AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SARAR / TÜRKİYE
(Başvuru no. 74345/11)
İHLAL KARARI
STRAZBURG
15 Haziran 2021
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Sarar / Türkiye davasında,
Başkan,
Aleš Pejchal,
Hakimler,
Egidijus Kūris,
Carlo Ranzoni, ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Şunları göz önünde bulundurarak:
Mehmet Sarar (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 18 Kasım 2011 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan başvuru (no. 74345/11);
başvuranın avukata erişim hakkına getirilen sistematik kısıtlamaya, yerel mahkemelerin başvuranın iddia edilen baskı altında ve avukatı gıyabında elde ettiği ifadeleri mahkumiyeti için kullanmasına, yerel mahkemelerin silahların eşitliği ilkesine uymamalarına ve başvurunun geri kalanının kabul edilmezliğine karar verilmesine ilişkin şikayetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine karar verilmesine dair karar;
Hükümetin başvurunun Komite tarafından incelenmesine yaptığı itirazın reddedilmesine dair karar;
ve tarafların görüşlerini dikkate alarak,
18 Mayıs 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
GİRİŞ Başvuru, 3842 sayılı Kanuna dayalı olarak başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca avukata erişim hakkının sistematik olarak engellenmesi ve yerel mahkemelerin, başvuranın iddia ettiği üzere bir avukatın yokluğunda işkence altında alındığı iddia edilen kanıtlara dayanması nedeniyle başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının adil olmadığı iddiasına ilişkindir. Başvuru ayrıca, Sözleşme'nin 6 § 1 maddesi uyarınca, yargılama sırasında kanıtların toplanma ve incelenme biçimindeki yetersizlik nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiği iddiasıyla da ilgilidir.
OLAYLAR Başvuran, 1970 doğumlu olup; Fransa’da ikamet etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı olarak görev yapan Avukat G. Tuncer tarafından temsil edilmiştir.Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Davanın koşulları, taraflar tarafından ileri sürüldüğü şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir. Başvuran, 5 Nisan 2001 tarihinde Türkiye Devrimci Komünistler Birliği (“TİKB”) dâhilinde faaliyet gösterdiği şüphesiyle tutuklanmıştır.
Aynı gün saat 23.30'da, başvuranı Haseki Hastanesi'nde muayene eden bir doktor şu gözlemlerde bulunmuştur: Alnında ve yüzünde ekimoz, burnunda ekimoz ve şişlik, boynunun iki yanında kızarıklıklar ve vücudunun farklı yerlerinde ağrı olduğu tespit edilmiştir.
7 Nisan 2001 tarihinde polis memurları, başvuranın iddia olunduğu üzere siyasi bir hücreye ait bir ev olduğunu belirttiği bir evde arama yapmış ve diğerlerinin yanı sıra silahlar ve fişekler ele geçirmişlerdir. 9 Nisan 2001 tarihinde saat 19:25'te başvuran, Haseki Hastanesi'nde bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Söz konusu doktor başvuranın dâhiliye bölümü ile görüşmesini talep etmiş ve vücudunda hiçbir kötü muamele belirtisine rastlamamıştır. 10 Nisan 2001'de başvuran, avukatının gıyabında polise ifade vermiş ve TİKB üyesi olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca örgüt ve üyeleri hakkında detaylı bilgi vermiştir. Aynı gün başvuran, yine avukatsız olarak fotoğraflı kimlik tespit işlemine katılmış ve fotoğraflarından on altı TİKB üyesini tespit etmiştir. Aynı gün başvuran, avukatı gıyabında beş farklı yer gösterme işlemine katılmış ve kendisinin ve diğer TİKB üyelerinin belirli suçları nasıl işlediklerine dair itiraflarda bulunmuştur.
11 Nisan 2001 tarihinde saat 10.20'de başvuran göğüs ağrısı şikâyeti ile başvurduğu Haseki Hastanesi'nde bir doktor tarafından tekrar muayene edilmiştir. Doktor muayenesinin ardından başvuranın şikâyetinin miyaljiden kaynaklandığı sonucuna ulaşmıştır. Başvuran, 12 Nisan 2001 tarihinde, polis gözaltısı süresinin sonunda, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Adli Tıp Kurumu şubesinde bir doktor tarafından tıbbi muayeneye tabi tutulmuş ve polis memurlarının kendisini dövdüğü ve kötü muamelede bulunduğundan şikâyet etmiştir. Doktor, bu muayeneye ve başvuranın 5, 9 ve 11 Nisan 2001 tarihlerindeki önceki tıbbi muayenelerine dayanarak, başvuranın beş gün süreyle çalışamayacağı sonucuna varmıştır. 12 Nisan 2001 tarihinde başvuran, aynı gün Cumhuriyet savcısı önüne çıkarılarak avukatı gıyabında ifade vermiştir. Başvuran, yer gösterme tutanaklarının ve polise verdiği ifadelerin içeriklerini uykudan mahrum bırakıldığı ve polis memurları tarafından baskıya maruz kaldığı için imzalamak zorunda kaldığını ileri sürerek reddetmiştir. Aynı tarihte başvuran, daha sonra avukatı gıyabında sorgu hâkimi tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, polise verdiği ifadeleri işkence ve baskı altında alındığını ileri sürerek bir kez daha reddetmiş ve evde bulunan materyalin sahibi olduğunu kabul etmemiştir. Duruşma sonunda başvuranın tutuklanmıştır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, 16 Nisan 2001 tarihinde söz konusu mahkemeye bir iddianame sunarak başvuranı, mülga Ceza Kanununun 146. maddesi uyarınca güç kullanarak anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs etmekle suçlamıştır. 2001 ve 2008 yılları arasında, yargılamayı yürüten mahkeme önünde, belirli tanıkların dinlendiği, ilave kanıtların toplandığı, belirli adli muayenelerin istendiği ve tarafların beyanlarının alındığı çok sayıda duruşma yapılmıştır. 4 Şubat 2008 tarihinde başvuranın avukatı, mahkemeye ibrazlarda bulunarak, soruşturmanın kapsamını genişletmek amacıyla daha fazla kanıt toplanması ve incelenmesi için ek adımlar atmasını talep etmiştir. Avukat, başvuran hakkında düzenlenen sağlık raporlarına atıfta bulunarak, yargılamayı yürüten mahkemeye şunları sormuştur: (i) başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca sunduğu delillerin kötü muamele sonucunda elde edilmiş olması nedeniyle dikkate alınmaması; (ii) polis nezaretinde işkenceye maruz kalıp kalmadığını öğrenmek için başvuranın tıbbi muayene için Adli Tıp Kurumu'na sevk edilmesi ve (iii) ilgili makamlardan bilgi talep ederek başvuranın kötü muamele iddialarının sonucunun öğrenilmesi. 13 Mayıs 2009 tarihinde yapılan duruşmada, başvuranın avukatının 4 Şubat 2008 tarihli ibrazları doğrultusunda, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın gözaltında kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla ilgili şikâyetlerinin, bu süre zarfında kendisi hakkında hazırlanan tıbbi raporlar ile birlikte Fatih Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilmesine karar vermiştir. Ancak, yargılamayı yürüten mahkeme, dava dosyasında başvuranın işkence iddialarıyla ilgili bir vakanın gerçekten var olduğunu gösteren hiçbir belge bulunmadığına hükmederek, başvuranın bu konuyla ilgili ek soruşturma talebini reddetmiştir. 19 Şubat 2010 tarihinde yapılan duruşmada yargılamayı yürüten mahkeme, Fatih Cumhuriyet Savcılığından alınan yanıtın, başvuranın kötü muamele şikâyetlerine ilişkin kararları içermediğini kaydetmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Mayıs 2010 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcılığı'nın başvuranın şikâyetleri ile ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair karar aldığını kaydetmiştir. İlgili duruşmanın sonunda, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı mülga Ceza Kanunu'nun 146. maddesi uyarınca suçlu bulmuş müebbet hapis ile cezalandırmıştır. Yargılamayı yürüten mahkeme kararına dayanak olarak, diğer hususların yanı sıra, başvuranın polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadeleri, yer gösterme ve keşif tutanaklarını ve bazı müşterek sanıkların ifadesini göstermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, avukatın yokluğunda elde edilen delillerin kabul edilebilirliği veya avukatın yokluğunun etkilerine ilişkin bir inceleme yapmamıştır. Yargılamayı yürüten mahkeme başvuran hakkında düzenlenen sağlık raporlarından veya başvuranın beş gün süreyle çalışamayacağını öngören 12 Nisan 2001 tarihli sağlık raporunda yer alan bulgudan da bahsetmemiştir. 18 Nisan 2011 tarihinde Yargıtay, tutukluluğunun o zamanki kanuni azami on yıl sınırını aştığını tespit ederek başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. Yargıtay, 15 Haziran 2011 tarihinde yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamıştır.
İLGİLİ YASAL ÇERÇEVE Avukata erişim hakkı hususundaki ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar, Salduz/Türkiye ([BD] , no. 36391/02, §§ 27 ‑31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yerel mahkemelerin polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca işkence yoluyla ve avukatsız olarak elde edilen delilleri kullandığı göz önüne alındığında, adil yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran ilgili kısımları aşağıda belirtilen Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesine dayanmıştır:
“1. Herkes davasının, … Cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan… bir mahkeme tarafından… kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…
...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek.”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Mahkeme, şikâyetlerin ne açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ne de Sözleşme'nin 35. maddesinde belirtilen diğer gerekçelerle kabuledilemez olduğunu vurgular. Dolayısıyla, başvuruların kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
Tarafların Beyanları Başvuranın avukatı, Mahkeme'nin mevcut uygulaması ve “hukuk anlayışı” ışığında böyle bir çabanın anlamsız ve yararsız olacağını belirterek, Hükümet'in görüşlerine cevaben ek görüşler sunmayacağını belirtmiştir.
Avukat, bu doğrultuda yerel mahkemeler önünde yeniden yargılanma hakkını kullanmak için başvuranın ve kendisinin Mahkeme'nin kararını bekleyeceklerini belirtmiştir.
Hükümet, yerel mahkemelerin başvuranı mahkûm ederken sadece avukatı gıyabında alınan ifadelere değil, aynı zamanda diğer tanıkların birbirini doğrulayan ifadeleri, kimlik teşhis tutanakları, yer göstermeye ilişkin tutanaklar ve başvuranın yakalanmasından sonra yetkililere bildirdiği evde yapılan aramada ele geçirilen örgütsel belgeler ve patlayıcılar gibi diğer delillere de dayandıklarını belirtmiştir. Bu nedenle, başvuranın ifadeleri, mahkûmiyetinin dayandırıldığı tek veya belirleyici delil değildir. Hükümet, bu nedenle başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süre boyunca bir avukatının olmamasının, yargılamanın genel olarak adilliğine telafi edilemez bir şekilde halel getirmediği kanaatindedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
Başvuranın avukata erişim hakkına getirilen sistematik kısıtlamaya ve buna müteakip olarak mahkeme tarafından başvuranın polis nezaretinde ve bir avukatın yokluğunda verdiği delillerin kullanılmasına ilişkin şikâyetleri ile ilgili olarak, Mahkeme Beuze / Belçika ([BD], no. 71409/10, § 144, 9 Kasım 2018) kararında, İbrahim ve Diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer, 13 Eylül 2016), davasında açıklığa kavuşturulan testin başvuranın avukata erişim hakkının kısıtlanmasının kanuni hükümlerden kaynaklandığı ve bu nedenle sistematik olduğu durumlara da uygulanması gerektiğini teyit etmiştir. Bu nedenle Mahkeme, bu tür şikâyetlerle karşılaştığında aşağıdaki unsurları incelemelidir:(i) avukat hakkına ilişkin bir kısıtlama olup olmadığı; (ii) kısıtlama için zorlayıcı sebeplerin bulunup bulunmadığı ve (iii) yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı.
Mahkeme aynı hukuki sorunu hâlihazırda yukarıda belirtilen İbrahim ve Diğerleri davasında verilen karardan önce ve sonra Türkiye aleyhine açılan davalarda incelemiş ve Sözleşme'nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (Mahkeme’nin İbrahim ve Diğerleri kararından önceki yaklaşımı için, bk. Salduz / Türkiye [BD], no. 36391/02, AİHM 2008; Irmak / Türkiye, no. 20564/10, 12 Ocak 2016; Galip Doğru / Türkiye, no. 36001/06, 28 Nisan 2015; Eraslan ve Diğerleri / Türkiye, no. 59653/00, 6 Ekim 2009; Halil Kaya / Türkiye, no. 22922/03, 22 Eylül 2009; Ditaban/ Türkiye, no. 69006/01, 14 Nisan 2009; ve İbrahim Öztürk / Türkiye, no. 16500/04, 17 Şubat 2009; ve Mahkeme'nin İbrahim ve Diğerleri davasındaki kararından sonraki takiben yaklaşımı için bk. Mehmet Duman / Türkiye, no. 38740/09, 23 Ekim 2018; Ömer Güner / Türkiye, no. 28338/07, 4 Eylül 2018; Canşad ve Diğerleri / Türkiye, no. 7851/05, 13 Mart 2018; Girişen / Türkiye, no. 53567/07, 13 Mart 2018; İzzet Çelik / Türkiye, no. 15185/05, 23 Ocak 2018 ve Bayram Koç / Türkiye, no. 38907/09, 5 Eylül 2017).
Ayrıca Mahkeme, herhangi bir usulî eksiklik tespit edildiğinde, söz konusu usûlî eksikliğin takip eden yargılamalar sırasında giderilip giderilmediğine ilişkin bir değerlendirme yapmanın ilk etapta yerel mahkemelerin görevi olduğu ve bu anlamda bir değerlendirmenin yapılmamış olmasının ilk bakışta Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanmanın gereklilikleriyle bağdaşmadığı kanaatindedir. Böyle bir değerlendirmenin yokluğunda, Mahkeme yine de kendi değerlendirmesini yapmalıdır. Ancak, avukata erişime getirilen kısıtlamanın ceza yargılamalarının genel olarak adilliğine neden, istisnai olarak ve davanın kendine has koşulları altında, geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini ikna edici bir şekilde göstermek Hükümetin sorumluluğundadır (bk. yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 265 ve yukarıda anılan Beuze , § 145). Somut davanın şartlarına dönüldüğünde, Mahkeme başvuranın avukat yardımına erişiminin 3842 sayılı Kanun uyarınca kısıtlandığını ve bu durumun başvuranın yakalandığı dönemde uygulanan sistematik bir kısıtlama olduğunu kaydeder (bk. yukarıda anılan Salduz, § 56). Mahkeme, yargılama öncesi aşamada avukata erişime zorunlu sebepler gereği getirilen kısıtlamalara ancak istisnai durumlarda izin verildiğini, bu kısıtlamaların geçici nitelikte olması ve olayın kendine özgü koşulları üzerinde yapılan bir değerlendirmeye dayanması gerektiğini yineler. Zorlayıcı sebeplerin esaslılık gerekliliğini karşılayan istisnai koşulların varlığının, şüphelilerin avukat yardımına erişimini sınırlamak için otomatik olarak yeterli gerekçe sağlamadığını yineleyen Mahkeme, yukarıdaki paragrafta açıklanan türden herhangi bir bireysel değerlendirmeye izin vermeyen bir yasal kısıtlamanın, “zorlayıcı sebepler” kavramının usulî gereklilikleriyle ilgili değerlendirmede geçerli görülmeyeceğini kaydeder (bk. Beuze, yukarıda anılan, §§ 138 ve 142). Ayrıca, Hükümet de herhangi bir zorlayıcı sebep ortaya koymamıştır. Bu tür koşulları kendiliğinden tespit etmek Mahkeme'nin görevi değildir (bk. yukarıda anılan Beuze, § 163). Dolayısıyla Mahkeme, mevcut davada, başvuranın polis nezaretindeyken avukata erişim hakkını kısıtlamak için hiçbir zorlayıcı sebep bulunmadığı kanaatindedir. Mahkeme, başvuranın 12 Nisan 2001 tarihinde polise verdiği suçlayıcı nitelikteki ifadeleri savcı huzurunda zaten reddetmiş olmasına rağmen, yargılamayı yürüten mahkeme ne başvuran tarafından avukatı gıyabında verilen delillerin kabul edilebilirliğini ne de ilgili ifadeleri kullanmadan önce bu ifadelerin hangi şartlarda verildiğini incelemiştir (bk. Mahkeme'nin bu tür bir incelemenin, Salduz ve İbrahim ve Diğerleri davasındaki kararlarda ortaya konan testin ikinci aşamasının merkezinde yer aldığına karar verdiği yukarıda anılan Beuze , §§ 171-174, ayrıca bk. yukarıda anılan Mehmet Duman, § 41; yukarıda anılan Ömer Güner § 36; yukarıda anılan Canşad ve Diğerleri § 44; yukarıda anılan Girişen § 60; yukarıda anılan İzzet Çelik § 38 ve yukarıda anılan Bayram Koç § 23). Benzer şekilde, Yargıtay da bu meseleyi şeklî olarak ele almış ve bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır. Ayrıca, Hükümet, davanın özel koşullarında, soruşturmanın ilk aşamasında adli yardımın bulunmamasının, istisnai olarak başvuranın savunma haklarına telafi edilemez bir şekilde halel getirmediğini kanıtlamamıştır. Yukarıda belirtilen hususlar, Mahkeme'nin, başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının genel olarak adilliğine, Sözleşme'nin 6. maddesiyle bağdaşmayan bir ölçüde halel getirildiği sonucuna varması için yeterlidir. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ HAKKINDA
Başvuran ayrıca, Sözleşme'nin 6 § 1 maddesi uyarınca, yargılamayı yürüten mahkemenin gözaltında bulunduğu süre boyunca baskı altında verdiği delilleri kullanması ve ek delil toplama başvurusunu reddetmesi sonucunda Sözleşme'nin 6. maddesi uyarınca korunan adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmuştur. Sözleşme'nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi (bk. 33. paragraf) kapsamında vardığı sonucu göz önünde bulunduran Mahkeme, Sözleşme'nin 6. maddesi kapsamında ileri sürülen diğer şikâyetleri ayrıca incelemeye yer olmadığı kanaatindedir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Başvuran, Sözleşme’nin 41. maddesi kapsamında herhangi bir talepte bulunmamıştır. Bu nedenle Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir miktara hükmetmemiştir.BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
Sözleşme’nin 6 maddesi uyarınca geriye kalan şikâyetleri incelemeye gerek bulunmadığına karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 15 Haziran 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan