© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteği ile hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkemeyi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz..
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright indication at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
BÜYÜK DAİRE
SARGSYAN AZERBAYCAN DAVASI
(Başvuru no. 40167/06)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
16 Haziran 2015
İşbu karar nihai olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Sargsyan Azerbaycan davasında,
Büyük Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Başkan Dean Spielmann,
Yargıçlar, Josep Casadevall,
Guido Raimondi,
Mark Villiger,
Isabelle Berro,
Ineta Ziemele,
Boštjan M. Zupančič,
Alvina Gyulumyan,
Khanlar Hajiyev,
George Nicolaou,
Luis López Guerra,
Ganna Yudkivska,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Ksenija Turković,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Iulia Antoanella Motoc,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Michael O’Boyle olarak
5 Şubat 2014 ve 22 Ocak 2015 tarihlerinde özel oturum yapmış ve bu tarihlerden sonuncusunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Dava, bir Ermeni vatandaşı olan Bay Minas Sargsyan (“başvurucu”) tarafından, 11 Ağustos 2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Azerbaycan Cumhuriyeti’ne karşı yapılan bir başvurudan (no. 40167/06) kaynaklanmıştır. Başvurucu 2009 yılında ölmüştür. Devamında başvuru, 1936 doğumlu dul karısı Bayan Lena Sargsyan, sırasıyla 1957, 1959 ve 1966 doğumlu, oğlu Vladimir, kızları Tsovinar ve Nina Sargsyan tarafından sürdürülmüştür. Bayan Sargsyan Ocak 2014 yılında ölmüştür. Vladimir ve Tsovinar Sargsyan yargılamayı başvurucu adına sürdürmüşlerdir.
2. Hukuki yardım alan başvurucu Yerevan’da avukatlık yapmakta olan Bayan N. Gasparyan ve Bayan K. Ohanyan tarafından temsil edilmiştir. Azerbaycan Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlileri Bay Ç. Asgarov tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu özellikle, Gülistan köyüne geri dönme ve oradaki mülküne erişebilme veya kayıplarının telafi edilmesi hakkının reddedilmesi ve Gülistan’daki konutuna ve akrabalarının mezarlıklarına erişiminin reddedilmesinin 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesi ve Sözleşme’nin 8. maddesinin sürekli ihlalini oluşturduğunu iddia etmiştir. Dahası, yukarıdaki şikâyetlerinden dolayı etkili başvuru yapma imkânının olmamasından hareketle Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Son olarak da, yukarıda bahsettiği bütün şikâyetlerinin üzerine ek olarak, etnik kökeninden ve dininden dolayı ayrımcılığa uğradığını bununla Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu iddia etmiştir.
4. Başvuru ilk olarak Mahkeme’nin Birinci Daire’sine sunulmuştur (Mahkeme Kuralları, Kural 52 § 1). Ermenistan Hükümeti, Sözleşme madde 36 § 1 uyarınca öngörülen müdahil olma hakkını kullanmıştır. Görevlileri Bay G. Kostanyan tarafından temsil edilmişlerdir.
5. 11 Mart 2010 tarihinde yargıçlar Christos Rozakis, Nina Vajić, Khanlar Hajiyev, Dean Spielmann, Sverre Erik Jebens, Giorgio Malinverni and George Nicolaou ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Søren Nielsen’den oluşan Birinci Daire; davadan Büyük Daire lehine feragat etmiştir. Taraflardan hiçbiri bu feragata itiraz etmemiştir ( Sözleşme’nin 30. maddesi ve Kural 72)
6. Büyük Daire’nin kompozisyonu Sözleşme madde 26 §4 ve § 5 ve Mahkeme Kuralları Kural 24’te bulunan hükümlere göre belirlenmiştir. Mahkeme başkanı, adaletin uygun idaresi için, mevcut dava ile Chiragov ve diğerleri Ermenistan (başvuru no. 13216/05) davasının, Büyük Daire’nin aynı kompozisyonuna tahsis edilmesi gerektiğine karar vermiştir (Kurallar 24, 42 § 2 ve 71).
7. Kabul edilebilirlik ve başvurunun esasıyla ilgili 15 Eylül 2010 tarihinde Strazburg’ta, İnsan Hakları Binası’nda aleni bir duruşma yapılmıştır (Kural 59 § 3).
8. Başvurunun kısmen kabul edilebilir olduğu, yargıçlar Nicolas Bratza, Jean-Paul Costa, Christos Rozakis, Françoise Tulkens, Josep Casadevall, Nina Vajić, Corneliu Bîrsan, Peer Lorenzen, Boštjan M. Zupančič, Elisabet Fura, Alvina Gyulumyan, Khanlar Hajiyev, Egbert Myjer, Sverre Erik Jebens, Giorgio Malinverni, George Nicolaou and Luis López Guerra, ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Michael O’Boyle’dan oluşan Büyük Daire tarafından 14 Aralık 2011 tarihinde ilan edilmiştir.
9. Başvurucu ve Hükümet esas hakkındaki yazılı gözlemlerini ayrı ayrı sundular (Kural 59 § 1). Ek olarak, Ermenistan Hükümeti’nden üçüncü taraf yorumları alındı.
10. 12 Eylül 2013 tarihinde Mahkeme, Amerikan Bilimsel İlerleme Derneği (“AAAS”)’nden, derneğin “Jeouzamsal Teknolojiler ve İnsan Hakları Programı” çerçevesinde, gerçeklere dayanan bilgi isteminde bulunma kararı aldı (Mahkeme Kuralları Zeyilnamesi Kural A1 §§ 1 ve 2). Kasım 2013’te AAAS “Gülistan’ın yüksek çözünürlülükte uydu görüntüleri değerlemesi, Azerbaycan 2002-2012” raporunu Mahkeme’ye sunmuştur (“AAAS raporu”). Hükümet bir takım görüntülerin ifşasına itiraz etmiştir. 10 Aralık 2013 tarihinde Başkan itirazı kabul etti. Sadece raporun ifşaya konu olan bölümleri dava dosyasından çıkartıldı.
11. 3 Şubat 2014 tarihinde Mahkeme; başvurucu, davalı Hükümet ve müdahil Hükümet tarafından sunulan Gülistan ve çevresinin görüntülerini içeren bütün DVDleri ve AAAS raporunun ilgili bölümleri gözden geçirmiştir.
12. 5 Şubat 2014 tarihinde Strazburg İnsan Hakları Binası’nda esas hakkında aleni bir duruşma düzenlenmiştir (Kural 59 § 3).
Mahkeme’nin huzurunda bulunanlar;
(a) Hükümet için
BayC. Asgarov,Görevli,
BayM.N. Shaw, QC,
BayG. Lansky, Avukat,
BayO. Gvaladze,
BayH. Tretter,
Bayan T. Urdaneta Wittek, Danışmanlar;
(b) Başvurucu için
BayP. Leach,
Bayan N. Gasparyan,Avukat,
Bayan K. Ohanyan,
BayA. Aloyan,
BayV. Grigoryan,Danışmanlar;
(c) Ermenistan Hükümeti için
BayG. Kostanyan,Görevli,
BayE. Babayan,Avukat.
13. Mahkeme; Bay Leach, Bayan Gasparyan, Bay Grigoryan, Bay Shaw, Bay Lansky and Bay Kostanyan’ın konuşmalarını dinledi.
OLAYLAR
I. DAVANIN ŞARTLARI
A. Geçmişte olan olaylar
14. SSCB dağıldığı sırada, Dağlık Karabağ Özerk Oblastı (“DKÖO”) Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (Azerbaycan SSC) özerk bir eyaleti idi. Azerbaycan SSC’nin topraklarında yer alan DKÖO, 4388 km kare büyüklüğündeydi. O dönemde Dağlık Karabağ’ın (Ermenice adıyla Artsakh) ile Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne (“Ermenistan SSC”) sınırı bulunmamaktaydı. Azerbaycan toprakları tarafından birbirinden ayrılmışlardı en kısa mesafesi Lâçin bölgesindeydi ve “Lâçin koridoru” olarak adlandırılan bu bölge on km’den daha az bir mesafeye sahipti.
15. SSCB’de 1989 yılında yapılan nüfus sayımına göre, DKÖO’nın nüfusu 189000 kadardı ve nüfusun %77’sini etnik Ermeniler, %22’sini etnik Azeriler, geri kalanını da Rus ve Kürt azınlıklar oluşturuyordu.
16. 1988 yılında DKÖO’nın bölgesel başkenti Stepanakert ve Ermenistan’ın başkenti Yerevan’da Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a katılması için gösteriler yapıldı. 20 Şubat 1988 tarihinde DKÖO Sovyeti, Ermenistan SSC, Azerbaycan SSC ve SSCB Yüksek Sovyetlerine başvurarak DKÖO’nin Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’a katılmasını talep etti. 23 Mart tarihinde SSCB Yüksek Sovyeti bu talebi reddetti. Haziranda Azerbaycan Yüksek Sovyeti de bu talebi reddetti ancak karşı tarafındaki Ermenistan bu birleşmenin olması yönünde oy kullandı.
17. 1988 yılı boyunca birleşmeyi destekleyen gösteriler devam etti. Laçin bölgesi barikat ve saldırılara maruz kaldı. Çatışmalar birçok insanın ölümüne ve her iki taraftan da yüz binlerce mültecinin Ermenistan ve Azerbaycan arasında saçılmasına sebep oldu. Neticede 12 Ocak 1989 tarihinde SSCB Hükümeti DKÖO’nı direkt olarak Moskova’nın denetimi altına aldı. Ancak, aynı yılın 28 Kasımında eyaletin kontrolü Azerbaycan’a geri döndü. Bundan birkaç gün sonra 1 Aralıkta, Ermenistan SSC’nin Yüksek Sovyeti ve Dağlık Karabağ bölge meclisi, “Dağlık Karabağ’ın Ermenistan ile birleşmesi üzerine” ortak bir karar aldılar.
18. 1990 yılının başında, çatışmaların tırmanmasını takip eden dönemde, Sovyet birlikleri Bakü’ye ve Dağlık Karabağ’a geldiler, Dağlık Karabağ eyaleti olağanüstü hal bölgesi ilan edildi. Sovyet güçleri tarafından ara sıra gerçekleşen müdahaleler içinde Ermeni ve Azeriler arasındaki şiddetli çatışmalar devam etti.
19. 30 Ağustos 1991 yılında Azerbaycan Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan etti. Akabininde 18 Ekim 1991 tarihinde Devlet’in Bağımsızlığı üzerine Anayasal Kanun aracılığı ile bağımsızlık resmileşti. 2 Eylül 1991 tarihinde DKÖO Sovyeti Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin kurulmuş olduğunu ve artık Azerbaycan’ın yetki alanı içinde olmadığını bildirdi (bundan itibaren “DKC”). DKC’nin toprakları DKÖO toprakları ve Azerbaycan’ın Şahumyan bölgesinden oluşuyordu. 26 Kasım 1991 tarihinde Azerbaycan Meclisi Dağlık Karabağ’ın daha önce sahip olduğu özerkliğini kaldırdı. 10 Aralık 1991 tarihinde Dağlık Karabağ’da düzenlenen referandum katılımcılarından %99.9’u ayrılma yönünde oy kullandı. Ancak, Azeri toplumu bu referandumu boykot etti. Aynı ay, Sovyetler Birliği dağıldı ve Sovyet güçleri bölgeden geri çekilmeye başladı. Dağlık Karabağ bölgesinin askeri kontrolü kısa sürede Karabağ Ermenilerine geçti. 6 Ocak 1992 tarihinde DKC referandumun sonuçlarına dayanarak Azerbaycan’dan bağımsızlığını bir daha onayladı.
20. 1992 yılı başlarında dereceli olarak tırmanan çatışmalar tam bir savaşa dönüştü. 1993 yılının sonlarında, etnik Ermeniler eski DKÖO topraklarının neredeyse tamamını ele geçirdi, bunun yanında bitişik yedi Azerbaycan bölgesini de ele geçirdiler (Laçin, Kelbayar, Yabrayil, Gübatlı, Zangilan ve Ağdam ve Fizuli’nin büyük bölümü).
21. 5 Mayıs 1994 tarihinde Rusya’nın arabuluculuğu ile Azerbaycan, Ermenistan ve DKC arasında bir ateşkes anlaşması (Bişkek Protokolü) imzalandı. Bu protokol 12 Mayıs tarihinde yürürlüğe girdi.
22. İnsan Hakları Gözlem Raporu’na göre (“Yedi yıl süren Dağlık Karabağ Sorunu, Aralık 1994), 1988 ila 1994 yılları arasında tahmini olarak 750000 ila 800000 Azeri, Dağlık Karabağ, Ermenistan ve Dağlık Karabağ’ın etrafındaki yedi bölgeden gitmeye zorlanmıştır. Ermenistan yetkililerinin verdiği bilgiye göre, Azerbaycan’dan gelen 335000 Ermeni mülteci ve 78000 ülke içinde yerinden edilmiş kişi (Azerbaycan sınırında olan Ermenistan bölgelerinden) kayıt altına alınmıştır.
B. Mevcut durum
23. Ermeni Hükümeti’ne göre, DKC, eski Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nın 4061 km karesini kontrol etmektedir. İki adet kısmen fethedilmiş bölgenin ne derece DKC tarafından işgal edildiği tartışmalı bir durum olmakla beraber, görünüşe göre civardaki yedi bölge ile beraber işgal ettiği toplam alan 7500 km karedir.
24. Dağlık Karabağ’ın bugünkü tahmin edilen nüfusu 120000 ila 145000 kişi arasındadır ve bunların %95’i Ermeni kökenlidir. Neredeyse hiç Azeri kalmamıştır.
25. Bu soruna henüz siyasi bir çözüm getirilememiştir. DKC’nin kendi kendine ilan ettiği bağımsızlık hiçbir devlet veya uluslararası organizasyon tarafından tanınmamaktadır. Sınır boyunca 1994 yılında yapılan ateşkes anlaşmasına yapılan ihlaller birçok insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır ve yetkililerin ifade şekilleri hala düşmancadır. Dahası uluslararası raporlara göre, gerginlik son yıllarda daha da artmıştır ve Ermenistan ve Azerbaycan’ın askeri harcamaları da önemli ölçüde artmıştır.
26. Sorunun barışçıl yollarla çözümünü teklif eden birçok öneri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ve Minsk Grubu himayesinde müzakereler sürdürülmektedir. 2007 Kasım ayında Madrid’te Grubun üç eş başkanı Fransa, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri, Ermenistan ve Azerbaycan’a barış için Temel İlkeler önerdiler. Daha sonrasında güncellenen Temel İlkeler, diğerlerinin yanısıra, Dağlık Karabağ’ın etrafındaki toprakların Azerbaycan’a geri verilmesi, Dağlık Karabağ’a güvenlik ve kendi kendini yönetme hakkı sağlayan geçici bir statü verilmesi, Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’a bağlayan bir koridor oluşturulması, hukuki olarak geçerli olacak bir referandum ile Dağlık Karabağ’ın hukuki durumunun ileride belirlenmesinin sağlanması, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ve mültecilerin eski yerleşim yerlerine dönme hakkının verilmesi ve barışı koruma operasyonunu içeren uluslararası güvenlik güvencelerinin sağlanması çağrısında bulunmaktadır. Bu ilkelerin Ermenistan ve Azerbaycan tarafından desteklenmesi kapsamlı ve detaylı bir anlaşmanın yapılmasını sağlayabilir. Minsk Grup diplomatları tarafından yapılan yoğun karşılıklı diplomasi hareketlerini ve 2009’da iki devletin başkanlarının birçok görüşme yapmasını takiben 2010 yılında süreç ivme kaybetmiştir. Bugüne deyin sorunun tarafları Temel İlkeler üzerine resmi bir anlaşma imzalamamışlardır.
27. 24 Mart 2011 tarihinde Minsk Grubu “AGİT Minsk Grubu Eş Başkanlarının Dağlık Karabağ Çevresinde İşgal Edilmiş Azerbaycan Toprakları ile ilgili Saha Değerleme Heyeti Raporu”nu yayınlamıştır. Bu raporun yönetim özeti aşağıdaki gibidir;
“AGİT Minsk Grubu eş başkanları, 7 ila 12 Ekim 2010 tarihlerinde Dağlık Karabağ’ın çevresinde işgal edilmiş yedi Azerbaycan bölgesinde yerine getirdikleri Saha Değerleme Misyonu ile olayın insanı yönü de dâhil olmak üzere diğer bütün yönleriyle bölgedeki genel durumu değerlendirmeyi amaçlamışlardır. Eş başkanlar, AGİT’in görevdeki başkanının kişisel temsilcisi ve lojistik destek alan takımı, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden iki temsilci ve AGİT 2005 Araştırma Heyeti üyesi tarafından bir araya getirilmiştir. Bu uluslararası toplum tarafından 2005 yılından sonra bölgeye gönderilen ilk heyet ve BM personelinin 18 yıl sonra bölgeye ilk ziyaretidir.
Bölgede 1000 km’den fazla seyahat eden eş başkanlar, Dağlık Karabağ sorununun feci sonuçlarına yönelik açık delilleri ve barışçıl çözüme ulaşılamamış olduğunu gördüler. Sorun başlamadan önce varolan kasaba ve köyler terkedilmiş ve neredeyse tamamen harabe şeklindedir. Güvenilebilir sayılar olmamasının yanında, Laçin ve Kelbayar kasabalarının küçük yerleşim yerlerinde yaşayan toplam nüfus yaklaşık olarak 14000 olarak tahmin edilmektedir. Eş başkanlar 2005 yılından bu yana nüfusta kayda değer bir büyüme olmadığını değerlendirmişlerdir. Bölgede yaşayanların çoğu Azerbaycan’ın başka yerlerinden bu bölgelere gelmiş etnik Ermeniler’dir. Bu kişiler tehlikeli şartlarda yetersiz altyapı imkânları ile çok az ekonomik faaliyet içerisinde ve kamu hizmeterine sınırlı erişim içinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Birçoğunun kimlik belgeleri yoktur. İdari amaç için bu yedi bölge DK Oblastı ve diğer bölgeler sekiz yeni eyalete ayrılmıştır.
Bu bölgelerdeki acı gerçekler eş başkanların burada bulunan şartların kabul edilemez olduğuna ve yalnızca barışçıl ve müzakere yapılmış bir çözümün eskiden bu bölgede yaşamış ve halen yaşamakta olan kişiler için daha iyi ve güvenli bir gelecek vaad edebileceğine dair görüşünü güçlendirmiştir. Eş başkanlar, bütün tarafların liderlerini, bölgede ve diğer tartışmalı bölgelerde nihai çözümü engelleyebilecek veya bölgenin niteliklerini değiştirebilecek herhangi bir müdahale yapmaktan kaçınmaya davet etmiştir. Eş başkanlar ayrıca bölgedeki mezarlık ve ibadet yerlerinin korunması için tedbirler alınmasını ve kimlik belgeleri bulunmayan bölgede yaşayan kişilerin statülerinin açıklığa kavuşturulmasını tavsiye etmiştir. Eş başkanlar DK sorunundan etkilenmiş diğer bölgelere de heyet gönderme ve bu heyetlere barışçıl çözümlerin gerçekleştirilmesinde yer alabilecek ilgili uluslararası temsilciliklerden uzmanlar ekleme niyetindedir.”
28. 18 Haziran 2013 tarihinde Minsk Grubu’nun eş başkan ülkelerinin başkanları, Dağlık Karabağ sorunuyla ilgili müşterek bir bildiri yayınlamıştır.
“Biz, Minsk Grup eş başkan ülkelerinin Başkanları olarak – Fransa, Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri – Dağlık Karabağ sorununun taraflarının kalıcı ve barışçıl bir çözüme ulaşmasına yardım etmeyi taahhüt ediyoruz. Üzülerek söylemek zorundayız ki, taraflar müzakere sürecinde iki tarafın çıkarlarını da gözetecek çözümler aramak yerine tek taraflı avantaj sağlamaya çalışmışlardır.
Son dört yıl içinde ülkelerimizin ifadelerinde altını çizdiği unsurların, Karabağ Dağlık sorununa getirilebilecek herhangi adil ve kalıcı bir çözümün temelini oluşturacağına kesin olarak inanıyoruz. Bu unsurların kesinlikle bir bütün olarak görülmesi gerekmektedir ve bazı unsurların diğerleri arasından seçilmeye çalışılması dengeli bir çözüme ulaşılmasını imkânsız kılacaktır.
Sadece müzakere edilmiş bir çözümün barışa, istikrara ve uzlaşmaya götüreceğini ve bölgesel gelişim ve işbirliği fırsatları getirebileceğini yineliyoruz. Savaşın uzaması hayatların kaybedilmesiyle, daha çok yıkım, fazladan mülteci ve çok büyük bir finansal masraf oluşturmasıyla sonuçlanacak ve bölge insanları için bir felaket olacaktır. Bütün tarafların liderlerine Helsinki ilkelerini tekrar değerlendirmelirini ısrarla tavsiye ediyoruz. Özellikle güç kullanmama veya güç kullanma tehditinde bulunmama, bölgesel bütünlük, halklara eşit haklar ve özerklik verilmesiyle ilgili ilkelerin üzerinde durulmalıdır. Çatışmaları tetikleyebilecek ve bölgedeki gerginliği artırabilecek her türlü eylem ve söylevden kaçınılmasını rica ediyoruz. Liderler halklarını savaç yerine barış için hazırlamalıdırlar.
Bizim ülkelerimiz taraflara destek vermeye hazırdır ancak Dağlık Karabağ sorununa bir son vermek onların sorumluluğundadır. Güçlü bir şekilde inanıyoruz ki kapsamlı bir barışın çerçevesini oluşturacak dengeli bir anlaşmaya ulaşılmasının daha fazla ertelenmesi kabul edilemez. Azerbaycan ve Ermenistan liderlerine, yenilenmiş bir enerjiyle çözümlenememiş sorunlara odaklanmalarını güçlü bir şekilde tavisye ediyoruz.”
C. Başvurucu ve Gülistan’da sahip olduğunu iddia ettiği mülkleri
29. Etnik Ermeni olan başvurucu, Azerbaycan SSC’nin Şahumyan bölgesindeki Gülistan köyünde ailesiyle birlikte yaşamakta olduğunu belirtmiştir. Orada konut ve ek yapılara sahip olduğunu iddia etmektedir.
30. Coğrafi olarak Şahumyan’ın DKÖO’na sınırı bulunmaktadır ve DKÖO’nun kuzeyinde bulunmaktadır. Bölge DKÖO’nın bir parçası olmamıştır ancak daha sonrasında DKC bu bölge üzerinde hak iddia etmiştir (19. paragrafa bakınız). Başvurucu, çatışma öncesinde Şahumyan nüfusunun %82’sinin etnik Ermeni olduğunu iddia etmektedir.
31. Şubat 1991’de Şahumyan özel idari bir bölge haline gelmiştir ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin günümüzdeki Goranboy bölgesi ile resmi olarak birleşmiştir.
32. Nisan ve Mayıs 1991’de SSCB İç Güçleri ve Azerbaycan SSC’nin özel amaçlı milis güçleri (“OMON”) “pasaport kontrolü” gerekçesi ile askeri bir operasyon düzenlemiş ve bölgedeki yerel Ermeni milislerini silahsızlandırmıştır. Ancak birçok kaynağa göre, hükümet güçleri operasyonun resmi gerekçesini bir mazeret olarak kullanmış ve Şahumyan bölgesindeki birçok köyde bulunan Ermeni nüfusunu ihraç etmiş ve neticesinde bu kişilerin evlerini terk edip Dağlık Karabağ ve Ermenistan’a kaçmalarına sebep olmuşlardır. İhraç işlemlerini, sivil halka şiddet uygulanması ve bireylerin tutuklanması izlemiştir. 1992’de, çatışmalar tam anlamında bir savaşa dönüştüğünde, Şahumyan bölgesi Azerbaycan güçlerinin saldırısı altında kalmıştır.
1. Tarafların sunduğu iddia ve deliller
33. Tarafların iddiaları başvurucunun Gülistan’daki ikameti ve mülkleri ile ilgili olarak değişmektedir.
(a) Başvurucu
34. Başvurucu 1992 yılında gitmeye zorlanıncaya kadar hayatının büyük bir bölümünü Gülistan’da yaşamış olduğunu savunmuştur. Savunmasını desteklemek için 1979’da düzenlenmiş eski Sovyet pasaportunun bir kopyasını sunmuştur. Bu pasaportta başvurucunun Gülistan’da doğmuş olduğu görülür. Başvurucu evlilik belgesini de sunmuştur. Bu belge kendisi gibi Gülistan’da doğmuş olan eşiyle 1955 yılında evlenmiş olduğunu gösterir. Ek olarak, başvurucu Gülistan’da büyüdükten sonra, birkaç yıl askerlik görevini tamamlamak ve Sumgait kasabasında çalışmak için bölgeden ayrıldığını açıklamıştır. Evlendikten birkaç yıl sonra Gülistan’a geri dönmüş ve Haziran 1992 tarihine kadar orada yaşamıştır.
35. Başvurucu, başvuruyu yaparken resmi belgesinin (“teknik pasaport”) bir kopyasını sunmuştur. 20 Mayıs 1991 tarihli bu belgeye göre, Gülistan’da 167 metrekarelik iki katlı bir ev ve ek yapılar ve 2160 metrekare arazi başvurucunun ismine kayıtlıdır. Buna ek olarak başvurucu ana konutun detaylı bir planını sunmuştur.
36. Teknik pasaporta göre, evin bulunduğu 167 metrekarelik alanın, 76 metrekaresi ana konut tarafından, 91 metrekaresi de ahır da dahil olmak üzere çeşitli ek yapılar tarafından işgal edilmekteydi. Toplam 2160 metrekarelik arazinin 1500 metrekaresi meyve ve sebze bahçesiydi. Belge aynı zamanda ana konut ve ek binaların teknik yapısına (örneğin konut inşa edilirken kullanılan malzemeler gibi) dair bilgiler içermektedir
37. Başvurucu bu araziyi, İhtiyar Meclisi’nin izniyle, babasından kalan arazinin erkek kardeşiyle arasında pay edilmesiyle kazandığını açıklamıştır. Bu karar İhtiyar Meclisi siciline kaydedilmiştir. Başvurucu ve karısı, akrabalarının ve arkadaşlarının yardımları ile konutlarını 1962-63 yıllarında arazi üzerine inşa etmişlerdir. Dört çocukları bu evde büyümüştür ve başvurucu ve karısı Haziran 1992’de kaçmak zorunda kalıncaya kadar burada yaşamışlardır. Ayrıca, başvurucu Gülistan’da ortaokul öğretmeni olduğunu açıklamış ve kazancının bir kısmının maaşından diğer kısmının da arazisi üzerinde yaptığı tarım ve hayvancılıktan geldiğini belirtmiştir. Ayrıca karısı 1970 yılından itibaren köyün müşterek çiftliğinde çalışmıştır.
38. Teknik pasaporta ve konutun yukarıda bahsedilen planlarına ek olarak, başvurucu konutun fotoğraflarını ve İhtiyar Meclisi iki eski görevlisi olan Bayan Khachatryan ve Bay Meghryan’tan alınan Ağustos 2010 tarihli yazılı ifadeleri de sunmuştur. Bayan Khachatryan 1952 ile 1976 yılları arasında İhtiyar Meclisi’nin sekreterlik görevini yerine getirdiğini bildirmiştir. Bayan Khachatryan, başvurucunun babasının arazisinin erkek kardeşi ile aralarında pay edilmesi için İhtiyar Meclisi tarafından izin verildiğini doğrulamıştır. Bayan Khachatryan ve 1970’lerde birkaç yıl boyunca İhtiyar Meclisi Yönetim Kurulu’nda görev yapmış olan Bay Meghryan’ın her ikisi de arazilerin köy sakinlerine paylaştırılması kayıtlarının İhtiyar Meclisi sicil defterine girildiğini öne sürmüştür. Aile üyeleri (başvurucunun eşi, iki çocuğu ve damadı dâhil olmak üzere), Gülistan’dan eksi komşu ve arkadaşlardan alınan Mayıs 2010 tarihli yazılı ifadelerde, Gülistan’ın tasviri bulunmaktadır ve bu ifadeler başvurucunun ortaokul öğretmeni olduğunu, köyde iki katlı bir konutu ve arazisi olduğunu doğrulamaktadır. Ayrıca, başvurucunun ailesi ile 1992 tarihine kadar birlikte yaşadığı başvuruya ait konuta çeşitli ek yapıların ve meyve-sebze bahçesinin de dâhil olduğu doğrulanmıştır.
39. Başvurucu’nun tasvirlerine göre Şahumyan bölgesi 1990’ların başlarında Azerbaycan Hükümeti tarafından abluka edilmiştir. 1992 yılında silahlı güçler bölgeye saldırmaya başlamışlardır. Haziran 1992’de Gülistan Azerbaycan güçlerinin direkt saldırısı altında kalmıştır. 12 ve 13 Haziran 1992 tarihlerinde köy ciddi şekilde bombalanmıştır. Köy sakinleri, başvurucu ve ailesi de dâhil olmak üzere, korku içinde hayatlarını kurtarmak için köyden kaçmışlardır. Birçok tanıktan alınan yukarıda bahsedilmiş ifadeler, çatışma sırasında Şahumyan’daki ablukayı, köye yapılan saldırıyı ve yaşayanlarının kaçışını tasvir etmektedir.
40. Başvurucu ve ailesi Ermenistan’a kaçmışlardır. Takip eden dönemde başvurucu ve eşi Yerevan’da mülteci olarak yaşamışlardır. 2002 yılında başvurucu Ermenistan vatandaşlığını kazanmıştır. 2004 yılında ciddi şekilde hastalanan başvurucu, 13 Nisan 2009’da Yerevan’da hayatını kaybetmiştir.
(b) Davalı Hükümet
41. Davalı Hükümet, başvurucunun gerçekten Gülistan’da yaşayıp yaşamadığının ve orada mülklerinin olup olmadığının doğrulanamayacağını belirtmiştir. 1988’de itibaren günümüze kadar geçen dönemde, Goranboy bölgesinin ilgili departmanlarında başvurucuya ait olduğu iddia edilen arazi, konut ve diğer yapılarla ilgili herhangi belge ve kaydın bulunmadığını ifsade etmiştir. Dahası, Nüfus İdaresi ve Pasaport İdaresi de dâhil eski Şahumyan bölgesindeki bazı arşivler çatışmalar sırasında yok olmuştur. Goranboy bölgesinde bugün başvurucu ile ilgili hiçbir belge bulunmamaktadır.
42. Hükümet savunmasını desteklemek için birçok belge sunmuştur. Bunlar;
- 22 Haziran 2007 tarihli, eski Şamuyan Bölgesi Nüfus İdaresi ve Pasaport İdaresi arşivlerinin çatışmalar sırasında yok olduğunu onaylayan Goranboy Bölge Polis Departmanı Müdürü Albay Maharramov tarafından verilmiş ifade,
- 31 Temmuz 2007 tarihli, ilgili Bölge Departman Arşivleri’nde başvurucunun iddia ettiği mülkiyet hakları ile ilgili hiçbir belgenin bulunmadığını belirten Devlet Taşınmaz Mülkler Kayıt Sicili’nden alınmış mektup,
- 5 Mart 2012 tarihli, Azerbaycan SSC’nin Toprak Kanunu’na göre, sadece Bölge ve Kent Halk Temsilcileri Sovyeti Yürütme Komitesi’nin toprak dağıtma yetkisine sahip olduğunu belirten, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Toprak ve Harita Komitesi başkanı Bay Mammadov tarafından verilmiş ifadedir.
D. Gülistan’da söz konusu olan durum
43. Tarafların iddiaları Gülistan’ın mevcut durumuna göre de değişmektedir. Üçüncü taraf müdahil olan Ermenistan Hükümeti bu sorun ile ilgili olarak ibrazda bulunmuştur.
1. Tarafların iddiaları
(a) Başvurucu
44. Gülistan’daki durumla ilgili olarak başvurucu, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin geçmişte köy üzerinde kontrol sahibi olduğunu, özellikle köyde ve çevresinde konuşlandıklarını ileri sürmüştür. Başvurucuya göre, Gülistan’ın, Azerbaycan ve DKC güçleri arasında, davalı Hükümet’in iddia ettiği şekilde, temas hattında bulunduğuna dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
45. Kabul edilebilirlik üzerine kararın alınmasından önceki yargılamalarda başvurucu, 11 Ağustos 2010 tarihli ismi belirtilmeyen eski bir DKC ordusu kıdemli subayı tarafından verilmiş, Gülistan’ın o dönemde Azerbaycan askeri güçlerinin de facto kontrolünde olduğunu belirten bir ifade sunmuştur (aşağıda 51. ve 58. paragraflara bakınız). Dahası başvurucu, diğer köylülerden Gülistan’a birçok kez dönmeye çalışanlar olduğunu, ancak köye girmelerinin mümkün olmadığını aksi takdirde Azerbaycan güçleri tarafından vurulma tehlikesi altına girdiklerini ileri sürmüştür.
(b) Davalı Hükümet
46. Hükümet yargılamalar boyunca Gülistan’ın, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin uluslararası anlamda tanınmış topraklarına dâhil olduğunu kabul etmiştir.
47. Kabul edilebilirlikle ilgili verilen karar öncesindeki ibrazlarında Hükümet, Gülistan’ın fiziki olarak Azerbaycan ile Ermenistan güçlerinin arasındaki, Mayıs 1994 tarihli ateşkes sözleşmesi ile tesis edilmiş temas hattında yer aldığını ileri sürmüştür. Tamamen terkedilmiş olan köyde her iki tarafın silahlı güçlerinin konuşlandırılması ve yoğun olarak mayınların döşenmesi ile temas hattı muhafaza edilmiştir. Bu sebeple davalı Hükümet’in bölgede kontrol sağlaması mümkün olmadığı gibi bölgeye erişimi de bulunmamıştır.
48. Hükümet kabuledilebilirlik kararından sonraki ibrazlarında köy üzerinde yeterli kontrole sahip olmadıklarını belirtmişlerdir. Goranboy bölgesinde görev yapan birçok subay Gülistan’ın durumuyla ilgili ifadelerini bildirmiştir (aşağıda 62. paragraf). İbrazlarına göre köy, İnzaçay nehrinin kuzey tarafındaki V şeklinde bir vadide ve temas hattında bulunmaktaydı. Bunun anlamına göre köy, bir taraftan Azerbaycan askeri güçleriyle (kuzey ve doğudan) diğer taraftan da Ermenistan askeri güçleri (güney ve batıdan) ile sarılmış vaziyetteydi. Ermenistan güçleri, nehrin güneyindeki dik ormanlık yamaç üzerinde, stratejik olarak avantajlı pozisyona sahiptiler, Azerbaycan güçleri ise nehrin kuzey tarafında aşağıda göreceli olarak açık bir alanda konuşlanmışlardı. Hükümet, gerçekte Gülistan’ın hiçbir tarafın etkili kontrölü altında bulunmadığını öne sürmüştür. Burası tartışmalı bir bölgeydi ve tehlikeli bir ortam hâkimdi. Köye ve etrafına mayınlar döşenmişti. Ateşkes anlaşması sürekli olarak ihlal ediliyordu. Köy tahrip edilmiş ve terkedilmişti, bölgede güvenli hiçbir bina bulunmamaktaydı.
49. 5 Şubat 2014 tarihli duruşmadaki savunmalarında Hükümet, Gülistan’ın, nehrin karşı tarafındaki dik yamaçta konuşlanmış Ermenistan güçleri tarafından ateş altında olduğunun altını çizmiştir. Ek olarak, AAAS’in Gülistan’la ilgili raporuna atıfta bulunmuşlardır (aşağıda 74. ve 75. paragraflara bakınız). Bu rapor, Gülistan’ın Azerbaycan topraklarında olmasının yanında, Gülistan etrafındaki bölgenin dağlık olduğunu, uzun süreli askeri faaliyetlere maruz kaldığını ve köyün tahrip edildiğini onaylamaktadır. Bu bölgenin mayınlarla kaplı olduğunu ve siviller tarafından ulaşılamaz durumda olduğunu sürdürmüşlerdir.
(c) Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
50. Müdahil Hükümet, tüm yargılamalar sırasında davalı Hükümet’in bölge üzerinde tam ve etkili kontrole sahip olduğunu iddia etmiştir.
51. 15 Eylül 2010 tarihinde yapılan duruşmada davalı Hükümet’in Gülistan’ın temas hattında olduğuna dair iddiasına itiraz ettiler. 11 Ağustos 2010 tarihli DKC ordusunun Gülistan yakınlarında görev yapmış kıdemli bir albayı tarafından yazılmış ve başvurucu tarafından ibraz edilmiş yazılı ifadeye atıfta bulunan Ermenistan Hükümeti görevlisi, yazılı ifade yapıldığı sırada hazır bulunduğunu ve doğruluğunu onayladığını beyan etmiştir. Bu ifadeye dayanarak Ermenistan Hükümeti, sorunlu bölgede DKC ve Azerbaycan Cumhuriyeti orduları arasındaki ara hattın, içinde İndzaçayı’nın aktığı bir vadi olduğunu öne sürmüştür. Gülistan nehrin kuzey tarafında bulunuyordu, Azerbaycan askeri güçlerinin kontrolündeydi ve Azerbaycan askeri konuşlanmaları köyde ve çevresinde bulunuyordu. DKC güçleri ise vadinin öteki tarafındalardı. Başvurucu tarafından 2008’de (aşağıda 56. paragrafa bakınız) sunulan köyün görüntülerini içeren DVD’ye atıfta bulunarak evler arasında yürüdüğü görülen kişinin bir Azeri askeri olduğunu iddia ettiler. Ermenistan Hükümeti, DKC güçleri veya herhangi bir Ermeni’nin köye erişiminin imkânsız olduğunu savundu.
52. Kabuledilebilirlik kararını takip eden ibrazlarında Ermeni Hükümeti Mahkeme’nin isteğiyle DKC kıdemli subayının kimliğini açıkladı. Bahsi geçen subay DKC Savunma Ordusu’ndan Albay Manukyan’dı. Dahası, Ermenistan Hükümeti, görevlileri Bay Kostanyan’ın, DKC yetkililerinden izin alarak Gülistan yakınlarındaki bölgeyi Mayıs 2012’de ziyaret ettiğini beyan etmiştir. Görevli, Gülistan’da ve çevresindeki durumu tasvir eden, DKC görevlileri ile yapılmış ve kayıt altına alınmış üç röportaj ve bir takım DVDleri getirmiştir (aşağıda 71. Paragrafa bakınız).
Ermenistan Hükümeti ayrıca, 15 Eylül 2010 tarihli duruşmada başvurucu tarafından 2008 yılında sunulmuş DVD görüntülerinde harabelik içinde yürüyen adamın bir Azeri askeri olduğuna dair yaptıkları iddiayla ilgili olarak Mahkeme’nin yönelttiği soruya da cevap vermiştir. Bu adamın kim olduğuna dair bir yorum yapma konumuna sahip olmadıklarını belirtirken, DKC subaylarının Gülistan’da Azeri askerlerinin konuşlanmış olduğunu ve bölgede hiçbir sivilin bulunmadığını belirten ifadelerine atıfta bulunmuşlardır.
53. 5 Şubat 2014 tarihli duruşmada, Ermenistan Hükümeti, Gülistan’a ilişkin durumu tasvir eden ifadelerini tekrarladılar. Dahası, Azerbaycan askeri varlığının AAAS raporuyla da onaylanmış olduğunu iddia ettiler.
2. Tarafların ibraz ettiği deliller
54. Taraflar kendi savunmalarını destekleyici belgelere dayanan yoğun ve ayrıntılı malzemeler ibraz etmişlerdir. Aşağıdaki paragraf delillerin ana öğelerinin kısa bir tasvirini içermektedir.
(a) Başvurucu
(i) Gülistan haritası
55. Gülistan ve çevresini gösteren harita: Azerice isimlerin yazılı olduğu bütün köyü ve nehrin (İndzaçayı) kuzeyindeki köy girişini gösteren, resmi bir haritanın kopyası. Azerbaycan güçlerinin konuşlandıkları iddia edilen yerler şöyledir: biri köyün ortasında, birkaçı köyün kuzey ucunda, diğerleri nehrin kuzey kıyısına dağılmış vaziyette ve birbirlerinden ayrı, büyük bölümü köyün etrafındaki tepelerde bulunmaktadır.
(ii) DVDler
56. Başvurucunun gözlemleriyle beraber 21 Şubat 2008 tarihinde ibraz edilmiş ve Gülistan’ın ve çevresinin görüntülerini içeren bir DVD. Köy bir dağın yamacında bulunmaktadır. Evlerin çoğu harabelik olmakla beraber birkaçının hala çatısı bulunuyor. Bazı bacalardan duman tütüyor. Harabeliğin arasında bir adamın yürüdüğü görülüyor. Yamaçta köyden biraz uzakta ateş mevziinde gibi görünen bazı yapılar görülüyor.
(iii) “DKC” resmi görevlileri ve eski Gülistan köylülerinin ifadeleri
57. DKC Savunma Bakanı tarafından 14 Şubat 2008 tarihinde yazılan bir mektupta Gülistan’daki durum tasvir edilmiştir. Bu mektup özellikle Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin köyün içinde birçok nöbet ve atış yerlerinin bulunduğunu iddia etmiştir.
58. DKC’nin, 2005 yılından beri Gülistan köyünün yakınlarındaki bir askeri yerde görev yapan kıdemli bir subayı tarafından hazırlanmış 11 Ağustos 2010 tarihli yazılı ifade (ifadenin özeti için yukarıda 51. paragrafa bakınız). Bu ifade Gülistan ve çevresini gösteren elle çizilmiş bir harita ve bölgeyi gösteren birçok fotoğraf ile birlikte sunulmuştur. Başta isimsiz olarak anılan subayın daha sonra DKC Savunma Ordusu’ndan Albay Manukyan olduğu anlaşıldı. DKC subayının ifadesini yerinde yani Gülistan yakınlarındaki askeri birlikte kayıt altına alan, başvurucunun yardımcısı temsilcisi Bay Aloyan’ın ifadesinde, subayın ifadeleri ve fotoğrafların DKC’nin askeri yerinde çekildiği onaylanmıştır. Ermenistan Hükümeti görevlisi Bay Kostanyan’ın ifadesinde, DKC subayının ifadesini kendisinin huzurunda ve Gülistan yakınlarındaki askeri birimde hazırladığı yer alır.
59. Eski Gülistan sakinlerinden üçü Mart 2012 ‘deki ifadelerinde 2002 ve 2004 yılları arasında Gülistan’a geri dönmeye çalıştıklarını ancak başarılı olamadıklarını iddia etmişlerdir. Bölgeye ateşkes hattının DKC tarafından yaklaşmaya çalıştıklarını iddia etmişlerdir. Bu kişilerden ikisi Napat tepesinden köye bakabildiklerini, ancak onlara eşlik eden DKC askerlerinin, karşı tarafın keskin nişancılarına hedef olma riskinden dolayı daha ileriye gitmelerini engellediklerini belirtmişlerdir. Aralarından biri dürbün yardımıyla, köyde bulunan birçok siperi ve arkalarındaki askerleri görebildiğini bildirmiştir.
(b) Davalı Hükümet
(i) Hükümet
60. Gülistan ve çevresinin bir haritası. Harita İndzaçayı nehrinin kuzey kıyısından köyün tamamını göstermektedir. Azerbaycan askeri yerleri de nehrin kuzey kıyısında çoğunlukla köyün etrafındaki tepelerde bulunmaktadır. DKC yerleri nehrin güney kıyısında en yakın yeri köyün karşısında olacak şekilde konuşlanmıştır. Ermeni Hükümet’i tarafından Dağlık Karabağ’ın bir haritası Chiragov ve diğerleri Ermenistan (yukarıda alıntı yapılmıştır) davasında sunulmuştur. Bu haritaya göre Gülistan nehrin kuzeyinde DKC’nin tam sınırında yer almaktadır. Azerbaycan haritası 2006 yılında Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Toprak ve Harita Komitesi tarafından yayımlanmıştır. Bu harita Gülistan’ı DKC tarafından işgal edilen bölgenin tam sınırında göstermektedir. Haritada işgal altında olan bölgeler gölgelenmiştir ve çevresi kırmızı hatla belirlenmiştir; Gülistan bu kırmızı hatta gölgelenmiş bölgenin dışında nehrin kuzey kısmında yer almaktadır.
(ii) DVDler
61. Gülistan ve çevresinin görüntülerini içeren iki adet DVD ( ilki Eylül 2008’de ikincisi Temmuz 2012’de ibraz edilmiştir). İlkinde köy dağlık bir alanda evlerin çoğu harabelik bir biçimde görülmektedir. Ek olarak bir tepenin sırtında ateş mevzii olduğu anlaşılan bazı yapılar görülmektedir. İkinci DVD de köyü ve etrafındaki (harabelik evler ve tahrip olmuş tarım aletleri) göstermektedir. Görüntülerin üzerindeki açıklama metninde köyde kimsenin yaşamadığı, Ermenistan askeri yerlerinin ormanlık dik yamaçta bulunduğu ve büyük kalibreli silahlarla köyü kontrol altında tuttuğu; Azerbaycan askeri yerlerinin ise 2.5 km ötede bulunduğu ve köyü sadece görsel olarak kontrol edebildiği açıklanmıştır.
(iii) Statements from Azerbaijani military officers, officials and villagers from neighbouring villages
62. Mart 2012 tarihinde altı Azerbaycan subayı (1994 ile 1997 yılları arasında Goranboy bölgesinde bulunan askeri birimde görev yapmış Albay Babayev, 1999 ile 2009 arasında farklı dönemlerde Goranboy bölgesindeki askeri birimlerde görev yapmış Yarbaylar Abdulov, Mammadov, Ahmadov, Abbasov, ve Huseynov) ifadelerinde Gülistan’daki durumu aşağıdaki şekilde tasvir etmişlerdir:
- Gülistan İndzaçayı’nın kuzey kıyısında bulunmaktadır;
- Azerbaycan askeri yerleri nehrin kuzey kıyısında Gülistan’ın kuzey doğusunda alçakta ve harap edilmiş köyün 1 ila 3 km ötesinde bulunmaktadır;
- Ermeni askeri yerleri nehrin güney kıyısında ve Gülistan’ın güney batısında, stratejik olarak daha avantajlı olan yüksek bölgede (ormanlık dik yamaçlarda) bulunmaktadır. Subayların tahminine göre Ermenistan askeri yerleri 200-300 m ile 1 km arası değişen yakınlıkta bulunmaktadır;
- Ermenistan güçleri tarafından devamlı olarak ateşkes ihlalleri yapılmaktadır;
- Ermenistan Hükümeti’nin köyde bulunan bazı evlerin askeri amaçlarla kullanılmak üzere Azerbaycan güçleri tarafından onarılmış olduğu iddialarına karşı çıkmışlardır;
- Azerbaycan askeri yerleri ve köy Ermenistan askeri yerlerinin ateş etme mesafesinde bulunmaktadır (büyük kalibreli makineli tüfeklerle ateş edilebilir); bu sebeple askeri personel bölgede özgürce hareket edememektedirler ve sadece belirli rotalarda hareket edebilirler;
- köyde hiç sivil bulunmamaktadır;
- köyde bulunan binaların çoğu (yaklaşık 100 ev) çatışmalar sırasında harap olmuştur. Köy 1992 yılından beri terkedilmiş olduğundan evler çürümüş, çatıları çökmüş ve yıkılan binaların içlerinde ağaçlar büyümüştür. Mevcut durumda yaşanabilir halde hiçbir bina bulunmamaktadır; çatışmalardan sonra Ermenistan güçleri bölgeye mayın döşemiştir ve bu mayınlar bazen hayvanlar tarafından tetiklenmektedir;
- Yarbay Abdulov, Gülistan yerleşkesinin güney bölümündeki harabelikte Ermeni askerlerinin hareket halinde olduğunu gözlemlediğini belirtmiştir. Yarbay Mammadov, Ermenistan askelerinin bulundukları yerden nehre doğru hareket ettiklerini gördüğünü iddia etmiştir. Yarbay Abbasov ve Yarbay Huseynov Ermenistan askeri güçlerinin binaları harap ettiklerini ve buradaki malzemeleri kendi kuvvetlendirmeleri için kullandıklarını gözlemlediğini belirtmiştir.
63. Azerbaycan Savunma Bakanlığı’nın 2003 ile 2010 yıllarını kapsayan ateşkes ihlalleri ile ilgili olarak verdiği bilgiye göre, 2008’den itibaren ihlaller artmış (2008’de 20, 2009’da 35 ve 2010’da 52 ihlal), Gülistan bölgesindeki ölümler mayın patlamaları (5 Ağustos 2003’te 5 asker öldürülmüştür) veya ateşkes ihlalleri (25 Şubat 2005’te bir asker öldürülmüştür) sonucu oluşmuştur.
64. 12 Temmuz 2010 tarihli Mayın Hareketleri Ulusal Teşkilatı Direktörü tarafından yazılmış bir mektupta Goranboy bölgesinde bulunan Gülistan köyü “yoğun mayın ve patlamamış bomba (UXO) kirlenmesine maruz kalan bir alan olarak tanımlanmıştır”.
65. Mart 2012’de Meşali Köyü ve Yukarı Akçakant Kasabası gibi çevre yerleşkelerde yaşayan eski köy sakinlerinin ifadeleri alınmıştır. Gülistan Köyü’nü tamamen terkedilmiş çevresine mayın döşenmiş ve Ermenistan askeri yerleri tarafından devamlı olarak ateş altında şekilde tasvir etmişlerdir.
(iv) Basın Açıklamaları
66. Gülistan Köyü yakınlarındaki Dağlık Karabağ ve Azerbaycan sınır hattını inceleyen AGİT heyetiyle ilgili olarak Ermenistan kaynakları Ekim 2006’da iki basın açıklaması.
67. Haziran 2010 ve Mayıs 2012 arasında Azeri Basın Ajansı tarafından yapılmış Gülistan bölgesi de dâhil olmak üzere farklı bölgelerde yapılan ateşkes ihlalleri ile ilgili çok sayıda basın açıklaması. Basın açıklamalarında sıkça kullanılan metinler şu şekildedir: “Ermenistan Silahlı Kuvvetleri Gülistan Köyü yakınlarında bulunan siperlerden Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’ni vurdu” ya da “...Gülistan yakınlarındaki isimsiz bir tepede bulunan siperlerden...” ya da “düşman kuvvetleri Azerbaycan’ın Goranboy Bölgesi’ndeki Gülistan Köyü yakınlarında bulunan siperlerinden Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri yerlerini vurdular.” Bu basın açıklamaları arasından 3 Mart 2012 tarihli bir basın açıklaması “Azerbaycan yarbayı Gurban Huseynov Goranboy Bölgesi ön cephesindeli Gülistan Köyü’nde bir mayınla yaralanmış ve sonucunda bacağını kaybetmiştir” şeklinde bildirir.
68. Kara Mayınlarının Yasaklanması için Uluslararası Kampanya’nın 20 Eylül 2013 tarihli ifadesi, Dağlık Karabağ yetkilileri tarafından itilaflı bölgenin doğu ve kuzeyinde bulunan Ermenistan-Azerbaycan hattına artan sayıda insan öldürmeye yönelik kara mayını yerleştirilmesiyle ilgili endişelerini dile getirmiştir.
(c) Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
(i) Harita
69. Bütün köyü ve İdzhaçayı’nın kuzey kıyısını gösteren Gülistan ve çevresinin haritası. Azerbaycan askeri yerleri nehirin kuzey kısmında ve köye çok yakındadır (köyün doğusunda ve batısında ve kuzey ucunda). DKC askeri yerleri ise nehrin güney kıyısında ve köye en yakın bölümü köyün karşısındadır.
(ii) DVD
70. Haziran 2012’de sunulan Gülistan ve çevresinin görüntülerini içeren DVD ve Hükümet görevlisi Bay Kostanyan tarafından Gülistan yakınlarında görevlerini yapmakta olan üç DKC ordusu görevlisi ile yerinde gerçekleştirilmiş bir röportajlar (içerikleri için aşağıda 71. paragrafa bakınız). İçindeki birçok evin harabelik olduğu köyü ve çevresini göstermektedir. Videonun sonlarına doğru, bir koyun sürüsü ve bazı insanların harap edilmiş köyün arkasından geçtiği görülmektedir.
(iii) “DKC” askeri görevlilerinin ifadeleri
71. Mayıs 2012’de kaydedilmiş, Gülistan yakınlarındaki DKC askeri birliğinde görev yapmakta olan birim komutanı Sevoyan, çavuş Petrosyan ve subay Vardanyan ile yapılmış röportajların transkripti. Bölgedeki durumu şu şekilde tasvir etmişlerdir:
- Azerbaycan askeri güçleri köy içinde konuşlanmıştır ve bazen muharebe vazifelerini burada gerçekleştirirler ancak kalıcı yerleri buranın arka tarafındadır;
- köyde sivil kimse bulunmamaktadır;
- köyün içerisinde mayın bulunmamaktadır ancak çevreleyen bölgeye Azerbaycan güçleri tarafından mayın döşenmiştir (bazı zamanlarda hayvanların mayınları tetiklediğini fark etmişlerdir);
- Azerbaycak tarafından bazen ateşkes ihlalleri gerçekleşmektedir; eğer dikkatsiz davranırlarsa Azerbaycan güçlerince vurulma riski altındadılar;
- Gülistan’ın eski köy sakinlerinden birçok kez bölgeyi ziyaret etmek isteyenler olmuştur. Azerbaycan tarafından keskin nişancıların ya da savaş silahlarının hedefi olma tehlikesinden dolayı, köye yaklaşmalarına izin verilmemiştir.
3. Mahkeme’nin elindeki deliller
72. Mahkeme, 12 Eylül 2013 tarihinde, Amerikan Bilimsel İlerleme Derneği’nden (“AAAS”), “Jeouzamsal Teknolojiler ve İnsan Hakları Programı” çerçevesinde, aşağıdaki konularla ilgili bir rapor vermesini talep etmiştir:
-Sözleşme’nin Azerbaycan yönünden yürürlüğe girdiği tarihten (15 Nisan 2002) itibaren günümüze kadarki dönemde Gülistan Köyü ve çevresinde bulunan siper vb askeri yerlerin konumları,
- Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihte (15 Nisan 2002) köydeki yapıların ve köylülerin mezarlıklarının tahribat durumuları.
73. “Gülistan’ın yüksek çözünürlülükte uydu görüntüleri değerlemesi, Azerbaycan 2002-2012” raporu (“AAAS raporu”) Kasım 2013’te Mahkeme’ye sunulmuştur. 2005, 2009 ve 2012 yıllarına ait halka açık kaynaklardan edinilen yüksek çözünürlülükte uydu görüntülerinin yorumlanmasına dayanarak, rapor aşağıdaki bilgilere ulaşmıştır.
74. Askeri yapılar açısından, 2005 ve 2009 görüntülerinde köyde ve yakınlarında siper ve istinat duvarları bulunmaktadır. Ara dönemde güçlendirme söz konusu olmuş olsa da 2012 görüntülerinde siperlerin yok olan görüntüsünden 2009 yılından sonra siperlerin kullanılmamaktan dolayı yavaş yavaş yok olduğu görülüyor. Gülistan’ın etrafındaki bölgede askeri müdahale gözle görülür biçimdedir. 2005 ile 2009 yılları arasındaki dönemde söz konusu olan siperler, istinat duvarları, araçlar ve araç izleri ile ilgili güçlendirmeleri, 2009 ile 2012 yılları arasında bölgedeki askeri büyümeler takip etmiştir. Siperler ve istinat duvarları kullanılmayıp terkedilirken, askeri binalar ve araçların varlığı artmaya devam etmiştir.
75. Binaların tahrip edilmesi ile ilgili olarak rapor, köydeki evlerden yaklaşık 250’sinin tahrip edildiğini işaret etmiştir. “tahrip edilmiş” terimi tam ve sağlam olmadıkları anlamına gelmektedir. Rapora göre binalarda çürüme ve bitki örtüsünün aşırı büyümesi görülmüş ve bu yapıların görünmesini zorlaştırmıştır. 2005 yılında 33 kadar bina ayakta kalmış olsa bile 2009 yılında 17 ve 2012 yılında 13 bina ayakta kalmıştır. Tahrip olan binaların dış ve iç duvarları dururken çatıları çökmüştür. Binaların durumu tahribin yangın sebebiyle olmuş olabileceği izlenimini yaratsa da, rapor tahribin sebebinin uydu görüntüleri ile belirlenemeyeceğinin altını çizmiştir. Özellikle belirtildiği üzere, binaların isteyerek tahrip edilip edilmemiş olduğu anlaşılamamaktadır. Mezarlıklar uydu görüntülerine bakılarak teşhis edilebilir durumda değildir. Rapora göre bu durum bitki örtüsünün aşırı büyümesinden kaynaklanmış olabilir.
II. ERMENİSTAN VE AZERBAYCAN’IN ORTAK TAAHHÜDÜ
76. Avrupa Konseyi’ne katılmadan önce Ermenistan ve Azerbaycan, Bakanlar Komitesi ve Parlementerler Meclisi’ne taahhütlerini vererek Dağlık Karabağ sorununa barışçıl bir çözüm bulunması için söz vermişlerdir Parlementerler Meclisi Görüşü 221 (2000) ve 222 (2000) ve Bakanlar Komitesi Kararları Kar (2000)13 ve (2000)14). Parlementerler Meclisi Görüşü 222 (2000)’nün Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi’ne üyelik başvurusu ile ilgili paragrafları aşağıdaki gibidir:
“11. Meclis, Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın mektubunda, Dağlık Karabağ sorununa barışçıl bir çözüm getirmek üzerine ülkesinin verdiği sözü yinelemiştir ve Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi’ne katılımının, müzakere sürecine ve bölgedeki istikrara büyük katkılar sağlayacağını vurguladığını belirtmiştir.
...
14. Meclis, Azerbaycan Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakanı ve mecliste temsil edilen siyasi parti başkanlarının mektuplarında, Azerbaycan’ın aşağıdaki taahhütlerini onurlandırmaya söz verdiğini belirtmiştir:
...
ii. Dağlık Karabağ sorununa çözüm olarak:
a. sorunu yalnızca barışçıl yollarla çözmek için çabalarına devam edecekler;
b. uluslararası ve yerel anlaşmazlıkları barışçıl yollarla ve uluslararası hukukun ilkelerine göre çözecekler (Avrupa Konseyi üye devletlerin her birine yüklenmiş bir yükümlülüktür) ve komşularına karşı tehdit edici güç kullanımını kararlılıkla reddedecekler;”
Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi üyesi olmak için davet edilmesi ile ilgili Bakanlar Komitesi Kararı Karar (2000)14; Görüş 222 (2000)’de belirtildiği haliyle, Azerbaycan tarafından verilen taahhütlere ve Azerbaycan Hükümeti tarafından bu taahhütlerin yerine getirileceğine dair verilen teminatlara atıfta bulunur.
III. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Azerbaycan SSC kanunları
77. Başvurucunun mülkiyet hakkı ile ilgili kanunlar 1978 tarihli Azerbaycan SSC Anayasası ve 1970 tarihli Toprak Kanunu ve 1983 tarihli İskan Kanunu’dur.
1. 1978 Anayasası
78. The Constitution stated as follows:
Madde 13
“Azerbaycan SSC vatandaşlarının kişisel mülkiyetlerinin temelinde hak edilmiş gelir yatar. Kişisel mülkiyetler eve ve aileye ait eşyaları, kişisel kullanım eşyalarını, temel ve yararlı eşyaları, evi ve kazanılmış birikimleri kapsar. Vatandaşların kişisel mülkiyetleri ve bunların miras yoluyla intikali devlet tarafından koruma altına alınmıştır.
Vatandaşlara, kanun tarafından öngörülmüş ortak çiftlik (besi ve kümes hayvanlarının yetiştirilmesi de dâhil) , bahçecilik ve bireysel konutların yapılması amacıyla arazi parçası verilir. Vatandaşlardan arazilerini mantıklı kullanmaları gerekmektedir. Devlet ve kollektif tarım alanları vatandaşlara küçük arazileri için yardım ederler.
Kişisel mülkiyetler ve kullanım hakkı verilmiş mülkler kamu çıkarlarını zarara uğratacak şekilde haksız kazanç elde etmek için kullanılamazlar”
2. 1970 tarihli Toprak Kanunu
79. Toprak Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 4. Devletin (halkın) toprak mülkiyeti
“SSCB Anayasası ve Azerbaycan SSC Anayasası uyarınca toprak mülkiyeti devlete aittir – bu topraklar Sovyet halkının ortak mülkiyetindedir.
SSCB’de toprakların mülkiyeti ayrıcalıklı olarak devlete aittir ve kullanım için dağıtımı yapılır. Doğrudan ya da dolaylı olarak devletin toprak mülkiyeti hakkını ihlal eden eylemler yasaklanmıştır.”
Madde 24. Toprak kullanımını onaylayan belgeler
“Arazi parçalarının kollektif çiftlikler, devlet çiftlikleri ve diğerleri tarafından kullanımı, kullanım hakkı üzerine bir devlet sertifikası ile belgelenir. Bu sertifikanın şeklini SSCB ve birlik cumhuriyetlerindeki toprak kanunlarına uygun olarak SSCB Bakanlar Sovyeti belirler. Arazinin geçici olarak kullanım hakkı Azerbaycan SSC’nin Bakanlar Sovyeti tarafından belirlenen sertifika şekline göre belgelenir.”
Madde 25. Arazi kullanım hakları ile ilgili sertifikaların çıkarılması üzerine kurallar
“Arazinin süresiz olarak kullanılması amacı ile verilen devlet sertifiları ve arazilerin geçici olarak kullanılması amacı ile verilen sertifikalar; kullanım için dağıtılacak arazi parçalarının bulunduğu (cumhuriyet idaresinde olan) bölge ve kentlerin Halk Temsilcileri Sovyeti Yürütme Komitesi tarafından kollektif çiftliklere, devlet çiftliklerine, diğer devlet, kooperatif ve kamu kuruluşlarına, kurumlara ve aynı şekilde vatandaşlara verilir. ”
Madde 27. Arazilerin belirlenen amaç için kullanılması
“Arazi kullanıcıları, kendilerine pay edilen arazileri, arazilerin pay edilme sebebine uygun olarak kullanma hakkı ve yükümlülüğü altındadırlar.”
Madde 28. Arazi kullanıcılarının pay edilen araziler üzerindeki hakları
“Pay edilmiş arazi parçalarının belirlenmiş amacına bağlı olarak, arazi kullanıcıları ilgili kurallar dâhilinde aşağıdaki haklara sahiptirler:
– konut, endüstriyel ve ortak kullanım binaları inşa edebileceği gibi diğer yapı ve binaları da inşa edebilirler;
– tarımsal bitkiler dikebilir, meyve ağaçları, dekoratif ağaçlar ve diğer çeşit ağaçlar dikilerek ağaçlandırma yapabilirler;
– mahsul toplama alanları, meraları ve diğer tarım arazilerini kullanabilirler,
– yaygın doğal toprak altı kaynaklarını, kömür ve su kaynaklarını ekonomik ihtiyaçlar için kullanabilir bunun yanında arazinin diğer kıymetli olanaklarını da kullanabilirler
Madde 126-1. Binanın mülkiyet hakkının miras ile intikal ettiği durumlarda arazinin kullanım hakkı
“Bir köyde bulunan bir binanın mülkiyet hakkı miras yoluyla mirasçılara intikal ederse ve mirasçıların ilgili usullere uygun olarak mesken arazisi satın almaya hakları yoksa Azerbaycan SSC Bakanlar Sovyeti tarafından büyüklüğü belirlenmek üzere, binayı ellerinde bulundurmak için gereken arazi parçasının kullanım hakkı kendilerine verilir”
Madde 131. Kişisel oturum amaçlı katları inşa edilmesi için vatandaşlara arazi parçalarının pay edilmesi
“Kişisel mülk haline gelecek oturum amaçlı tek katlı binaların inşası için arazi parçaları Azerbaycan SSC’nin yerleşik nüfusunun olduğu bölgelerinde, bu bölgelerde kişisel katlar inşa etmek yürülükte olan kanunla yasaklanmamış olmak kaydıyla vatandaşlara pay edilebilir. Pay edilen topraklar; kent veya kentsel yerleşime ait arazilerden, kollektif çiftlik, devlet çiftliği ve diğer tarımsal teşebbüsler tarafından kullanımda olmayan köy arazilerinden, devlet rezervlerinden, şehirlerin yeşillendirilmesi için ayrılan arazileri kapsamayan devlet orman fonu arazilerinden alınabilir. Bahsi geçen amaç için arazinin pay edilmesi bu kanunda belirlenen usullere uygun şekilde yapılmalıdır.
Şehir ve işçilerin yaşadığı bölgelerde kişisel katların inşası, kullanımı veya teknik olarak hazırlanmasının masraf yaratmayacağı boş alanlarda ve kural olarak, düzenli yolcu iletişimi bulunan demir ve kara yollarına yakın yerlerde, bağımsız oturum bölgesi ve yerleşkeleri şeklinde gerçekleştirilmelidir;
3. 1983 tarihli İskan Kanunu
80. İskan Kanunu Madde 10.3 aşağıdaki gibidir:
“Azerbaycan SSC ve SSCB kanunlarına uygun olacak şekilde vatandaşlar kişisel mülk olarak bir konut sahibi olma hakkına sahiptirler.”
4. 1985 tarihli Konutların Tescil Kuralları ile ilgili Yönerge
81. 1985 tarihli Yönerge’nin 2. maddesinde, bir konutun tapusuna delil teşkil edecek belgeler listelenmiştir. Yönerge, SSCB Merkez İstatistik Kurulu tarafından 15 Temmuz 1985 tarihinde dosya numarası 380 ile kabul edilmiştir. Madde 2.1 birincil tapu delili olarak kullanılabilecek çeşitli belgeleri sıralamıştır.
Madde 2.2’ye göre eğer birincil tapu delilinin kayıp olduğu durumlarda, tapunun varlığı diğer belgeler ile dolaylı olarak gösterilebilir. Bu belgelere dâhil olanlar:
“konut üzerinde sahip olunan hakkın belirtildiği usulunce resmileştirilmiş belgenin sahibi tarafından mülke yönelik eksiksik bir referans içerdikleri takdirde teknik envanter belgeleri”
Madde 2.3 aşağıdaki gibidir:
“Kırsal alanlarda, kırsal yerleşimlerin kent (kasaba) sınırları ile birleştiği ya da kent (kasaba) olarak yeniden düzenlendiği durumlarda da, bu yönergelere göre yapılan kayıtların dayanağı; ev idaresi listeleri, bunların özetleri, Bölge ve Kent Halk Temsilcileri Yürütme Heyeti beyanları ve binalarda mülkiyet hakkını tescil eden bu yönergelerin madde 2.1 ve 2.2’sinde belirtilen diğer belgelerdir.”
5. 1958 tarihli Azerbaycan SSC İşçi Temsilcileri İhtiyar Meclisi Tüzüğü
82. Ek olarak, başvurucuya göre, 23 Nisan 1958 tarihli Azerbaycan SSC İşçi Temsilcileri İhtiyar Meclisi Tüzüğü (“1958 tarihli Azerbaycan SSC İşçi Temsilcileri İhtiyar Meclisi Tüzüğü”), 1960’lı yılların başında araziyle ilgili haklarının tesis edilmesi açısından konuyla alakalıdır. Hükümet buna karşı çıkmıştır.
2. bölümün 9. paragrafı aşağıdaki gibidir:
“İşçi Temsilcileri İhtiyar Meclisi tarım alanında:
...
(j) köylerin ulusal arazi fonlarını yönetecek; bu fonlardan o bölgede yaşayanların özel yapılar inşa etmesi için arazilerin paylara ayrılması ve payların dağıtılması görevini yapacak; arazi kirası hakkındaki hukuki düzenlemeleri idame ettirecektir”
2. bölümün 19. paragrafı aşağıdaki gibidir:
“İşçi Temsilcileri İhtiyar Meclisi kamu düzeni ve bölgede yaşayanların haklarının idamesi alanında:
...
(e) kollektif çiftliklerde aile mülkiyeti bölümlerinin kayıtlarını tutacaktır (çiftçi ev idareleri).”
B. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kanunları
1. 1991 tarihli “Daimi İkametgâhlarından Zorla Ayrılan Vatandaşlara (Mültecilere) İskan Sağlanması” Kararı
83. Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti 6 Kasım 1991 tarihinde, “Daimi İkametgâhlarından Zorla Ayrılan Vatandaşlara (Mültecilere) İskan Sağlanması” adında bir karar yayımladı. Bu karar, diğerlerinin yanı sıra, Azerbaycan’ı terkeden Ermeniler ve Ermenistan, Dağlık Karabağ ve çevresindeki eyaletleri terkeden Azeriler arasında gelişen mülkiyet mübadelesini ele almıştır.
Bölüm 8
“Sumgayit, Gandja, Mingachevir, Yevlakh, Ali-Bayramli, Lenkaran, Naftalan, Sheki kentleri ve bölgelerinin Halk Temsilcileri Sovyetlerini ve idari makamların yerel kurumlarının bilgilendirilmesi ve iki ay içinde, Ermenistan’dan Azerbaycan’a ev ve dairelerin yasal değişimi ile ilgili vekâlet dilekçesi veya başka belgeler bulunduran diğer mülteci ailelerine konut sağlanması
Mültecilerin büyük bir bölümünün şahsi olarak sahip oldukları konutları, şehirlerde devlete ait daireler ile değiştirdikleri göz önünde bulundurularak, özelleştirme ile ilgili gerekli kanunların kabul edilmesinin ardından, bu daireleri mültecilerin şahsi mülkiyetine geçirmek üzere idari makamların yerel kurumlarının bilgilendirilmesi
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin çeşitli bakanlık, kurum ve kuruluşları tarafından kırsal alanlarda 1988’den sonra mültecilerin yaşaması için inşa edilen konutların, yerleşik mültecilerin özel mülkü olarak ilan edilmesi ve idari makamların yerel kurumlarının bu ailelere gereken belgeleri sağlamaları konusunda bilgilendirilmesi
Azerbaycan Cumhuriyeti’ni terk ederken mülkiyetlerini takas etmemiş veya satmamış ailelerin boş kalan özel mülkiyetlerinin, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne gelmiş ve bu yapılarda kalıcı olarak ikamet eden mülteci ailelerinin özel mülkiyeti olacak şekilde ve Ermenistan’daki kalıcı ikametgâhlarında bulunan zorla ve tazminat almadan terk ettikleri konutlarının telafisi olarak devredilmesi.”
84. 1991 tarihli Kurallar hala yürürlüktedir. Bu kural dışında, Dağlık Karabağ sorunundan dolayı Azerbaycan’ı terkeden Ermenilerin terkettikleri mülkleriyle ilgili başka bir yasa düzenlenmemiştir. Buna bağlı olarak, kuralın dışında kalan mülkler için takip eden paragraflarda belirtilen mülkiyet genel kuralları uygulanır.
85. 9 Kasım 1991 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti mülkiyeti ilgilendiren kanunlar çıkarmıştır ve bu kanunlarda toprak ilk defa özel mülkiyetin konusu olarak ele alınmıştır. Ancak, vatandaşlara pay edilmiş toprakların özelleştirilmesi ile ilgili detaylı kurallar, daha sonrasında, 1996 Toprak Reformu Kanunu ile getirilmiştir.
2. 1991 tarihli Mülkiyet Kanunu
86. 1991 tarihli Azerbaycan Cumhuriyeti Mülkiyet Kanunu 1 Aralık 1991’de yürürlüğe girmiştir.
Diğerlerinin yanı sıra, bu kanunda aşağıdaki unsurlar belirtilmiştir:
Article 21. Vatandaşların mülkiyet haklarının konusu
“1. Bir vatandaş aşağıda sayılanlara sahip olabilir:
– araziler;
– evler, apartman daireleri, kır evleri, garajlar, özel kullanım için ayrılmış ev eşyaları;
– hisse senetleri, bonolar ve diğer menkul değerler;
– kitle iletişim araçları;
– devlet veya kamu güvenliği veya uluslararası yükümlülükler sebebi ile vatandaşlar tarafından sahip olunamayacağı kanunda belirtilmiş bazı mülkiyet çeşitleri hariç; tüketiciye ulaşması amaçlanmış ticari eşyaların üretimi için gereken şirket ve bina kompleksleri, sosyal ve kültürel pazarlar.
...
5. apartman dairesi, konut, kır evi, garaj veya diğer yapı veya mülklere sahip olan bir vatandaşın bu mülklerini kendi isteği doğrultusunda elinden çıkarma hakkı vardır: bu mülkleri satabilir, miras olarak bırakabilir, kiralayabilir veya kanunu ihlal etmeyen diğer eylemlerde bulunabilir.”
3. 1992 tarihli Toprak Kanunu
87. 31 Ocak 1992’de yürürlüğe giren yeni Toprak Kanunu aşağıdaki hükümleri içerir:
Madde 10. Arazilerin özel mülkiyeti
“Bölge ve Kent Halk Temsilcileri Sovyeti’nin kararları esas alınarak, yerel idari kurumların talebine uygun şekilde araziler, Azerbaycan Cumhuriyeti vatandaşlarının özel mülkiyeti için aşağıdaki amaçlar için ayrılmıştır:
1) arazi üzerinde konut ve ek yapılar inşa etmenin yanısıra özel amaçlı ek çiftçilik tesis edilmesi amacıyla kalıcı ikamet eden kişiler için;
2) tarım ürünlerinin satış amaçlı üretiminde yer alan tarım faaliyetleri ve diğer kurumlar için;
3) kent sınırları içinde özel ve kollektif kır evleri ve özel garajlar inşa edilmesi için;
4) iş aktiviteleriyle ilişkili yapılar için;
5) geleneksek etnik üretim faaliyetleri için.
Azerbaycan Cumhuriyeti kanunları altında araziler başka amaçlarla da vatandaşların özel mülkiyetine ayrılabilir.”
Madde 11. Özel mülkiyet için arazi paylaştırma şartları
“Bu kanunun 10. maddesinde belirtilen şartların amacına uygun olarak, araziler üzerinde mülkiyet hakkı bedelsiz olarak tahsil edilir.
Özel konutlar, kır evleri ve garajlar için vatandaşlara bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce paylaştırılmış araziler, vatandaşların özel mülkiyeti haline gelir.
Bir arazi üzerinde özel mülkiyet hakkı veya mirasla intikal edebilen yaşam boyu elinde bulundurma, yabancı bir vatandaşa veya yabancı tüzel kişilere verilemez
Bir arazi eski sahiplerine ya da onların mirasçılarına geri verilmez. Arazi üzerinde mülkiyet hakkı bu kanunda belirtilen temellere göre edinebilirler.”
Madde 23. Arazi paylaştırılması
“Bölge ve Kent Halk Temsilcileri Sovyeti’nın kararına dayanarak, araziler vatandaşlara, teşebbüslere ve kuruluşlara mülkiyet için, kullanım ya da kiralama için arazi paylaştırma usulü ve arazi kullanım belgelerine uygun olarak paylaştırılırlar.
Arazi için önceden belirlenmiş amaç, arazi paylaştırma sertifikasında gösterilir.
Bir arazinin devlet ve kamu ihtiyaçları için müsaderesi de dahil olmak üzere, arazinin paylaştırılması veya müsaderesi için talebin kabul edilmesi ve incelenmesi usülü, Bakanlar Kurulu veya Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından belirlenir.
Vatandaşların arazi paylaştırılması talepleri bir ayı geçmeyecek bir süre içinde incelenmelidir.”
Madde 30. Arazi mülkiyetini tasdikleyen belgeler, mülkiyet hakkı ve arazinin sürekli kullanımı
“Arazi üzerindeki mülkiyet hakları, elinde bulundurma hakları ve arazilerin daimi kullanımı Bölge ve Kent Halk Temsilcileri Sovyeti tarafından düzenlenmiş bir devlet sertifikası ile tasdiklenir.
Bahsedilen devlet sertifikasının biçimi Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmış olmalıdır.”
4. 1995 Anayasası
88. 1995 Anayasası mülkiyet hakkını korur ve kanuna aykırı eylemlerden veya devlet organları veya memurların ihmallerinden kaynaklı olarak oluşabilecek her türlü hasara karşı devlet mükellefiyeti sunar.
Anayasanın ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 29
“I. Herkesin mülkiyet sahibi olmaya hakkı vardır.
II. Hiçbir mülkiyet öncelikli değildir. Mülkiyet hakkı, özel mülk maliklerinin hakları da dâhil olmak üzere kanunla koruma altına alınmıştır.
III. Herkes gayrimenkul ve menkul sahibi olabilir. Mülkiyet hakkı maliklere tek başlarına veya başkaları ile müşterek olarak elinde bulundurma, kullanma ve tasarruf etme hakları bahşeder.
IV. Hiçkimse mahkeme kararı olmaksızın mülkiyetinden yoksun bırakılamaz. Mülkiyete topyekün el konulmasına izin verilmez. Mülkiyetin devlet veya kamu ihtiyaçları için devredilmesine ancak öncesinde adil karşılık ödenmesi şartıyla izin verilmiştir.
V. Devlet tevarüs haklarını temin eder.”
Madde 68
“I. Suç ve gasp kurbanlarının hakları kanunla korunmaktadır. Kurbanın yargı idaresine katılma hakkı ve zararlarının giderilmesini talep etme hakkı vardır.
II. Herkes kanuna aykırı eylemler veya devlet organları veya memurların ihmalleri sonucu uğradığı zararlardan dolayı devletten zararlarının giderilmesini talep etme hakkına sahiptir.”
5. Medeni Kanun
89. 1 Eylül 2000 tarihinden önce yürürlükte olan Medeni Kanun hükümleri:
Madde 8. Azerbaycan SSC’de diğer birlik cumhuriyetlerinin medeni kanunlarının uygulanması
“Diğer birlik cumhuriyetlerinin medeni kanunları Azerbaycan SSC’inde aşağıdaki kurallara göre uygulanabilir:
(1) mülkiyet hakkından kaynaklanan ilişkiler mülkiyetin bulunduğu yerdeki kanunlar tarafından idare edilmelidir.
...
(4) hasar verilmesi sonucu oluşan yükümlülük kendi yasalarına göre çözümlenir ya da hasara uğramış tarafın talebi üzerine hasarın verildiği yerin hukukuna uygulanır;...”
Madde 142. Bir başkasının hukuka aykırı zilyetliğinden mülkiyetin geri alınması
“Malik mülkiyetini bir başkasının hukuka aykırı zilyetliğinden geri alma hakkına sahiptir.”
Article 144. Hukuka aykırı olarak devredilmiş devlet, kooperatif veya diğer kamu mülkiyetlerinin geri alınması
“Kanuna aykırı olarak devlet mülkiyeti veya kolhozların veya diğer kooperatif ve kamu kuruluşlarının mülkiyetleri ilgili kurumlar tarafından her türlü alıcıdan herhangi bir surette geri alınabilir.”
Article 146. Hukuka aykırı zilyetikten mülkiyetin geri alınması hakkında çözümler
“Mülkiyetin bir başkasının hukuka aykırı zilyetliğinden geri alınması söz konusu olduğunda, bu kişi mülkü hukuka aykırı olarak elinde bulundurduğunu biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa (kötü niyetli zilyet), malik bu kişiden, mülkü elinde bulundurduğu bütün dönemi kapsayacak şekilde, elde ettiği veya elde etmesi gereken bütün gelirleri tazminat olarak talep etme hakkına sahiptir. Malik, mülkü iyi niyetli olarak elinde bulunduran kişiden (iyi niyetli zilyet), zilyetliğinin hukuka aykırı olduğunu öğrendiği andan itibaren veya malikten gelen mülkiyetin iadesi resmi emrini aldıktan sonra elde ettiği veya elde etmesi gereken bütün gelirleri tazminat olarak talep etme hakkına sahiptir.”
Madde 147. Mal ve mülkten yoksun bırakmayı kapsamayan ihlallere karşı malikin haklarının korunması
“Malik; ihlal edilen bütün hakları sebebiyle, bu ihlallerin mal ve mülkten yoksun bırakmayı kapsamadığı durumlarda dahi, tazminat talep etme hakkına sahiptir.”
Madde 148. Malik olmayan zilyetlerin haklarının korunması
“İş bu kanunun 142. ve 147. maddeleri arasında öngörülmüş haklar, malik olmadığı halde bir kanun veya sözleşmeye uygun olarak mülkü elinde bulunduran kişileri de kapsar.”
Madde 571-3. Mülkiyet hakkıyla ilgili uygulanacak hukuk
“Söz konusu mülkün mülkiyet hakkıyla ilgili bütün durumlarda, mülkün bulunduğu ülkenin hukuku uygulanacaktır.
Azerbaycan SSC ve SSCB kanunlarının hükümlerine aykırı her durumda, mülkiyet hakkı kurulmasına veya sona erdirilmesine temel oluşturan bir eylem veya diğer bir şart oluştuğunda söz konusu mülkün mülkiyet hakkı mülkün bulunduğu ülkenin kanunlarına uygun şekilde kurulur veya sona erdirilir.”
Madde 571-4. Hasar verilmesinden kaynaklanan yükümlülüklerde uygulanacak hukuk
“ Hasar verilmesinden kaynaklanan yükümlülüklerle ilgili olarak tarafların hak ve ödevleri konusunda, eylemin veya oluşan diğer şartın gerçekleştiği ve kaybın tazmin edilmesi talepleri için temelin oluştuğu ülkenin kanunları uygulanır.”
90. 1 Eylül 2000 tarihinden itibaren yürülükte olan Medeni Kanun hükümleri:
Madde 21. Zararların tazmini
“21.1 Bir kişi uğradığı zararların tamamı için tazminat talep etme hakkına sahiptir ve kanun veya sözleşmeyle daha düşük bir miktar öngörülmediği sürece uğradığı zararların tamamını tazminat olarak talep edebilir.
21.2 Hasarlardan anlaşılması gereken, hakkı ihlal edilen kişinin ihlale konu olan hakkının iadesi için yaptığı veya yapması gereken masraflar, mülküne verilen zarar ve yapılan hasarlar (zararı karşılayan tazminat) ve hak ihlal edilmemiş olsaydı medeni hukuk işlemlerinin doğal seyrinde hak sahibinin elde etmiş olacağı ancak hak ihlal edildiği için elde edememiş olduğu karlardır (mahrum kalınan kar).
Madde 1100. Devlet kurumları, özerk yerel yönetimler ve bunların memurları tarafından verilen zararlarla ilgili sorumluluk
“Bir devlet kurumunun veya özerk yerel yönetimin hukuka aykırı olarak aldığı önlemler de dâhil olmak üzere, devlet kurumları, özerk yerel yönetimler ve bunların memurları tarafından yapılan usulsüz eylem ve ihmaller, Azerbaycan Cumhuriyeti veya ilgili belediyelerin tazminat yükümlülüğü altındadır.”
6. Medeni Usul Kanunu
91. 1 Haziran 2000 tarihinden önce yürürlükte olan Medeni Usul Kanunu hükümleri:
Madde 118. Davalının ikamet yerinde dava açılması
“Davalar davalının ikamet yerin mahkemelerinde açılır.
Tüzel kişiye karşı açılacak davalar tüzel kişinin adresi veya sahip olduğu mülklerin olduğu yerde açılır.”
Madde 119. Davacının seçtiği yargı yetkisi
“... Bir vatandaşın veya tüzel kişinin mülküne verilen hasarın dolayı tazminat istenmesi için açılacak dava hasarın oluştuğu yer mahkemesinde de açılabilir.”
92. 1 Haziran 2000 tarihinden itibaren yürürlükte olan Medeni Usul Kanunu hükümleri:
Madde 8. Kanun ve mahkemeler önünde herkesin eşit olması
“8.1 Özel hukuk davaları ve ticari uyuşmazlıklarda adalet, herkesin kanunlar ve mahkemeler önünde eşit olması ilkesi ile uyumlu olarak yerine getirilmelidir.
8.2 Irk, din, cinsiyet, köken, mal varlığı durumu, ticari mevkii, inanç, siyasi partilere, sendikalara ve diğer sosyal derneklere üyelik, konum, taabiyet, mülkiyet çeşidi veya kanunda belirtilmemiş diğer sebeplere dayanılarak ayrım yapılmaksızın, mahkeme önünde davaya katılan herkese eşit olarak yaklaşılmalıdır.”
Madde 307. Maddi gerçeklerin hukuki öneminin tespit edilmesi gereken davalar
“307.1 Mahkeme, gerçek ve tüzel kişilerin, kişisel ve mülkiyet haklarının kurulması, değiştirilmesi veya sona ermesinin dayandığı olayları tespit eder.
307.2 Mahkeme gerçeklerin tespit edilmesiyle ilgili aşağıdaki davaları dikkate alır:
...
307.2.6 Mülkiyet hakkıyla ilgili olarak taşınmaz mülkünü elinde bulundurma, kullanma ve tasarruf etme konusundaki maddi gerçekler...”
Madde 309. Başvuru yapılması
“309.1 Maddi gerçeklerin hukuki öneminin tespit edilmesi konusundaki başvurular başvurucunun ikamet yeri mahkemesine yapılmalıdır.
309.2 Mülkiyet hakkına yönelik olarak, taşınmaz mülkünü elinde bulundurma, kullanma ve tasarruf etme ile ilgili maddi gerçekleri ilgilendiren başvurular, taşınmaz mülkün bulunduğu yer mahkemesine yapılmalıdır.”
Madde 443. Yabancıların katılımı ile ilgili davalarda Azerbaycan Cumhuriyeti mahkemelerinin yargı yetkileri
“443.0 Azerbaycan Cumhuriyeti mahkemelerinin yabancıların katılımının söz konusu olduğu aşağıdaki davaları dikkate alma hakkı mevcuttur: ...
443.0.6 mülkün uğradığı zararların veya mülke verilen hasarların tazmin edilmesi ile ilgili davalarda, zararların tazmin edilmesi iddialarının ileri sürülmesine sebep olan eylem ve diğer şartların Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarında gerçekleştiği durumlarda.”
IV. SÖZLEŞME’NİN ONAYLANMASINDAN SONRA DAVALI HÜKÜMET TARAFINDAN VERİLEN BEYANAT
93. 15 Nisan 2002 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından tevdi edilen onaylama senedi aşağıdaki beyanatı içerir:
“Azerbaycan Cumhuriyeti, Ermenistan Cumhuriyeti’nin işgali altında bulunan bölgelerde, bu bölgeler serbest bırakılıncaya dek, Sözleşme’nin hükümlerinin uygulanmasını güvence altına alamayacak durumda olduğunu beyan etmektedir.”
V. İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUK
94. Kara Savaşı Talimatları La Hey Sözleşmesi’nin 42. maddesi, 18 Ekim 1907 (bundan itibaren “1907 La Hey Sözleşmesi” olarak anılacak) askeri işgali aşağıdaki şekilde tanımlar:
“Düşman ordusunun yetkisi altına giren bir toprak parçası işgal edilmiş sayılır. İşgal ancak böyle bir otoritenin tesis edilmiş ve uygulanabilir olduğu topraklara doğru genişleyebilir.”
Buna bağlı olarak, 1907 La Hey Sözleşmesi kapsamında işgal, bir devlet, düşman devletin toprak parçasında veya toprak parçasının bir bölümü üzerinde gerçek yetki kullandığı zamanlarda söz konusudur[1]. Gerçek yetkinin koşulları yaygın olarak etkin kontrol koşulları ile eş anlamlı kabul edilir.
Bir toprak parçasında veya toprak parçasını bir bölümü üzerinde askeri işgalin söz konusu olduğunun kabul edilmesi için şu unsurların gösterilmesi gerekmektedir: egemen gücün onayı olmaksızın etkin kontrol uygulayabilecek durumda olan yabancı askeri birliklerin varlığı. Yaygın uzman fikrine göre, yabancı askeri birliklerin fiziksel varlığı işgalin olmazsa olmaz şartıdır[2], başka bi deyişle, deniz ve hava kuvvetlerinin, deniz ve havadan ablukaya alarak kontrolü yeterli değildir[3].
95. Uluslararası insancıl hukukun kuralları, konut ve mülklere erişimin engellenmesiyle ilgili meseleleri açıkça karşılamamaktadır. Ancak, 12 Ağustos 1949 tarihli Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin [No. IV] 49. maddesi (“Dördüncü Cenevre Sözleşmesi”) işgal altındaki topraklarda zorunlu yer değiştirmeler ile ilgili meseleleri düzenlemektedir. İçeriği aşağıdaki gibidir:
“Koruma altında olan kişilerin, işgali altındaki topraklardan işgal eden devletin kendi topraklarına veya işgal edilmiş olsun olmasın başka bir devletin topraklarına ferdi olarak veya kitle halinde zorla nakilleri veya tehcirleri, her ne sebeple olursa olsun, yasaktır.
Ancak, işgal eden devlet, halkın emniyeti veya zorunlu askerî sebepler gerektirirse, belirli bir işgal mıntıkasının kısmen veya tamamen tahliyesine girişebilir. Tahliyeler, koruma altında olan kişilerin buna maddi olarak imkân olmadığı haller dışında ancak işgal altındaki topraklarda yer değiştirmelerini sağlayabilir. Bu suretle tahliye edilen halk, bu mıntıkada çarpışma sona erer ermez tekrar yerlerine iade olunacaktır.
İşgal eden devlet, bu tahliye ve nakillere girişirken, koruma altında olan kişilerin mümkün olduğunca uygun konaklama olanaklarına sahip olmalarını, yer değiştirmelerin hijyen, sağlık, emniyet ve iaşe şartları altında gerçekleşmesini ve aynı aileye mensup kişilerin birbirlerinden ayrılmamalarını temin edecek surette hareket edecektir. Koruyucu devlet; nakillerden ve tahliyelerden, gerçekleşir gerçekleşmez, haberdar edilecektir.
İşgal eden devlet, halkın emniyeti ve zorunlu askeri sebepler emretmedikçe, koruma altında olan kişileri bilhassa savaş tehlikesi altında olan mıntıkalarda alıkoyamaz.
İşgal eden devlet, işgal ettiği topraklara bizzat kendi halkının bir kısmını tehcir veya nakledemez.”
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi işgal edilen topraklara uygulanırken anlaşmazlığın tarafı olan topraklarda zorunlu yer değiştirmelerde uygulanacak belirli kurallar bulunmamaktadır. Bununla birlikte, yerinden edilmiş kişilerin “yerlerinden edilme sebebi ortadan kalkar kalkmaz gönüllü olarak güvenlik içinde evlerine ve mutad meskenlerine geri dönme” hakkına sahip olmaları Uluslararası Teamül Hukuku’nun (Uluslararası Kızılhaç Komitesi Uluslararası İnsancıl Teamül Hukuku üzerine Çalışma Kural 132’ye bakınız[4]) bir kuralı olarak kabul edilmiştir.
VI. İLGİLİ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER VE AVRUPA KONSEYİ BELGELERİ
A. Birleşmiş Milletler Belgeleri
96. “Mültecilerin ve Yerinden Edilmiş Kişilerin Konut ve Mülkiyetlerinin İadesi İlkeleri” (İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Haklarının Korunmasına ve Geliştirilmesine Dair Alt Komisyon, 28 Haziran 2005, bkz. E/CN.4/Sub.2/2005/17 ve Add.1) konuyla ilgili en eksiksiz ölçütleri barındırır. Aynı zamanda Pinheiro ilkeleri olarak da bilinirler. Mevcut uluslararası insan hakları ve insancıl hukuk temellerine dayanan bu ilkelerin amacı, devletlere, Birleşmiş Milletler kuruluşlarına ve daha geniş olarak uluslararası topluma konut ve mülkiyetlerin iadesi etrafındaki karışık hukuki ve teknik meselelerin üzerine eğilinmesi için ölçütler sağlamaktır.
Diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki unsurlar sunulmuştur:
2. Konut ve mülkiyetin iadesi hakkı
“2.1 Bütün mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin, keyfi olarak veya hukuka aykırı bir şekilde yoksun bırakıldıkları her türlü konut, toprak ve/veya mülklerinin iadesini isteme hakları veya iade edilmelerinin mümkün olmayacağı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından belirlenmiş her türlü konut, toprak ve/veya mülkleri için tazminat isteme hakları vardır.
2.2 Devletler görülebilir bir şekilde, iade hakkına yer değiştirmeler için tercih edilen hukuk yolu olarak ve onarıcı adaletin anahtar öğesi olarak öncelik tanır. İade hakkı bağımsız bir hak olarak mevcuttur, konut, toprak veya mülkiyetin iadesine hak kazanmış mülteci ve yerlerinden edilmiş kişilerin ne gerçekten geri dönmelerinden ne de geri dönmemelerinden yana değildir.”
3. Ayrımcılık yapılmaması hakkı
“3.1 Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer görüşler, milli veya kültürel kökenler, mülkiyet, engellilik, doğum veya diğer statülere dayanılarak yapılan ayrımcılığa karşı korunma hakkına sahiptir.
3.2 Devletler; bu temellere dayanan fiili ve hukuki ayrımcılıkların yasak olduğundan emin olmalıdırlar ve mülteci ve yerinden edilmiş kişiler de dâhil olmak üzere herkesin, kanun önünde eşit olarak kabul görmesini temin etmelidirler.”
12. Ulusal usuller, kurumlar ve mekanizmalar
“12.1 Devletler; konut, toprak ve mülkiyetlerin iadesi istemlerini değerlendirmek için, adil, zamanında, bağımsız, şeffaf ve ayrımcı olmayan usul, kurum ve mekanizmaları tesis edip desteklemelidir. ...
...
12.5 Kanunun uygulanmasında genel bir çökme olduğu durumlarda ya da devletlerin konut, toprak ve mülkiyetin iadesi süreçlerini yönetmek için gereken usul, kurum ve mekanizmaları adil ve zamanında yürürlüğe koyacak durumda olmamaları halinde, devletler ilgili uluslararası kuruluşlardan mülteci ve yerinden edilmiş kişilere gereken etkili ve onarıcı hukuk yollarının sunulabilmesi adına usul, kurum ve mekanizmaların sağlanması amacıyla, geçici sistemler geliştirilmesi için teknik destek ve yardım talep etmelidirler
12.6 Devletler; konut, toprak ve mülkiyetin iadesi hakkında usul, kurum ve mekanizmaları, barış anlaşmaları ve gönüllü ülkeye geri dönme anlaşmalarına dahil etmelidirler. ...”
13. İade istemiyle ilgili usullerin erişilebilirliği
“13.1 Konut, toprak ve/veya mülkiyetinden keyfi olarak veya hukuka aykırı şekilde yoksun bırakılmış herkes, bağımsız ve tarafsız bir makam önünde, iade ve/veya tazminat isteminde bulunabilmeli ve bu istemleri doğrultusunda sonuç alabilmeli ve bu sonuçlarla ilgili bildirim edinebilmelidir.
...
13.5 Devletler, olasi davacıların şu anda ikamet ettikleri durumdan etkilenmiş bölgelerde, iade istemi yönetim merkezleri ve büroları tesis etmelidir. Durumdan etkilenmiş olan kişilerin erişimlerini azami şekilde kolaylaştırmak için, iade istemleri şahsen yapılabileceği gibi posta yoluyla ve vekil aracılığıyla da yapılabilmelidir. ...
...
13.7 Devletler sade ve anlaşılması kolay iade istemi yöntemleri geliştirmelidirler. ...
...
13.11 Devletler uygun hukuki yardımın, mümkünse ücretsiz olarak, sağlanmasını temin etmelidirler. ...”
15. Konut, toprak ve mülkiyet kayıt ve belgeleri
“...
15.7 Devletler; mülkiyet veya elinde bulundurma haklarına dair belge niteliğinde delilin oldukça yetersiz olduğu kitlesel yer değiştirmelerin söz konusu olduğu durumlarda, kişilerin şiddet ve felaket olayları ile bilinen bir dönemde evlerini terketmelerinin şiddet ve felaketle bağlantılı olduğu ve bu sebeple konut, toprak ve mülkiyet aidesi hakkına sahip oldukları kesin karinesini benimseyebilirler. Böyle durumlarda, yönetim ve yargı makamları, belgelere dayanmayan iade istemlerinde maddi gerçeklerin tespitini birbirlerine bağlı olmaksızın yapabilirler.
...”
21. Tazminat
“21.1 Tüm mülteci ve yerlerinden edilmiş kişiler iade sürecinin ayrılmaz bir unsuru olan tam ve etkili tazminat hakkına sahiptirler. Tazminat para ve cinsinden olabilir. Devletler, onarıcı adalet ilkelerine uyum sağlamak için, ancak iade hukuk yolu somut olarak mümkün olmadığında veya zarar gören taraf bilerek ve isteyerek iadenin yerine tazminatı kabul ettiğinde veya müzakere edilmiş barış çözümleriyle öngörülen şartlar iade ve tazminatın birlikte istenebilmesini sağladığında, tazminat hukuk yolunun kullanılmasını mümkün kılar.
...”
B. Avrupa Konseyi Belgeleri
97. Avrupa Konseyi kurumları, devamlı surette, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler (IDPs) ve mültecilerle ilgili mülkiyetin iadesi meselelerini ele almaktadır. Aşağıdaki yasa tasarıları ve tavsiye kararlar mevcut dava ile özel olarak ilgilidir:
1. “Mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin mülkiyet sorunlarının çözülmesi” hakkında Parlementerler Meclis (PM) Yasa Tasarısı 1708 (2010)
98. Parlementerler Meclisi, Avrupa Konseyi üye devletlerinde, özellikle Kuzey ve Güney Kafkasya, Balkanlar ve Doğu Akdeniz bölgelerinde, 2.5 milyon kadar mülteci ve IDPsin, yer değiştirme durumlarıyla karşı karşıya kaldığını ve 1990lar ve öncesinden beri yer değiştirmenin bundan etkilenmiş kişilerin evlerine ve topraklarına dönme veya buralara erişim sağlama sürelerini çoğu zaman uzattığını belirtmiştir (paragraf 2). İadenin önemi aşağıdaki şekilde vurgulanmıştır:
“3. Terkedilmiş mülkiyetlere zarar verilmesi, bunların işgal edilmesi veya bunlara el konulması, ilgili bireylerin haklarını ihlal etmekte, yer değiştirmenin devam etmesine sebep olmakta ve uzlaşma ve barış inşa etme süreçlerini zora sokmaktadır. Bu yüzden mülkiyetin iadesi – yani yerlerinden edilmiş eski sakinlere haklarının ve fiziki zilyetliğin geri verilmesi – ya da tazminat, birey haklarının ve hukukun egemenliğinin onarılması için gereken çarelerdir.
4. Parlementerler Meclisi, konut, toprak ve mülkiyete erişimin kaybedilmesi ile ilgili en iyi çözüm yönteminin iade olduğu görüşündedir. Çünkü diğer çarelerin yanında iade, yer değiştirilmesiyle ilgili sorunlarda üç ‘kalıcı çözüm’ arasından seçim yapma imkânı sunar ve bu çözümler: emniyet içinde ve haysiyetli bir şekilde kişinin asıl evine dönmesi, yer değişiminin gerçekleştiği yeni yere uyum sağlama veya ülke içinde veya ülke sınırları dışında başka bir yere yerleşilmesidir.”
Parlementerler Meclisi sonrasında Avrupa Konseyi İnsan Hakları kaynaklarına, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı ve Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Sözleşme, BM Pinheiro İlkeleri’ne atıfta bulunmuş ve üye devletleri aşağıdaki önlemleri almaya davet etmiştir.
“9. Yukarıdakiler ışığında Meclis üye devletleri, mülteci ve IDPslerin çatışma sonrası konut, toprak ve mülkiyet sorunlarını; Pinheiro İlkeleri, ilgili Avrupa Konseyi kaynakları ve Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararını (2006)6 dikkate alarak çözmeye davet eder.
10. Bu uluslararası ölçütleri ve bugüne kadar Avrupa’da yürütülmüş mülkiyete dair tavsiye ve tazminat programları tecrübesini akılda tutarak üye devletleri aşağıdaki faaliyetlere davet eder:
10.1. Mülteci ve IDPsler tarafından terkedilen konut, toprak ve mülkiyetlere erişimin ve üzerlerindeki hakların kaybedilmesi sorunuyla ilgili, silahlı çatışmaların sona ermesi veya belirli bir bölgenin statüsünün belirlenmesi ile ilgili müzakerelerin sonuçlanması beklenmeksizin zamanında ve etkili çareler temin edilmesi;
10.2. Bu çarenin iade biçiminde, mülteci ve yerinden edilmiş kişilerin mülkiyetleri üzerindeki yasal haklarının onaylanması şeklinde yapılmasının ve bu mülklere güvenli fiziki erişimin ve mülklerin zilyetliğinin sağlanmasının temin edilmesi. İadenin mümkün olmadığı durumlarda, mülkiyet hakları tanınarak ve para ve eşyalar üzerindeki hükümler yoluyla, piyasa değerine mümkün olduğunca yakın bir şekilde veya diğer adil onarım yollarıyla uygun tazminat temin edilmesi;
10.3 Yer değiştirmelerinden önce hakları resmi olarak tanınmamış fakat mülkleri kullanmaları yetkililer tarafından fiili olarak geçerli kabul edilmiş mülteci ve yerlerinden edilmiş kişilere eşit ve etkili hukuk yollarına ve çareye erişme hakkı tanınması. Bu hak özellikle etkilenen kişilerin sosyal olarak savunmasız olması veya azınlık gruplarına ait olmaları durumunda önem kazanır.
...
10.5 evlerini terketmek zorunda bırakılmış oturma ve kiracılık hakkına sahip kişilerin konutlarından mahrum kalmaları, güvenli ve haysiyetli bir şekilde ve gönüllü olarak evlerine dönmelerine izin verecek şartlar sağlanıncaya kadar gerekçelendirilmiş sayılmasının temin edilmesi;
10.6 Çare sunulması için hızlı, ulaşılabilir ve etkili usuller sağlanması. Yer değiştirme ve mülksüzleştirmenin sistematik bir biçimde gerçekleştiği yerlerde, davaları değerlendirmek için özel adli kurumlar kurulmalı. Bu kurumlar delillerle ilgili rahat ölçütler ve kolaylaştırılmış yöntemlerle desteklenmiş hızlandırılmış usuller uygulamalıdırlar. Yerinden edilmiş kişilerin konut ve geçim ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilişkili bütün mülk çeşitleri, evler, tarım arazileri ve iş mülkleri dâhil olmak üzere, bu adli kurumların yargı yetkisine dâhil olmalıdır;
10.7 Adli kurumların oluşumlarıyla ilgili, uluslararası üyelerin de oluşumlarına dâhil edilmesini öngörebilecek, uygun kurallar konarak, bunların bağımsızlık, tarafsızlık ve uzmanlığının güvence altına alınması ...”
2. “Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’da bulunan mülteci ve yerinden edilmiş kişiler” hakkında PM Yasa Tasarısı 1497 (2006)
99. Parlementerler Meclisi bu yasa tasarısında, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı aşağıdakileri yerine getirmeye açıkça davet etti:
“12.1. mülteci ve yerinden edilmiş kişilerin güvenli ve haysiyet içinde gönüllü olarak asıl yerlerine dönmelerini sağlayacak şartlar yaratılması amacı ile, bölgedeki anlaşmazlıklara barışçıl çözümler bulmak için elden gelen bütün gayreti göstermek;
...
12.4. yerlerinden edilmiş kişilerin geri dönmelerini öncelik haline getirilmek ve müzakereler sırasında bu kişilerin, etraflıca bir çözüm bulunmadan önce bile, güvenli olarak geri dönmelerini sağlamak için mümkün olan her şeyin yapmak;
...
12.15. Balkanlarda benzer problemlerin idaresinde edinilen tecrübelerden faydalanarak, kayıp kişilerin akıbetinin araştırılması için amaca yönelik işbirliği geliştirmek ve kimlik belgelerinin geri alınması, özellikle de mülkiyetin iade edilmesini kolaylaştırmak.”
3. Bakanlar Komitesi tarafından taraf devletlere ülke içinde yerinden edilmiş kişilerle ilgili olarak verilmiş Tavsiye, Tavsiye(2006)6
100. Bakanlar Komitesi açıkça aşağıdakileri tavsiye etmiştir:
“8. Ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, insan hakları hukukuna uyumlu bir şekilde mülkiyetlerini ve mal ve mülklerini kullanma hakkına sahiptirler. Ülke içinde yerinden edilmiş kişiler özellikle, yer değiştirmelerini takiben geride bıraktıkları mülklerini geri alma hakkına sahiptirler. Ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, mülklerinden yoksun bırakılmışlarsa, böyle bir yoksun bırakma tazminat hakkını doğurmalıdır.”
HUKUK
I. GİRİŞ
101. Başvurucu 2009 yılında ölmüştür. Mevcut davanın kabul edilebilirliği ile ilgili kararda Mahkeme, başvurucunun dul eşi Bayan Lena Sargsyan ve çocukları Vladimir, Tsovinar ve Nina Sargsyan’ın Mahkeme önünde yargılamaya devam etmek istediklerini belirttiklerini ve buna hakları olduğunu bildirmiştir.
102. Devamında başvurucunun temsilcisi Bayan Nina Sargsyan’ın başvuruya devam etmek istemediğini bildirdi. Başvurucunun dul eşi Bayan Lena Sagstan Ocak 2014 ‘te öldü. Bay Vladimir ve Bayan Tsovinar Sargsyan, başvurucunun oğlu ve kızı, Mahkeme önünde yargılamaya devam edilmesini istediler. Mahkeme daha öncesinde davaya devam etmeye hakları olduğuna karar vermiş olduğundan bu kararından caymak için bir sebep görmemiştir.
103. Ayrıca mahkeme, mevcut davayla ilgili 14 Aralık 2011 tarihinde kabul edilebilirlik üzerine vermiş olduğu kararda, Hükümet’in aşağıdaki itirazlarını reddetmiş olduğunu yenilemiştir. Hükümet’in onay belgesi ile tevdi edilmiş bildirisi ve zaman bakımından görevsizlik ve altı ay kuralına uyulmaması iddiaları Mahkeme tarafından reddedilmiştir (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, §§ 71, 92 ve 147). Hükümet’in aşağıda sayılan itirazlarını ise esasa dahil etmiştir. Bunlardan ilki görevsizlik ve yetkisizlik itirazı, ikincisi başvurucunun akrabalarının mezarları ile ilgili olarak mağdur sıfatına sahip olmadığı itirazı, üçüncüsü ise iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması itirazıdır (Sargysan (karar), yukarıda bahsedilen, §§ 76, 99 ve 111).
104. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması ve görevsizlik ve yetkisizlik ile ilgili soruların ayrı ayrı ele alınması gerektiği görüşündedir. Hükümet’in, başvurucunun akrabalarının mezarları ile ilgili olarak mağdur sıfatına sahip olmadığı yönündeki itirazını ise Sözleşme’nin 8. Maddesinin ihlali iddiası ile birlikte inceleyeceğini belirtmiştir.
II. İÇ HUKUK YOLLARININ TÜKETİLMESİ
105. Sözleşme madde 35 § 1 aşağıdaki gibidir:
“Uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen prensiplerine göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin karardan itibaren altı aylık süre içinde Mahkeme’ye başvurulabilir.”
A. Tarafların iddiaları
1. Başvurucu
106. Başvurucu iç hukuk yollarını tüketmesinin gerekli olmadığını göstermek için üç ana iddiaya dayanmıştır.
107. İlk olarak başvurucu, Azerbaycan kanunlarında uygulamada erişilebilir ve yeterli olabilecek etkili hiçbir kanun yolunun bulunmadığını ileri sürmüştür. Hükümet’in böyle bir kanun yolunun varlığıyla ilgili hiçbir kanıt getirmemiş olduğundan bahsetmiştir. Etnik Ermeniler tarafından Azerbaycan mahkemeleri önüne getirildiği iddia edilen özel hukuk davalarıyla ilgili hiçbir ayrıntı paylaşmamışlardır. Tek tek bahsedilen davalar miras ile ilgilidir ve başvurucunun durumundaki bir kişiyle hiçbir direkt ilişkisi yoktur. Kısacası Hükümet, başvurucunun durumuyla kıyaslanabilecek durumda olan bir Ermeni davacının yargı yoluyla çare bulduğuna dair hiçbir örnek getirememiştir. Ek olarak başvurucu Hükümet’in Mahkeme önündeki yargılamalarda gösterdiği tavrın, başvurucunun Azerbaycan mahkemeleri önüne çıkarmış olabileceği herhangi bir davanın sonucu açısından belirleyici nitelikte olduğunu iddia etmiştir. Hükümete göre, ilgili yerel yetkililerin elinde, başvurucunun Gülistan’da mülkiyeti olduğuna veya orada yaşamış olduğuna dair herhangi bir belge niteliğinde delil bulunmamaktadır. Bu sebeple Azerbaycan yerel yargılamasına müracaat etmek hiçbir başarı umudu sunmamaktadır.
108. Karşılaştırma için başvurucu Mahkeme’nin Demopoulos ve diğerleri [BD] (karar) (no.lar 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 and 21819/04, AİHM 2010) kararına atıfta bulunmuştur. Bu davada Mahkeme, kanun yolunun, uluslararası anlaşmazlıklar bağlamında, konut ve mülkiyet kaybı için çare sunabilmesi açısından etkililiğinin belirlenmesine yönelik olarak kıstaslar belirlemiştir. Hükümet’in önerdiği kanun yollarından hiçbirisi bu kıstasları karşılamamaktadır.
109. İkinci olarak başvurucu iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, varolan hukuk yollarının kullanılmaya çalışılmasını sonuçsuz çıkaracak idari bir uygulamadan dolayı, mevcut davada uygulanamayacağını iddia etmiştir. Bu idair uygulamadan dolayı, kanun yollarının kullanılmaya çalışılması sadece Sözleşme ve devlet yetkililerinin resmi tolerans ilkeleri ile uyumlu olmayan eylemlerin tekrar edilmesi anlamına gelecektir. İnsan Hakları Komitesi ve Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi başta olmak üzere Birçok Birleşmiş Milletler kurumunun belgelerine atıfta bulunarak, başvurucu davalı Hükümet’in Etnik Ermenilerin terkedilmiş ve çoğunlukla mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler tarafından işgal edilen mülklerinin korunması veya bunlar için tazminat sağlanması adına hiçbir siyasi irade göstermediğini iddia etmiştir. Dahası, etnik Ermenilere mülkiyetlerine yönelik belgelerin sağlanmaması gibi bir uygulamanın varlığı söz konusudur. Bu uygulamaların değiştiğine dair hiçbir gösterge bulunmamaktadır. Ek olarak başvurucu, Azerbaycan’da dava açmak için karşılaşacakları maddi zorluklara da dikkat çekmiştir. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sınır kapalıdır. Ermenistan ve Azerbaycan arasında hiçbir diplomatik ilişki olmamasından kaynaklı olarak, etnik Ermeni mülteciler ve Ermenistan vatandaşları komşu diğer ülkelerin konsolosluk hizmletleri vasıtası olmaksızın vize alma imkânına sahip değildir. Vize yalnızca uluslararası kuruluşlarının veya diplomatik heyetlerin düzenlediği resmi geziler kapsamında verilmektedir. Bu iki ülke arasında posta hizmetleri de bulunmamaktadır.
110. Son olarak başvurucu, herhalükarda, kişisel şartlarından dolayı kanun yollarına başvurmaktan muaf tutulması gerektiğini iddia etmiştir. 1992 yılında Gülistan’dan kaçmak zorunda kalmış, mülklerini, konutunu ve gelir kaynağını kaybetmiş ve bu sebeple emniyetsiz ve savunmasız bir durumda kalmıştır. Dahası 2004’te beri ciddi şekilde hastadır.
2. Davalı Hükümet
111. Davalı Hükümet, Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarında etkili kontrol sahibi olduğu ölçüde, ki Gülistan için bu durum söz konusu değildir, etkili hukuk yollarının var olduğunu belirtmiştir. İlk olarak 1995 Anayasası’nın 29. maddesi mülkiyet hakkını teminat altına almıştır. Sonrasında anayasanın 68. maddesi, devlet kurumları ve memurlarının hukuka aykırı eylem veya ihmallerinden kaynaklanan zararların tazminatı ile ilgili devletin sorumluluğunu düzenlemiştir. Medeni kanun ve medeni usul kanunu, mülkiyet ve elinde bulundurma haklarının korunması ile ilgili detaylı hükümler içermektedir.
Gerek vatandaşların gerekse yabancıların, Azerbaycan topraklarında uğranılan her türlü hasar ve zararla ilgili olarak Azerbaycan mahkemeleri önünde dava açmalarına yönelik elverişli usuller mevcuttur (daha detaylı anlatım için yukarıda 88. ve 92. paragraflar arasındaki ilgili yerel kanuna bakınız). Hükümet, mevcut kanun yollarını sonuçsuz kılacak idari bir uygulamanın olduğu iddiasına itiraz etmiştir.
112. Bu iddialarını desteklemek için Hükümet, etnik Ermeniler tarafından açılmış davalara ilişkin Adalet Bakanlığı istatistiklerini Mahkeme huzuruna sunmuştur. Örneğin; 1991 ve 2006 yılları arasında Baku ilk derece mahkemesi etnik Ermeniler tarafından getirilmiş 243 özel hukuk davasını incelemiş ve karara bağlamıştır. Bunlardan 98’i konutla ilgili anlaşmazlıklara dayanmaktadır. Ayrıca Hükümet, mirasla ilgili iki dava sonucu verilen kararların kopyalarını sunmuştur. Temyiz mahkemesi tarafından verilen bu kararlar yurtdışında yaşayan etnik Ermenilerin lehinedir. Mammadova Ziba Sultan gizi/ Mammadova Zoya Sergeyevna and Mammadov Farhad Tarif oglu davası (24 Mayıs 2007, Azerbaycan Cumhuriyeti Temyiz Mahkemesi Özel Hukuk Davaları Dairesi kararı) davalılarının ikisi de Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan etnik Ermeni eş ve ölmüş kişinin oğlu olan, mülkiyetle ilgili bir miras anlaşmazlığı ile ilgilidir. Temyiz mahkemesi, ilk derece mahkemesinin davalıların kötü niyetli mirasçı olduklarına dair kararını bozmuştur. Sinyukova, Korovkova ve Zaimkina (‘Chagaryan’, 7 Kasım 2007 tarihli Shaki Temyiz Mahkemesi Özel Hukuk Davaları Daire kararı) davasında, temyiz mahkemesi Mingaçevir kentindeki noterliğin, bir apartman dairesi ile ilgili olarak, yurtdışında yaşayan bir etnik Ermeni’nin kızları olan üç davacıya, miras beyanlarını zamanında yapmış kabul edilmeleri gerektiğinden, miras belgesi hazırlaması gerektiğine karar vermiştir. Hükümet, bu davaların başvurucunun davasıyla karşılaştırılacak durumları kapsamadığını kabul ederken, kendi görüşüne göre, Ermenilerin mülkiyet ya da diğer korunan haklarla ilgili iddialarının Azerbaycan hukuk sisteminde etkili bir şekilde tatbik edilebilir olduğunu göstermiştir.
113. Hükümet böylelikle etkili hukuk yollarının var olduğunu göstermiş olduğu sonucuna varmıştır. Başvurucu bu hukuk yollarının mevcut durumda etkili olmadığını kanıtlamak durumundadır. Ancak başvurucu mevcut hukuk yollarını kullanmak adına hiçbir girişimde bulunmadığını kabul etmiştir. Bu sebeple başvurucu, Azerbaycan hukuk sisteminin, başvurucu tarafından iddia edilen hak ihlallerinde gerekli korumayı sağlayamamış olduğunu öne süremez.
3. Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
114. Ermenistan Hükümeti, başvurucunun konumunda, Azerbaycan’da, anlaşmazlıklar sırasında kaçan Ermeniler veya Ermeni kökenlilerin Azerbaycan’a dönmesini veya ülkeyi ziyaret etmesini yasaklayan idari bir uygulamanın var olduğunu vurgulamıştır.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
115. Mahkeme, Sözleşme tarafından tesis edilmiş koruma sisteminin, milli insan hakları koruma sistemlerinin bütünleyicisi niteliğinde olduğunun esas olduğunu yinelemiştir. Mahkeme, taraf devletlerin Sözleşme’den kaynaklı yükümlülüklerinin uygulanması açısından denetleme görevi üstlenmiştir. Bu sebeple Mahkeme taraf devletlerin yerine geçemez ve geçmemelidir, çünkü Sözleşme’yle kabul edilmiş temel hak ve özgürlüklerin iç hukuk seviyesinde saygı görüp korunmasından emin olunması taraf devletin sorumluluğu altındadır. Bu yüzden iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, bu koruma sisteminin işlemesinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Devletler, kendi hukuk sistemleri dâhilinde sorunları çözme fırsatı bulmaksızın, uluslararası bir kurumun önünde hesap vermekten kurtarılmıştır ve devletle ilgili şikâyetlerinden ötürü Mahkeme’nin denetimsel yetkisinden yararlanmak isteyenler öncelikle milli hukuk sisteminde sunulmuş hukuk yollarını kullanmak zorundadırlar (diğerlerinin yanısıra bakınız, Akdivar ve diğerleri Türkiye, 16 Eylül 1996, § 65, Hüküm ve Karar Raporları 1996‑IV). Mahkeme, bir ilk derece mahkemesi niteliğinde olmadığının inatla üzerinde durur. Mahkeme; temel maddi gerçeklerin bulunmasını veya parasal tazminatların hesaplanmasını gerektiren çok sayıda davayı hükme bağlayacak olanaklara sahip değildir. Kaldı ki bunlar ilke olarak ve uygulamanın etkililiği açısından, iç hukukun yetki alanına girmelidirler; ayrıca bunlar Mahkeme’nin bir uluslararası mahkeme olarak işlevine de uygun değildir (bakınız, Demopoulos ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 69; Niazi Kazali ve Hakan Kazali Kıbrıs (karar), no. 49247/08, § 132, 6 Mart 2012).
116. Mahkeme birçok kararda iç hukuk yollarının tüketilmesine dair genel ilkeleri belirlemiştir. Akdivar ve diğerleri (yukarıda bahsedilen) davasında aşağıdaki gibi hükmetmiştir (parantez içindeki başkaca atıflar silinmiştir):
“65. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinde düzenlenen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, devlete karşı davalarını uluslararası yargı veya hakem organına getirmek isteyen kişilerin öncelikle milli hukuk sistemlerinde sunulmuş hukuk yollarını kullanmalarını gerektirdiğini hatırlatmıştır. Bu bağlamda devletler, kendi hukuk sistemleri dâhilinde sorunları çözme fırsatı bulmaksızın, uluslararası bir kurumun önünde hesap vermekten kurtarılmıştır. Kural, yakınen benzeştiği, Sözleşme’nin 13. maddesine yansıyan varsayıma dayanmaktadır. Bu varsayıma göre, Sözleşme’nin hükümleri milli hukuka dâhil edilmiş olsun ya da olmasın, iç hukuk sisteminde iddia edilen ihlale yönelik etkili bir kanun yolu bulunmaktadır. Bu yolla, Sözleşme tarafından tesis edilmiş koruma sisteminin, milli insan hakları koruma sistemlerinin bütünleyicisi niteliğinde olması bu ilkenin önemli bir özelliğidir.
66. 35. maddeye göre, normal müracat halinde başvurucu iddia edilen ihlallere yönelik çare sağlamak için mevcut ve etkili olan hukuk yollarını kullanır. Kanun yollarının mevcudiyetinden sadece teorik olarak değil uygulamada da yeterli şekilde emin olunmalıdır. Kanun yolları bunu sağlayamıyorsa, erişilebilirlik ve etkililik gerekliliğine sahip değildirler (...).
35. maddeye göre, Strazburg’a yapılmak niyetinde olunan şikâyetler öncesinde uygun iç hukuk organlarında, en azından iç hukukta belirtilen resmi şartlarla ve zaman aşımı süreleriyle uyumlu ve bütünlük içinde olarak, yapılmalıdır. Bu madde ayrıca Sözleşme’nin ihlal edilmesini engelleyecek her türlü usul aracının da kullanılmış olması şartını koşar (...).
67. Ancak yukarıda belirtildiği üzere, uygun ve etkili olmayan kanun yollarına başvurulması konusunda hiçbir yükümlülük yoktur. Ek olarak, “genel olarak kabul edilmiş uluslararası hukuk kurallarına” göre, başvurucuyu elinin altında bulunan iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf sayacak özel durumlar olabilir (...). Bu kural; bir idari uygulamanın, Sözleşme’yle ve devlet yetkililerinin resmi hoşgörüsüyle uyumlu olmayan eylemlerin tekrarlanmasından ibaret olduğu gösterilmiş ve böyle bir uygulamanın yargılamayı sonuçsuz ve etkisiz hale getirdiği durumlarda da uygulanabilir değildir (...).
68. İç hukuk yollarının tüketilmesi alanında ispat yükünün kimde olması gerektiğine dair bir dağılım vardır. İç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasında, kanun yolunun gerekli zamanda teoride ve uygulamada etkili ve mevcut olduğu, kanun yolunun erişilebilir olduğu, kanun yolunun başvurucunun şikâyetlerine yönelik çare sunma kabiliyetinde olduğu ve makul başarı umudu sağladığı konusunda Mahkemeyi ikna etmek Hükümet’in sorumluluğundadır. Ancak bu ispat yükü bir kere Hükümet tarafından yerine getirildiğinde; Hükümet tarafından sunulan kanun yolunun tüketilmiş olduğunun veya bir sebeple davanın özel şartlarında uygun ve etkili olmadıklarının ya da başvurucuyu bu yükümlülükten muaf kılan özel durumların olduğunun tesis edilmesi başvurucunun sorumluluğudur (...). Böyle bir sebep, devlet görevlilerinin görevini kötüye kullanılması veya başkalarına zarar vermesi ile ilgili ciddi iddialar karşısında ulusal yetkililerinin tamamen etkisiz kaldığı bir durumda, örneğin soruşturma başlatmak ya da yardım sunmaktan aciz oldukları bir durumda oluşmuş kabul edilebilir. Böyle bir durumda ispat yükü bir kere daha karşı tarafa geçer. bir kez daha şikayet edilen meselelerin ciddiyeti ve seviyesine nasıl yanıt verdiklerini göstermek Hükümet’in sorumluluğundadır.
69. Mahkeme, bu kuralın uygulanırken taraf ülkelerin geliştirmeyi kabul ettiği insan haklarını koruma sistemleri kapsamında uygulandığına gerekli önemin verilmesi gerektiğini vurgular. Dolayısıyla, 35. maddenin bir dereceye kadar esneklikle ve aşırı resmiyet olmadan uygulanması kararlaştırılmıştır (...). Ayrıca kabul edilmiştir ki, iç hukukun tüketilmesi kuralı ne mutlaktır ne de kendiliğinden uygulanma kabiliyetine sahiptir; incelenip incelenmediğine karar verilmesi için her davanın özel şartlarının incelenmesi esastır (...). Bu, diğer başka şeylerin yanında, gerçekçi bir duruş benimsenmesi gereken noktanın, yalnızca ilgili taraf ülkenin hukuk sisteminde resmi kanun yollarının varolması olmadığı, ancak aynı zamanda idare edildikleri genel hukuk ve siyasi ortam kadar başvurucuların kişisel durumlarının da dikkate alınması gerektiği anlamına gelir.
117. Mevcut davaya dönmek gerekirse, Mahkeme Sözleşme madde 35 § 1’in uygulanmasında Dağlık Karabağ sorununun altyapısının genel olarak değerlendirilmesi gerektiğini gözlemler. Sorunun askeri aşaması Mayıs 1994’teki ateşkes anlaşması ile son bulmuş olsa bile, bugüne dek hiçbir barış anlaşması yapılmamıştır. Ermenistan ve Azerbaycan arasında diplomatik ilişkilerin bulunmadığı ve aralarındaki sınırın kapalı olduğu tartışma gerektirmemektedir. Daha da ötesinde, iki ülke arasında posta hizmetleri de yerine getirilmemektedir. Bu durumda adaletin yönetilmesine dair sistemin gerektiği gibi işlemesinin önünde engeller olduğu kabul edilmelidir. özellikle diğer ülkede adli yargılamanın başlatılması ve yürütülmesi önünde ciddi maddi zorluklar bulunmaktadır (bakınız, duruma göre, Akdivar ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 70).
118. Mahkeme, Hükümetin mülkiyetin korunması ve hukuka aykırı eylem ve ihmallere karşı tazminat haklarını genel olarak, anayasa ve medeni kanunda belirtildiği şekilde tasvir ettiğini gözlemlemiştir. Ancak Hükümet, bu hükümlerin belirli bir kapsamda başvurucunun durumunda olan bir kişi için, yani Dağlık Karabağ sorunu kapsamında mülkünü ve konutunu terketmek zorunda kalmış ve mülkiyetinin iadesini veya kayıpları için tazminat isteyen Ermeni bir mültecinin durumunda, nasıl uygulanacağını açıklamakta yetersiz kalmıştır. Hükümet etnik Ermeniler tarafından açılmış ve Azerbaycan mahkemelerince karara bağlanmış özel hukuk davalarıyla ilgili istatistikleri sunmuştur. Davaların konutla ilgili anlaşmazlıkları kapsadığını belirtmek dışında Hükümet, iddiaların esasları veya yargılamanın neticeleri ile ilgili ayrıntılı bilgi sunmamıştır. Hükümet’in örnek olarak sunduğu 2007’de verilen iki karara dönmek gerekirse, Mahkeme, her iki davanın da mirasla ilgili yargılamaları kapsadığını ve Dağlık Karabağ sorunu kapsamında, yerlerinden edilmiş kişilerin, mülk ve konutlarına erişimin kaybedilmesine dayanan iddialarıyla ilişkilendirilemeyeceğini belirtmiştir. Aslında Hükümet, başvurucunun konumunda bulunan bir kişinin Azerbaycan mahkemeleri önünde başarı sağladığını gösteren tek bir örnek dahi sunmamıştır.
119. Mahkeme devamında, Hükümetin başvurucunun Sözleşme’den kaynaklanan şikâyetlerine çözüm ve makul başarı umudu sunabilecek kanun yollarını sağlama yükümlülüğünden kurtulamamış olduğuna kanaat getirmiştir. Bu sebeple başvurucunun iddia ettiği gibi, Azerbaycan makamları tarafında başvurucunun varolan kanun yollarını kullanmasını engelleyecek idari bir uygulamanın olup olmadığını tespit etmeye gerek kalmamıştır. Benzer şekilde, herhangi etkili bir kanun yolunun varolduğu gösterilmemiş olduğundan, Hükümetin bölge üzerinde etkili kontrole sahip olmadığı iddiasının iç hukuk yolunun uygulanmasında etkili olup olmadığının incelenmesine de gerek kalmamıştır.
120. Bu sebeple Mahkeme Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemesi ile ilgili itirazını reddetmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 1. MADDESİ KAPSAMINDA AZERBAYCAN’IN YETKİ VE SORUMLULUKLARI
A. Tarafların iddiaları
1. Başvurucu
121. Başvurucu Gülistan’in Azerbaycan Cumhuriyeti’ne ait uluslararası olarak tanınmış toprakları içinde yer aldığını işaret etmiştir. Gülistan bölgesiyle ilgili 15 Nisan 2002’den bugüne kadarki dönemi kapsayan yargı yetkisine yönelik varsayımı çürütmenin Hükümetin sorumluluğunda olduğunu söyleyerek devam etmiştir. Başvurucunun görüşüne göre, Hükümet Gülistan üzerinde kontrol sahibi olmadığınına dair yeterince kanıt getirememiştir. Başvurucu, Hükümetin somut gerçeklere dayanan konumunun istikrarsız olduğunu ancak Gülistan’ın kontrolünün Ermenistan’da olmadığını da kabul ettiğini işaret etmiştir. Bu nedenle Hükümet başvurucunun Sözleşme’den kaynaklanan haklarının güvence altına alınmasıyla ilgili olarak tam sorumluluğa sahiptir.
122. Başka bir şekilde devletin, Azerbaycan’ın konu edilen bölgesi üzerinde kontrol sahibi olmadığı kabul edilse bile, başvurucu Sözleşme’nin 1. maddesinde belirtilen, başvurucunun Sözleşme’de belirtilen haklarını teminat altına almak için diplomatik, ekonomik, yargısal ve diğer tedbirlerin alınması hakkında devlete düşen pozitif yükümlülükler gereğince devletin sorumluluğunun oluşmuş olacağını ileri sürmüştür (bakınız Ilaşcu ve diğerleri Moldova ve Rusya [BD], no. 48787/99, §§ 331 ve 333, AİHM 2004-VII). Başvurucu iddiasında, Hükümetin pozitif yükümlülüklerine uymadığını, uzun yıllar boyunca, anlaşmazlığı çözmek konusunda siyasi irade göstermemiş olduğunu ve başvurucunun bireysel haklarının iade veya tazmin edilmesinin temini yönünde hiçbir adım atmamış olduğunu belirtmiştir.
2. Davalı Hükümet
123. Hükümet Gülistan’ın Azerbaycan’in uluslararası olarak tanınmış topraklarında olduğunu kabul etmiştir. Hükümet 5 Şubat 2014 tarihli duruşmada sunduğu savunmasında, bir devletin yargı yetkisini bütün toprakları üzerinde kullandığı varsayımının, sadece başka taraflarca işgal edilmiş bölgelerle ilgili olarak değil aynı zamanda “ şartların erişilemez kıldığı” küçük bölgelerle ilgili olarak da sınırlanmış olabileceğini ileri sürmüştür. Gülistan böyle bir bölgedir. Gülistan temas hattındadır; bunun anlamı bir taraftan Azerbaycan güçlerince (kuzey doğusundan) bir taraftan da Ermeni güçlerince (güney batısından) sarılmış vaziyette olduğudur. Bu durumda bölge hiçbir tarafın etkili kontrolü altında değildir. Köyün, nehrin yukarısındaki yamaçta bulunan Ermeni askeri yerlerinin atış menzilinde olduğunun altını çizmiştir. Bu sebeple Azerbaycan Hükümeti bölge üzerinde meşru yetkisini kullanamamaktadır.
124. Hükümet’in ana iddiası, Sözleşme’nin 1. maddesi kapsamında, hükmün birincil anlamı düşünüldüğünde, sorumlu olmadığı üzerinedir. Yerinden edilmiş bir egemen olarak, sadece sınırlı sorumluluğa sahiptir; bu sınırlı sorumluluk da uluslararası hukukla uyumlu olarak alabileceği bütün tedbirleri almak süretiyle pozitif yükümlülüğünü yerine getirmektir (Ilaşcu ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 331). Böyle bir pozitif yükümlülüğün davanın maddi olarak mevcut olan şartlarına bağlı olduğunu ve devlete orantısız yük verecek şekilde yorumlanmaması gerektiğini savunmuştur (ibid., § 332). Hükümet öne alması beklenen bütün genel ve özel tedbirleri almış olduklarını ileri sürmüştür (yukarıda paragraf 210’a bakınız)
3. Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
125. Ermenistan Hükümeti, Azerbaycan’ın Gülistan üzerinde etkili kontrol sahibi olduğu konusundaki görüşünü korumuştur. Gülistan’daki durumla (yukarıda bakınız paragraf 50 ve 53) ilgili iddiasına ve sunmuş olduğu delillere (yukarıdak bakınız paragraf 69 ve 71) dayanarak, Azerbaycan silahlı kuvvetlerinin köyün içinde ve çevresinde askeri yeri bulunduğunu ve DKC güçlerinin vadinin karşı tarafında bulunduğunu ileri sürmüştür.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Topraklar üzerinde yetki varsayımı üzerine içtihatlarda yer alan ilgili ilkeler
126. İlgili ilke Mahkeme tarafından, Assanidze Gürcistan [BD], no. 71503/01, §§ 137-143, AİHM 2004‑II ve Ilasçu ve diğerleri (yukarıda bahsedilen, §§ 311-313, ve §§ 333‑335) davalarında öne çıkarılmıştır.
127. Assanidze davasında Mahkeme, “yetki karinesini”, ya da başka bir deyişle devletin toprakları üzerinde yetkiye sahip olduğunua dair varsayımı uygulamıştır. Kararın ilgili paragrafları aşağıdaki gibidir:
“137. Sözleşme’nin 1. maddesi devletlerin ‘Sözleşme Bölüm I’de tanımlanmış hak ve özgürlüklerin yetkileri dâhilindeki herkes için teminat altına alınmış olması” şartını koşmuştur. Bu hükümden hareketle, devletler, ihlal sırasında yetki sınırları veya yeterlilikleri dâhilinde olan herkesin koruma altında olan hak ve özgürlüklerine yönelik her türlü ihlalden sorumludurlar.
...
139. Acara Özerk Cumhuriyeti tartışma götürmez bir şekilde Gürcistan topraklarına dâhildir ve yetki ve kontrol sınırları içindedir. Başka bir değişle yetki karinesi mevcuttur. Mahkeme, bu varsayımın aksini kanıtlayacak yeterli delil olup olmadığını belirleyecektir.
140. Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle Gürcistan’ın Sözleşme’yi bütün topraklarını kapsayacak şekilde imzalayıp onayladığına işaret eder. Dahası, Acara Özerk Cumhuriyeti’nin ayrılıkçı arzuları olmadığı ve başka hiçbir devletin üzerinde kontrol sahibi olmadığına herkes katılmaktadır (bakınız, aksine çıkarım için, Ilaşcu ve diğerleri Moldova ve Rusya (karar) [BD], no. 48787/99, 4 Temmuz 2001, ve Loizidou, yukarıda bahsedilen). Gürcistan Sözleşme’yi onaylarken, Sözleşme’nin 57. maddesinde Acara Özerk Cumhuriyeti’yle veya bu topraklar üzerinde yetkisini sürdürmesindeki zorluklarla ilgili olarak hiçbir çekincesini sunmamıştır. Herhalükarda, içtihatlar belirli bir toprağın hariç bırakılmasını men ettiği için, böyle bir çekincenin sunulmuş olması, Sözleşme madde 56 § 1’in atıfta bulunduğu örnek dışında (bağlı toprak) etkisiz olurdu (bakınız Matthews Birleşik Krallık [BD], no. 24833/94, § 29, AİHM 1999-I).
...
142. Bu yüzden 139. paragrafta atıfta bulunulan karine doğru kabul edilmiştir. Hukuk politikaları açısından – devletler arasındaki eşitliğin sağlanması gerekliliği ve Sözleşme’nin etkililiğini teminat altına alınması – için başka şekilde olması kabul edilemez. Sözleşme’nin uygulanmasının sadece devletlerin belirli seçilen bölgeleriyle sınırlı olabileceği varsayımında bulunursak; bu durum insan haklarının korunmasının etkinliği kavramından taviz verilmesi ve bütün Sözleşme’nin anlamsız hale getirilmesi yanında devletler arasında, yani Sözleşme’yi topraklarının hepsinde uygulamayı kabul eden ve etmeyen devletler arasında, ayrımcılık yapılmasına izin verilmesi anlamına da gelir.
143. Bu sebeple Mahkeme, ihlal iddialarının kaynaklandığı gerçek olayların, Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca, Gürcistan Devleti’nin “yetkisi” kapsamında oluşmuş olduğu kararına varmıştır (bakınız Bertrand Russell Barış Vakfı Ltd v. Birleşik Krallık, no. 7597/76, 2 Mayıs 1978 tarihli Komisyon Kararı, Karar ve Raporlar 14, s. 117 ve 124) Commission decision of 2 May 1978, Decisions and Reports (DR) 14, pp. 117 and 124)
128. Ilasçu ve diğerleri kararında (yukarıda bahsedilen), Mahkeme yetki karinesini ayrıntılandırmıştır. Kararın ilgili paragrafları aşağıdaki gibidir:
“311. Üye devletlerin “yetki” alanında bulunan bireylerin Sözleşme’nin 1. maddesi ile korunan hak ve özgürlüklerine karşı herhangi bir ihlal durumu üye devletlerin sorumluluğu altındadır. Yetkinin kullanılıyor olması, Sözleşme’yle koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarına sebebiyet veren taraf devletlere isnat edilebilecek eylem ve ihmallerden dolayı devletlerin sorumlu tutulabilmesi için gerekli bir şarttır.
312. Mahkeme, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında “yetki” kavramının uluslararası kamu hukukundaki terim anlamında anlaşılması gerektiğini açıklayan içtihadına atıfta bulunur (bakınız Gentilhomme ve diğerleri Fransa, no.lar 48205/99, 48207/99 ve 48209/99, § 20, 14 Mayıs 2002 tarihli karar; Banković ve diğerleri Belçika ve diğerleri (karar) [BD], no. 52207/99, §§ 59-61, AİHM 2001‑XII; ve Assanidze Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 137, AİHM 2004-II).
Uluslararası kamu hukukunun bakış açısından bakıldığında, Sözleşme’nin 1. maddesinde yer alan “yetki alanı içinde” ifadesinden bir devletin yetkisinin kapsamının öncelikli olarak belirli bir alana ait olduğu (see Banković and Others, cited above, § 59), fakat aynı zamanda yetkinin devletin topraklarının tümünde normal olarak kullanıldığının varsayıldığı anlaşılmalıdır.
Bu varsayım bazı istisai durumlarda, özellikle devletin topraklarının bir kısmında otoritesini kullanmasına engel olunmuşsa, sınırlandırılabilinir. Bu durum, başka bir devletin silahlı kuvvetleriyle yaptığı askeri işgal sonucu bahsedilen bölgeyi kontrol altına almasıyla (bakınız Loizidou Türkiye (ilk itirazlar), 23 Mart 1995 kararı, Seri A no. 310, ve Kıbrıs v. Türkiye, §§ 76-80, yukarıda bahsedilen, ve aynı zamanda yukarıda bahsedilen Banković ve diğerleri kararı, §§ 70‑71), savaş veya ayaklanma hallerinde, yabancı devletlerin bu devletin topraklarında ayrılıkçı bir başka devlet kurulmasını destekledikleri durumlarda söz konusu olabilir.
313. Böylesine istisnai bir durumun söz konusu olduğuna karar verilebilmesi için Mahkeme’nin bir taraftan devletin belirli bir toprak parçası üzerindeki otoritesini sınırlayabilecek nitelikte olan somut olayları, diğer taraftan da devletin kendi yürütme biçimini incelemesi gerekir. Sözleşme’nin 1. maddesi kapsamında taraf devlet tarafından verilen taahhütler, temin edilen hak ve özgürlüklerin kullanılmasıyla ilgili ihlallerden kaçınma görevine ek olarak, devletin toprakları dahilinde bu hak ve özgürlüklere saygı duyulmasını temin etmek için uygun adımların atılmasıyla ilgili pozitif yükümlülükleri de kapsar (bakınız, diğerlerinin yanında, Z ve diğerleri Birleşik Krallık [BD], no. 29392/95, § 73, AİHM 2001-V). Devlet otoritesinin kullanılmasının sınırlı olduğu topraklarda da bu yükümlülüklerin varlığı devam eder çünkü devletin gücü dâhilinde alabileceği uygun bütün tedbirleri alma görevi vardır.
...
333. Mahkeme, bir taraf devletin, kısıtlayıcı fiili bir durum sebebiyle, tüm toprakları üzerinde otoritesini kullanmasının engellenmiş olduğu hallerde, örneğin ayrılıkçı bir rejimin var olması halinde, başka bir devletin askeri işgali mevcut olsun olmasın, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında devletin, geçici olarak başka bir devletin ya da isyancı güçlerin yerel yönetimi altında olan toprakları üzerinde yetki sahibi olması ortadan kalkmış sayılmaz.
Ancak böylesine fiili bir durum, yetkinin kapsamını azaltır. Böyle bir durumda Mahkeme, devletin 1. madde uyarınca verdiği taahhütleri taraf devletin sadece bu topraklarda olan insanlarla ilgili pozitif yükümlülükleri ışığında algılamalıdır. Devlet’in, elindeki bütün yasal ve diplomatik araçlar ile, yabancı devletler ve uluslararası organizasyonlar karşısında, Sözleşme ile tanımlanmış bütün hak ve özgürlüklerin temin edilmeye devam etmesine çaba harcamalıdır.
334. Yükümlülüklere en etkili şekilde uyulması için makamların hangi önlemleri alması gerektiğini göstermek Mahkeme’nin sorumluluğunda olmasa da, Mahkeme alınmış önlemlerin mevcut dava için uygun ve yeterli olduğunu doğrulamak zorundadır. Mahkeme kısmen veya tamamen hareketsizlikle karşı karşıya kaldığında, Mahkeme’nin görevi asgari bir çabanın gösterilmesinin ne ölçüde mümkün olduğunu ve gösterilmesinin gerekip gerekmediğini belirlemektir. Sözleşme’nin 2. ve 3. maddelerinde teminat altına alınmış mutlak hakların ihlal edildiğinin iddia edilmesi ile ilgili davalarda bu sorunun cevabının verilmesi özellikle zorunludur.
335. Dolayısıyla Mahkeme, başvurucuların, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında, Moldova Cumhuriyeti’nin yetki alanına dâhil oldukları, ancak şikâyet ettikleri, “MRT” topraklarında gerçekleşen eylemlerden dolayı devletin sorumluluğunun, Sözleşme’nin öngördüğü pozitif yükümlülükler ışığında değerlendirileceği kararına varmıştır.”
129. Yukarıda bahsedilen içtihatlar izlenerek, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında yetki taraf devletin topraklarının genelinde kullanılıyor olduğu varsayılır. Bir taraf devletin 1. madde kapsamında verdiği taahhütün normalde iki yönü vardır; bir taraftan temin edilen hak ve özgürlüklerin kullanılmasıyla ilgili olarak devletin ihlallerden kaçınma üzerine negatif ödevi, diğer taraftan devletin toprakları dâhilinde bu hak ve özgürlüklere saygı duyulmasını temin etmek için uygun adımların atılması üzerine pozitif yükümlülükleridir (Ilasçu ve diğerleri, yukarıda bahsedilmiş, § 313).
130. Devletin topraklarının bir kısmında otoritesini kullanmasına engel olunduğu ve bunun başka bir devletin silahlı kuvvetleriyle yaptığı askeri işgal sonucu bahsedilen bölgeyi kontrol altına almasıyla, savaş veya ayaklanma hallerinde, yabancı devletlerin bu devletin topraklarında ayrılıkçı bir başka devlet kurulmasını destekledikleri istisnai durumlarda bile, Sözleşme’nin 1. maddesi anlamında devletin yetki sahibi olması ortadan kalkmış sayılmaz (Ilasçu ve diğerleri, yukarıda bahsedilmiş, § 333; ayrıca bakınız Catan ve diğerleri Moldova ve Rusya [BD], no.lar 43370/04, 8252/05 ve 18454/06, § 109, AİHM 2012 (özetler)).
131. Ancak, bir devletin topraklarının bir kısmında otoritesini kullanmasına engel olunduğu durumlarda, devletin Sözleşme altındaki sorumluluğu pozitif yükümlülükleri yerine getirmek ile sınırlanmıştır (ibid., § 335). Bunlar, devletin yetkisinin bir ifadesi olarak, bahsi geçen topraklar üzerinde kontrolün yeniden sağlanması için ihtiyaç duyulan tedbirlerle ve de başvurucunun bireysel haklarına saygı duyulmasını temin etmek için gereken önemlerle ilgilidir (ibid., § 339). İlk başlıkla ilgili olarak devletin toprakları üzerinde egemenliğini sağlamak ya da yeniden kurmak ve ayrılıkçı rejimi destekleyen eylemlerden sakınmak görevleri vardır (ibid., §§ 340-345). İkinci başlık altında devlet, başvurucunun bireysel haklarını temin etmek için, yargısal, siyasi veya idari önlemler alır (ibid., § 346).
2. Bu ilkelerin mevcut davaya uygulanması
(a) Mahkeme’nin maddi gerçekleri tesis etmesi
132. Mevcut davada, Gulistan’ın içinde bulunduğu durum, taraflar arasında tartışmalıdır. Dikkate alınması gereken süreç, Sözleşme’nin Azerbaycan için yürürlüğe girdiği 15 Nisan 2002 tarihinden günümüze kadarki süreçtir.
133. Aşağıda belirtilen maddi gerçeklerin tesis edilebilmesi için Mahkeme tarafların yazılı gözlemlerinden, sözlü savunmalarından, Gulistan ve çevresinin haritalarından, bölgenin görüntülerini içeren DVDlerden ve tarafların sunduğu diğer ilgili delillerden yararlanmıştır. Ayrıca, AAAS’nin yüksek çözünürlülükte uydu görüntülerinin yorumlandığı Gülistan raporundan da yararlanmıştır.
134. Mahkeme tarafların bazı noktalarda aynı fikirde olduklarını belirtmiştir: Gülistan’ın Azerbaycan’ın uluslararası olarak tanınan toprakları içinde bulunduğu tartışma konusu değildir. Köy V şeklinde bir vadinin içinde İndzaçayı nehrinin kuzey kıyısında bulunmaktadır. Azerbaycan askeri yerleri nehrin kuzey kıyısındadır. DKC askeri yerleri ise nehrin doğu kıyısındadır. Köyde hiçbir sivil bulunmamaktadır. Köyün etrafı mayınlarla çevrilidir ve devamlı olarak ateşkes ihlalleri olmaktadır.
135. Tarafların bazı noktalardaki iddiaları ise birbirinden farklıdır. En büyük çelişki köyde Azerbaycan askeri yerlerinin olup olmadığı konusundadır. Her iki tarafın askeri yerlerinin köyden uzaklığı ve köyün içinde mayınlar döşenmiş olup olmadığı diğer tartışma konularıdır.
136. Mevcut materyal ve özellikle de tarafların ve müdahil Hükümetin sunduğı haritalardan anlaşıldığı gibi bütün köy ve Azerbaycan askeri yerleri Indzaçayı nehrinin kuzey kıyısında bulunmaktadır ve nehir doğal bir ayırma noktası tesis etmektedir. DKC yerleri nehrin güney kıyısındadır ve köye en yakın yeri köyün karşısına denk gelir.
137. Köyün içinde Azerbaycan askeri faaliyetlerinin olup olmadığı tartışmasıyla ilgili olarak Mahkeme, köyde Azerbaycan askeri yerlerinin ve Azerbaycan askerlerinin olduğunu işaret eden bir takım unsurların bulunduğunu belirtmiştir. AAAS’nın 2005,2009 ve 2012 tarihli yüksek çözünürlükte uydu görüntülerine dayanan raporu köyün içinde veya en azından köyün sınırlarında siperler olduğunu işaret etmektedir. Bu siperler 2005 ve 2009 tarihli görüntülerde açıkça görünebilirken 2012 görüntülerinde daha az farkedilebilir niteliktedir. Köy nehrin kuzey yakasında olduğundan ve Azerbaycan askeri yerleri de kuzede olduğundan, Mahkeme mevcut delillere dayanarak siperlerin Azerbaycan güçlerine ait olduğunu yeterli şekilde ortaya koymuştur. Bu aynı zamanda bölgede Azerbaycan askeri personelinin bulunduğuna da işaret etmektedir çünkü süperlerin bakıma ihtiyacı vardır (AAAS raporundan çıkarılacak sonuca göre 2009 ile 2012 yılları arasında siperler kullanılmamıştır ve bu sebeple daha az görünür durumdadır). Buna bağlı olarak Mahkeme, köyde hiçbir sivilin bulunmadığının tartışma götürmediğini yinelemiştir. Ek olarak, AAAS raporundan ve üçüncü taraf Hükümet tarafından 2012’de sunulan DVD’den anlaşıldığı üzere köyün kuzeydeki bölümü ve dolayısıyla ulaşım yolları Azerbaycan askeri güçlerinin kontrolü altındadır. Başvurucu’nun 2008’de sunduğu DVDlerde başka göstergelen elde edilmiştir; buna göre bazı evlerin bacalarından duman çıktığı ve bir adamın harabe halindeki evler arasında yürüdüğü görülür.
138. Köyün içinde Azerbaycan askeri varlığına bir takım işaretler bulunsa da, Mahkeme’nin elinde Azerbaycan güçlerinin 15 Nisan 2002 tarihinden bugüne kadar bütün dönem boyunca, yani mahkemenin zaman bakımından yetkisine giren dönemde, köyde olup olmadıklarından emin olmak için yeterli unsurlar bulunmamaktadır. İnceleme altında olan zaman diliminde, DKC’nin Gülistan Köyü’nün içinde ya da nehrin kuzey kıyısında askeri yerleri veya birliklerinin bulunduğunu veya bulunmuş olduğunu göstermeye yetecek Mahkeme önünde yeterli malzeme olmadığını ve bu konuda iddia bulunmadığını ayrıca belirtmekte önem görmüştür.
(b) Maddi gerçeklerin hukuki öneminin değerlendirilmesi
139. Gülistan Azerbaycan’ın uluslararası olarak tanınan toprakları içinde yer aldığına göre, yetki karinesi uygulanır (bakınız Ilasçu and Others, yukarıda bahsedilen, § 312). Mahkeme’nin görüşüne göre, Hükümet’in Sözleşme’nin 1. maddesinde bulunan sorumluluğunu sınırlayan istisnai şartların oluşmuş olduğunu göstermek Hükümet’in görevidir.
140. Mahkeme, bir devletin kendi toprakları içinde pozitif yükümlülüğünden kaynaklanan sorumluluğunun sınırlanmış olduğunun, sadece başka bir devletin ya da ayrılıkçı rejimin etkin kontrol sağladığı yerlerde geçerli olarak kabul edilmiş olduğunu gözlemlemiştir. Ilasçu ve diğerleri davasında Mahkeme, Moldova Hükümeti’nin topraklarının bir kısmında otorite kullanmadığını, bu bölümün Transdinyester Moldova Cumhuriyeti’nin (“MRT”) etkin kontrolünde olduğunu bulmuştur (yukarıda bahsi geçen, § 330). Mahkeme Ivanţoc ve diğerleri Moldova ve Rusya (no. 23687/05, § 105, 15 Kasım 2011) davasında da aynı bulguya dayanmıştır. Catan ve diğerleri (cited above, § 109) davasında Mahkeme, Moldova’nın, MRT tarafından yönetilen Dniester Nehri’nin doğusundaki toprakları üzerinde, otoritesinin olmadığı kararını vermiştir. Buna karşılık, Assanidza (yukarıda bahsedilen , §§ 139-140) davasında, Mahkeme Acara Özerk Cumhuriyeti’nin ayrılıkçı arzuları olmamasının ve o bölgede başka hiçbir devletin etraflı ve etkili bir kontrole sahip olmamasının ilgili unsurlar olduğu görüşündedir.
141. Yukarıdaki Moldova davalarında, söz konusu toprakların, yani Transdinyester’in “MRT”nin etkili kontrolü altında olduğu konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. “MRT” tarafından kontrol edilen alanda, Sözleşme anlamında Rusya’nın, etkili otorite kullanma bakımından veya en azından “MRT” üzerinde belirleyici nüfuz sahibi olma bakımında ve askeri, ekonomik, finansal veya siyasi destek vererek bölgenin hayatta kalmasını sağlamak bakımından yetki sahibi olduğuna ve bu sebeple de tespit edilen ihlallerden dolayı sorumluluk sahibi olduğuna karar verilmiştir (bakınız Ilasçu ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, §§ 392-394; Ivanţoc ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, §§ 118-120; Catan ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 122).
142. Mevcut dava yukarıda bahsedilen diğer davalardan farklıdır: Gülistan, Azerbaycan ile DKC güçleri arasındaki sınırda yer alır ve Azerbaycan’ın köy üzerinde etkişi kontrolü olup olmadığı tartışmalıdır. Mahkeme; içtihatlar ışığında davalı Hükümet’in, Sözleşme uyarınca iddia edilen ihlallerin vuku bulduğu yer yani Gülistan üzerinde başka bir devlet veya ayrılıkçı rejimin etkili kontrol kullandığını göstermek durumunda olduğunu belirtmiştir.
143. Bu noktada Mahkeye Azerbaycan’ın bir onaylama senedi tevdi etmek yoluyla beyanatta bulunduğunu ve beyanatta “Ermenistan Cumhuriyeti tarafından işgal edilen topraklarında Sözleşme’nin hükümlerinin uygulanmasını temin edemeyecek” durumda olduğunu ifade ettiğini yinelemenin yararlı olacağı kanaatindedir (bakınız yukarıda 93. paragraf). Mevcut davanın kabul edilebilirliği kararında Mahkeme, böyle bir beyanatın, Azerbaycan’ın uluslararası olarak tanınan topraklarının bir kısmı üzerinde Sözleşme’nin uygulanmasını sınırlamaya yetmeyeceği (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, §§ 63-65) ve geçerli çekince belirtilmesi şartlarının da karşılanmadığı (ibid., §§ 66-70) kararını vermiştir.
144. Mahkeme, uluslararası hukuk anlamında (özellikle 1907 La Hey Kararları madde 42) bir toprağın işgal edilmiş kabul edilmesi için fiziki olarak düşman ordusunun otoritesi altına girmesi gerektiğini belirtmiştir. “Fiziki otorite”, geniş olarak kabul edildiği şekliyle, etkili kontrol olarak tercüme edebilir ve egemenin izni olmaksızın etkili kontrol gücünü kullanabilecek durumdaki yabancı askeri birimlerin varlığı gibi unsurları gerektirir (bakınız yukarıda 94. paragraf). Yukarıdaki malzemeleri temel alarak ve saptanmış olan maddi gerçeklere dayanarak Mahkeme, Gülistan’da yabancı askeri birliklerin bulunmaması sebebiyle, Gülistan’ın yabancı güçler tarafından işgal edilmemiş olduğu ve yabancı güçlerin etkili kontrolü altında olmadığı kararına varmıştır.
145. Görünüşe göre davalı Hükümet, Gülistan üzerinde etkili kontrol sahibi olmadığı üzerine yapılan başlangıçtaki iddiasını sürdümemiştir. Daha çok, buranın tartışmalı bir alan olduğu, mayınlarla çevrili olduğuna vurgu yaparak, nehrin iki tarafında birbirine karşıt askeri yerler ile çevrili olduğu ve Ermeni güçlerinin atış menziline girdiği iddialarında bulunmuştur.
146. Davalı Hükümet özünde, Ilasçu ve diğerleri ve bunu takip eden davalarda geliştirilen ve topraklarının bir kısmında etkili kontrolü bir başka devletin veya ayrılıkçı rejimin lehine kaybeden devletin, Sözleşme gereğince sınırlı sorumluluğa sahip olduğunu kabul eden içtihadın, tartışmalı bölgelerde veya 5 Şubat 2014 tarihinde ifade edildiği gibi “şartlar sebebiyle erişimin imkansız kılındığı” bölgelerde de eşit şekilde uygulanması iddiasında bulunmaktadır.
147. Bu sorunun yanıtlanması için Mahkeme, Sözleşme’nin bireysel insan haklarını koruyarak Avrupa kamu düzenini sağlayan anayasal bir vasıta olma özel karakterini ve Sözleşme’nin 19. maddesinde belirtilen “Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ca kabul edilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak” rolünü göz önünde tutmalıdır (bakınız, Loizidou Türkiye (ilk itirazlar), 23 Mart 1995, §§ 75 ve 93, Seri A no. 310; Al-Skeini ve diğerleri Birleşik Krallık [BD], no. 55721/07, § 141, AİHM 2011). Azerbaycan 15 Nisan 2002’de Sözleşme’yi imzaladığında, bütün toprakları “Sözleşme’nin hukuki alanı”na dâhil olmuştur.
148. Yukarıda alıntı yapılan Moldova davalarında, toprakların sahibi devletin Sözleşme’ye göre sadece sınırlı sorumluluğunun olduğunun kabul edilmesi, başka bir Sözleşme devletinin olağandışı bir şekilde yetkisini toprakları dışında kullandığı ve Sözleşme’ye göre tam sorumluluk sahibi olduğu bulgusu ile telafi edilmiştir. Tersine mevcut davada, Gülistan’ın başka bir devletin silahlı güçlerince işgal edildiği veya ayrılıkçı bir rejimin kontrolüne girdiği saptanmamıştır. Bu durumda Mahkeme, Sözleşme’nin sunduğu korumada boşluk yaratılmasını engellemenin gerekliliği hatırlanarak, davalı Hükümetin, Sözleşme uyarınca sahip olduğu sorumluluk üzerinde etki yaratacak böyle bir istisnai durumun varlığını kanıtlamış olmadığı görüşündedir.
149. Bu sebeple Hükümet’in iddiaları Mahkeme’yi ikna etmemiştir. Ilasçu ve diğerleri (yukarıda alıntı yapılmıştır, §§ 312-313) davasında geliştirilmiş istisna, yani toprak sahibi devletin uluslararası olarak tanınan topraklarının başka bir oluşum tarafından işgal edilmiş veya başka bir oluşumun etkili kontrolü altına girmiş kısmı üzerindeki sorumluluğunun sınırlandırılmış olmasına, Hükümet tarafından önerilen tartışmalı bölgeleri kapsayacak şekilde genişletilemez.
150. Aslında mevcut davada sözkonusu olan durum Assanidze (yukarıda alıntı yapılan, § 146) davasındaki duruma daha çok benzer. Hukuki bakış açısından Azerbaycan Hükümeti’nin Sözleşme gereğince toprakları üzerinde tam yetkisi ve tam sorumluluğu vardır. Fiili açıdan bakıldığında ise Gülistan bölgesinde otoritesini kullanmak ilgili zorluklarla karşı karşıya oldukları görülür. Mahkeme’nin görüşüne göre, başvurucu tarafından şikayet edilen eylem ve ihmallerin orantılılığı değerlendirmesi yapılırken yukarıdaki zorluklar dikkate alınmalıdır.
151. Sonuç olarak, iddia edilen ihlallerin ortaya çıktığı maddi gerçekler Sözleşme’nin 1. maddesi gereği Azerbaycan’ın “yetki”si dâhilindedir ve davalı Hükümetin sorumluluğu kapsamındadırlar. Sonuç olarak da Mahkeme, Hükümetin yetki ve sorumluluğun olmadığı yönündeki itirazını kabul edilebilirlik kararının esasına dâhil eder (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 76).
IV. SÖZLEŞME’NİN 1 NUMARALI EK PROTOKOLÜ’NÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
152. Başvurucu Gülistan’daki köyüne dönme hakkının reddedilmesinin, mülküyle ilgili olarak kullanma, kontrol ve erişimden mahrum kaldığının ve bunlarla ilgili olarak kendisine tazminat olanağı sağlanmamış olmasının 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesinin sürekli olarak ihlal edildiği anlamına geldiği yolunda şikâyetini yapmıştır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
153. Hükümet başvurucunun görüşüne itiraz ederken üç ana savunma yapmıştır: İlk olarak Gülistan Azerbaycan’ın uluslararası olarak tanınmış toprakları dahilinde ve böylelikle Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca Azerbaycan’ın yetkisinde olsa bile iddia edilen ihlallerin gerçekleştiği bölgede yeterli kontrol sahibi değildir. İkinci olarak, başvurucu Gülistan’da gerçekten bir evi ve arazisi olduğunu kanıtlayamamıştır. Üçüncü olarak, Mahkeme; Hükümetin ilk ve ikinci savunmalarını reddetse bile, Sözleşme uyarınca varolan yükümlülüklere uyulduğu için başvurucunun haklarına ihlali söz konusu olmamıştır.
A. Başvurucu’nun Gülistan’da “mülk” sahibi olup olmadığıTarafların iddiaları
(a) Başvurucu
154. Başvurucu, Gülistan’da ailesiyle Haziran 1992’ye kadar yaşamış olduğuna ve orada bir evi ve 2100 metrekarelik bir arazisi ve diğer malları olduğuna dair yeterli kanıt sunmuş olduğu savunmasını sürdürdü. Özellikle evin 1991’de düzenlenmiş teknik pasaportuna ve evin planına başvurarak, bu iki belgeyi başvuruyu yaparken zaten sunmuş olduğunun altını çizdi.
155. Başvurucu araziyi İhtiyar Meclisi’nin kararıyla 1960’lı yıların başında edinmiş olduğunu ve babasına ait arsayı erkek kardeşiyle paylaşmak üzere ikiye ayırmak için izin aldığını iddia etmiştir. Hükümetin İhtiyar Meclisi’nin toprak paylaştırmak gibi bir gücü olmadığı iddiasına itiraz etmiştir. İlk olarak başvurucu, Hükümetin 1970 Toprak Kanunu’na atıfta bulunduğunu ve bu kanuna göre toprak paylaştırma gücünün Bölge ve Kent Halk Temsilciler Sovyeti İdari Komitesi’ne ait olduğunu belirtmiştir. 1960’lı yılların başında İhtiyar Meclisi’nin arazi paylaştırma gücüne sahiptir. Bu meclis aynı zamanda, diğer kayıtlar dışında mülklerin köydeki konutlara dağıtılıması bilgilerini de kayıt altına aldıkları bir sicil de tutmak zorundaydı. Bu güç İhtiyar Meclisi Tüzüğü tarafından düzenlenmiş olup (yukarıda 82. paragrafa bakınız) 23 Nisan 1958 yılında yürürlüğe girmiştir ve bu sebeple bahsi geçen zamanda yani 1960’lı yılların başında yürürlüktedir. İhtiyar Meclisi Tüzüğü Bölüm 2 Paragraf 9 (j)’ye göre İhtiyarlar Meclisi devlete ait toprakları köy sınırları içinde bireysel kullanım amaçlı yapılar inşa etmeleri için vatandaşlara paylaştırmakla görevlendirilmiştir. İhtiyar Meclisi Tüzüğü Bölüm 2 Paragraf 19 (e)’ye göre İhtiyar Meclisi’nin köydeki konutlara göre toprak dağılımını kayıt altına alma gücü bulunmaktaydı.
156. Ayrıca, başvurucu “teknik pasaportu” öncesinde başvuru sırasında sunmuş olduğunu tekrarlayarak bu belgenin usulüne göre tesis edilmiş geçerli bir belge olduğunu ve konut ve arazi üzerinde sahip olduğu hakları göstermek için yeterli kanıt teşkil ettiğini belirtmiştir. Hükümetin bahsedilen teknik pasaportun eksik olduğuna dair savunmasına Hükümet tarafından öne sürülen her noktaya değinmek süretiyle itiraz etmiştir.
157. Hükümetin, teknik pasaportun birincil mülkiyet senedine dayanması gerektiği ve böyle bir belgeye dayanmadığından eksik olduğu savunmasına cevaben başvurucu kendi durumunda böyle bir referans şartının bulunmadığını iddia etmiştir. 1985 tarihli Konutların Tescil Kuralları ile ilgili Yönerge’sinin (yukarıda 81. paragrafa bakınız) kayıt işlemlerinde uygulandığı konusunda başvurucu Hükümetle hemfikir olmasının yanında, kırsal yerleşim bölgelerindeki mülkiyetlerin kayıt işlemlerinin bu yönergedeki madde 2.3’e göre yapıldığını ve bu maddeye göre kayıta temel teşkil edecek belgelerin “konut listeleri, bunların özetleri veya Köy veya Böge Halk Temsilcileri İdari Komitesi’nin beyanı olduğunu savunmuştur. Konut listelerinden kasıtın İhtiyar Meclisi sicili olduğunu belirtmiştir. Son olarak da, sunmuş olduğu teknik pasaportun, SSCB Merkez İstatistik Departmanı tarafından verilen ilgili örnek forma dayanarak tesis edilmiş olduğunu bildirmiştir. Bu formda birincil mülkiyet senedine yapılması gereken bir atıftan bahsedilmemiştir.
158. Hükümetin teknik pasaporttaki “resmi belgelere göre arazinin büyüklüğünün tasviri” alanının boş olması sebebiyle teknik pasaportun eksik olduğuna dair iddiasına gelince, başvurucu bu teknik pasaportu Şahumyan Bölgesi Teknik Envanter Bürosu’nun memurlarından alındığını ve eğer belge eksik olsaydı bu kişilerin belgeyi imzalamamış olacaklarını ileri sürmüştür. Dahası, başvurucu 1991’de Gülistan’ın diğer eski köy sakinleri adına düzenlenmiş teknik pasaportları da Mahkeme’ye sunmuştur. Bahsedilen alan bu teknik pasaportlarda da boştur ve bu sebeple başvurucu kendi teknik pasaportunun ilgili dönemdeki kayıt uygulamalarına uygun olduğunu iddia etmiştir.
159. Son olarak Hükümet, Mayıs 1991 tarihli teknik pasaportun üzerinde kullanılan damgada halen “Azerbaycan SSC” ve “Şahumyan Bölgesi” ifadelerinin yer aldığını, halbuki Şubat 1991’de devletin isminin “Azerbaycan Cumhuriyeti” olarak değiştiğini ve eski “Şahumyan Bölgesi”nin Goranboy Bölgesi’ne dahil edildiğini, dolayısı ile teknik pasaportun sahte olabileceğini iddia etmiştir. Hükümete cevaben başvurucu 2010 yılında Mahkeme’ye sunduğu, 10 Temmuz 2006 tarihli kendi ifadesine ve Gülistan’dan eski komşu ve arkadaşlarının ifadelerine atıfta bulunmuştur. Bu ifadelerin hepsinde, Gülistan’ın bir bölümünü oluşturduğu ve çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı Şahumyan Bölgesi’nin tamamının Azerbaycan güçlerince 1989-1992 yılları arasında ablukaya alınmış olduğu doğrulanmıştır. Abluka sebebiyle bütün bölgenin dışarısıyla irtibatı kesilmişti; televizyon istasyonları bombalanmıştı ve elektrik yoktu. Ne Gülistan’daki köy sakinleri ne de memurlar Azerbaycan SSC ve Şahumyan Bölgesi’nin isimlerinin değiştiğinin farkında değildi ve yetkilikerden bu konuyla ilgili herhangi bir bilgi edinmemişlerdi. Dahası, başvurucu Hükümetin sadece Azerbaycan Cumhuriyeti’ne ait yeni damganın kullanılması gerektiğini iddia ettiğini ancak o dönemde damgaların gerçekten değişmiş olduğuna dair delil sunmadığını gözlemlemiştir.
160. Ayrıca, Mahkeme’nin 1992’de başvurucunun evinin yok olup olmadığı sorusuna yönelik başvuru formunda bir çelişki olabileceği ile ilgili sorusuna cevaben başvurucu, bu çelişkinin kendi evi ile ebeveynlerinin evinin birbirine karıştırılmasından doğduğunu açıklamıştır. Başvurucunun temsilcisi tarafından hazırlanmış başvuru formunda gösterilen başvuru, 10 Temmuz 2006 tarihinde verilmiş ifadeye dayanmaktadır. Bu ifadesinde kendi evinin tahrip edilmesinden bahsetmemiş ancak şu cümleyi kurmuştur: “Annem Gülistan Köyü’nde kaldı ve evimiz tahrip edilmişti”. Bir kişinin ebeveynlerinin evinden kendi evi olarak bahsetmesi köyde sık görülen bir durumdu.
161. Evin mevcut durumuyla ilgili olarak, başvurucu Gülistan’a dönmesi mümkün olmadığında bilgi edinmenin zor olduğunu belirtmiştir. Köyü görmenin en iyi yolunun DKC sınırından köye dürbünle bakmak olduğunu söylemiştir. Buna bağlantılı olarak başvurucu üç eski köy sakininin Mart 2012’de yapmış oldukları ifadelere atıfta bulunmuştur (yukarıda 59. paragrafa bakınız). Başvurucu, 12 Ağustos 2013’te eski bir Gülistan sakini tarafından yapılmış olan başka bir ifadeyi de sunmuştur. Bu kişi 2010’da Gülistan yakınlarındaki bir DKC bölgesinde inşatta çalışmıştır ve bir keresinde dürbünle köye bakabileceği bir noktaya gitmiş ve oradan dürbünle başvurucunun evini ayırtedebilmiştir. Bu kişiye göre başvurucunun evinin duvarları halen ayaktadır ancak çatısı çökmüştür.
162. Başvurucu özetle, tarafından sunulmuş olan teknik pasaportun söz konusu evin üzerinde “kullanma, elinde bulundurma ve yararlanma” haklarını kendisine verdiğine dair yeterli kanıt teşkil ettiğini savunmuş ancak yer değiştirmesi sırasında yürürlükte olan yasaya göre evi satma hakkına sahip olmadığını kabul etmiştir. Ancak 1991 Mülkiyet Kanunu gereğince elindeki hakkın özel mülkiyet hakkına dönüşmüş olduğunu beklemektedir. Bildiği kadarıyla hakları feshedilmiş değildir bu sebeple de söz konusu mülk üzerinde hala hukuki hakları bulunmaktadır.
(b) Davalı Hükümet
163. Hükümet, başvurunun konusu olan mülkün sahibi olduğunu konusundaki ispat yükünün, makul şüphenin ötesinde, başvurucuya ait olduğunu iddia etmiştir.
164. Hükümet başvurucunun gerçekten Gülistan’da yaşamış olduğunun ve orada mal varlığının olduğunun doğrulanamaz olduğunu bildirmiştir. Goranboy Bölge Arşivleri’nde başvurucuya ve sahip olduğunu iddia ettiği arazi, ev ve diğer binalara yönelik hiçbir belge bulunmamaktadır. Dahası, eski Şahumyan Bölgesi’ndeki bazı arşivler, Nüfus İdaresi ve Pasaport İdaresi’ninkiler de dâhil olmak üzere, çatışmalar sırasında yok olmuştur. Başvurucu tarafından ana belge olarak sunulan evin teknik pasaportu eksiktir ve bu sebeple başvurucunun bir konut ya da arazi sahibi olduğunu kanıtlamamaktadır. Başvurucunun kendi ifadeleri ve sunmuş olduğu tanık ifadelerinde, örneğin başvurucunun konutunda kaç oda bulunduğuna ve arazisinin büyüklüğüne dair, birçok çelişki bulunmaktadır, bu sebeple de topyekûn güvenilmezdirleri.
165. Başvurucu’nun başlangıçta Gülistan’da sahip olduğunu iddia ettiği mülkiyet bakımından Hükümet başvurucunun sadece konutu için şikâyette bulunduğunu ve görünüşe göre bu konutun Sözleşme Azerbaycan’da geçerli olmaya başlamadan önce yıkılmış olduğunu iddia etmiştir. Bu sebeple başvurucunun şikâyetleri Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi dışındadır.
166. Başvurucunun arazisiyle ilgili olarak şikâyette bulunduğunun anlaşılmasının mümkün olduğu ölçüde, Hükümet, başvurucunun babasına ait araziyi ikiye bölmek için İhtiyar Meclisi’nden izin almış olduğu savunmasının birçok sebepten dolayı inandırıcı olmadığını iddia etmiştir. Başvurucu tarafından sunulan eski İhtiyar Meclisi üyelerine ait ifadeler birbiriyle uyumlu değildir. İki ifadeye göre İhtiyar Meclisi, başvurucunun babasının arazisini başvurucu ve erkek kardeşi arasında paylaştırmak için ikiye bölmüştür. Bir diğer ifadeye göre ise İhtiyar Meclisi başvurucuya arazi dağıtılması için karar vermiştir. Herhalükarda, başvurucu tarafından tarif edilen usul 1960larda yürürlükte olan idari yapı ile uyumlu değildir. İhtiyar Meclisi’nin arazi dağıtma hakkı yoktur. 1960larda Anayasa dışında arazilerin kullanımı için özel bir kanun bulunmamaktadır. Azerbaycan SSC’nin 1970 tarihli Toprak Kanunu zaten varolan bir uygulamayı kanun haline getirmiştir. Bu kanunda sadece Halk Temsilcileri Sovyeti İdare Komitesi’nin özel konut inşa edilmesi amacıyla toprak dağıtabileceği belirtilmiştir. Kural olarak, kararın bir özeti söz konusu kişiye verilir.
167. Çatışmalar sırasında Azerbaycan’da merkezi toprak sicili bulunmamaktadır. Kayıtlar ve konutların teknik envanteri 1985 Yönergesi’ne göre, yerel idari makamlar tarafından yürütülmekteydi. Yönerge madde 2.1 ve 2.2’de hangi belgelerin birincil ve ikincil mülkiyet senedi teşkil ettiği belirtilmiştir. Hükümet başvurucunun birincil mülkiyet senedi teşkil eden hiçbir belgeyi sunmamış olduğunu iddia etmiştir. Hükümet Chiragov ve diğerleri Ermenistan [BD] (karar), (no. 13216/05, 14 Aralık 2011) davasında başvuruculardan biri tarafından sunulan Laçin Bölgesi Halk Temsilcileri Sovyeti’nin 29 Ocak 1974 tarihli kararında böyle bir birincil delil teşkil ettiği örneğinden yararlanmıştır.
168. Hükümet teknik pasaportun öncelikle bir “teknik envanter” belgesi olduğunu açıklamıştır. Bir evin teknik pasaportunun, normalde sadece hukuki mülkiyet senedine sahip olan bir kişiye verileceğinden, ikincil nitelikte delil tescil edeceğini kabul etmişlerdir. Ancak, başvurucu tarafından sunulan teknik pasaport hiçbir mülkiyet hakkına delil teşkil etmemektedir çünkü belge eksiktir ve aşağıdaki sebeplerden dolayı sahte olma olasılığı bulunmaktadır:
169. Teknik pasaportta, konut ve arazi üzerinde birincil mülkiyet senedine yapılmış olması gereken referans eksiktir. Hükümet, kural olarak teknik pasaportun birincil mülkiyet senedine atıfta bulunması gerektiği üzerine yaptığı iddialarını sürdürmüş ve başvurucunun bahsedilen yönergedeki madde 2.3’ün uygulanabilir olduğuna dair iddiasına itiraz etmiştir. Herhalükarda, hükümde bahsedilen “konut listeleri” İhtiyar Meclisi sicilindekilerle aynı değildir.
170. 2012 Haziran’da sunduğu iddialarında Hükümet yeni bir iddia öne sürmüştür. Buna göre; sadece gerçek arazi parseline yönelik gösterge içerdiği ve resmi belgelere göre arazinin büyüklüğünün belirtilmesi gereken alanın boş olması sebebiyle teknik pasaport eksiktir.
171. 2012 Haziranda sunduğu iddialarındaki başka bir savunmaya göre, 20 Mayıs 1991 tarihli teknik pasaportun üzerinde Azerbaycan SSC/Şahumyan Bölgesi’nin damgası bulunmaktadır ve bu söz konusu dönemdeki resmi kullanıma uymamaktadır. Şubat 1991’de devlet Azerbaycan Cumhuriyeti ismini almış ve Şahumyan Bölgesi Goranboy Bölgesi’ne dâhil edilmiştir. Hükümet devletin Azerbaycan SSC’dan Azerbaycan Cumhuriyeti adına geçmesinden sonra sahte belgeler düzenlemek için eski damgaların kullanılmasının sık görülen bir durum olduğunu iddia etmiştir. Ek olarak, başvurucunun eski Şahumyan Bölgesi’ndeki halkın yukarıda bahsedilen değişikliklerden haberdar olmadığına dair iddiasına itiraz etmiştir. Başvurucunun kendisinin başvuru formunda Şahumyan Bölgesi ve başka bir komşu bölgenin Goranboy Bölgesi altında birleştiğine atıfta bulunduğunu işaret etmiştir. Son olarak Hükümet, Mayıs 1991 tarihinde, artan bir gerilim ve iç kargaşanın olduğu bir dönemde, ilgili yetkililerin teknik pasaport düzenlemesinin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmişlerdir.
172. Sonuç olarak Hükümet, başvurucunun iddia ettiği hakları ile ilgili yeterince delil sunmamış olduğundan hareketle 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesinin uygulanamayacağını iddia etmiştir.
173. Mahkemenin yine de başvurucunun konut ve/veya araziye dair hakları olduğu kararına varması durumunda Hükümet, Azerbaycan SSC’nin çatışmalar sırasında hala yürürlükte olan ilgili yasalarının özel mülkiyet hakkını içermediğini, yalnızca vatandaşların kişisel mülklerinde konut sahibi olmalarına izin verdiğini bildirmiştir. Araziler bireylere süresiz bir şekilde konut ve çiftçilik gibi amaçlarla kullanmaları için dağıtılabiliyordu. Arazi dağıtılmış bir kişinin bu araziyi kullanma hakkı kanunlar tarafından korunuyordu. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 1991 tarihli Mülkiyet Kanunu ve 1992 tarihli Toprak Kanunu hâlihazırda vatandaşlara dağıtılmış olan arazilerin bu kişilerin özel mülkiyetine intikal edebilmesini sağlamıştır. Vatandaşlara dağıtılmış konutlar da dahil olmak üzere arazilerin özelleştirilmesi ile ilgili detaylı konunlar daha sonrasında 1996 tarihli Toprak Reformu ile getirilmiştir.
174. Çatışmalardan dolayı Azerbaycan’ı terk eden Ermenilerle ilgili olarak benimsenmiş herhangi bir kanun olmadığı Hükümet tarafından öncesinde sunulmuştur. Eylül 2013 tarihinde yaptıkları savunmada ifadelerini değiştirerek 1991 Kuralları’nın (yukarıda 83. paragrafa bakınız) mülkiyet değiş tokuşu (Azerbaycan’ı terkeden Ermeniler mülklerini Ermenistan, Dağlık Karabağ ve etrafındaki Ermeni bölgelerini terk eden Azerbaycanlılar ile değiştirmişlerdir) ile ilgili uygulamaları düzenlemek amacıyla getirildiğini belirtmiştir. Ancak, başvurucunun iddia edilen mülkiyeti buna dahil değildir.
(c) Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
175. Ermenistan Hükümeti, başvurucu tarafından sunulan iddialara katılmaktadır.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
(a) Yerlerinden edilmiş kişilerin konutları ve mülkleriyle ilgili taleplerinin değerlendirilmesi üzerine uygulanabilen ilkeler
176. Mahkeme daha öncesinde, ulusal ya da uluslararası silahlı bir anlaşmazlık sonucu yerleri değiştirilmiş kişilerin mülkiyet ve konut haklarıyla ilgili davalarla ilgilenmiştir. Kuzey Kıbrıs’ın işgali kapsamında ortaya çıkan sorunlar, Türkiye ve Rusya’daki güvenlik güçlerinin eylemleri ve diğer anlaşmazlık durumları bunlardan bazılarıdır.
177. Mahkeme ilk olarak, yer değiştirmiş kişilerin konut ve mülkiyet sorunları ile ilgili bir davayı Loizidou Türkiye davasında incelemiştir ((esas), 18 Aralık1996, Raporlar 1996-VI). Başvurucu kuzey Kıbrıs’taki birçok arazinin sahibi olduğunu iddia etmiştir. Türk Hükümeti bu davada başvurucunun tapusunun geçerliliğini tartışmamıştır ancak, 1985 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Anayasası 159. maddesi gereğince başvurucunun mülkiyetini hükmen kaybetmiş olduğunu iddia etmiştir. KKTC Anayasasına göre terkedilmiş bütün gayrimenkullerin KKTC’nin mülkiyetine geçmiş olduğunu ilan edilmiştir. Mahkeme, KKTC’nin uluslararası toplum tarafından devlet olarak tanınmamasından yola çıkarak, bu hükme hiçbir hukuki geçerlilik yüklememiş ve dolayısıyla bunun sonucu olarak başvurucunun mülkiyetinin tapusunu kaybetmiş olamayacağı kararına varmıştır (§§ 42-47).
178. Yukarıda bahsedilen anlaşmazlığa dayanan birçok davada, Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından düzenlenmiş satım sözleşmeleri, tasdikler ve tescil belgelerini de kapsayan ve Hükümetin ikna edici bir şekilde çürütemediği kesin olmayan karine temeline dayanarak, Mahkeme başvurucunun mülkiyetinin 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesi kapsamında olduğunu kabul etmiştir. Başvurucu tarafından Solomonides Türkiye (no. 16161/90, § 31, 20 January 2009) davasında açıklandığı gibi, sahip olduğu tapu Bölge Tapu Dairesi’ne kaydedilmiştir. Ancak, Türk askeri müdahalesi sırasında kaçmak zorunda kalmış ve tapularını yanında götürememiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti yetkilileri Tapu Kayıtlarını tekrardan düzenlemiş ve tapu tescil sertifikası düzenlemiştir. Bu sertifikalar asıl kayıt ve belgelerin olmadığı durumda mevcut olan en iyi delillerdir. Saveriades Türkiye (no. 16160/90, 22 Eylül 2009) davasında başvurucunun asıl tapu kayıtlarını sunamamasının sebebinin özel olarak değerlendirilmiş olduğundan bahsetmekte yarar vardır. Başvurucu belgelerinin bulunduğu mülklerini aceleyle terk etmeye zorlandığını ve devamında mülklerine dönme ya da belgelerini alma şansı olmadığını iddia etmiştir. Mahkeme bu durumda başvurucunun sunduğu belgelerin (satım sözleşmesi, mülkiyet belgeleri ve inşat izni gibi) mülk üzerinde tapusu olduğuna dair kesin olmayan karine teşkil ettiğini kabul etmiştir ve aşağıdaki gibi devam etmiştir (§ 18):
The Court accepted that the documents submitted by the applicant (such as a sale contract, ownership certificates and a building permit) provided prima facie evidence that he had a title of ownership over the properties at issue, and continued (§ 18):
“... davalı Hükümet’in çürütmeye yetecek ikna edici delil getiremediği için ve başvurucunun Kuzey Kıbrıs’ı terketmek zorunda bırakıldığı şartlar hesaba katıldığında, Mahkeme başvurucunun 1 Nolu Protokol 1. madde anlamında mülkünün olduğunu kabul etmiştir.”
179. Türkiye’nin güney doğu bölgesinde köy sakinlerinin olağanüstü hal kapsamında zorla tahliye edilmesi ve uzun yıllar boyunca dönmelerinin engellenmesiyle ilgili Doğan ve diğerleri Türkiye (no.lar 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02, ECHR 2004-VI) davasında davalı Hükümet, bazı köy sakinlerinin, bahsedilen köyde mülk sahibi olduklarına dair, tapu belgelerini sunmamış oldukları itirazında bulunmuştur. Mahkeme, tapu belgelerinin yokluğunda başvurucuların iç hukuka göre haklarının olup olmadığına karar vermenin gerekli olmadığı görüşüne varmıştır. Cevaplanması gereken soru başvurucular tarafından yürütülen bütün ekonomik eylemlerin 1 nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi kapsamında mal ve mülk teşkil edip etmemesidir. Mahkeme soruya olumlu cevap vererek aşağıdakileri belirtmiştir (§ 139):
“... Başvurucuların hepsinin 1994 yılına kadar Boydaş Köyü’nde yaşadığı tartışma konusu değildir. Kendi adlarına kayıtlı mülkleri olmasa bile, atalarından kalan topraklar üzerinde evlerini inşa etmişler ya da babalarının sahip olduğu konutta yaşamış arazileri ekip biçmişlerdir. Mahkeme devamında, başvurucuların köydeki otlak, mera ve ormanlık alanlar gibi ortak alanlarda su götürmez haklara sahip olduklarını ve geçimlerini hayvancılık ve doğramacılıkla sağladıklarını belirtmiştir. Dolayısıyla, Mahkeme’nin görüşüne göre, mahrum bırakıldıkları bütün bu ekonomik kaynaklar ve hasılat 1. madde anlamında mal ve mülk teşkil eder.”
180. Mal ve mülk kavramının bağımsız tanımı Mahkeme’nin birçok hüküm ve kararında dile getirilmiştir. Öneryıldız Türkiye (no. 48939/99, § 124, ECHR 2004-XII), şu şekilde özetlenmiştir:
“Mahkeme 1 Nolu Protokol’ün 1. maddesinin ilk bölümünde belirtilen “mal ve mülk” kavramının maddi eşyaların sahipliği anlamıyla sınırlı olmayan bağımsız bir anlamı olduğunu ve iç hukukta yer alan resmi sınıflandırmadan da bağımsız olduğunu yinelemiştir. İncelenmesi gereken konu, davanın şartları bir bütünlük içinde incelendiğinde başvurucunun hüküm tarafından korunan maddi bir çıkara sahip olmasını kapsayıp kapsamadığıdır...Dolayısıyla, maddi eşyalar gibi mal varlığı teşkil eden bazı hak ve çıkarlar da “mülkiyet hakkı” olarak görülebilir ve bu sebeple, hükmün amacına uygun olarak “mal ve mülk” olarak sayılabilir... “Mal ve mülk” kavramı “var olan malk ve mülk”le sınırlı değildir; başvurucunun en azından bir mülkiyet hakkından etkili olarak yararlanılmasıyla ilgili makul ve meşru beklentisi olduğunu iddia edebildiği alacaklar da dahil diğer mal varlıklarını da kapsayabilir.”
Bu davada Mahkeme; başvurucunun belediye vergilerini ödeyerek ve kamu masraflarını karşılayarak ailesiyle beraber izinsiz olmasına karşılık rahatça yaşadığı, çöplük alanı yakınında devlete ait arazi üzerine hukuka aykırı olarak inşa edilmiş bir konutun, mülkiyete dair bir çıkarın var olduğunu temsil ettiği; bu sebeple fiili olarak yetkililer tarafından tanındığı ve 1 nolu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mal ve mülk teşkil edecek yeterlilikte olduğu görüşündedir.
181. Başvurucuların 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi gereğince iddialarını doğrulayıp doğrulamadıkları sorusu, başvurucuların evleri ve diğer mülklerinin yaşadıkları kasabalarda yapılan hava saldırılarında yok edildiği ya da hasar gördüğü, Rusya’ya karşı açılan birçok davada da ortaya çıkmıştır. Örneğin Kerimova ve diğerleri Rusya (no.lar 17170/04, 20792/04, 22448/04, 23360/04, 5681/05 and 5684/05, § 293, 3 May 2011) davasında Mahkeme, bazı başvurucular tarafından yapılan mülkiyet iddialarını, saldırıdan sonra kasaba idaresi tarafından düzenlenen konut envanterinden alınan özetlere dayanarak kabul etmiştir. Tapu kanıtı sunmamış başvurucularla ilgili olarak Mahkeme, bu kişilerin mülkiyet haklarını başka delillere dayanak tesis etmiştir. Bu diğer delillere örnek olarak kasaba idaresi tarafından düzenlenen oturum sertifikası verilebilir. Mahkeme ayrıca, başvurucuların konutlar üzerindeki haklarını kanıtlayacak herhangi bir belgenin saldırılar sırasında yok olmuş olabileceğini kabul etmiştir.
182. Başvurucunun konutun sahibi olduğu saptanmış olan durumlarda, Mahkeme, bu meskenin Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında “konut” olup olmadığını anlamak için başvurucudan buradaki oturumuna dair ek belgeler istememiştir. Örneğin, Orphanides Türkiye (no. 36705/97, § 39, 20 Ocak 2009) davasında, aşağıdakiler belirtilmiştir:
“Mahkeme Hükümetin, başvurucunun ifadesinin doğruluğu ile ilgili şüphe uyandırmaya yetecek bir delil sunamamış olduğunu belirtmiştir. Başvurucu ifadesinde, Türk istilası sırasında Lapta’da sürekli olarak ikamet etmekte olduğunu ve sahip olduğu konutun kendisi ve ailesi tarafından aile konutu olarak kabul edildiğini bildirmiştir.”
183. Ancak, bir başvurucu mülkiyete sahip olduğuna dair hiçbir delil öne süremezse, şikayetleri başarısız olmaya mahkumdur (bakınız, örneğin, Lordos ve diğerleri Türkiye, no. 15973/90, § 50, 2 Kasım 2010, Mahkeme mülkiyete dair delil yokluğu durumunda şikayetin konu bakımından uygun olmadığını bildirmiştir; ayrıca yukarıda bahsedilen Kerimova ve diğerleri davasında başvurucuların bazıları için varılmış sonuca bakınız). Birçok davada Mahkeme başvurucuların şikâyetlerini desteklemek için kesin olmayan karine teşkil edecek yeterli delil sunmaları gerektiğini tekrar etmiştir. Damayev Rusya (no. 36150/04, § 108-111, 29 Mayıs 2012) davasında, konutunun yıkımı konusunda şikayette bulunan bir başvurucunun en azından bahsi geçen mülkle ilgili kısa bir tasvir sunabiliyor olması gerektiği kabul edilmiştir. Hiçbir belge ve detaylı iddia sunulmadığından, şikayetleri temelden yoksun kabul edilmiştir. Mahkeme bir mülkiyet üzerinde oturum veya mülkiyet hakkı bulunduğuna kesin olmayan karine teşkil edebilecek bazı belgelerden bahsetmiştir. Bunlar; toprak veya mülk tapuları, tapu veya vergi dairesinden özetler, yerel idare belgeleri, planlar, fotoğraflar, tamirat fişleri, posta geldiğine dair kanıt, tanık ifadeleri veya diğer ilgili deliller olabilir (bakınız, örneğin, Prokopovich Rusya, no. 58255/00, § 37, AİHM 2004-XI, ve Elsanova Rusya (karar), no. 57952/00, 15 Kasım 2005).
184. Özetle, Mahkeme içtihadı, ulusal veya uluslararası silahlı anlaşmazlıklarda mülklerini ve evlerini kaybetmiş olduklarını iddia eden başvurucular tarafından sunulan delillerle ilgili olarak esnek bir yaklaşım geliştirmiştir. Mahkeme benzer bir yaklaşımın Birleşmiş Milletler “Mültecilerin ve Yerinden Edilmiş Kişilerin Konut ve Mülkiyetlerinin İadesi İlkeleri” madde 15 § 7’de de benimsenmiş olduğunu belirtmiştir (yukarıda 96. paragrafa bakınız).
(b) Yukarıdaki ilkelerin mevcut davaya uygulanması
(i) Mülkiyetin olduğuna dair kanıt
185. Mahkeme ilk olarak başvurucunun şikâyetinin sadece konutla ilgili olduğu ve görünüşe göre konutun Sözleşme yürürlüğe girmeden önce yıkılmış olduğu yönünde Hükümet tarafından yapılan savunmayı inceleyecektir. Mahkeme, mevcut davanın kabuledilebilirlik kararında başvurucunun başından beri konutun üzerinde bulunduğu araziye de atıfta bulunduğunu daha önceden zaten belirtmiştir (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 88). Bu sebeple başvurucunun şikayetinin hem konutu hem de araziyi kapsadığı anlamını çıkartmıştır.
186. Tarafların iddiaları iki konu üzerine odaklanmıştır: birinci olarak başvurucu tarafından sunulan teknik pasaportun ispat değeri ve ikinci olarak da, başvurucunun 1960lı yılların başında arazi ve üzerine ev inşa etme izni aldığını iddia ettiği İhtiyar Meclisi’nin bahsedilen zamanda arazi dağıtma yetkisi olup olmadığı sorusu
187. İkinci konuyla ilgili olarak, Mahkeme Hükümetin İhtiyar Meclisi’nin arazi dağıtma konusunda yetki sahibi olmadığını iddia ederken Azerbaycan SSC’ın genel idari yapısına dayanmış olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, bu bölüm için, 1958 tarihli İhtiyar Meclisi Tüzüğünde bulunan belirli hükümlere atıfta bulunmuştur (yukarıda 82. paragrafa bakınız). Bu hükümlerde görünen o ki İhtiyar Meclisi özel inşat amacı ile arazi dağıtabilmekteydi. Ancak aşağıdaki gerekçeden ötürü Mahkeme’nin bu konu üzerinde karar vermesine gerek yoktur.
188. Teknik pasaportun, kural olarak, sadece konutun sahibi olan kişiye yönelik olarak düzenlendiği tartışma konusu olmamıştır. Mevcut davada, başvurucu ismine düzenlenmiş bir teknik pasaport ve konutun planlarını sunmuştur ve bu teknik pasaport Gülistan’da bulunan bir konut ve 2100 metrekarelik bir araziyle ilgilidir. Mahkeme’nin görüşüne göre teknik pasaport kesin olmayan karine teşkil eder. Teknik pasaport geçerli bir belge olarak kabul edildiği takdirde, Mahkeme’ye göre artık Azerbaycan SSC’nin 1960’lı yıllarda arazi dağıtılması ile ilgili iç hukukuna dayalı taraflar tarafından yapılan ibrazların detaylarını incelemeye gerek kalmaz. Bu sebeple mahkeme öncelikle olarak başvurucu tarafından sunulan teknik pasaportun geçerliliğini inceleyecektir. Mahkeme her iki tarafın da konutların kaydedilmesi ile ilgili kuralların 1985 tarihli Yönerge tarafından düzenlenmiş olduğu konusunda aynı fikirde olduğunu gözlemlemiştir (yukarıda 81. paragrafa bakınız). Mahkeme, teknik pasaportun eksik veya sahte olduğuyla ilgili Hükümet tarafından getirilmiş gerekçelerin her birini sırayla inceleyecektir.
189. Hükümetin teknik pasaport üzerinde bir birincil mülkiyet senedine dair referans bulunmadığıyla ilgili olarak Mahkeme tarafların 1985 Yönergesi’nin hangi hükümlerinin başvurucunun durumuna uygulanması gerektiğine dair ayrıştığını belirtmiştir. Mahkeme, Mayıs 1991’de teknik pasaport tesis edildiği sırada Azerbaycan’da yürürlükte olan bir kanunun doğru yorumlamasını yapacak konumda değildir. Başvurucu kendi durumunda neden referansın gerekmeyeceği ile ilgili en azından bir tane makul açıklama getirmiştir. başvurucunun işaret ettiği gibi, kullanılan formun böyle bir referansı öngörmediği doğrudur. Son olarak, başvurucu Gülistan’daki eski köy sakinlerinden başka kişilere ait teknik pasaportların da kopyalarını sunmuştur ve bu teknik pasaportlarda da bahsedilen nitelikte bir referans bulunmamaktadır.
190. Ayrıca Hükümet başvurucu tarafından sunulan teknik pasaportta “resmi belgelere göre arazi parselinin büyüklüğü” bölümünün boş olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu yine, teknik pasaportun nasıl Bölge Teknik Envanterler Bürosu memurları tarafından tesis edildiğini ve başvurucu tarafından kopyaları sunulan Gülistan’daki diğer eski köy sakinlerinin evlerine ait teknik pasaportlarda da nasıl bu alanın boş olduğunu detaylı olarak anlatmıştır.
191. Son olarak Mahkeme teknik pasaportun yanlış damga taşıdığına dair Hükümet tarafından yapılan itirazı incelemiştir. 1991’de söz konusu olan durumlara bakıldığında, yani başvurucunun, aile bireylerinin ve eski köy sakinlerinin 2010’daki ifadelerinde, Hükümetin yanlış damgayla ilgili itirazlarından çok önce, hâlihazırda atıfta bulunmuş olduğu Şahumyan’daki abluka ve genel anlamdaki sivil itaatsizlik ortamında, başvurucunun bölgedeki halkın ve memurların isim değişikliğiyle ilgili bilgilendirilmemiş olduğuna yönelik açıklamalarının makul bir tarafı yok değildir. Her ne olmuş olursa olsun Mahkeme, başvurucunun evi üzerindeki teknik pasaportun düzenlendiği Mayıs 1991 tarihinden önce (eski) Şahumyan Bölgesi’nin ilgili yerel makamlarına yeni damgaların gerçekten sağlanmış olduğunun Hükümet tarafından gösterilmemiş olduğu gibi bu konuda savunma da yapılmamış olduğu konusuna ağırlık vermiştir.
192. Özetle Mahkeme, başvurucu tarafından sunulmuş olan teknik pasaportun, başvurucunun arazi ve konut sahibi olduğuna dair kesin olmayan karine teşkil ettiğini kabul etmiştir. Bu daha önceki birçok davada (bakınız 178-183 arası paragraflar) Mahkeme tarafından kabul edilmiş ve yine Hükümet tarafından ikna edici şekilde çürütülmemiş delille benzerdir.
193. Ayrıca Mahkeme başvurucunun Haziran 1992’deki kaçışına kadar Gülistan’da yaşamış olduğuna ve burada bir evi ve arsası olduğuna dair başından beri bütünlük içinde olan iddialarını dikkate almıştır. Başvurucu 1929’da Gülistan’da doğduğunu gösteren eski Sovyet pasaportunun kopyasını ve 1955’te evlendiğini gösteren evlilik belgesinin kopyasını sunmuştur. Başvurucunun araziyi ve üzerine konut kurmak için izni nasıl aldığına ve bunu komşularının ve arkadaşlarının yardımları ile 1960’lı yılların başında nasıl yapmış olduğuna dair iddiaları sonrasında bir takım aile üyelerinin ve eski köy sakinlerinin ifadeleri tarafından da desteklenmiştir. Mahkeme bunların çapraz sınamaya tabii tutulmamış yazılı ifadeler olduğunu hesaba katmıştır ve zengin detaylar içerdiklerinin ve bahsi geçen kişilerin tasvir ettikleri olayları gerçekten yaşamış olduklarını gösterme eğiliminde olduğunu belirtmiştir. Köy sakinlerinin yer değiştirmesinden günümüze kadar uzun süre geçmiş olmasından dolayı Mahkeme, Hükümetin işaret ettiği gibi ifadelerin bütün detaylarda tam tamına birbirine uymaması gerçeğine belirleyici bir önem yüklememiştir.
194. Sonuncu ama son derece önemli olarak, köy askeri saldırıya uğradığında başvurucunun terketmeye zorlanırken içinde bulunduğu durumu da dikkate almıştır. Beraberinde bütün belgeleri alamamış olması şaşırtıcı bir durum değildir. Dolayısıyla, sunulan delillerin bütününe bakıldığında, Mahkeme başvurucunun Haziran 1992 tarihindeki kaçışı sırasında Gülistan’da bir konutu ve arazisi olduğuna dair iddialarını yeterli bir şekilde desteklemiş olduğu kararına varmıştır.
195. Son olarak Mahkeme Hükümet’in savunmasına döner. Hükümet iddiasında görünüşe göre konutun 15 Nisan 2002 tarihinde Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce yıkılmış olduğunu ve dolayısıyla konutla ilgili olan şikâyetin Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisinin dışında kaldığını ifade etmiştir. Mevcut davanın kabuledilebilirlik kararında Mahkeme, başvurucunun konutunun yıkılmış olup olmadığının net olmadığını bildirmiştir.Bu aşamada davanın olaylarının Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisine dahil olup olmadığının tespiti için inceleme yapıldığından, olayların detayları ve davanın hukuki sorunları esaslar aşamasına saklanmıştır (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 88). İçtihatlara göre Mahkeme, başvurucunun iddia ettiği Gülistan’daki mülklerine, konutuna ve akrabalarının mezarlıklarına erişiminin olmamasını devamlılık arz eden bir durum olarak değerlendirdiğinden 15 Nisan 2002’den sonrasını incelemeye yetkisi olduğunu belirtmiştir. Bu sebeple de Hükümetin zaman bakımından yetkisizlik itirazını reddetmiştir (ibid., §§ 91-92). Mahkeme olayların detaylı incelenmesini esaslar aşamasına saklamış olsa da, konutun Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce yıkılıp yıkılmadığını belirlemek ve dolayısıyla Hükümetin konutla ilgili zaman bakımından yetkisizlik itirazı için maddi bir zemin oluşup oluşmadığını belirlemek zorundadır. Konutun Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce yıkılmış olması halinde, bu durum gerçekten Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisinin dışına çıkmış zamandaki bir eylemi teşkil eder (bakınız, Moldovalılar ve diğerleri ve Rostaş ve diğerleri Romanya (karar), no.lar 41138/98 ve 64320/01, 13 Mart 2001).
196. Mahkeme, başvuru sırasında başvurucunun konutun yıkılıp yıkılmadığıyla ilgili iddialarının çelişkili olduğunu belirtmiştir (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 24). Mahkeme’nin bu açık çelişki ile ilgili açıklama yapılması talebine cevaben başvurucu kendi eviyle ebeveynlerinin evinin karıştırılmış olduğunu açıklamıştır. Bu karışıklık, başvurucunun temsilcisinin başvuruyu 10 Temmuz 2006 tarihli başvurucudan gelen yazılı ifadenin temeline dayanarak hazırlamasından kaynaklanmıştır. Bu ifadede “Annem Gülistan Köyü’nde kaldı ve evimiz yıkılmıştı.” cümlesinin yer almaktadır. Mahkeme öncelikle bahsedilen ifadenin başvuru ile beraber sunulmuş olduğunu belirtmiştir. Mahkeme mevcut bağlamda “evimiz” ifadesinin farklı yorumlara mehal verdiğini ve başvuru formundaki başvurunun konutunun yıkılmasına atıfta bulunan bu ilgili kısmın bahsi geçen yanlış anlamadan kaynaklanmış olabileceğini kabul etmiştir.
197. Mahkeme önündeki delillere atıfla – özellikle her iki taraf ve üçüncü taraf Hükümetin sunduğu DVDler ve taraflar ve AAAS raporunun belirttiği diğer ilgili deliller – Gülistan’ın 1992 yılının ortalarından bu yana terkedilmiş olduğunu ve köyde bulunan binaların çoğunun harap olduğunu ve bundan kasıtın konutların dış ve iç duvarları ayakta dururken çatıların yıkılmış olması olduğunu gözlemlemiştir. Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce başvurucunun konutunun yıkılığ yıkılmadığına dair karar verici delilin yokluğunda, Mahkeme konutun kötü bir şekilde hasara uğramış da olsa hala var olduğu varsayımıyla davaya devam etmiştir. Sonuç olarak, Hükümetin zaman bakımından yetkisizlik itirazı için maddi temel bulunmamaktadır.
198. Sonuçta Mahkeme, başvurucunun Gülistan’da halen bir konutu ve arazisi bulunduğu sonucuna varmış ve konutla ilgili şikayetin incelenmesinde zaman bakımından yetkisizlik olduğuna dair Hükümet’in yaptığı itirazı reddetmiştir.
(ii) Başvurucu’nun haklarının 1 Numaralı Ek Protokol’ün kapsamında olup olmadığı
199. Mahkeme şimdi de başvurucunun iç hukuka göre öncesinde ya da halen mülkünün olup olmadığını ve bu hakların 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi gereği “mal ve mülk” teşkil edip etmediğini inceleyecektir.
200. Hükümet, başvurucunun yer değiştirmesi sırasında yürürlükte olan Azerbaycan SSC’nin ilgili yasaları gereğince vatandaşların özel mülkiyet anlamında konut ve arazı sahibi olamayacağını açıklamıştır. Ancak konutun kişisel mülkiyetine sahip olabiliyorlardı. Dahası, çiftçilik veya iskan amaçlı olarak araziler süresiz bir şekilde vatandaşlara dağıtılmış olabiliyordu. 1991 tarihli Mülkiyet Kanunu ve 1992 tarihli Toprak Kanunu ilk defa vatandaşlara dağıtılmış olan arazilerin özel mülkiyetlerine geçmesini mümkün kılarken, vatandaşlara dağıtılmış araziler ve bireysel konutlar da dâhil olmak üzere özelleştirme üzerine detaylı kurallar ancak 1996 tarihli Toprak Reformu ile tanıtışmıştır.
201. Mahkeme bu sebeple ilk olarak, başvurucunun Haziran 1992’de Gülistan’ı terkettiği sırada, bireylerin araziler ve bireysel konutlar üzerinde daha öncesinde sahip oldukları hakların dönüştürülmesini sağlayan ilgili kuralların henüz benimsenmemiş olduğunu belirtmiştir. Başvurucunun daha sonrasında bu imkânı kullanmış olduğu iddia edilmemiştir. Başvurucunun eski kanuna göre edindiği haklar 1991 Mülkiyet Kanunu ve 1992 Toprak Kanunu ile geçersiz kılınmış olmadığından, kaçmak zorunda kaldığı sırada konut ve arazi üzerinde sahip olduğu hakları Azerbaycan SSC kanunlarına atıf yapılarak açıklanmalıdır.
202. Mahkeme bu kanunlara göre, özellikle de 1978 Anayasası’nın 13. maddesi ve 1983 İskan Kanunu madde 10.3’e göre, vatandaşların ikamet ettikleri ev üzerinde bireysek mülkiyet sahibi olabildiklerini gözlemlemiştir. Bireysel mülk ve miras bırakmayla ilgili hakları devlet tarafından korumaya alınmıştır. Buna karşılık bütün araziler devlete aitti. Araziler çiftçilik ve bireysel konutların inşası gibi amaçlarla vatandaşlara pay edilebiliyordu. Bu durumda vatandaşların araziler üzerinde “kullanım hakkı” vardı. Bunlar yine 1978 Anayasası’nın 13. maddesi ve Toprak Kanunu’nun 4. maddesinden kaynaklanıyordu. “Kullanım hakkı”, lehtarın araziyi sadece dağıtılma sebebi için kullanması zorunluluğunu getiriyor olsa da, kanun tarafından koruma altına alınmıştı. Hükümetin buna itirazı olmamıştır. Dahası bu haklar miras yoluyla intikal edebilen haklardır.
203. Bu sebeple, konut ve arazi ile ilgili başvurucuya verilmiş hakların ekonomik çıkar teşkil eden korunmuş haklar olduğunda hiçbir şüphe yoktur. 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin bağımsız anlamıyla ilgili olarak, başvurucunun konutun mülkiyeti üzerindeki hakkı ve arazi üzerindeki “kullanma hakkı” hüküm gereği “mal ve mülk” teşkil eder.
204. Hükümet, çatışmalar sebebiyle Azerbaycan’ı terketmiş Ermeniler için herhangi bir kanun hazırlanmamış olduğunu belirtmiştir. Hükümet bir istisnaya atıfta bulunmuştur o da 1991 tarihli kanundur (yukarıda 83. paragrafa bakınız). Bahsedilen bu kanun, Azerbaycan’ı terkeden Ermeniler ile Ermenistan, Dağlık Karabağ ve çevresindeki eyaletleri terkeden Azerbaycanlıların mülkiyet değiş tokuşu ile ilgili uygulamayı düzenlemektedir. Ancak başvurucunun mülkünün buna dâhil olmadığı belirtilmiştir.
205. Sonuç olarak, Haziran 1992’de Gülistan’dan ayrılması sırasında, başvurucunun bir konut ve arazi üzerinde 1 Nolu Ek Protokol 1. maddesi anlamında “mal ve mülk” sayılmış hakları bulunmaktadır. Sözleşme Azerbaycan tarafından onaylandıktan önce ya da sonra bu hakların yok olduğuna dair bir gösterge bulunmamaktadır. Bu sebeple başvurucunun hakları hala geçerlidir. Başvurucunun mal ve mülkünün var olduğu anlaşıldığına göre, artık başvurucunun varolan haklarının 1991 tarihli Mülkiyet Kanunu’nda düzenlenen özel mülkiyet haklarına dönüştürülmesiyle ilgili “meşru beklentisinin” olup olmadığının incelenmesine gerek kalmamıştır.
B. 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesinin sürekli olarak ihlal edilip edilmediği
1. Tarafların iddiaları
(a) Başvurucu
206. Başvurucu Gülistan Köyü’ne dönme hakkının ve buradaki mülküne erişiminin, kontrolünün, kullanım ve yararlanılmasının reddedilmesinin veya kayıpları için hiçbir tazminatın sağlanmamış olmasının, 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesi gereğince sürekli ihlal teşkil ettiğini savunmuştur (bakınız Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 149). Kuze Kıbrıs’la ilgili Mahkeme içtihadına dayanana başvurucu, Gülistan’daki mülkünün hale yasal sahibi olduğunu, ancak geri dönmesinin mümkün olmadığını ve haklarına yapılan ihlallerden ötürü hiçbir tazminat almadığını iddia etmiştir.
207. Başvurucu, 2002’de Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden beri Hükümet’in kendisi gibi mültecilerin haklarını geri kazandırmak için, özellikle konut veya arazisine geri dönmelerini veya tazminat ödenmesini sağlamak için hiçbir girişimde bulunmamış olduğunu iddia etmiştir. Mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin gönüllü olarak geri dönme veya zararlarından ötürü tazminat kazanma gibi hakları, AGİT Minsk (yukarıda 26. paragrafa bakınız) süreci çerçevesinde ele alınan 2007 tarihli Madrid Temel İlkeleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi ve Avrupa Parlamentosu tavsiye kararları gibi uluslararası belgeler tarafından sıklıkla dile getirilmiştir.
208. Hükümetin yükümlülüklerinin doğası ve kapsamı gereği, başvurucu Mahkeme’nin ilgili uluslararası ölçütleri, özellikle de Pinheiro İlkeleri olarak da bilinen (yukarıdaki 96. paragrafa bakınız) Birleşmiş Milletler Mültecilerin ve Yerinden Edilmiş Kişilerin Konut ve Mülkiyetlerinin İadesi İlkeleri’ni, dikkate almasını önermiştir. Başvurucuya göre, alınacak tedbirlerin çeşitliliği Hükümete kalmıştır. Alınacak tedbirler; mülkiyet kayıt kurumları, mülteci ve yerinden edilmiş kişilerin yasal belgelerini tekrar çıkartmalarını sağlayacak ve geri kazandırılmaları için başvuru yapılmasını sağlayacak bir süreci de içerebilir. Daha ileri bir adım, anlaşma ile birbirine karşı orduların ateşkes hattından çekilmeleri yoluyla bir arındırılmış bölge yaratılması ve bu askerden arınmış bölgenin yetkisinin uluslararası barış gücüne tesis edilmesi şeklinde atılabilir. Bu bölge böylelikle ilk geri dönüşlerin yapıldığı yer olabilir. Başvurucu Hükümet’in buna benzer adımlar atma arayışında olduğunu dahi iddia etmediğini öne sürmüştür.
(b) Davalı Hükümet
209. Davalı Hükümetin kabuledilebilirlik kararından önceki ana savunması Gülistan üzerinde etkili kontrole sahip olmadıkları ve bu sebeple başvurucuya mal ve mülkleri için erişim sağlayacak konumda olmadıkları, dolayısıyla da iddia edilen sürekli ihlalden sorumlu tutulamayacakları üzerine olmuştur (bakınız Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 155).
210. Akabinindeki yargılamada Hükümet, bulundukları durumda, alan üzerinde etkili kontrol sahibi olmadıklarından Gülistan’da Sözleşme gereği sadece sınırlı sorumluluk sahibi oldukları savunmasıyla uyumlu şekilde, Sözleşme’nin 1. maddesinde belirtilen pozitif yükümlülüklerini hem genel tedbirler anlamında hem de bireysel tedbirler anlamında yerine getirdiklerini dile getirmiştir. Hükümet Dağlık Karabağ ve çevresindeki eyaletlerin Ermenistan güçleri tarafından hukuka aykırı bir biçimde işgal edilmesine devamlı sürette karşı çıktıklarını işaret etmiştir. Buna paralel olarak, her türlü diplomatik tedbiri almak süretiyle, özellikle de AGİT Minsk Grunu çerçevesinde yapılan barış görüşmelerine katılarak, bölgede kontrolü geri kazanmaya çalışmışlardır. Bu grubun eş başkanları ile Dış İşleri Bakanlığı’nca ve Ermenistan ve Azerbaycan Başkanları ile düzenli görüşmeler yapıldığını belirtmişlerdir. Mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin içinde bulundukları durumla ilgili olarak bireysel tedbirleri alınması ile ilgili olarak Hükümet, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve çevresindeki eyaletlerden kaçan Azerilerle Azerbaycan’dan kaçan Ermenilerin arasında kanuni mülkiyet değiş tokuşlarının yapılmasını sağlayan 1991 (yukarıda 83. paragrafa bakınız) tarihli kanuna atıfta bulunmuştur. Bu, yığınlarca mülteci ve ülke içinde yerinden edilmiş kişi tarafından oluşturulan tamamen olağandışı acil bir durumu çözmek için alınan bir adımdı. Ancak, Hükümet’in bilgisine göre, başvurucu böyle bir takas içinde bulunmamıştır.
211. Alternatif olarak Mahkeme’nin Hükümet’i Sözleşme altında tam olarak sorumlu görmesi durumunda Hükümet, başvurucunun Gülistan’a erişimini reddetmesinin Sözleşme’nin 1 Nolu Ek Protokol’ünün 1. maddesinde belirtilen haklarının ihlal edilmiş sayılabileceğini kabul etmiştir.
212. Hükümet hangi milletten olursa olsun her türlü sivilin Gülistan’a erişimini reddetmelerinin bölgedeki emniyet durumuyla açıklanabilir olduğunu öne sürmüştür. Başvurucunun haklarıyla ilgili her türlü müdahale hukuka uygundur ve kamu yararını gütmektedir. Bu bağlamda Hükümet statüleri 1993 tarihli Azerbaycan Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetler Kanunu tarafından düzenlenmiş Azerbaycan silahlı kuvvetlerinin Azerbaycan sınırlarını korumakla ve halkınının güvenliğini sağlamakla görevli olduğunu söyler. Askeri operasyonlar bölgesinde yer alan Gülistan’a erişim bir Savunma Bakanlığı kanunu ile yasaklanmıştı ve çok gizli bilgi olduğundan ifşa edilemezdi. Savunma Bakanlığı böylesine düzenlemeler yapabilmek için hukuki güvünü, Azerbaycan Cumhuriyeti Savunma Kanunu madde 7-2(11)’den alıyordu. Yukarıda belirtilen görevlerini yerine getirebilmek için Azerbaycan Sözleşme ve uluslararası insancıl hukuktan tavizler vermek zorundaydı. Bu sebeple, sivillerin tehlike alanlarına girerek zarar görmeleri ihtimalini asgaride tutmak gibi bir sorumlulukları vardı. Doğrusu sivillerin köye girmesine izin verilmesi, Azerbaycan’ın Sözleşme’nin 2. maddesi altındaki yaşama hakkını koruma yükümlülüğünün ihlal edilmesi anlamına gelirdi. Mayınların varlığı ve çatışma olabilme riskinden dolayı Gülistan’ın tehlike bölgesi olduğu aşikârdı.
213. Ayrıca Hükümet Doğan ve diğerleri (yukarıda bahsedilen) davasına atıfta bulunarak Mahkeme’nin böyle durumlarda ihlalin orantılılığı konusuna odaklandığını belirtmiştir. Mevcut davanın, 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi ve Sözleşme’nin 8. maddesine ihlalin söz konusu olduğu Doğan ve diğerleri davasından farklı olduğunu iddia etmiştir. Özünde mevcut davanın başvurucusunun ülke içinde yerinden edilmiş kişi olmadığını işaret etmiştir. Ermenistan’da yaşadığı için Ermenistan’ın yetki sınırına tabiidir. davalı Hükümet ülke içinde yerinden edilmiş yüzbinlerce kişinin ihtiyaçlarını, özellikle konut ve sosyal hizmetlerle ilgili olanları, karşılayabilmek için önemli bir çaba sarfetmiştir. Başvurucunun Ermenistan’da yaşadığı hesaba katılırsa Hükümet ona herhangi faydalı bir yardımda bulunabilecek durumda değildir.
(c) Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
214. Ermenistan Hükümeti, başvurucu tarafından sunulan iddialara katılmaktadır.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
215. Mahkeme giriş niteliğinde bazı görüşlerini bildirmeyi faydalı görmektedir. Bu davanın kabuledilebilirlik kararında belirtildiği gibi (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, §§ 89-91) ve yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi başvurucunun Gülistan’daki konut ve araziye istinaden hala geçerli mülkiyet hakları olduğu bulgusuna dayanmaktadır (yukarıda paragraf 205’e bakınız). Buna karşılık olarak başvurucunun Haziran 1992’de Gülistan’daki yerinden edilmesi Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisinin dışında kalmaktadır (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen, § 91). Dolayısıyla, mevcut davada incelenmesi gereken Ermenistan ve Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ üzerindeki çözümlenmemiş sorunun direkt sonucu olarak Davalı Hükümet’in başvurucunun haklarını sonraki yıllarda ihlal edip etmediğidir.
216. Bu bağlamda, Mahkeme başvurucunun çatışmalar sırasında Azerbaycan’dan mülklerini ve konutlarını bırakarak kaçan yüzbinlerce Ermeni’den sadece biri olduğunu gözlemlemiştir. Şu anda çatışmalar sırasında yerlerinden edilmiş kişilere ait yapılmış binden fazla bireysel başvuru Mahkeme önünde beklemektedir. Bu başvuruların yarısından biraz fazlası Ermenistan’a kalanı da Azerbaycan’a yöneltilmiştir. Ortaya atılan sorunlar Sözleşme’nin 32. maddesi gereğince Mahkeme’nin yetkisi altında bulunsa da, çatışmalara siyasi bir çözüm bulmak çatışmalara karışan iki devletin sorumluluğu altındadır (bakınız, mutatis mutandis, Kovačić ve diğerleri Slovenya, no.lar 44574/98, 45133/98 ve 48316/00, §§ 255-256, 3 Ekim 2008; Demopoulos ve diğerleri (yukarıda bahsedilen, § 85). Mültecilerin eski ikamet yerlerine dönmeleri, mülklerinin iadesi ve/veya tazminat ödenmesi gibi sorunlara daha kapsamlı çözümler ancak barış anlaşmaları ile gerçekleştirilebilir. Avrupa Konseyi’ne katılmalarından önce, Ermenistan ve Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununu barışçıl yollarla çözmek adına taahhütte bulunmuşlardır (yukarıda paragraf 76’ya bakınız). AGİT Minsk Grubu çerçevesinde müzakereler düzenlenmiş olsa da, Mayıs 1994’te yapılan ateşkes anlaşmasından bu yana çok uzun bir süre ve Azerbaycan ve Ermenistan’ın sırasıyla 15 ve 26 Nisan 2002 tarihlerinde Sözleşme’ye katılmalarından beri yirmi yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen siyasi bir çözüm hala getirilememiştir. Haziran 2013 kadar yakın bir tarihte Minsk Grubu eş başkan ülkelerin liderleri – Fransa, Rusya Federasyonu, Amerika Birleşik Devletleri – “üzülerek söylemek zorundayız ki, taraflar müzakere sürecinde iki tarafın çıkarlarını da gözetecek çözümler aramak yerine tek taraflı avantaj sağlamaya çalışmışlardır.” ifadelerinde bulunmuşlardır (yukarıda paragraf 28’e bakınız). Mahkeme katılım şartı halen yerine getirilmemiş olduğunu işaret etmek zorundadır.
(a) 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesindeki uygulanabilir kural
217. Mahkeme 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birbirinden ayrı üç kuraldan oluştuğunu yinelemiştir. İlk kural; ilk paragrafın ilk cümlesinde belirtilmiştir, genele yöneliktir ve mülkten rahatça yararlanmanın ilkelerini dile getirmiştir. İkinci kural; ilk paragrafın ikinci cümlesinde belirtilmiştir ve mal ve mülkten mahrum bırakılmayı ve bunun hangi şartlarda mümkün olabileceğini düzenlemiştir. Üçüncü kural ise ikinci paragrafta belirtilmiştir ve üye ülkelerin, başka birçok haklarının yanında, kamu yararına yönelik olarak mülkiyetin kullanılmasını kontrol edebilme hakkına ve bu amaç için gereken kanunları uygulama haklarına sahip olduklarını anlatır. Ancak kuralların ayrılmış olması birbiriyle bağlı olmadıkları anlamına gelmez. İkinci ve üçüncü kurallar müdahalenin mülkten rahatça yararlanma hakkının belirli hallerini ilgilendirmektedir ve bu sebeple birinci kuralda belirtilen genel ilkeler ışığında anlaşılmalıdır (birçok kaynağın yanısıra bakınız, Broniowski Polonya [BD], no. 31443/96, § 134, AİHM 2004‑V).
218. Mahkeme tarafların davaya uygulanabilir kurallarla ilgili yorum yapmadığını belirtmiştir. Başvurucunun Gülistan’daki konut ve araziyle ilgili olarak haklarından yoksun bırakılmamış olduğu üzerine olan bulgularını yinelemiştir. Devamında mevcut davanın, 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında bir mülkiyetinden yoksun bırakmayla ilgili olmadığını belirtir. Şikâyet edilen durumun mülkiyetin kullanılmasının kontrol etmek amacıyla alınmış tedbirlerin bir sonucu olarak oluşmuş olduğuna dair bir iddia da sunulmamıştır. Mahkeme bu sebeple başvurucunun şikayet ettiği durumun ilk paragrafın ilk cümlesi anlamında incelenmesi gerektiği kararına varmıştır bunun sebebi de başvurucunun mal ve mülkünden rahatça yararlanma hakkıyla ilgili bir sınırlamanın söz konusu olmasıdır (bakınız, Loizidou (esaslar), yukarıda bahsedilen, § 63; Kıbrıs Türkiye [BD], no. 25781/94, § 187, AİHM 2001‑IV; Doğan ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 146).
(b) İddia edilen ihlalin doğası
219. 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin asıl amacı, bireyi devletin haksız müdahalelerine karşı korumak ve mal ve mülklerinden rahatça yararlanabilmesini sağlamaktır. Ancak Sözleşme’nin 1. maddesinden dolayı, bütün taraf ülkeler “Sözleşme’de tanımlanan bütün hak ve özgürlükleri kendi yetki sınırları içinde olan herkes için korumalıdır.” Bu genel görevin yerine getirilmesi, Sözleşme ile teminat altına alınmış hakların etkili kullanılmasının sağlanması için gerekli bazı pozitif yükümlülükler içerebilir. 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi bağlamında, bu pozitif yükümlülükler, devletin mülkiyet hakkını koruması için bazı gerekli önemlemler almasını gerektirebilir (bakınız Broniowski, yukarıda bahsedilen, § 143; Sovtransavto Holding Ukrayna, no. 48553/99, § 96, AİHM 2002‑VII).
220. 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinde belirtilen devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerinin sınırlarının belirli tanımları yoktur. Ancak uygulanabilme ilkeleri aynıdır. Bir davanın, devletin pozitif yükümlülükleri veya yerel makamların meşru olması gereken müdahalesi açısından analiz edilip edilmemesi için uygulanacak ölçütler çok fazla değişmez. Her iki bağlamda da bireyin çıkarları ile kamu yararı arasında adil bir denge kurulmalıdır. Hükmün içinde belirtilen amaçların kamu yararının gerektirdikleri ile ilgili bir dengenin söz konusu olup olmadığı ve başvurucunun temel mülkiyet hakkının ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesi ile ilgili olduğu doğrudur. Her iki durumda da devlet, Sözleşme’ye uyulması için atılması gereken adımları belirlerken belirli bir takdir yetkisine sahiptir (Broniowski, cited above, § 144).
221. Mahkeme, başvurucunun Gülistan’daki mal ve mülküne erişiminin engellenmesinden kaynaklı olarak şikayet ettiğini ve davalı Hükümet’in bu hakkına yapılan bu müdahale karşında hiçbir telafi imkanı sunmamış olduğunu ifade etmiştir. Bu sebeple başvurucu şikayetlerini müdahale dâhilinde düzenlemiştir. Ayrıca Hükümet, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 1. maddesi gereğince sadece sınırlı sorumluluk sahibi olmaları gerektiğine dair iddialarını reddederse, başvurucunun şikayetlerini mülkiyet haklarına bir müdahale olması sebebiyle yapılmış olarak görmektedir.
.
222. Birçok karşılaştırılabilir dava arasından Mahkeme, mülteci ve yerinden edilmiş kişilerin mülklerine erişimlerinin olmaması ve mülklerinden yararlanamamaları durumundan kaynaklanan 1 Nolu Protokol 1. maddesi kapsamında oluşan hak müdahalelerini incelemiştir (bakınız, örneğin , Loizidou (esas), yukarıda belirtilen, § 63; Kıbrıs Türkiye, yukarıda bahsedilen, § 187; Doğan ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 143). Mevcut davada Mahkeme bu yaklaşımın uygulanmasının aşağıdaki sebeplerden dolayı uygun olmadığı kanısına varmıştır.
223. Mevcut dava, Kıbrıs Rumlarının KKTC’de bulunan mülklerine erişiminlerinin reddedilmesinden dolayı Türk Hükümeti’nin sorumlu tutulduğu kuzey Kıbrısla ilgili olan davalardan farklıdır. Türk Hükümeti işgal ve kendine bağlı yerel yönetim kurulması sonucu bölgede etkili kontrol sahibidir. Böyle durumlarda, Kıbrıs Rumu kişilerin mülkiyet hakları ile ilgili müdahaleler işgal ve KKTC’nin kurulması ile yakından ilgilidir (Loizidou, yukarıda bahsedilen, §§ 52-56 ve 63; Kıbrıs Türkiye, yukarıda bahsedilen, §§ 75-80 ve § 187). Buna karşılık, mevcut davada söz konusu olan davalı Hükümet’in uluslararası tanınmış topraklarındaki eylem ve ihmalleridir.
224. Mevcut dava Mahkeme’nin, topraklarının belli bir bölümünün kontrolünü savaş ve işgal sonucu kaybetmiş ancak bölgenin kontrolünün kendi üzerinde olmasından kaynaklı olarak yerinden edilmiş bir kişinin mülküne erişimini reddetmekten sorumlu olduğu iddia edilen bir devletle ilgili şikayetlere esastan karar vermesi gereken ilk dava olmuştur. Bu davayla karşılaştırılabilecek tek davalar, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı Kıbrıs Türkleri tarafından yapılmış Kıbrıs Hükümeti’nin kontrolünde kalan alandaki mülk ve konutlarına erişimlerinin olmadığı yönünde şikayetleri içeren bir takım başvurulardır. Ancak bunlar esasların incelenmesi aşamasına gelemeden ya çözümlenmiştir (Sofi Kıbrıs (karar), no. 18163/04, 14 Ocak 2010) ya da terk edilmiş mülklerle ilgili olarak Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından sunulan iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması sebebiyle reddedilmiştir (bakınız, özellikle, Niazi Kazali ve Hakan Kazali (karar), yukarıda bahsedilen, §§ 152-153).
225. Doğan ve diğerleri (yukarıda bahsedilen) davasında, Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyeleri arasında şiddetli çatışmaların olduğu bir ortamda, Türkiye’nin olağanüstü durum ilan edilmiş güney doğu bölümünde, köylerinden tahliye edilen köy sakinlerinin; köy içinde ve çevresinde gerçekleşen terörist eylemler sebebiyle dokuz yıl boyunca bu bölgeye girmeleri yerel makamlar tarafından engellenmiştir (ibid., §§ 142-143). Mahkeme köy sakinlerinin köydeki mülklerine erişimlerinin olmaması yönündeki şikayetlerini müdahale kapsamında incelemiş olsa da, Mahkeme’nin mal ve mülklerden rahatça yararlanma hakkına yapılan müdahalenin hukuka uygun olup olmadığı sorusunu açık bırakmış olduğunu belirtmekte yarar vardır. Mahkeme devamında meşru bir amaç olduğuna karar vermiş ve sorunu orantılılık açısından incelenmesine yoğunlaşmıştır (ibid., §§ 147-149).
226. Mevcut davanın şartlarında Mahkeme, başvurucunun şikâyetlerini incelerken davalı Hükümet’in 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesindeki pozitif yükümlülüklere uyup uymadığına bakılmasının uygun olduğu görüşündedir. Bu sebeple Mahkeme incelemesini, kamu yararı ile başvurucunun temel mülkiyet hakkı arasında adil denge kurulup kurulmadığına yoğunlaştıracaktır.
(c) Kamu çıkarlarının gerektirdikleri ile başvurucunun mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı arasında adil dengenin kurulup kurulmadığı
227. Mahkeme içtihatlarında geliştirilmiş ilkeler mevcut davanın şartlarına uyarlanırken, hem başvurucunun mülkünden rahatça yararlanmasına yapılan müdahale hem de kasıtlı olarak eylemden kaçınma, Hükümet’in dayandığı güvenlik sebepleri ve başvurucunun temel haklarının korunması şartı arasında adil dengenin kurulması için dikkate alınmalıdır. Mahkeme bu dengenin yerine getirilmesiyle ilgili kaygının 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin bütünsel olarak yapısında mevcut olduğunu yinelemiştir. Özellikle, devletin uyguladığı bütün tedbirlerde kullanılan araçlarla ulaşılmak istenen amaç arasında mantıklı bir orantılılık ilişkisi olmalıdır. Buna bir kişiyi mal ve mülkünden yoksun bırakan tedbirler de dâhildir. Bu maddenin ihlal edildiği iddia edilen her durumda Mahkeme, devletin eylem veya eylemsizliği sebebiyle bir kişinin orantısız ve büyük bir yüke maruz kalıp kalmadığını ortaya çıkarmalıdır (Broniowski, cited above, § 150 with further references). 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesiyle uyumu değerlendirirken Mahkeme, işin içindeki çeşitli çıkarları bütünsel olarak incelemelidir ve bunu yaparken Sözleşme’nin “tatbiki ve etkili” hakları korumayı amaçladığını aklında tutmalıdır. Görünüşün ötesine geçmeli ve şikayet edilmiş durumun gerçekleri araştırılmalıdır (ibid., § 151).
228. Mahkeme’ye göre başvurucunun şikayeti iki sorunu ortaya çıkarır. Birinci olarak davalı Hükümet’in başvurucuya Gülistan’daki konut ve arazisine yönelik olarak erişim sağlama yükümlülüğü altında olup olmadığı, ikincisi de Hükümet’in başvurucunun mülkiyet hakkını korumak veya kullanımının kaybından dolayı oluşan zararı tazmin etmek için başka tedbirler alma görevi altında olup olmadığıdır.
229. Mahkeme başvurucunun Gülistan’daki mülkiyetine erişimi ile ilgili soruyla ilgili olarak, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki genel çözülmemiş anlaşmazlık ortamında başvurucunun durumunda bir kişi için mülke erişim şöyle dursun Azerbaycan’a bir yolculuk yapmanın bile çok zor gözüktüğünü belki de imkânsız olduğunu gözlemlemiştir. Ancak, tarafların iddiaları Gülistan’daki belirli duruma dayanmaktadır, Mahkeme de değerlendirmesini bu noktaya yoğunlaştıracaktır.
230. Hükümet, herhangi bir sivilin Gülistan’a erişiminin reddedilmesinin köy ve çevresinde devam eden emniyet durumuyla açıklanabileceğini iddia etmiştir. Uluslararası insancıl hukuk anlamındaki yükümlülüklerine kısaca değinirken, Hükümet daha çok savunma ve ulusal güvenlik gibi çıkarlara ve Sözleşme’nin 2. maddesi gereğince sahip oldukları mayın ve askeri eylemlerden kaynaklanan tehlikeler karşısında hayatın korunması yükümlülüğüne dayanmışlardır.
231. Hükümet Gülistan’a sivillerin erişiminin reddedilmesinin uluslararası insancıl hukuktan temellendiği üzerine iddialarıyla ilgili olarak detaylı başka bir savunma sunmamışlardır. Mahkeme, uluslararası insancıl hukukun işgal altındaki bölgelerde gerçekleşen zorla yer değiştirmeyle ilgili kurallardan bahsetmiş olduğunu ancak yerinden edilmiş kişilerin konut ve mülklerine erişimleriyle ilgili bir soruya cevap vermediklerini gözlemler. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi (yukarıdaki paragraf 95’e bakınız), işgal bölgelerine ya da işgal bölgelerinden ferdi ve kitlesel zorla nakilleri ve tehcirleri yasaklar, belirli bir alanın tahliyesine yalnızca halkın emniyeti ve zorunlu askeri sebepler gerektirirse izin verir; bu durumda yerinden edilmiş kişiler çatışmalar sona erer ermez yerlerine dönme hakkına sahiptirler. Ancak bu kurallar sadece işgal topraklarında uygulandığından, mevcut durumda uygulanabilmesi mümkün değildir çünkü Gülistan davalı devletin kendi uluslararası olarak tanınmış topraklarında bulunmaktadır.
232. Mevcut davayı ilgilendiren durum, yerlerinden edilmiş kişilerin gönüllü ve emniyet içinde konutlarına ve devamlı ikamet yerlerine yer değiştirmelerinin sebebi ortadan kalkalr kalkmaz dönebilme haklarıdır ki bu, bir uluslararası insancıl teamül hukuku kuralı olarak kabul edilir ve işgal edilmiş ya da sahip olunmuş farketmeksizin bütün topraklarda uygulanır (Uluslararası İnsancıl Teamül Hukuku üzerine ICRC Çalışmaları Kural 132 – yukarıda 95. paragrafa bakınız). Ancak, başvurucunun yer değiştirmesinin sebebinin ortadan kalkmış olup olmadığı tartışma açıktır. Özetle Mahkeme, Uluslararası İnsancıl Hukukun Hükümet’in başvurucunun Gülistan’a erişimini reddetmiş olmasının açıklanıp açıklanamadığı sorusuna sonuçlandırıcı bir cevap sunamadığını gözlemlemiştir.
233. Mahkeme elindeki delillere dayanarak, Gülistan’ın askeri eylemlerin söz konusu olduğu bir bölgede bulunduğunu saptamıştır. Hiç değilse köyün etrafındaki alan mayınla kaplıdır ve ateşkes anlaşması ihlalleri sıkça olmaktadır. Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği zamandan günümüze kada geçen sürede bu durumun belirgin bir şekilde değişmiş olduğuna dair bir gösterge yoktur ve böyle bir şey iddia edilmemiştir. Herhalükarda, durumun düzelmiş olduğuna dair hiçbir işaret yoktur. Mahkeme önündeki deliller daha çok bölgedeki askeri eylemlerde artış görüldüğüne ve ateşkes anlaşmasına ihlallerin yaşandığına işaret etmektedir. Mahkeme başvurucu da dahil sivillerin Gülistan’a erişiminin reddedilmesinin emniyet kaygılarıyla, özellikle mayın döşeli alana erişimin sınırlandırılmış olmasının ve böyle bir alanda oluşabilecek tehlikelere karşı sivillerin korunmasının, açıklanabilir olduğunu kabul eder (bakınız, mutatis mutandis, Oruk Türkiye, no. 33647/04, §§ 58-67, 4 Şubat 2014 Sözleşme’nin 2. maddesi altında, askeri ateş hattına yakın yerlerde yaşayan sivilleri patlamamış cephanelerin yarattığı tehlikeye karşı korumaya yönelik olarak gereken tedbirlerin alınması ile ilgili devletin sahip olduğu yükümlülük ile ilgili). Mevcut durumda Azerbaycan Hükümeti’nin başvurucuya, Gülistan’ın askeri olarak hassas bir bölge olduğuna bakılmaksızın, buradaki mülküne erişimi veya geri iadesi için izin vermesi gerçekçi olmazdı (see, mutatis mutandis, Demopoulos ve diğerleri (karar), yukarıda bahsedilen, § 112).
234. Ancak mülke erişim mümkün olmadığı sürece, Mahkeme Hükümet’in mülkiyet haklarını teminat altına almak için alternatif tedbirler alma görevi altında olduğu görüşündedir. Bu açıdan bakıldığında Mahkeme Doğan ve diğerleri davasına atıfta bulunmuştur. Bu dava ülke içinde yerlerinden edilmiş köy sakinleri ile ilgilidir ve Türk Hükümeti tarafından alınmış tedbirler köylere dönüşü kolaylaştırmak ya da ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilere başkaca konut imkânları ya da yardım imkânları sağlanması açısından detaylı bir şekilde incelenmiştir (yukarıda bahsedilen, §§ 153-156). Mahkeme, alternatif tedbirler sunma yükümlülüğünün, devletin yer değiştirmelerden sorumlu tutulup tutulmadığına bağlı olmadığının altını çizmiştir altını çizmiştir. Doğan ve diğerleri davasında, Mahkeme başvurucuların yer değiştirmenin asıl sebebinin belirlenmesinin mümkün olmadığını ve bu sebeple değerlendirmelerini mülklere erişimin reddedilmesini ilgilendiren şikâyetler çerçevesine sığdıracağını belirtmiştir (ibid., § 143). Hangi tedbirlerin alınması gerektiği davanın şartlarına bağlıdır.
235. Mahkeme Hükümet’in başvurucunun mülkiyet hakkını korumak için tedbir alıp almadığını inceleyecektir. Hükümet özellikle barış görüşmelerine katıldığını ifade etmiştir. Daha da ötesinde, çok sayıda ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin ihtiyaçlarını karşıladıklarını işaret etmiştir. Başvurucu artık Azerbaycan’da bulunmadığından, ona bir yardımda bulunamamaktadırlar. Kendi ile ilgili olarak başvurucu, Hükümet’in mülkiyet hakkını korumak veya iade etmek için atması gereken – ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler ve mültecilerin konut ve mülkiyetlerinin iade edilmesi ile ilgili uluslararası standartarlarla uyumlu hareket ettiği gibi – hiçbir adımı atmadığını iddia etmiştir.
236. Hükümet’in barış görüşmelerine katılmalarıyla ilgili açıklaması kadarıyla Mahkeme, ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler ve mültecilerin eski ikametgah yerlerine dönmelerinin 2007 Madrid Temek İlkeleri’nin unsurlarından biri olduğunu ve AGİT Minsk Grubu (yukarıda 26. paragrafa bakınız) çerçevesinde geliştirilmiş olduğunu ve barış müzakerelerinin temelini oluşturduğunu gözlemlemiştir. Burada ortaya çıkan soru ise, Hükümet’in bu müzakerelere katılmasının yarışan kamu ve bireysel çıkarlar arasında adil bir denge yaratılması görevini yerine getirmek için yeterli olup olmadığıdır. Mahkeme bu müzakerelerin öneminin altını çizerken, bu görüşmelerin Mayıs 1994’te yapılan ateşkes anlaşmasından beri yirmi yılı aşkın süredir ve Azerbaycan’da Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden beri oniki yılı geçkin süredir devam ettiğini ve herhangi somut bir sonucun henüz alınmamış olduğunu gözlemlemiştir.
237. Mahkeme Azerbaycan’ın barış görüşmelerine katılıyor olduğu gerçeğinin tek başına Hükümeti başka tedbirler alma yükümlülüğünden, özellikle müzakereler bu kadar uzun zamandır sürüyorken, kurtarmadığı görüşündedir (see, mutatis mutandis, Loizidou, cited above, § 64; Cyprus v. Turkey, cited above, § 188). Bu bağlamda Mahkeme, “mülteci ve yerlerinden edilmiş kişilerin mülkiyetle ilgili sorunlarının çözülmesi” ile ilgili Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi’nin 1708 (2010) Yönergesi’ne atıfta bulunmuştur. Bu yönerge, uluslararası kıstaslara dayanarak, üye devletleri “belirli bir bölgenin statüsü için yapılan silahlı çatışmalarla ilgili devam etmekte olan müzakerelere bakılmaksızın mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin konut, arazi ve mülklere erişim ve bunlar üzerinde hak kayıpları ile ilgili zamanlı ve etkili çareler temin edilmesi” çözümüne davet etmiştir (see paragraph 98 above).
238. davalı Hükümetin başvurucunun mülkiyet hakkını korumak için alabileceği ve alması gereken tedbirlerin hangileri olabileceği ile ilgili danışmanlık için BM Pinheiro İlkeleri’ne (yukarıda paragraf 96’ya bakınız) ve yukarıda bahsedilen Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi Yönergesi’ne başvurulabilir. Geniş kapsamlı bir barış anlaşmasının beklendiği mevcut durumda, mülkiyet iddiaları için mekanizma geliştirilmesi özellikle önemlidir. Bu mekanizma kolay erişilebilir olmalıdır ve esnek delil kıstaslarına göre işlemelidir, başvurucu ve onun durumundaki diğer kişilerin mülkiyet haklarının iade edilmesini ve yararlanamadıkları dönemdeki kayıpları için tazminat almalarını sağlamalıdır.
239. Mahkeme Hükümetin yüzbinlerce ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilere, açıklamak gerekirse Ermenistan, Dağlık Karabağ ve yedi diğer işgal edilmiş bölgeden kaçmak zorunda kalmış Azerilere, yardım sağladığının tamamen farkındadır. Hükümet ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilere konut ve diğer şekillerde yardım sağlanması için büyükbir çaba sarfettiklerini işaret etmiştir. Hükümet’in Ermeni mültecilerin imkan dâhilinde yararlanabileceği tek tedbirin 1991 tarihli bireyler arasında mülk değiş tokuşlarını hukuki kılan kanundur. Sözleşme çerçevesinde böyle bir değişimin kabul edilebilir olması varsayımında bulunulsa bile, başvurucu böyle bir değiş tokuşun içinde yer almamıştır.
240. Mahkeme büyük sayılarda ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin ihtiyaçlarını gidermenin dengelerin sağlanması için çok önemli bir unsur olduğunu dikkate alıyor olsa da, bir grubun korunuyor olması diğer bir gruba karşı olan sorumluluklarından, yani çatışmalar sırasında kaçmak zorunda kalan Ermenilere karşı, Hükümeti tamamen muaf tutmaz. Bu bağlamda Mahkeme yukarıda bahsedilen Pinheiro İlkeleri’nin 3. maddesinde belirtilen ayrım yapmama ilkesine atıfta bulunmuştur. Son olarak Mahkeme bu durumun çok uzun bir süredir devam etmekte olduğunu gözlemlemiştir.
241. Sonuç olarak Mahkeme, Hükümet başvurucuya haklarının iade edilmesi için alternatif tedbirler veya kayıplarından dolayı tazminat imkanı sunmadığı takdirde, başvurucunun Gülistan’daki mülküne erişiminin imkansız olması durumunun başvurucuya büyük bir yük bindirmiş ve bindirmeye de devam etmekte olduğu kararına varmıştır.
242. Dolayısıyla, başvurucunun 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. Maddesi kapsamında korunan haklarının sürekli ihlali söz konusudur.
V. SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
243. Başvurucu köyü Gülistan’a dönme hakkının ve orada bulunan konutuna ve akrabalarının mezarlarına erişiminin reddedilmesinin aşağıda belirtilen Sözleşme 8. maddesi uyarınca sürekli ihlal teşkil ettiğine dayanarak şikâyette bulunmuştur:
“1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”
A. Tarafların iddiaları
1. Başvurucu
244. Başvurucu Gülistan’da doğup büyüdüğünü ve 1960’ların başlarından Haziran 1992’ye kadar ailesiyle beraber buradaki evinde yaşadığını savunmuştur. 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. Maddesi uyarınca yaptığı şikâyetinde sunduğu delile atıfta bulunmuştur. Ek olarak, başvurucunun 1929 yılında Gülistan’da doğduğunu destekleyen eski Sovyet pasaportunun kopyasına ve 1955’te Gülistan’da evlendiğini gösteren evlilik belgesine atıfta bulunmuş ve her iki belgeyi de öncesinde başvuru yaparken sunmuş olduğunun altını çizmiştir. Ayrıca, başvurucu artık eski Sovyet pasaportunun tam kopyasını sunma olanağına sahip olmadığını (Gülistan’da yaşadığını gösteren kayıt damgasının bulunduğu sayfa da olmak üzere) çünkü 2002 yılında Ermenistan pasaportunu almasıyla eski Sovyet pasaportunun yok edildiğini belirtmiştir.
245. Başvurucu 8. maddedenin uygulanmasının “belirli bir yerle yeterli ve devamlılık arz eden bağın varlığı” veya “ilgili mülkiyet ile somut ve devam eden bir bağın varlığı” kıstasına bağlı olduğunu ve bu kıstası Gülistan’daki evi bakımından karşıladığını iddia etmiştir. Kuzey Kıbrısla ilgili Mahkeme içtihadını izleyerek, bu bağların uzatılmış istemsiz yokluğunda kopmamış olduğunu belirtmiştir. 8. maddenin değerlendirilmesi ve uygulanabilirliğinin bahsi geçen “evin” mülkiyet hakkından bağımsız olduğunu eklemiştir. Akrabalarının mezarlıkları ile ilgili olarak, bunlara erişiminin reddedilmesinin 8. maddede teminat altına alınan “özel ve aile hayatı” ile ilişkili haklarına ihlal teşkil ettiğini iddia etmiştir. Başvurucu akrabalarının mezarlıklarını ziyaret edememesi gerçeği dışında özellikle bu mezarların akıbeti ile ilişkili olarak sıkıntıya düştüğünü belirtmiştir.
246. Başvurucu özetle, evine erişiminin veya tazminat ödenmesinin reddedilmesinin ve akrabalarının mezarlarına erişiminin reddedilmesinin ve mezarların akıbeti ile ilgili belirsizlik oluşmasının Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında sürekli ihlal teşkil ettiğini iddia etmiştir.
2. Davacı Hükümet
247. Davalı Hükümet başvurucunun Gülistan’da yaşadığına veya orada evi olduğuna dair yeterli delil sunmadığını öne sürmüştür. Hükümet, Sovyet ikamet kayıt sisteminde (propiska sistemi) herkesin yaşadığı yere kayıtlı olması gerektiğini, bu kaydın vatandaşın pasaportuna kayıt damgası ile yapıldığını ye yerel makamların arşivine kaydedildiğini açıklamıştır. Mevcut davada, ilgili arşivler çatışmalar sırasında yok olmuştur ve başvurucunun eski Sovyet pasaportundan sunduğu ilgili sayfalarının kopyalarında kayıt damgası bulunmamaktadır.
248. 8. maddenin uygulanabilirliği ile ilgili olarak Hükümet, konut ve akrabaların mezarlıklarına erişimin “konut” ve “özel hayat” kavramlarının içinde ve aynı sebeple 8. maddenin kapsamında yer aldığını kabul etmiştir. Ancak, Demopoulos ve diğerleri ((karar), yukarıda bahsedilen, § 136) davasına atıfta bulunarak, bahsedilen mülk ile “ devam eden bağın” olmaması durumunda 8. maddenin uygulanamayacağını ileri sürmüştür. Hükümet savunduğu görüşü sürdürerek, başvurucunun Gülistan’da yaşamış olduğu ve orada bir evi olmuş olduğu varsayılsa bile, bu evin 1992 çatışmaları sırasında yok olmuş olduğunu belirtmiştir. Buna bağlı olarak başvurucu Gülistan’daki bir konutla ilgili olarak devam eden böyle bir bağın olduğunu artık iddia edemez.
249. Başvurucunun akrabalarının mezarları ile ilgili şikâyetlerinden ötürü Hükümet, ilk olarak başvurucunun Azerbaycan’da Ermeni mezarlıklarının tahrip edildiği iddiasında bulunurken, bunu desteklemek adına Gülistan’da akrabalarının mezarlarının olduğuna ve bu mezarların tahrip edilmiş olduğuna dair yeterli delil sunmadığını gözlemlemiştir. Buna bağlı olarak, başvurucu Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edilmesinden mağdur olduğunu iddia edemez. Bu mezarların gerçekten varoldukları durumda dahi, bu mezarlar, büyük ihtimalle, çatışmalar sırasında, yani Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce, tahrip olmuşlardır, dolayısıyla şikâyetin bir bölümü zaman bakımından uygun olmayacaktır.
250. Mahkeme, başvurucunun Gülistan’da evi ve akrabalarının mezarlıkları olduğuna dayanarak 8. maddenin uygulanacağı sonucuna varsa bile Hükümet başvurucunun haklarının ihlal edildiği iddiasından dolayı sorumlu tutulamaz. Bölgedeki emniyet durumları göz önünde bulundurulduğunda Hükümet ne başvurucuya ne de herhangi başka bir sivile Gülistan’a erişim imkânı verme olanağına sahip değildir.
3. Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
251. Müdahil Hükümet başvurucu tarafından sunulmuş iddialara katılmaktadır. Gülistan’daki evine ve akrabalarının mezarlarına erişiminin olmadığının şüphe götürmediğinin altını çizmiştir. Uluslararası toplum tarafından kınanmış, Ermeni mezarlıklarının toplu olarak tahrip edilmesi altyapısında incelendiğinde (örneğin Azerbaycan’ın Jugha ve Nahçivan bölgelerindeki tarihi Ermeni mezarlığının tahribatı), başvurucu akrabalarının mezarları ile ilgili olarak bilinmezlik ve tedirginlik içinde yaşamıştır.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
1. Sözleşme’nin 8. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı
252. Mahkeme başvurucunun şikâyetinin iki yönü olduğunu belirtir: birincisi Gülistan’daki evine erişiminin olmaması ikincisi de akrabalarının mezarlıklarına erişimi olmamasıdır. Hükümet, başvurucunun akrabalarının mezarlıkları konusundaki şikâyetinden ötürü mağdur sıfatına sahip olduğuna itiraz etmiştir. Kabuledilebilirlik kararı verirken Mahkeme, Hükümet’in başvurucunun mağdur sıfatıyla ilgili itirazını esasa dahil etmiştir (Sargsyan (karar), yukarıda bahsedilen § 99).
253. Mahkeme, “ev” kavramının müstakil bir kavram olduğuna ve iç hukuk sınıflandırmalarına bağlı olmadığına dair yerleşik içtihadını yinelemiştir. Belirli bir meskenin, madde 8 § 1’in koruması kapsamına giren “ev” olarak kabul edilip edilemeyeceği gerçekte varolan şartlara göre belirlenir. Bu şartlardan biri, kişi ile bu yer arasında yeterli ve devamlılık arz eden bir bağın varlığıdır (bakınız, örneğin, Prokopovich, yukarıda bahsi geçen, § 36; Gillow Birleşik Krallık, 24 Kasım 1986, § 46, Seri A no. 109).
254. Mevcut dava ile karşılaştırılabilinecek davalarda Mahkeme, istemsiz yokluğun süresinin yerinden edilmiş kişiyle evi arasındaki bağı koparmaya yetmeyeceğini belirtmiştir (bakınız, Kıbrıs v. Türkiye, yukarıda bahsedilen, §§ 173-175; Doğan ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, §§ 159-160). Ancak Mahkeme içtihadi, öncesinde yeterince güçlü bir bağın varlığını şart koşar: örneğin Loizidou davasında (yukarıda bahsedilen § 66) Mahkeme göre, başvurucunun bir mülk üzerinde ikamet amaçlı konut inşa etme planı yapmış olması, Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında “ev” teşkil etmez. Demopoulos ve diğerleri ((karar), yukarıda bahsedilen, §§ 136-137) davasında Mahkeme, Kıbrıs Rumlu bir ailenin eskiden yaşadığı yerin başvuruculardan biri olan ailenin kızı için, aile bu konutu terkettiği sırada kız çok küçük olduğundan, “ev” olarak kabul etmemiştir.
255. Ayrıca Mahkeme, “özel hayatın” kavramının geniş bir kavram olduğunu ve ayrıntılı olarak tanımlanmaya uygun olmadığını yinelemiştir. Diğerlerinin yanında, özel hayat diğer insanlar ve dış dünya ile ilişkiler kurulmasını ve geliştirilmesini kapsar (bakınız, örneğin, Pretty Birleşik Krallık, no. 2346/02, § 61, AİHM 2002‑III). Özel hayat ve aile hayatı dahil olmak üzere, 8. maddenin uygulanmasının büyük ölçüde yaşayan insanlar arasındaki ilişkilere dayandığı söylense de, bu kavramlar ölümden sonraki bazı durumları da kapsayacak şekilde genişletilebilir (bakınız, özellikle, Jones Birleşik Krallık (karar), no. 42639/04, 13 Eylül 2005, başvurucunun ölmüş kızının mezarına fotoğraflı bir anıt taş koymasının yetkililer tarafından reddedilmesi ile ilgili, ve Elli Poluhas Dödsbo İsveç, no. 61564/00, § 24, AİHM 2006‑I, başvurucunun ölmüş eşinin küllerini barındıran urnanın bir mezarlıktan diğerine geçirilmesinin yetkililer tarafından reddedilmesi ile ilgili, ve Hadri‑Vionnet İsviçre, no. 55525/00, § 52, 14 Şubat 2008, başvurucunun ölü doğmuş çocuğunun başvurucuya hazır bulunma imkanı verilmeden yetkililer tarafından gömülmesi ile ilgili). Yakın tarihli bir davada Mahkeme, yetkililerin başvurucunun akrabalarının naaşlarının kendisine teslim edilmesini reddetmesinin ve akrabaların bilinmeyen bir yere gömülmeleri emrinin, ve böylelikle başvurucuyu mezarlıkların nerede olduğunu bilme ve takiben mezarları ziyaret edebilme imkanından yoksun bırakmalarının, özel hayat ve aile hayatını ihlal ettiği sonucuna varmıştır (bakınız, Sabanchiyeva ve diğerleri Rusya, no. 38450/05, §§ 122‑123, AİHM 2013 (özetler)).
256. Mevcut davada başvurucu, 1929 yılında Gülistan’da doğmuş olduğunu gösteren eski Sovyet pasaportunun bir kopyasını ve 1955 yılında yine Gülistan’da evlenmiş olduğunu gösteren evlilik belgesini, kanıt olarak sunmuştur. Dahası, Mahkeme başvurucunun Gülistan’da bir konutu olduğunu, çok hasar almış olmasına rağmen bugüne kadar hala varolduğunu sabit görmüştür (bakınız yukarıda 197. paragraf). Bu konutu 1960’lı yılların başlarında inşa ettiği ve 1992 yılında kaçmalarına kadar bu evde ailesi ile birlikte oturmuş olduğu iddiaları birçok tanık ifadesi ile desteklenmiştir. Son olarak da, taraflar ve üçüncü taraf Hükümet tarafından sunulan Gülistan haritası, köyde bir mezarlık olduğunu göstermektedir. Başvurucu Gülistanlı olduğundan ve birçok akrabası burada yaşadığından, köy mezarlığında ölmüş akrabalarının bulunduğuna inanılabilir.
257. Bu sebeple Mahkeme, başvurucunun Gülistan’da 1992 yılında istem dışı olarak terketmiş olduğu bir “evi” olduğunu kabul etmiştir. Şikâyetinin özü de tam olarak o günden beri geri dönememiş olmasıdır. Başvurucunun uzatılmış yokluğu, durumu eviyle başvurucu arasındaki devam eden bağın kopmuş olduğu şeklinde yorumlanamaz. Ayrıca Mahkeme, başvurucunun hayatının büyük bölümünde Gülistan’da yaşadığını ve sosyal bağlarının büyük bölümünü burada geliştirmiş olduğunu sabit görmektedir. Neticesinde, köyüne geri dönemiyor olması “özel hayatını” da etkilemektedir. Son olarak Mahkeme, dava şartları altında, başvurucunun ölmüş akrabalarının Gülistan’daki mezarları ile arasındaki sosyal ve dini bağlarının “özel hayat ve aile hayatı” kavramının içinde yer aldığı görüşündedir. Özetle, başvurucunun eski ikamet yerine geri dönememesi “ozel hayat ve aile hayatını” ve “ev”ini etkilemiştir.
258. Sonuç olaral Mahkeme, Hükümet’in başvurucunun akrabalarının mezarlarından ötürü mağdur sıfatı ile ilgili itirazını reddeder ve davanın somut gerçeklerinin “özel hayat ve aile hayatı” ve “ev” kavramı içinde yer aldığını belirtir. Bu sebeple 8. madde uygulanabilirdir.
2. Sözleşme’nin 8. Maddesi’ne sürekli ihlalin olup olmadığı
259. Mahkeme, 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesinin sürekli olarak ihlal edilmiş olduğu bulgusuna götüren yukarıdaki değerlendirmelere atıfta bulunur. Mahkeme, Gülistan’da söz konusu olan durumdan ötürü başvurucunun veya herhangi bir sivilin köye erişiminin reddedilmesinin, sivillerin bölgedeki tehlikelerden korunması için olduğuna kanaat getirmiştir. Ancak, başvurucunun Gülistan’daki mülküne erişiminin imkânsız olması ve Hükümet’in mülkiyet haklarının onarılması veya kayıplarından dolayı başvurucuya tazminat verilmesi için alternatif tedbirler almamış olması başvurucu açısında büyük bir yük teşkil etmiştir ve etmeye de devam etmiştir.
260. Aynı değerlendirme, başvurucunun Sözleşme’nin 8. maddesine dayanan şikâyeti için de uygulanabilir. Başvurucunun Gülistan’daki mülküne erişiminin imkânsız olması ve Hükümet’in mülkiyet haklarının onarılması veya kayıplarından dolayı başvurucuya tazminat verilmesi için alternatif tedbirler almamış olması başvurucu açısında büyük bir yük teşkil etmiştir ve etmeye de devam etmiştir.
261. Dolayısıyla Mahkeme, başvurucunun Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki haklarının sürekli olarak ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
VI. SÖZLEŞME’NİN 13. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
262. Başvurucu yukarıda bahsettiği şikâyetlerinden ötürü hiçbir etkili hukuk yolundan yararlanamadığı üzerine şikâyette bulunmuştur. Bunun için aşağıdaki hükümleri içeren 13. maddeye dayanmıştır.
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”
A. Tarafların iddiaları
1. Başvurucu
263. Başvurucu ilk olarak, iç hukuk yollarının tüketilmesi ile ilgili iddialardan bahsetmiştir. İkinci olarak, daha detaylı bir şekilde, etkili hukuk yolları şartıyla ilgili varılan faydalı sonuçların, mevcut davayla benzer bir durum olan Kuzey Kıbrıs’taki Kıbrıs Rum mülkleriyle ilgili Mahkeme içtihatında bulunabileceğini iddia etmiştir.
264. Xenides-Arestis Türkiye (karar), (no. 46347/99, 14 Mart 2005) davasında Mahkeme, konut ve mülklere erişimin kaybedilmesiyle ilgili “KKTC”‘de bulunan kanun yollarının, bir çok sebepten dolayı etkili olmadığı sonucuna varmıştır. Bunu takip eden Demopoulos ve diğerleri ((karar, yukarıda bahsedilen, §§ 104-129) davasında, Mahkeme bu zaman zarfında değiştirilen kanun yollarının etkililiğini incelemiştir. Detaylı bir inceleme sonucunda Mahkeme, Taşınmaz Mülkiyeti Komisyonu önünde yapılan yargılamaların etkili hukuk yolu olduğuna kanaat getirmiştir. Mahkeme, iki adet bağımsız uluslararası üye barındıran, yukarıda anılmış komisyonun dört yıl boyunca işlev gördüğünü; toplamda huzuruna gelen seksen beş başvuru ve üç yüz diğer davayı sonuçlandırdığı; yargılamaların aşırı uzun sürdüğüne dair hiçbir delil tesis edilmediğini, komisyonun tazminat olarak toplamda büyük miktarda bir para ödemiş olduğunu; konutların kullanılmasının kaybının da her yönüyle dahil olduğu, maddi olmayan zararlardan dolayı da tazminat istenebileceğini; mülklerin değiş tokuş edilmesinin birçok davada sonuç verdiğini; ve mahkemeye temyiz başvurucu yapılmasının mümkün olduğunu özellikle belirtmiştir. Demopoulos kararı, Mahkeme’nin önerilen kanun yolunun uygulamada etkili olduğuna dair sağlam deliller talep ettiğini göstermiştir.
265. Türkiye’nin güney doğusunda köylülerin tahliye edilmeleriyle ilgili, Mahkeme’nin diğer durumlarda etkili kabul ettiği, mevcut durumla bir şekilde karşılaştırılabilir başka kanun yolu örnekleri (bakınız, Içyer Türkiye (kanun), no. 18888/02, AİHM 2006-I).
266. Bunlara aykırı olarak, Hükümet’in mevcut durumda etkili olduğunu öne sürdüğü hiçbir kanun yolu bu şartları karşılamamaktadır.
2. Davalı Hükümet
267. Hükümet genel olarak iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili iddialarına atıfta bulunmuştur. Özel olarak Azerbaycan kanunlarının mülkiyet ve zilyetliğin her ikisini de koruduğunu; Azerbaycan topraklarında vuku bulan her türlü zarar ve hasar durumlarında vatandaşlar ve yabancılar tarafından erişilebilir durumda olan ve dava açmalarına izin veren uygun usuller sağladığını savunmuştur.
3. Üçüncü Taraf Müdahil, Ermenistan Hükümeti
268. Ermenistan Hükümeti başvurucu tarafından öne sürülen iddiaları desteklemiştir. Zorla kovulmuş Ermenilerin, veya Ermeni asıllı herhangi birinin, Azerbaycan’a dönmesini veya ülkeyi ziyaret etmesini engelleyen idari bir uygulamanın Azerbaycan’da mevcut olduğu üzerine olan savunmalarını korumuşlardır.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
269. Mahkeme hali hazırda Sözleşme’nin 8. maddesi ve 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesi uyarınca sürekli ihlal bulunduğuna zaten karar kılmıştır. Bu sebeple başvurucunun 13. Maddeye dayanan şikâyetleri de tartışılabilir niteliktedir (örneğin bakınız, Doğan ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 163).
270. Başvurucunun bu başlık altında dile getirdiği şikâyetleri büyük ölçüde iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili itirazlar bağlamında daha öncesinde ele alınan aynı veya benzer unsurları barındırmaktadır. Ek olarak başvurucu; mahkeme içtihadının, mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin konut ve mülkiyet haklarının ihlal edilmesine cevap vermek için tasarlanan kanun yollarının etkili olması için belirli şartları yerine getirilmeleri gerektiğine dair göstergeleri kapsadığını iddia etmiştir.
271. Mahkeme, Davalı Hükümetin başvurucunun Sözleşme’den kaynaklanan şikâyetlerine çözüm ve makul başarı umudu sunabilecek kanun yollarını sağlama yükümlülüğünden kurtulamamış olduğuna dair yukarıdaki bulgularını yinelemiştir (bakınız yukarıda 119. paragraf).
272. Ayrıca Mahkeme, 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesi ve Sözleşme’nin 8. Maddesi uyarınca edindiği bulguların, davalı Hükümet’in başvurucunun ve benzer durumdaki diğerlerinin mülkiyet ve konuta yönelik haklarının onarılmasını ve uğradıkları kayıplar için tazminat ödenmesini sağlayacak mekanizmalar oluşturmakta başarısız olduğuyla bağlantılı olduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme bu sebeple mevcut davada, 1 numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesi ve Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamlarında bulunan ihlallerle, 13. Maddenin koşulları arasında yakın bir bağ görmektedir.
273. Sonuç olarak Mahkeme başvurucunun Ek Protokol’ün 1. maddesi ve Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki hakları üzerinde oluşan ihlaller için mevcut etkili kanun yolu bulunmadığını ve bulunmamaya da devam ettiğini bulmuştur.
274. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca sürekli ihlalin söz konusudur.
VII. SÖZLEŞME’NİN 14. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
275. Son olarak başvurucu, yukarıda belirttiği şikâyetleri nedeniyle, etnik kökeni ve dini tercihleri dolayısıyla ayrımcılığa uğramış olduğu şikâyetinde bulunur. Aşağıdaki hükümleri barındıran Sözleşme’nin 14. Maddesine dayanmıştır:
“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır.”
A. Tarafların iddiaları
1. Başvurucu
276. Başvurucunun görüşüne göre, Ermenilere karşı yapılan ayrımcı muameleler, bu davanın temel özelliklerinden biridir. Dağlık Karabağ sorunu bağlamında, bir tek etnik Ermenilerin Azerbaycan ordusu tarafından evlerini ve mülklerini bırakıp kaçmak zorunda bırakıldığını savunmuştur. Mevcut durumda halen geri dönememiş ve etkili hukuk yollarından yararlanamamışlardır. Ülke içinde yerlerinden edilmiş Azerbaycanlılar Hükümet yardımından yararlandığı halde, başvurucu durumunda olan Ermeniler için henüz hiçbir şey yapılmamıştır.
2. Davalı Hükümet
277. Hükümet, başvurucunun etnik köken ve dini tercihleri sebebiyle ayrımcılığa maruz kaldığı iddialarını reddetmiştir. Gülistan’a dönülmesi ile ilgili olarak, bölgedeki emniyet durumunun bölgede hiçbir sivilin bulunmasına el vermediğini açıklamışlardır. Son olarak da Hükümet, anlaşmazlığa bütün mülteci ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin, eski ikamet yerlerine dönmelerine izin verecek bir şekilde çözüm bulma konusundaki siyasi iradesini yeterli derecede göstermiş olduğunu ileri sürmüştür.
3. Üçüncü taraf müdahil, Ermenistan Hükümeti
278. Ermenistan Hükümeti başvurucunun fikrine katılmaktadır ve başvurucunun şikâyetinin Dağlık Karabağ sorununun alt yapısına büyük ölçekten bakılarak ele alınması gerektiğini vurgulamıştır: sadece etnik Ermeniler zorunlu yer değiştirmeye maruz kalmışlardır ve başvurucunun geri dönme hakkının reddedilmesi de etnik kökeni ile ilgilidir.
B. Mahkeme’nin değerlendirmesi
279. Mahkeme, başvurucunun Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca yaptığı şikâyetlerin özünde, 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. Maddesi ve Sözleşme’nin 8. ve 13. maddeleri uyarınca yaptığı ve Mahkeme tarafından hali hazırda incelenmiş olan şikâyetlerle aynı temele dayandığı kanısına varmıştır. Sözleşme’nin bahsedilen diğer maddeleri uyarınca ihlal olduğunun tespit edilmesinden yola çıkan Mahkeme, dolayısıyla 14. madde uyarınca ayrı bir sorunun meydana gelmemiş olduğu görüşündedir (bakınız, örneğin, Kıbrıs Türkiye, yukarıda bahsedilen, § 199; Xenides-Arestis Türkiye, no. 46347/99, § 36, 22 Aralık 2005; Catan ve diğerleri, yukarıda bahsedilen, § 160).
VIII. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANABİLİRLİĞİ
280. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.”
281. Başvurucu herşeyden önce, Gülistan’daki evine ve mülküne geri dönme hakkı da dâhil olmak üzere, mülkiyetinin iade edilmesini talep etti. Ayrıca başvurucu, Sözleşme’nin 46. maddesinde belirtilen genel tedbirleri Mahkeme tarafından Hükümet’e işaret edilmesinin uygun olacağını önermiştir. Başvurucu maddi zararlarının tazmini için toplam 374, 814 Avro (EUR) talep etmiştir. Maddi olmayan zararlarından dolayı ise toplam 190,000 Avro talep etmiştir. Son olarak da, Mahkeme önündeki yargılamalar sırasında oluşan maliyet ve giderlerin karşılanmasını talep etmiştir.
282. Hükümet bu taleplere karşı çıktı.
283. Mahkeme, bu davanın istisnai doğası gereği, 41. maddenin uygulanması ile ilgili sorunun karar verilmeye hazır olmadığı kanısına varmıştır. Hükümet ile başvurucunun aralarında bir anlaşmaya varabilmeleri olasılığı hesaba katılarak, bu konunun kararlaştırılmasının ve bundan sonra izlenecek usulün saklı tutulması gerektiği belirtmiştir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME
1. On beşe iki oyla, Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik ilk itirazını reddeder;
2. On beşe iki oyla, şikâyet edilen meselelerin Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yetkisi dâhilinde olduğuna ve Sözleşme uyarınca davalı Hükümet’in sorumluluğunun doğduğuna hükmeder ve davalı Hükümet tarafından yapılan, yetkisizlik ve görevsizlik ön itirazını reddeder;
3. On beşe iki oyla davalı Hükümet tarafından yapılan, başvurucunun evine yönelik şikâyetleri ile ilgili olarak Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisizliği ön itirazını reddeder;
4. On beşe iki oyla, davalı Hükümet tarafından yapılan, akrabalarının mezarlıklarına yönelik şikâyetiyle ilgili olarak başvurucunun mağdur sıfatına sahip olmadığı ön itirazını redderer;
5. On beşe iki oyla Sözleşme’nin 1 numaralı Ek Protokolü’nün 1. maddesi uyarınca sürekli ihlalin söz konusu olduğuna hükmeder;
6. On beşe iki oyla Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca sürekli ihlalin söz konusu olduğuna hükmeder;
7. On beşe iki oyla Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca sürekli ihlalin söz konusu olduğuna hükmeder;
8. On altıya bir oyla Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca ayrı bir sorunun meydana gelmemiş olduğuna hükmeder;
9. On beşe iki oyla, 41. maddenin uygulanmaya hazır olmadığına ve buna bağlı olarak,
(a) bu konunun kararlaştırılmasının tümüyle saklı tutulmasına;
(b) başvurucu Hükümet’in ve davalı Hükümet’in bu kararın tebliğ tarihinden itibaren on iki ay içinde konuya ilişkin görüşlerini bildirmelerine ve bilhassa varabilecekleri her tür uzlaşmadan Mahkeme’yi haberdar etmelerine;
(c) bundan sonra izlenecek usulün saklı tutulmasına ve gerektiği takdirde bunu belirleme yetkisinin Mahkeme Başkanına verilmesine;
hükmeder.
İşbu karar, İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanmış ve 16 Haziran 2015 tarihinde Strazburg’daki İnsan Hakları Binası’nda gerçekleştirilen aleni bir duruşmada açıklanmıştır.
Michael O’BoyleDean Spielmann
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Sözleşme madde 45 § 2’ye ve Mahkeme Kuralları Kural 74 § 2 uyarınca aşağıdaki ayrı yargıç görüşleri hükmün ekinde yer almaktadır:
(a) Yargıç Ziemele’nin mutabık görüşü;
(b) Yargıç Yudkivska’nın mutabık görüşü;
(c) Yargıç Gyulumyan’ın kısmi muhalif görüşü;
(d) Yargıç Hajiyev’in muhalif görüşü;
(e) Yargıç Pinto de Albuquerque’nin muhalif görüşü.
D.S.
M.O’B.
© Avrupa Konseyi/ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2015.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadeler kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2015.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2015.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou de toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante : publishing@
[1]. Örneğin bakınız E. Benvenisti, Uluslararası İşgal Hukuku (Oxford: Oxford Üniversitesi Yayınları, 2012) s. 43; Y. Arai-Takahashi, İşgal hukuku: uluslararası insancıl hukukun devamlılığı ve değişimi, ve uluslararası insan hakları hukuku ile etkileşimi (Leiden: Martinus Nijhoff Yayınları, 2009), s. 5-8; Y. Dinstein, Uluslararası Askeri İşgal Hukuku (Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları, 2009) s. 42-45, §§ s. 96-102; ve A. Roberts, ‘Dönüştürücü Askeri İşgal; Savaş ve İnsan Hakları Hukuku’nun Uygulanması’, 100 Amerikan Uluslararası Hukuk Dergisi 580 (2006) 585-586.
[2]. İşgal ve yabancı toprakların yönetilmesinin diğer yöntemleri projesi kapsamında Uluslararası Kızılhaç Komitesi bünyesinde danışılan uzmanların çoğu işgalin resmiyet kazanması için ‘kara kuvvetlerinin bizzat alanda olması’ gerektiği üzerinde hemfikirdir. – bakınız T. Ferraro, İşgal ve Yabancı Toprakların Yönetilmesinin Diğer Yöntemleri (Cenevre, ICRC, 2012), s. 10, 17 and 33; ayrıca bakınız E. Benvenisti, yukarıda atıf yapılan, s. 43ff; V. Koutroulis, İşgal Yasasının Uygulanmasının Başlangıcı ve Sonu (Paris: Pedone Yayınları, 2010) at s. 35-41.
[3]. T. Ferraro, yukarıda atıf yapılan, s. 17 ve 137; Y. Dinstein, yukarıda atıf yapılan, s. 44, § 100.
[4]. J.-M. Henckaerts, ve L. Doswald-Beck, Uluslararası İnsancıl Teamül (Örf ve Adet) Hukuku, (Cenevre/Cambridge: ICRC/Cambridge Üniversitesi Yayınları, 2005).
Full & Egal Universal Law Academy