başvuran, ulusal hukuk sisteminde 23 Eylül 2012 tarihinden beri var olan yeni iç hukuk yolu uyarınca Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmamıştır.İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
25. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan, somut olayla ilgili iç hukuk kuralları ve uygulaması, yukarıda anılan Leyla Alp ve diğerleri (§§ 53 - 56) ve Vefa Serdar (§§ 63 - 67) kararlarında da açıklanmıştır. Ayrıca Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye (no. 34491/97, §§ 77-80, 13 Ocak 2005) ve Gömi ve diğerleri/Türkiye (no. 35962/97, §§ 42-45, 21 Aralık 2006) kararlarına bakınız.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDAÖn Değerlendirmeler
26. Öncelikle, başvuran tarafın avukatı, ihtilaf konusu operasyon sırasında işlendiği iddia edilen vahşet eylemlerini uzun ve detaylı şekilde anlatmıştır. Ardından başvuranın avukatı, başvuranın kızının zaten gazın etkisiyle etkisiz hale getirilmiş olmasına rağmen, jandarma görevlilerinin doğrudan başvuranın kızının bedenini hedef alarak fırlattıkları mühimmat olan göz yaşartıcı gaz kapsülü kullanımının ölümcül nitelikte olduğunu ve bu durumunda Sözleşme’nin 2. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Ayrıca Avukat Kireçkaya, bu bağlamda jandarma görevlilerine karşı yürütülen ceza yargılamasının etkin olmadığından şikâyet etmekte ve Sözleşme’nin 2. maddesiyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ve 13. maddesini ileri sürmektedirler.
27. Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir.
28. Mahkeme öncelikle, bir şikâyetin, olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler olmak üzere iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca, başvuranlar tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı değildir ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamındaki inceleyerek, bu şikâyete konu olan olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
Mahkeme, somut olayda, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerin (yukarıdaki 24. paragrafın sonu (in fine)), sadece Sözleşme’nin, mevcut davaya uygulanabilirliği hiçbir tartışmaya yer bırakmayan 2. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir.Kabul Edilebilirlik HakkındaAltı Aylık Süre Kuralı
29. Hükümet, Mocanu ve diğerleri/Romanya ([BD], no. 10865/09 ve 2 diğer başvuru, § 263, AİHM 2014 (özetler)) davasına atıfta bulunarak, bir yakının şüpheli ölümü üzerine soruşturma açılması durumunda, başvuranlardan, bu soruşturmanın ilerleme durumundan haberdar olmaları için kendilerinin tedbirler almalarının ve soruşturmanın etkin olmadığını bildikleri veya bilmeleri gerektiği anda kendilerinden istenilen ivedilikle başvuru yapmalarının beklendiğini hatırlatmaktadır.
30. Bu bağlamda, Hükümet, Avukat Kireçkaya’nın 18 Haziran 2002 tarihinde, aynı olaylarla ilgili olan Leyla Alp ve diğerleri (yukarıda belirtilen karar, § 3) başvurusunu yapmış olduğunu belirtmektedir. Avukat Kireçkaya’nın “2004 yılından beri Cuma Sarı’yı temsil etmesine” ve Cuma Sarı’nın Alp ve diğer 19 başvuran ile aynı şikâyetleri ileri sürmüş olmasına rağmen, Kireçkaya, söz konusu dönemde başvuran adına Mahkeme’ye başvurmamıştır.
31. Dolayısıyla, mevcut başvuru, aşağıda belirtilen gerekçelerle geç yapılmıştır.
Öncelikle, Hükümete göre, Avukat Kireçkaya, 18 Haziran 2002 tarihinde, bu davadaki yargılamanın başarısızlığa mahkûm olacağına kanaat getirdiğini belirtmiştir; bu şartlar altında, 8 Ağustos 2009 tarihinde sunulan (bk. yukarıdaki 1. paragraf) mevcut başvuru, yaklaşık yedi yıl sonra yapılmış sayılır - bu da, altı aylık süre kuralına aykırıdır.
İkinci olarak, Avukat Kireçkaya, yukarıda belirtilen Leyla Alp ve diğerleri davasında, Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi’nin, 17 duruşmanın sonucunda, hiçbir belirleyici delil unsuruna erişemediği için hala karar verebilecek durumda olmaması sebebiyle, bu mahkeme önünde görülen ilk davanın etkili olmadığı nitelendirmesinde bulunmuştur. Bu sebeple, Hükümete göre, Avukat Kireçkaya’nın kanaatinin doğrulandığını görmeli ve ilk beraat kararının verildiği 16 Eylül 2008 tarihinden itibaren altı ay içerisinde Mahkeme’ye başvurmalıydı, hâlbuki mevcut başvurunun söz konusu tarihten on bir ay sonra yani 8 Ağustos 2009 tarihinde yapıldığı kaydedilmiştir.
32. Başvuran taraf, bu konu hakkında görüş bildirmemiştir.
33. Mahkeme, mevcut başvurunun 8 Ağustos 2009 tarihinde yapıldığının kaydedildiğini etkin olarak kabul ettiğini hatırlatarak, öncelikle diğer davalardaki temsil görevlerine ilişkin olarak bu tarihten önce Avukat Kireçkaya’ya atfedilebilecek herhangi bir ihmal konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıkların, kendi içerisinde, başvuranla ilgili olarak hiçbir sonuç doğurmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme bu konuda, Hükümetin iddiasının, Avukat Kireçkaya’nın Leyla Alp ve diğerleri davasındaki yargı sürecinin seyrine ilişkin olarak ileri sürülen kanılara yöneldiğini gözlemlemektedir. Hâlbuki bu durum, kendisinin haberi olmadan meydana gelen koşullarda kızının ölümünden üzüntü duyması sebebiyle, öenm arz eden bu aynı dava bağlamında Cuma Sarı ile ilgilidir. İlgilinin gerçeği bilmek amacıyla bu ceza davasından beklentileri, söz konusu olaylara doğrudan tanık olan ve doğrudan mağdur olan Vefa Serdar veya Leyla Alp ile diğer başvuranların bekleyebilecekleri ile mutlak suretle kıyaslanamaz.
34. Bu sebeple Mahkeme, devam eden durumların, mevcut başvurunun sunulduğu tarihte olduğu gibi, tamamen aynı olmadığını vurgulamaktadır; Hükümet’in de hatırlattığı gibi (yukarıdaki 29. paragraf), bir yakının şüpheli ölümü sebebiyle açılan bir soruşturmayla ilgili olarak, başvuranların bir taraftan, soruşturmanın gidişatından veya durağanlığından haberdar olmak için tedbirler alması beklenirken, diğer taraftan, ceza soruşturmalarının etkin olmadığını bilmeleri veya bilmeleri gerektiği sebebiyle, istenilen ivedilikle başvurularını yapmaları gerekmektedir (Bulut ve Yavuz/Türkiye (k.k.), no. 73065/01, 28 Mayıs 2002, Bayram ve Yıldırım/Türkiye (k.k.), no. 38587/97, AİHM 2002‑III, Nasirkhayeva/Rusya (k.k.), no. 1721/07, 31 Mayıs 2011, Akhvlediani ve diğerleri/Gürcistan (k.k.), no. 22026/10 ve 9 diğer başvuru, §§ 23-29, 9 Nisan 2013 ve Gusar/Moldova Cumhuriyeti ve Romanya (k.k.), no. 37204/02, §§ 14-17, 30 Nisan 2013 ve yukarıda anılan Mocanu ve diğerleri, § 261 - 263 – ayrıca bu özel hususun genel bir incelemesi için bk. Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], no. 16064/90 ve 8 diğer başvuru, §§ 156 - 159, AİHM 2009).
35. Bununla birlikte somut olayda, önemli olan husus, ilk soruşturmanın ilerlemiş veya durağanlaşmış olması değil, bu soruşturmanın yol açtığı ceza davasının tamamının gelişimidir; ilke olarak, böyle bir durumda, Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekleri, resmi soruşturmanın ötesine geçer ve karar aşaması da dâhil olmak üzere yargılamanın tamamının, yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğünün gereklerini karşılaması gerekmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], no. 48939/99, § 95, AİHM 2004‑XII ve Ali ve Ayşe Duran/Türkiye, no. 42942/02, § 61, 8 Nisan 2008).
Bu bağlamda, başvuranın söz konusu davanın etkin olmadığını dikkate aldığı anda veya alması gerektiği anda Mahkemeye başvurmasına ilişkin yükümlülüğüyle ilgili olarak, bu aşamaya ne zaman varıldığının bilinmesi hususu, davanı koşullarına dayanmaktadır ve bu zamanın kesin olarak belirlenmesi zordur (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) yukarıda anılan karar Nasirkhayeva). Dolayısıyla Mahkeme’nin, daha önce, şikâyetler ve bilgi talepleri konusunda makamlar ile başvuran arasında gerçekten bir iletişim veya soruşturma tedbirlerinin geliştirildiğine dair bir delil ya da gerçekçi bir imkân bulunduğu sürece, başvuran tarafından olası aşırı bir gecikme sorununun genellikle söz konusu olmadığına hükmettiği doğrudur (daha önce anılan Varnava ve diğerleri, § 165 ve daha önce anılan Mocanu ve diğerleri, § 269).
Elbette bu yaklaşım, mevcut davada başvuran ile söz konusu davayı gören mahkemeler arasında olması gereken temas için de geçerlidir.
36. Bu bağlamda, davaya müdahil taraf sıfatıyla katılan ve Avukat Kireçkaya tarafından temsil edilen başvuranın, diğer hususlar arasında, iddianameye itiraz etmesine (yukarıdaki 17. paragraf), -Hükümet’in de çok fazla olduğuna işaret ettiği- birçok ek soruşturma talebi sunarak, yargılama aşamasına katılmış olmasına (aşağıdaki 18, 47, 50 ve 51) ve ardından Hükümet’in de altı aylık sürenin başlangıç tarihi (dies a quo) olarak kabul ettiği 16 Eylül 2008 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuş olmasına (yukarıdaki 31. paragrafın başı (in limine) hiç kimse itiraz etmemektedir. Hâlbuki bu aşamada, başvuran, şüpheli olarak sınıflandırılan bu tür ölüm vakalarında kabul edilebilir bir hızla, 8 Ağustos 2009 tarihinde başvurusunu yapmadan önce yapmış olduğu temyiz başvurusu derdest olduğu halde, bir yıldan daha az bir süre beklemiş olmakla suçlanamaz (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) yukarıda anılan Varnava ve diğerleri, § 166).
37. Dolayısıyla söz konusu itirazın reddedilmesi gerekmektedir.İç Hukuk Yollarının Tüketilmemesi
38. Hükümet, 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun tüketilmediğini ileri sürmektedir, zira her birey, Türkiye Anayasası ve Sözleşme tarafından korunan temel hak ve özgürlüklerini ileri sürerek, söz konusu tarihten sonra meydana gelen olaylar ve verilen yargı kararlarına karşı böyle bir başvuruda bulunabilmektedir.
Hükümet, Hasan Uzun/Türkiye ((k.k.), no. 10755/13, 30 Nisan 2013) kararına atıfta bulunarak, bu başvuru yolunun etkin bir iç hukuk yolu teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Hükümet, aynı operasyonda yaralanan bir tutuklu olan Vefa Serdar tarafından 26 Mart 2014 tarihinde yapılan bireysel başvuruyu örnek göstermektedir, ilgili başvuruyu yaptığı sırada Strazburg Mahkemesi’ne yapmış olduğu başvuru halen derdesttir (yukarıda belirtilen Vefa Serdar kararı). Anayasa Mahkemesi, 2014/4217 sayılı ve 8 Haziran 2016 tarihli kararla, bu davayı esas yönünden titizlikle incelemiş ve somut olayda yaşam hakkının esas yönünden ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
39. Bu bağlamda Hükümet, Avukat Kireçkaya’nın 22 Mart 2013 tarihli başvurusunda, 12 Aralık 2012 tarihli Yargıtay kararı bakımından, sanık jandarmaların Sultan Sarı’nın ölümünü bir gün aydınlatmalarının imkânsız olduğunu belirttiğini hatırlatmaktadır. Hükümet, bu durumda, Avukat Kireçkaya’nın 23 Aralık 2012 tarihinden beri kendisine açık olan bireysel başvuru yolunu tüketmiş olması gerektiği kanaatindedir. Oysaki ilgili doğrudan Mahkeme’ye başvurmayı tercih etmiştir.
40. Başvuran taraf, bu itiraz hakkında görüş bildirmemiştir.
41. Mahkeme, öncelikle Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen ve Vefa Serdar ile ilgili olan 2014/4217 sayılı kararının, esasen ilgilinin göz yaşartıcı gaz kapsülüyle yaralanmasının ardından ilgiliye tıbbi tedavi uygulanmaması, maruz kalınan zararın telafi edilmesi amacıyla açılan tam yargı davasının reddedilmesi ve ilgili hakkında ayaklanma çıkardığı gerekçesiyle açılan kamu davasının aşırı uzun sürmesiyle ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu kararın konusu, mevcut davanın konusuna benzer değildir.
42. Bu vesileyle Mahkeme, Türk Hukuk sisteminde 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun oluşturulduğunu, söz konusu tarihten itibaren Anayasa Mahkemesi’nin, her bireyin zarar gördüğünü iddia ettiği Anayasa veya Sözleşme ve Protokolleri ile korunan temel hak ve özgürlüklerine ilişkin şikâyetlerini incelemekle yetkili olduğunu kaydetmektedir (örneğin bk. Önkol/Türkiye, no. 24359/10, § 66, 17 Ocak 2017 ve Ebru Dinçer/Türkiye, no. 43347/09, § 43, 29 Ocak 2019).
43. Bununla birlikte Mahkeme, bir başvuranın bireysel başvurusunun, bu yeni başvuru yolunun tüketilmesi konusunun incelenmesinde dikkate alınması gereken koşulların bir kısmını teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Kurić ve diğerleri/Slovenya [BD], no. 26828/06, § 286, AİHM 2012 (özetler)). Mahkeme, bu konuda mevcut başvurunun 8 Ağustos 2009 tarihinde, yani ihtilaf konusu operasyondan sekiz yıl, yedi aydan daha uzun bir süre sonra ve söz konusu anayasal hukuk yolunun oluşturulmasından üç yıl, bir aydan daha uzun bir süre sonra yapıldığını kaydetmektedir. Şayet ihtilaf konusu ceza davasının, 8 Ağustos 2009 tarihinde halen derdest olduğu ve ancak 24 Mayıs 2016 tarihinde, kendi kararından önce sonlandırıldığı doğru ise, Mahkeme, davanın esas konusu bakımından, başvurandan 2012 yılında oluşturulan başka bir başvuru yolunu tüketmesini şimdi talep etmenin hakkaniyete pek uygun olmayacağı kanaatine varmaktadır.
Daha önce mevcut dava ile karşılaştırılabilir davalarda bu anlamda karar vermiş olan Mahkeme (diğerleri arasında bk. Şükrü Yıldız/Türkiye, no. 4100/10, §§ 42-45, 17 Mart 2015, daha önce anılan Önkol, § 67 ve daha önce anılan Ebru Dinçer, §§ 44 ve 45), iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekliliğinin başvurunun kendisine sunulduğu tarihte değerlendirildiğine dair genel kuralın askıya alınmasını haklı gösteren özel koşulların bulunmadığı sonucuna varmıştır.
44. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet’in bu itirazını reddetmektedir.Sonuç
45. Mahkeme, başvurunun başvurunun geri kalan kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
46. Avukat Kireçkaya, başvuranın başlıca şikâyetlerini (yukarıdaki 26. paragraf) ve ihtilaf konusu operasyonda işlenen şiddet eylemleri hakkındaki anlatımını yinelemektedir.
Kireçkaya, somut olayda, ancak 150 tutukluyu barındıran bir cezaevinde iş makineleriyle desteklenen 560’tan fazla silahlı güvenlik gücü ile yürütülen bir hücumu hiçbir şeyin haklı gösteremeyeceğini vurgulamaktadır. Yine herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, doğrudan tutukluların üzerine 5.000’den fazla göz yaşartıcı gaz kapsülü atılması açıklanamaz. Avukat Kireçkaya’ya göre, insani kanaatlerle hazırlanmış bir kurtarma planı asla söz konusu olmamış, aksine insan hayatlarının boşu boşuna feda edilmesinin kabulüne dayanan bir baskın yapılmıştır. İhtilaf konusu operasyonun, tutukluların uyuduğu sırada, sabah saat 3.30 ile 4.00 arasında başlatıldığı dikkate alındığında, jandarma görevlilerinin bir ayaklanmayı bastırmak amacıyla gönderildiğinin iddia edilmesi de yanıltıcı olacaktır.
47. Avukat Kireçkaya, somut olayda yürütülen ceza davasıyla ilgili olarak, özellikle müşteki tarafların avukatları tarafından bu trajediye ışık tutmak amacıyla sunulan taleplerin reddedilmesinden, dolayısıyla özellikle kullanılan silah, mühimmat ve göz yaşartıcı gaz kapsüllerinin sayısını ve niteliklerini veya operasyona katılan jandarma görevlilerinin sayısını bilmelerinin, asıl operasyon planını, telsiz konuşmalarının dökümlerini, müdahale sırasında gerçekleştirilen video kayıtlarını ya da çekilen resimlerini elde etmelerinin mümkün olamayacağından üzüntü duymaktadır.
Başvuran tarafa göre, makamlar aslında, hukuk mekanizmasının sorumluların tamamen cezasız kalmasını sağlaması için 16 yıldan uzun bir süre boyunca her türlü düzenlemeyi yapmıştır.
48. Hükümet, Mahkeme’yi, somut olayda ileri sürülen koşulların, yine yukarıda anılan Leyla Alp ve diğerleri (§§ 68 - 86) ve Vefa Serdar (§§ 93 - 95) kararlarında ileri sürülen gerekçelerle, Sözleşme’nin 2. maddesini esas yönünden ihlal etmediğini, zira mevcut davanın, bu sonuçtan uzaklaşılmasını haklı gösterecek herhangi bir özellik barındırmadığını yeniden belirtmeye davet etmektedir.
49. Hükümet, davanın usul yönüyle ilgili olarak, makamlar tarafından ihtilaf konusu müdahalenin hemen ardından, 21 Aralık 2000 tarihinde re’sen (ex officio) soruşturmaların başlatıldığını hatırlatmaktadır. Hükümet, otopsi işleminin ardından “Sultan Sarı’nın ölümünün sebebinin kesin olarak tespit edildiğini” ve üç yıl sonra 563 jandarma görevlisi hakkında kamu davası açıldığını ileri sürmektedir.
Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmalarda, operasyonda ateşli silah kullanmış olan jandarmaların savunmalarını yeniden dinlemiş ve başvuranın, şikâyetlerini avukatı aracılığıyla sunmasına imkân da vererek, davaya müdahil taraf sıfatıyla katılmasına izin vermiştir.
50. Hükümete göre, jandarmaların davanın sonucunda beraat etmiş olması, yürütülen soruşturmaların genel olarak etkinliğine hiçbir şekilde leke düşürmez. Buna kanıt olarak, yukarıda anılan Leyla Alp ve diğerleri (§ 101) davasında Mahkeme tarafından bu konuda yapılan değerlendirmeyi göstermektedir. Nitekim bu davada Mahkeme, makul ivedilik ve titizlik gerekliliğinin ihlal edildiğini tespit etmiş olsa da, diğer taraftan, ilgililerin soruşturma ve ihtilaf konusu dava hakkındaki bazı iddialarının, avukatlar ve müştekiler tarafından sunulan ek soruşturma taleplerinin reddedildiği iddiası hakkında olması sebebiyle ve/veya cezaevinde operasyondan sonra yürütülen araştırmalar sırasında delil unsurlarının yok edilmesi hakkında olması sebebiyle, dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmıştır.
51. Hükümet, soruşturma ve yargılama sürecini bozacak önemli engel ve zorlukları gerekçe göstererek, Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi’nin bazılarının yurt dışında bulunmasına rağmen, yüz kadar sanık, müşteki ve tanığın ifadesinin alınabilmesi için 70’ten fazla duruşma gerçekleştirmek zorunda kaldığını; diğer taraftan, müşteki tarafların çok sayıda avukatın, birçok defa duruşmaların ertelenmesi için mazeret sunduklarını ve yargılama sürecini engelleyen çok sayıda usule ilişkin talepte bulunduklarını vurgulamaktadır.
Hükümet, bu yargılamanın gereken ivedilikten ve titizlikten yoksun yürütüldüğünü ileri sürmenin haksızlık olacağı kanaatindedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
52. Mahkeme, söz konusu olaylarla ilgili kendi değerlendirmesini yapmakta her zaman özgür olması sebebiyle, kendisine sunulan her davanın özelliklerini dikkate alarak, Hükümet’in esas iddiasını ileri sürüldüğü şekliyle kabul edemeyecektir (yukarıdaki 48. paragraf), zira mevcut dava bakımından, yukarıda anılan Leyla Alp ve diğerleri (§ 85) ve Vefa Serdar (§ 94) kararlarında Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden varmış olduğu sonuçlara dayanması yeterli olacaktır, bu sonuç aşağıda belirtilmiştir:
“ Mahkeme, kendisine sunulan unsurlar ışığında ve yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, kendisini ulusal mahkemelerin vardığı tespitlerden ve sonuçlardan uzaklaşmaya itecek nitelikte ikna edici herhangi bir bilginin sunulmadığı kanaatindedir. Mahkeme, ayrıca, operasyonun yürütüldüğü sırada kullanılan gücün, izlenen amaçla, yani “isyanı bastırma” ve/veya “herkesi şiddete karşı koruma” amacıyla orantısız olmadığının tespit edildiği kanısındadır. ”
53. Bu gerekçeden de anlaşıldığı gibi, Mahkeme, normal olarak ulusal mahkemelerin olaylara ilişkin tespitlerini, bu bağlamda ikna edici verilere sahip olduğu sürece bertaraf etmemektedir (diğer kararlar arasında Avşar/Türkiye, no. 25657/94, § 283, AİHM 2001-VII (özetler), Barbu Anghelescu/Romanya, no. 46430/99, § 52, 5 Ekim 2004 ve Ataykaya/Türkiye, no. 50275/08, § 47, 22 Temmuz 2014), zira genel kural olarak, çekişmeli görülen bir ceza davasının - özellikle Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülen gibi bir davanın-, olayların tespiti ve cezai sorumlulukların belirlenmesi için sağlam etkinlik güvenceleri arz etmesi beklenmektedir (örneğin bk. McKerr/Birleşik Krallık, no. 28883/95, § 134, AİHM 2001‑III).
54. Bu sebeple, Mahkeme’nin varmış olduğu, somut olayda yürütülen soruşturmaların, Leyla Alp ve diğerleri ile Vefa Serdar davalarında ileri sürülen yaralanmalara sebep olan olayları çevreleyen koşulları aydınlattığı yönündeki kanıya dayanan sonuçlar, sadece bu olaylar için geçerlidir.
Burada -Hükümet’in ileri sürdüğünün aksine (yukarıdaki 49. paragrafın başı (in limine))- hem ölüme sebep olan fiilin hem de olası failin bilinmemesi sebebiyle, halen şüpheli kalan Sultan Sarı’nın ölüm olayından farklı bir durum söz konusudur.
55. Bu sebeple, Mahkeme, bir Devlet görevlisi tarafından kullanılan bu türden bir gücün orantılı olup olmadığını veya kasıtsız olarak ölüme sebebiyet verebilecek koşulların bulunup bulunmadığını ya da Çanakkale Cezaevi’nde hüküm süren kargaşa ortamında meydana gelen basit bir kazanın söz konusu olup olmadığını doğru şekilde değerlendirecek durumda değildir.
Kısacası, ayaklanmaya karşı düzenlenen ihtilaf konusu operasyonda yaralanan mağdurların bir kısmına ilişkin olarak, ulusal mahkemelerin yapmış olduğu tespitler ve varmış olduğu sonuçlar ikna edici olabilse de, başvuranın kızının ölümünü çevreleyen şüpheli koşullara ilişkin olarak aynı durum söz konusu değildir.
56. Mahkeme, benzer durumlarda, dava koşullarını tam olarak tespit etmediği bütün davalarda, olayların meydana gelişi hakkında tatmin edici ve inandırıcı açıklamalarda bulunmanın ve başvuranın iddialarını çürütebilecek sağlam delil unsurları sunmanın Davalı Devlet’e düştüğünü belirtmektedir (diğerleri arasında bk.Mansuroğlu/Türkiye, no. 43443/98, § 80, 26 Şubat 2008).
Bununla birlikte, Hükümet bu konuyla ilgili olarak, sadece ulusal düzeyde yürütülen ceza davasının etkin nitelikte olduğunu ileri sürmekle yetinmektedir (yukarıdaki 49-51. paragraflar). Mahkeme ayrıca, var olan mekanizmaların, olgusal koşulların aydınlatılmasına ve de bunların kamusal bir denetime tabi tutulmasına imkân verip vermediğini araştırarak (örneğin bk. Rinkūnienė/Litvanya (k.k.), no. 55779/08, 1 Aralık 2009, Eugenia Lazăr/Romanya, no. 32146/05, §§ 69 ve 70, 16 Şubat 2010, Oyal/Türkiye, no. 4864/05, § 54, 23 Mart 2010, Trzepalko/Polonya (k.k.), no. 25124/09, § 24, 13 Eylül 2011, Zafer Öztürk/Türkiye, no. 25774/09, § 46, 21 Temmuz 2015 ve Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], no. 56080/13, § 172, 19 Aralık 2017), ihtilaf konusu olayları ve mevcut delil unsurlarını yeniden incelemelidir (diğer kararların yanı sıra bk. Kavaklıoğlu ve diğerleri/Türkiye, no. 15397/02, § 176, 6Ekim 2015), zira buradaki zorluk, esas yönünden kesin olgusal bulgulara ulaşmasının imkânsızlığının (bkz. yukarıdaki paragraf 55), Sultan Sarı’nın ölümü karşısında adli makamların uygun bir tepki vermemesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığının doğrulanmasıdır (örneğin bk. Aydoğdu/Türkiye, no. 40448/06, § 102, 30 Ağustos 2016 ve Mehmet Ulusoy ve diğerleri/Türkiye, no. 54969/09, § 86, 25 Haziran 2019).
57. Mahkeme, bir soruşturmanın etkinliği konusunda genel ilkelerle ilgili olarak, diğer birçok karar arasında Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye ([BD], no. 24014/05, §§ 169 - 182, 14 Nisan 2015 ve Armani Da Silva/Birleşik Krallık ([BD], no. 5878/08, §§ 229 - 239, 30 Mart 2016) kararlarına atıfta bulunmaktadır.
Şüphesiz, asgari etkinlik kriterine cevap veren incelemenin niteliği ve derecesi, ilgili olayların tamamı ışığında ve soruşturma işleminin uygulamaya ilişkin gerçeklikleri bakımından değerlendirilmektedir (Velcea ve Mazăre/Romanya, no. 64301/01, § 105, 1 Aralık 2009 ve yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç, § 176), ancak bir kişinin Devlet görevlilerinin denetimi altında bulunduğu sırada, -somut olaydaki gibi- şüpheli koşullarda yaşamını yitirmiş olması durumunda, yetkili makamların, olaylara ilişkin olarak yapılan soruşturmayı, özellikle daha sıkı bir denetime tabi tutması gerektiği doğrudur (Enoukidze ve Guirgvliani/Gürcistan, no. 25091/07, § 277, 26 Nisan 2011).
58. Mahkeme bu bağlamda, taraflar arasında hiçbir tartışmaya konu olmayan olgusal iki unsurun hatırlatılmasını gerekli görmektedir: başvuranın kızı, Devlet makamlarının denetimi altında bulunduğu sırada vefat etmiştir ve ilgilinin tehlikeli bir isyancı grubuna dâhil olduğuna kimse itiraz etmemiştir.
Başvuran, sadece jandarmaları, öldürme niyetiyle göz yaşartıcı gaz kapsülüyle kızını doğrudan hedef almakla suçlamaktadır (yukarıdaki 21 ve 30. paragraflar). Mahkeme mevcut davada, başvuranın ilk bakışta (prima facie) şikâyetlerini desteklemek için elinden gelen her şeyi yapmış olduğu kanaatine varmaktadır, zira başvuran, kamusal denetimden yoksun olan bu operasyon sırasında kızının başına gerçekten ne geldiğini somut olarak kanıtlayabilecek sağlam delil unsurları ibraz edebilecek durumda değildir.
59. Somut olayda, ihtilaf konusu ölümün koşulları, yeterince açık şekilde tespit edilmemiş olsa da, bu konuda farklı varsayımlar yürütülebilir ve bunlar arasında hiçbiri ilk aşamada güvenilirlikten açıkça yoksun değildir.
Dolayısıyla, açıkça araştırılması gereken bir soruşturma konusunda soruşturmanın reddedilmesinin, soruşturmanın, olayların tespit edilmesine ve sorumluların belirlenmesine ilişkin gücünü kesin bir şekilde tehlikeye atacağı dikkate alındığında, ihtilaf konusu soruşturmanın sonuçları, mevcut olan çeşitli varsayımların açıkça bozulması veya doğrulanması amacı güdülerek, ilgili bütün unsurların titiz, objektif ve tarafsız olarak incelenmesine dayanmalıdır (Kolevi/Bulgaristan, no. 1108/02, § 201, 5 Kasım 2009, Finogenov ve diğerleri/Rusya, no. 18299/03 ve 27311/03, § 272, AİHM 2011 (özetler), Abik/Türkiye, no. 34783/07, § 41, 16 Temmuz 2013, Nagmetov/Rusya, no. 35589/08, § 44, 5 Kasım 2015, daha önce anılan Armani Da Silva, § 234 ve daha önce anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç, §§ 133 ve 175).
Oysaki Sultan Sarı’nın ölümü hakkında yürütülen soruşturma, aşağıda belirtilen sebeplerle, son derece önemli olan bu noktada başarısız olmuştur.
60. Öncelikle bir Sumhuriyet savcısı ile birlikte çalışan adli tabipler, kendilerine göre müteveffanın göğsüne “büyük bir hızla” çarpan künt cismi tespit edememişlerdir. Ölü muayene incelemesinde, adli tabipler, göğüs kemiği üzerinde sıyrılma veya “yanık izini andıran 4 cm boyutunda” epidermal erozyon gözlemlemişlerdir (yukarıdaki 9 ve 11. paragraflar). Hâlbuki adli tabipler, bu bölgedeki dokular üzerinde bir laboratuvar incelemesi ve hatta bu yaralanmanın, aynı gün tutuklu İ.B.’nin kafatasından çıkardıkları metal nesne, yani künt cisimle olası bir ilgisinin bulunup bulunmadığına dair bir inceleme talep etmemişlerdir (yukarıdaki 12. paragraf); burada, “4 cm çapında” olan ve ilk bakışta 40MMX46RP707-CS-7 model bir göz yaşartıcı gaz kapsülüne benzeyen bir mermi söz konusudur. Bu durumda adli tabipler, raporlarında belirttikleri darbenin “büyük hızının”, askeri personel tarafından kullanılan gaz bombası fırlatıcılardan kaynaklanan hızla eşleşebileceğini göz ardı edemezlerdi.
61. Cumhuriyet savcısı, bu konuda, aynı operasyon sırasında, Hükümet tarafından yukarıda belirtilen (yukarıdaki 38 ve 48. paragraflar) başka bir tutuklu olan Vefa Serdar’ın (yukarıdaki 19. paragraf), nihayetinde ön kolunu bir M-16 hücum tüfeğine monte edilmiş bir el bombası fırlatıcısından ateşlenen bir göz yaşartıcı gaz kapsülü etkisiyle kaybettiğini (yukarıda anılan Vefa Serdar, §§ 11, 19, 20, 25 ve 77 in fine) göz ardı edemezdi. Tutuklu D.Ö.’nün başvuranın iddiasını doğrulayan ifadesine rağmen (yukarıdaki 15. pararaf), Mahkeme’nin de daha önce başka davalarda tespit etmiş olduğu gibi, “40 MMX46rp 707-CS 7” ibaresini taşıyan mermilerin, güvenlik güçleri tarafından kapsül fırlatıcılarla kullanılan göz yaşartıcı gaz kapsüllerine oldukça benzemesine rağmen, hiçbir savcı, 40MMX46RP707-CS-7 model olarak tanımlanan mühimmatın menşeini araştırma gereği duymamıştır (örneğin bk. Mızrak ve Atay/Türkiye, no. 65146/12, §§ 7 ve 8, 18 Ekim 2016)[1]. Yine başvuranın da vurguladığı gibi (yukarıdaki 46. paragraf), Cumhuriyet savcıları, göz yaşartıcı gaz kapsülü fırlatıcı taşıyan jandarmaların listesini almanın veya Sultan sarı’nın da bulunduğu B blok koğuşlarına doğru tavanda açılan deliklerden gaz kapsüllerini atma görevi verilen (yukarıdaki 19. paragraf) jandarmaların kimliklerinin tespit edilmesinin gerekli olduğu kanaatine varmamışlardır. Diğer taraftan, Hükümet tarafından sunulan belgelerde, ilgili jandarmaların bu konuyla ilgili olarak sorgulanıp sorgulanmadığı konusunda herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
Sonuç olarak, savcılık personeli, yürüttükleri soruşturma sonucunda, Sultan Sarı’nın otopsi raporunun sonucuna ne eksik ne de fazla atıfta bulunmakla yetinerek (yukarıdaki 16. paragraf), sebebi bilinmeyen bir ölümün meydana geldiği sonucuna varmışlardır.
62. Makamlar, başvuran atarafından iddianameye karşı yapılan gerekçeli itirazı (yukarıdaki 17. paragraf) reddetmişler ve savcılığın vardığı sonuçlar, başvuran da dâhil olmak üzere, müştekilerin avukatları tarafından sunulan ek soruşturma taleplerine rağmen, daha sonra herhangi bir inceleme yapılmaksızın, ceza mahkemeleri tarafından onaylanmıştır (yukarıdaki 17, 35 ve 46. paragraflar).
Nitekim 16 Eylül 2008 tarihli ilk kararın gerekçelerinde (yukarıdaki 18 ve 19. paragraflar), hâkimler, Sultan Sarı’nın ölümünün, ikna edici ve kesin delil unsurlarının bulunmaması sebebiyle kimliği belirlenemeyen “esas failin” bir jandarma görevlisi veya bir isyancı olduğu ve -kaynağı bilinmeyen- bir eylemden kaynaklandığı sonucuna varmakla yetinmektedirler. 18 Aralık 2014 tarihli ikinci kararda ise, söz konusu eylemin failinin jandarma teşkilatına bağlı olduğu zımnen kabul ediliyor gibi görünmektedir, zira bu defa hâkimler, jandarma görevlilerinin meşru müdafa gerekçesiyle beraat etmelerine karar vermişlerdir (yukarıdaki 22. paragraf). Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosyasından çıkan varsayıma göre, başka bir tutuklu tarafından işlenen olası bir suç için bu türden bir gerekçe ileri sürülemezdi.
63. Nitekim bu varsayımda yer alan, Sultan Sarı’nın ölümüne ilişkin olarak yapılabilecek tek açıklama girişimi aşağıda belirtilmiştir (yukarıdaki 19. paragrafın sonu (in fine)):
“ 22.12.2000 tarihli otopsi raporunda, Sultan Sarı’nın ölümüne, müteveffanın göğsüne isabet eden 4 cm çapında bir nesnenin (...) sebep olduğu belirtilse de, operasyona katılan görevliler, (...) korakor mücadeleye girecek şekilde hiçbir zaman tutuklularla fizki olarak karşılıklı çatışmamışlardır; bu sebeple, Sultan Sarı’nın göğüs bölgesine isabet eden nesnenin niteliği, tespit edilememiş, ancak operasyon sırasında jandarma görevlilerine, el yapımı cihazlardan ve boru tipi bombalardan birçok atış yapıldığı dikkate alındığında, bu el yapımı boru tipi bombalardan birinin Sultan Sarı’nın göğsüne denk gelmiş olması ve ölümüne sebebiyet vermiş olması mümkündür.”
64. Oysaki makamlar, bu varsayımı doğrulamanın kendileri için mümkün olduğu halde bu yönde herhangi bir tedbir almamışlardır. Somut olayda, 26 Aralık 2000 tarihli olay yeri tespit tutanağına göre, kadınların kaldığı B-1 koğuşunda boru tipi bomba olmaları muhtemel 20 cm uzunluğunda sekiz nesne ele geçirilmiştir. Diğer koğuşlar arasında bu koğuşta bulunan yasa dışı nesnelerin resmi olarak düzenlenen listesinde, sadece “20 cm uzunluğunda üç boru tipi bomba” ele geçirildiğinin belirtilmesine rağmen (yukarıdaki 13. paragrafın sonu (in fine)), önemli olan husus, ihtilaf konusu ölümle ilgili olası sonuçların doğrulanması için kesinlikle bu cihazların titiz bir şekilde incelenmesiydi.
Makamlar, 4 Ocak 2001 tarihinde, silahlar konusunda uzman bilirkişilerden, bu suç eşyaları hakkında bir inceleme yapmaları istenildiğinde, bu fırsata sahip olmuştur (yukarıdaki 14. paragraf). Bununla birlikte, patlamaya yönelik mühimmatlarla ilgili ilk tespitlerinde, öncelikle müteveffanın göğsüne bu türden bir mühimmatın büyük bir hızla çarptığı varsayımına itibar etmemişlerdir. Yine daha da önemli bir husus, söz konusu uzmanlar, çok önemli ve basit bir incelemyi göz ardı etmişlerdir: bu el yapımı cihazların ölçüleri hakkında herhangi bir tanımlama yapmamışlar ve dolayısıyla, başvuranın kışını öldüren nesne gibi 4 cm çapında hiçbir boru tipi bomba tespit edilmemiştir.
65. Mahkeme’ye göre, derin ve ilgili herhangi bir soruşturma sürecine dayanmayan söz konusu tek açıklama, kesinlikle dikkate alınmamalıdır (örneğin Tagayeva ve diğerleri/Rusya, no. 26562/07 ve diğer 6 başvuru, § 586, 13 Nisan 2017).
66. Bir gaz kapsülü fırlatıcısından doğrudan ve bilinçli şekilde atış yapılması sonucunda meydana gelen bir ölümün savunulabilir şekilde iddia edilmesine ilişkin olgusal ve/veya bilimsel konuların, gerektiği şekilde incelenmesi ve değerlendirilmesi durumunda, Mahkeme, ihtilaf konusu yargılamanın sonucu hakkında yorum yapmaya çalışarak, daha önce gözlemlenen eksiklikleri gidermeye çalışmak zorunda değildir (bu konuyla ilgili tartışma için örneğin bk. Abdullah Yaşa ve diğerleri/Türkiye, no. 44827/08, § 48, 16 Temmuz 2013, Ataykaya/Türkiye, no. 50275/08, §§ 56 ve 57, 22 Temmuz 2014 ve yukarıda anılan Mızrak ve Atay, § 57).
Burada önemli olan husus, sonuçta hiçbir otoritenin bu iddiayı çürütecek veya doğrulayacak tutarlı bir yanıt veremediği ve Sultan Sarı’nın ölümünün hala şüpheli olduğudur. Mahkeme, yukarıda anılan Leyla Alp ve diğerleri ile Vefa Serdar kararlarında belirttiğinin aksine, somut olayda, bu ölüm sebebiyle Devlet’in sorumluluğu hakkında olay ve olgulara ilişkin tespitlerde bulunamamasının, makamların, başvuranın kızının ölümünü çevreleyen koşulları muhtemelen aydınlatabilecek kesin ve gerekli bir soruşturma yapmayı reddetmelerinden kaynaklandığı kanaatine varmaktadır.
67. Dolayısıyla Mahkeme, bu trajedinin yine de Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından haklı sayılmasına ikna edebilecek hiçbir açıklamanın bulunmaması sebebiyle, somut olayda esas ve usul yönleri arasında ayrım yapması gerekmeksizin, bu hükmün ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
68. Mahkeme, bu sonucu dikkate alarak, başvuranın diğer iddialarının Sözleşme bakımından farklı konular içermediği kanaatine varmaktadır.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
69. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”Tazminat
70. Başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 40.000 avro (EUR) talep etmektedir.
71. Hükümet, somut olayda başvuranın avukatından, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamındaki taleplerini 7 Ocak 2019 tarihine kadar sunmasının istendiğini ancak ilgilinin bu süreye riayet etmediğini hatırlatmaktadır. Avukat, ek süre talep etmeksizin, müvekkili ile iletişim sıkıntıları yaşadığı gerekçesiyle, adil tazmin taleplerini, geç bir tarihte, yani 29 Şubat 2019 tarihinde bildirmiştir.
Hükümete göre, burada Mahkeme’nin Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi uyarınca başvuruyu kayıttan düşürmesini veya söz konusu taleplerin dava dosyasından çıkarılmasını haklı gösteren koşullar söz konusudur.
72. Mahkeme, öncelikle iç tüzüğü kapsamında bir belgenin ibrazı için verilen sürelere riayet edilmesine ilişkin kuralların uygulanmasının ve bu süreler dışında dosyaya eklenen bir belgenin kabul edilip edilmemesinin, kendisine sunulan davaların idaresine ilişkin özel yetkisine girdiğinin ve Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak bu konuda gerekçe gösteremeyeceklerinin altını çizmektedir.
Üstelik 16 Nisan 2019 tarihli bir yazıyla Hükümet’e, söz konusu görüşlerin geç bildirildiği ve Mahkeme Başkanı’nın İç Tüzüğün 34. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi gereğince bu görüşlerin dosyaya eklenmesine karar verdiği hakkında gerektiği şekilde bilgi verildiğinin hatırlatılması yeterlidir.
73. Bu sebeple Mahkeme, bu dava ile karşılaştırılabilir davalarda (örneğin bk. Perişan ve diğerleri/Türkiye, no. 12336/03, § 117 in limine, 20 Mayıs 2010, yukarıda anılan Ataykaya, § 78 ve yukarıda anılan Mızrak ve Atay, § 68) ödenmesine hükmettiği miktarları dikkate alarak, başvurana, manevi zararı karşılığında talep ettiği miktarın, yani 40.000 avro (EUR) ödenmesine hükmetmektedir.Masraf ve Giderler
74. Başvuran ayrıca, Mahkeme önünde yapmış olduğu masraf ve giderler için 200 avro (EUR) ve avukatlık hizmeti karşılığında temsilcisine ödemiş olduğu “1.500 EUR/TL” miktarını talep etmektedir.
75. Hükümet, daha önce ileri sürmüş olduğu iddiaları yineleyerek (yukarıdaki 70. paragraf), Mahkeme’yi, kanıtlayıcı belgelere dayanmadığı kanaatinde olduğu bu talebi bertaraf etmeye davet etmektedir.
76. Mahkeme içtihatlarına göre, bir başvurana, başvuranın ancak bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bunun karşılığında bir miktar ödenebilmesinin mümkün olduğunu hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında Nikolova/Bulgaristan [BD], no. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Somut olayda, Mahkeme, başvuran tarafın iddiasının yanında destekleyici belgeler, makbuzlar, kayıtlar ya da avukatlık sözleşmesi ibraz etmediğini gözlemleyerek, bu talebi reddetmektedir.Gecikme faizi
77. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 40.000 EUR (kırk bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin talebinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 23 Haziran 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1] Bu davada, bir gösteri sırasında göz yaşartıcı gaz kapsülüyle başından yaralanmasının ardından olay yerinde vefat eden M.M.’nin cesedi üzerinde yapılan otopsi raporu, ilgilinin ölmüne, 40 MMX46rp 707-CS 7 model 7,5 x 4 cm boyutunda bir merminin yani göz yaşartıcı gaz kapsülünün, kafatasını kırarak sebep olduğunun tespit edilemesine imkân vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy