AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SAYAN / TÜRKİYE
(Başvuru No. 81277/12)
KARAR
STRAZBURG
11 Ekim 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tâbi tutulabilir.
Sayan / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm); 20 Eylül 2016 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, dört Türk vatandaşının, Davut Sayan, Eylem Sayan, Devrim Sayan ve Bahar Sayan’ın (“başvuranlar”) 20 Eylül 2012 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (no. 81277/12) bulunmaktadır.
2. Davut Sayan; kendisi adına asaleten ve başvuru tarihinde küçük olan kızları Eylem, Devrim ve Bahar Sayan adına velayeten başvuruda bulunmuştur.
3. Adli yardımdan yaralanması kabul edilen başvuranlar, İzmir Barosuna bağlı Avukat N.Osmanoğlu tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
4. Başvuranlar bilhassa, eşinin/annelerinin yanı sıra, karnındaki bebeğin hayatını kaybetmesi nedeniyle Sözleşme’nin 2. maddesinin esas ve usul yönünden ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar; Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerine dayanarak, ulusal yargı organları önündeki yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğundan, söz konusu yargılamanın aşırı uzun süresinden ve etkili hukuk yolu bulunmamasından yakınmaktadır.
5. Başvuru; 6 Eylül 2013 tarihinde, Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuranlar sırasıyla 1970, 1996, 1998 ve 1999 doğumlu olup, İzmir’de ikamet etmektedirler.
7. Başvuranlardan Davut Sayan’ın eşi; diğer başvuranlar Eylem, Devrim ve Bahar Sayan’ın annesi olan Leyla Karataş; dokuz aylık hamile iken, tedavi olmak amacıyla gittiği İzmir Yeşilyurt Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde (“Yeşilyurt Atatürk Hastanesi”) 27 Aralık 2001 tarihi, saat 8.55’te, 21 yaşında hayatını kaybetmiştir.
A. Leyla Karataş’ın ölüm koşulları
8. Leyla Karataş’a yapılan obstetrik muayene sonucuna ilişkin bilgilerin yer aldığı 27 Aralık 2001 tarihi saat 7.15’te düzenlenen hastane evrakında; kasılmalarının aynı gün saat 6.30’da kendiliğinden başladığı bildirilmiştir. Söz konusu evrakta bilhassa “ÇKS[1] (+) ibaresi yer almakta ve hastanın düzensiz hafif kasılmalar nedeniyle hastaneye geldiği belirtilmektedir.
9. Saat 8.30’da hastanın; hastanenin Acil Doğum Servisine yatış kâğıdı düzenlenmiştir. Söz konusu belgede “taahhütname ile” ibaresi yer almaktadır.
10. Başvuran Davut Sayan; aynı gün, eşine uygulanan tedaviye ilişkin tedavi giderlerini ödemeyi kabul ettiğini beyan eden bir belge imzalamıştır. Bu taahhütname kapsamında; evrakı tanzim eden hastanenin adı ya da herhangi bir meblağ belirtilmemiştir. Ancak, “Acil Servis Nöbetçi Şefi” gösteren bir kaşe ile imza bulunmaktadır. Bu taahhütname, daha önce hazırlanmış bir form şeklinde olup, ilgili bölümleri şu şekildedir:
“Hastanenize ....... tarihinde kabul edilmiş bulunmaktayım. Herhangi bir sosyal güvencem ve ......TL[2]‘den sonra hastane masraflarını karşılayacak maddi imkanım yoktur. Valilik/Kaymakamlık tarafından araştırma sonucunda tedavi giderlerimin Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan, Sağlık Bakanlığına aktarılan avans sisteminden karşılanmasını, aksi halde ise tüm tedavi masraflarının tahsilini, vakıf tarafından düzenlenecek belgeyi en geç 15 gün içinde Baştabipliğinize getireceğimi/göndereceğimi kabul ve taahhüt ederim (...)”
11. Aynı gün; Leyla Karataş adına, hastaneye kabul kâğıdı düzenlenmiştir. Söz konusu evrakta el yazısıyla, “kalana taahhütname yapılsın” ibaresi ile Doktor M.S.nin adı ve imzasının yanı sıra, “ücret takibe tabidir” yazılı bir damga ve el yazısı ile yazılı bir dizi rakam yer almaktadır.
12. Aynı gün, Anestezist H.İ. tarafından; aşağıdaki bilgilerin yer aldığı konsültasyon kağıdı düzenlenmiştir:
“ 8 h 35, Anestezi
Hasta, doğum odasında muayene edildi (...) [hasta] entübe edildi, CPR[3] başladı. 4 mg. adrenalin verildi. Bebek, sezaryenle alındı (kalp atışı ø, spontan solunum ø (...), bebek entübe edildi ; CPR başladı, Aminocardol uygulandı ve, CPR’a yanıt alınmadığından, saat 8.55’te ex. olarak kabul edildi. Anne de saat 8.55’te ex. olarak kabul edildi.”
13. Yine aynı gün, üç doktor tarafından; Leyla Karataş’ın saat 7.00’de servislerine kabul edildiğinin, saat 8.30’da kardiyopulmoner arest geliştiğinin ve yapılan reanimasyona tepki alınmadığından, saat 8.55’te hayatını kaybettiğinin belirtildiği ölüm tutanağı düzenlenmiştir.
14. Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde düzenlenen Doğum İzleme Dosyasında; ilgilinin saat 7.05’te geldiği ve saat 8.40’ta post mortem sezaryen yapıldığı belirtilmektedir. Hastaya yapılan tedavilerin tablosunda, ilgiliye aynı zamanda post mortem sezaryen yapıldığı ve hayatını kaybettiği belirtilmektedir. Bu tablo üzerinde, hastaneye yatış ücretinin ödenip ödenmediğine ilişkin “ödeme bilgisinin bulunduğu” kutucuk işaretlenmiştir.
15. Dosyaya konulan hastane belgeleri arasında bilhassa aşağıdaki ifadelerin yer aldığı bir yazı bulunmaktadır:
“27 Aralık 2001 tarihinde, saat 7.00’de hastanın [durumu] değerlendirildi (...) ÇKS (+), her on dakikada iki kasılma (...), acil dâhiliye tabibi konsültasyonu istendi (...) Nöbetçi dâhiliye hekimi saat 7.15’te geldi; hastanın [durumunu] değerlendirdi. Doktor, pnömoni ya da astım atağı olabileceği kanaatine vardı ve gerekli tetkik ve tedavilerin yapılmasına karar verdi (...) saat 8.15’te, obstetrik oskültasyon sırasında, ÇKS (+) (...) saat 8.25’te, ÇKS alınmadığından (...) hastaya ekografi çekilmesi amacıyla sedyeye alınırken kardiyopulmoner arest gelişmiştir (...) [okunaksız bölüm]. Anestezi ve reanimasyon [servisine] haber verilmiştir. Saat 8.35’te, anestezi ekibi hastayı entübe etmiş ve CPR’a başlamıştır. Bu koşullarda, saat 8.40’te bebeği doğurtmak için anneye acil sezaryen uygulanmış; bebek APGAR 0 (sıfır)[4] olarak doğurtulmuştur. Pediatrist, bebeğe reanimasyon uygulamıştır. Anne ve bebeğin CPR’a yanıt vermemeleri üzerine saat 8.55’te her ikisi de ölü kabul edilmiştir.”
B. Hastane personeli hakkında açılan ceza soruşturmaları
16. Başvuran Davut Sayan; 27 Aralık 2001 tarihinde, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ile İzmir Cumhuriyet Savcısı’na (“Cumhuriyet Savcısı”) şikâyette bulunmuştur. Bu makamlara sunduğu her iki şikâyet dilekçesinde; kendisinden 50 milyon Türk lirası (TRL, - olayların meydana geldiği dönemde döviz kuruna göre yaklaşık 30 avro (EUR)) yatırmasını istediklerini; ancak o kadar parası olmadığı için; eşinin, tedavi edilmeksizin uzun saatler boyunca bekletildiğini ifade etmiştir. Başvuran; doktorların, eşinin ölümünden sorumlu olduklarını; zira eşini tedavi etmeden beklettiklerini, yanlış teşhis koyduklarını, yanlış ilaç tedavisi uyguladıklarını ve durumu göz önünde bulundurulduğunda, aşırı dozda narkoz verdiklerini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca; doktorların Hipokrat yeminine aykırı davrandıklarını ileri sürmüş ve eşine insan gibi değil de, bir gelir kaynağıymış gibi muamelede bulunduklarını ifade etmiştir.
17. Cumhuriyet Savcısı aynı gün başvuranın ifadesini almıştır. İlgili bilhassa şu beyanlarda bulunmuştur:
“Ben, Leyla ile gayri resmi olarak evliyim (...). Eşim, dokuz aylık hamileydi (...). Dün gece, yani 26 Aralık 2001 tarihinde kendini kötü hissetmeye başladı. Boğazının ağrıdığını ve nefes almakta zorlandığını söyledi. Bu sıkıntısı geçer ümidiyle bir süre bekledik; ancak gittikçe fenalaştı. Bunun üzerine, kendisini (...) Yeşilyurt Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne götürdüm. Acil Serviste, bir bayan ve bir de erkek doktor görevliydi. (...) Saat 23.00 sıralarıydı. Bu iki doktor, karımı acil serviste muayene ettiler. Bayan doktor bir reçete yazdı. Ben de bu reçete ile hastanenin karşısında bulundan bir eczaneye gittim. (...) İlaçlardan birini aldım. İkinci ilaç yoktu. Tekrar acil servise geldim (...). Bayan doktor, aslında bu satın aldığın ilacı da yanlış yazmışım; bunu değiştirmem gerekecek dedi ve ilk yazdığı reçetedeki ilacın adını çizdi ve onun yerine bir başka ilaç yazdı. Tekrar eczaneye gittim (...). Yeni yazılan ilacı aldım (...). İki ilacı da hastaneye götürdüm (...). Bu arada, eşim acil serviste, bu iki doktorun nezaretinde kaldı. Hastaneye döndüğümde, bu iki doktor, eşime iki iğne yaptılar (...). Ayrıca narkoz da verdiler. Satın aldığım iki ilacı da eşime verdiler (...). Daha sonra eşimi ikinci katta bulunan doğum servisine sevk ettiler (...). Ben koridorda kaldım. Daha sonra beni tetkikler için acil servise gönderdiler (...). Eşim, daha iyi olduğunu söyledi ve “Hadi, gidelim.” dedi. Onu eve götürdüm (...). Kısa bir süre sonra, kendini tekrar kötü hisseti. Nefes alamıyordu. Konak Doğum Hastanesi’ne götürdüm (...). Doğum evindekiler, eşimin daha önce nerede tedavi olduğunu sordular. Ben de (...) söyledim. Bunun üzerine, Yeşilyurt Devlet Hastanesi’ne gidin dediler. Eşimi tekrar Yeşilyurt Devlet Hastanesi’ne götürdüm. Acil Serviste eşimi içeri aldılar. Benden de vezneye 50 milyon Türk lirası ödeme yapmamı istediler. Vezneye gittim. Veznedara, paramın olmadığını, nüfus cüzdanımı bırakabileceğimi söyledim. Ancak, veznedar, ödeme yapılmadan makbuz kesemeyeceğini söyledi (...). Doğum servisindeki görevliler, 50 milyon ödenmeden işlem yapamayacaklarını söylediler. Zaman geçiyordu. Eşim bu nedenle hayatını kaybetti (...).”
Başvuran Davut Sayan ifadesinde; acil serviste görevli iki doktor, hastane veznedarı ile doğum servisi personeli hakkında da şikâyetçi olduğunu belirtmiştir.
18. Başvuran aynı gün; Yeşilyurt Atatürk Hastanesi nöbetçi doktorları tarafından düzenlenen iki adet reçeteyi, bu hastanede tanzim edilen hasta acil müracaat kartını ve eşine reçete edilen ilaçların kutularını, Cumhuriyet Savcısına teslim etmiştir.
19. 28 Aralık 2001 tarihinde, Leyla Karataş’ın hayatını kaybetmesi sonrasında düzenlenen tutanakta; anne ile ölü doğan çocuğuna otopsi yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Söz konusu tutanakta özellikle aşağıdaki bilgiler yer almaktadır:
“Leyla Karataş’a ait (...) Atatürk (...) Hastanesi’nin (...) hasta muayene [raporları] incelendiğinde, Leyla Karataş’ın 27 Aralık 2001 tarihinde saat 6.30 sıralarında geldiği, (...) dispneik (...) [ve] taşikardik olduğu, (...), iki gündür üst solunum yolu enfeksiyonu yakınmaları bulunduğu (...) ÇKS (+) olduğu, uterim kontraksiyonları on dakikada iki adet saptandığı, vajinal tuşede servikal açıklık 3-4 cm’e ulaştığı (...), vajinal kanama saptanmadığı (...) tespit edilmiştir. Oksijen inhalasyonuna başlanmış (...), NST[5] çekilmiş (...), acil olarak dâhiliye konsültasyonu istenmiştir. Saat 7.15’te, nöbetçi dâhiliye hekimi hastayı muayene etmiş ve (...) pnömoni ya da astım atağı olabileceği kanaatine varmıştır. Gerekli tetkik ve tedavilerin yapılmasına karar vermiştir. Dâhiliye doktorunun önerileri doğrultusunda, oksijen inhalasyonuna devam edilmiş; bir ampul (...) uygulanmış; kan gazı alınmış; ekografi [çekilmiş], obstetrik pataloji saptanmamıştır. Saat 8.25’te, ÇKS alınamaması nedeniyle fetal durumun değerlendirilmesi amacıyla ekografi çekilmesi amacıyla hasta sedyeye alınırken kardiyopulmonel arest gelişmiştir. Bunun üzerine, kardiyopulmonel resüsitasyona başlanmış; anestezi ve reanimasyon kliniğine haber verilmiştir. Saat 8.35’te, anestezi ekibi hastayı entabe etmiş ve CPR’a başlamış; (...), anneye acil sezaryen uygulanmış ve bebek saat 8.40’ta APGAR “0” (sıfır) olarak doğurtulmuştur. Pediatri ekibi, bebeğe reanimasyon uygulamıştır. Anne ve bebeğin CPR’a yanıt vermemeleri üzerine, saat 8.55’te her ikisi de ölü kabul edilmiştir. Post mortem sezaryen ile bir ölü erkek bebek doğurtulmuştur (...).
(...) Saat 8.40’ta S.K. tarafından acil doğurtulan yeni doğan bebekte spontan solunum yoktu, kardiyak nabız bulunmuyordu, hemen entübe edilerek kalp masajına başlanmış, intratrakeal adrenanil yapılmıştır. Kalp masajına [devam edilen ve entübe olan] hastada, nabız olmadığı, intrekardiyal adrenalin yapılmıştır. Beş dakika sonra, intratrakeal adrenalin ve aminofilin tekrar edilmiştir. Ancak, saat 8.55’te, ölü kabul edilerek resüsitasyona son verilmiştir (...).”
20. Cumhuriyet Savcısı aynı gün, otopsi raporu düzenlenmesini talep ederek; post mortem muayene tutanağını, reçetelerin fotokopilerini ve gözlem kayıtlarını, İzmir Adli Tıp Kurumu Başkanlığına iletmiştir.
21. Yine aynı tarihte, İzmir Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen otopsi tutanağında, bebeğin ölü doğduğu bildirilmiştir. Bunun yanı sıra, müteveffanın organlarından ve kanından numuneler alındığının belirtildiği bir başka otopsi raporu da düzenlenmiştir.
22. Cumhuriyet Savcısı 10 Ocak 2002 tarihinde; 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun (“4483 sayılı Kanun”) 4. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorları hakkında soruşturma izni verilmesi için, Konak Kaymakamlığına başvuruda bulunmuştur.
23. İzmir Valiliği; 23 Ocak 2002 tarihinde, 4483 sayılı Kanun gereğince, olası soruşturma açılması hususuna ilişkin olarak, Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi tarafından ön inceleme yapılması için Sağlık Bakanlığına başvurmuştur.
24. İzmir Adli Tıp Enstitüsü tarafından, 5 Mart 2002 tarihinde otopsi raporu tanzim edilmiş; raporda Leyla Karataş’ın kesin ölüm nedenini tespit etmenin mümkün olmadığı ve dosyanın, görüş alınmak üzere, İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi gerektiği belirtilmiştir.
25. İzmir Adli Tıp Kurumu tarafından aynı gün, ölü doğan çocukla ilgili düzenlenen otopsi raporunda, erkek bebeğin miadında ve ölü olarak doğduğu belirtilmiştir.
26. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi tarafından, 12 Mart 2002 tarihinde başvuranın ifadesi alınmıştır.
27. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi, 13 Mart 2002 tarihinde, Leyla Karataş’ı tedavi eden Yeşilyurt Atatürk Hastanesi sağlık personelinin bir kısmının - A.P., H.S., C.T., Se. Ç., Sa. Ç. ve A.K.nın- ifadesini almıştır.
Dâhiliye Servisi Asistan Doktoru A.P. şu beyanlarda bulunmuştur:
“(...) 26 Aralık 2001 tarihinde Acil Dâhiliye Servisinde, Doktor T.K ile birlikte nöbetçiydik (...) [Hasta], dış acilden bize saat 00.30 civarında, astım şüphesiyle ve solunum sıkıntısı [şüphesiyle] gönderildi. (...) Hastayı muayene ettim. Oksijen tedavisi uyguladım. (...) Ventolin verdim. Hastanede olmadığı için, Ventolin inhaler ve Combivent inhaler reçete ettim ve hastanın yakınına bunları almasını söyledim. Bütün bu işlemleri, nöbetçi uzman hekimimiz Doktor A.K.’ye danışarak yaptım. Bu ilaçları da, uzmanımıza telefonla danışarak yazdım. (...) Hastanın EKG[6]‘sini çektirdim. (...) Hastayı, acil dâhiliye servisinde gözetim altına aldım ve ilaçları tatbik ettim. (...) solunumu normale döndü fakat yine de solunumda az sıkıntısı çekiyordu. Bütün bunları, bizzat pembe karta yazdım (...). Hasta dokuz aylık hamile olduğundan, onu jinekoloji servisine yönlendirdim. Hastanın yakını pembe kartı aldı ve jinekoloji servisine gitti. Hasta tahminen 2 - 2,5 saat kadar acil dâhiliye servisinde kaldı. (...) Hastanın, jinekoloji servisi tarafından gerekli işlemler yapılarak, pembe karta işlenip, acil dâhiliye servisine geri gelmesi gerekirdi. (...)”
Jinekoloji Servisi Asistan Doktoru H.S.’nin ifadesi şu şekildedir:
“(...) Dokuz aylık hamile olduğunu söyleyen Leyla Karataş 27 Aralık 2001 gecesi saat 3’e doğru doğum salonuna acilden geldi. Servisin nöbetçi doktorlarındandım. (...) Hasta, doğum salonumuza saat 3.45’te acil servis pembe kartı ile getirildi (hasta kendisi yürüyerek gelmişti). Nöbetçi asistan arkadaşım C.T. ve ben, ilgiliyi muayene ettik (...) Hasta, dokuz aylık hamile olduğunu ve acil serviste kendisine serum verildiğini söyledi. Muayenesinde, ÇKS (+) (...) kontraksiyon olmadığı, amniyon likit kaybı olmadığı tespit edilmiştir. Pembe karta, NST[7] ve USG[8] olması gerektiği için kayıt yaptık ve hastanın yakınına gerekli vezne işlemlerini yapması için geri verdik. Hastanın eşi olduğunu sonradan öğrendiğim bu şahıs, bağırarak parası olmadığını söylemiş (...) ve bu [incelemeleri] yaptıramayacağını ifade ederek hastayı da alarak gitmiştir. Sabah saat 7.00 civarında, hasta, doğum salonuna, elinde yeni boş bir acil pembe kartıyla yürüyerek geldi. (...) Nöbetçi asistan Sa.Ç. ve ben muayene ettik (...), kontraksiyonlarının olduğunu, ÇKS’nin olduğunu, amniyon likit kaybı bulunduğunu, (...) 3 cm servikal açıklık olduğunu, tansiyonunun 110/80 olduğunu tespit ettik. Servise yatışını yaptık. Hasta soluk almada biraz güçlük çekiyordu. Ultrasonla inceledik (...) ve soluk almakta güçlük çektiği için NST cihazına bağladık. Saat 7.05’te nöbetçi dahiliye doktoruna telefon ettim ve acil konsültasyon talep ettim. Beş-on dakika sonra, nöbetçi dâhiliye uzmanı geldi ve konsültasyon yaptı. Rutin incelemelerden başka, kan gazı tetkiki de istedi. Bütün bu işlemleri, uzman nöbetçi Doktor O.T.’nin talimatları üzerine yaptık. Ben, saat 8.00’de servisten ayrıldım (...) Bundan sonra, hastayla doktorlar C.T. ile Se.Ç. ilgilenmeye devam ettiler. (...)”
Jinekoloji Servisi Asistan Doktoru C.T. şunları beyan etmiştir:
“(...) Leyla Karataş, saat 3.45 sıralarında doğum servisi doğum salonuna geldi. (...) Diğer nöbetçi asistan Doktor H.S. ve ben, hastayı muayene ettik. (...) Hasta, solunum sıkıntısı nedeniyle acile geldiğini, burada tedavi edildiğini ve ilaçlar verildiğini söyledi. (...) Hastanın kasılmaları ve servikal açılması yoktu (...) tansiyonu normaldi ve çocuğun kalp atışlarını duyuyorduk. Acil pembe kartına NST ve USG yazdık. Kartı, [gerekli vezne işlemlerini yapması için] hastanın yakınına verdik (...) Bir ebe hanım, hastanın doğum salonundan çıktığını söyledi (...) Gitmesi nedeniyle, elimizde yazılı herhangi bir kayıt kalmadı. Ben ve Doktor H. hastayı aradık ancak bulamadık. Pembe karta, sadece acil serviste uygulanan tedaviler kaydedilmiş; uygulanan ilaçların isimleri yazılmamıştı. (...) hastaya ultrasonla bakamadık. (...) Ben saat 7 – 7.30 arasında diğer işlerle meşgulken, hastanın tekrar doğum salonuna geldiğini (...) öğrendim (...) Saat 8.15’e doğru, Doktor Se.Ç. ile birlikte tekrar doğum salonuna geldim (...) hastanın solunum sıkıntısı olduğunu, genel durumunun kötü olduğunu ve morarmaya başladığını gördüm. Bebeğin kalp atışlarını kontrol ettim; ÇKS alamadım. Doktor Se.’yi uyardım. O ana kadar, uzman doktorumuz yanımızda değildi. Hastayı hızlı bir şekilde ultrasona naklederken, hasta birdenbire bilincini kaybetti ve nefes almadığını fark ettim. Uzman doktorumuza ve şefimize haber verilmesini istedik. Hastayı tekrar doğum salonuna götürdük; anestezi servisine ve dâhiliye doktoruna haber verdik. Uzman doktorumuz L.H. geldi. Kalp atışlarını kontrol etti; solunumunu ve tansiyonunu kontrol etti. Şef Yardımcımız Doktor L.Ç. ile uzmanımız L.E. geldiler. Doktor L.H., kalp masajı yaptı; anestezi asistanı, entübeye başladı; hastayı geri döndürmeye çalıştılar fakat hasta yanıt vermedi. Yardımcı şefimiz L.Ç. ile şefimiz Doktor F.S. hastaya sezaryen yapmaya karar verdiler; amaçları bebeği kurtarmaktı (...) Daha sonra hastanın hayatını kaybettiğini öğrendim (...).”
28. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi 14 Mart 2002 tarihinde, hastayı tedavi eden Yeşilyurt Atatürk Hastanesi’nde görevli diğer beş doktorun da - O.T., L.H., L.E., L.Ç. ve H.İ.nin- ifadesini almıştır. Doğum uzmanı O.T. şu beyanlarda bulunmuştur:
“(...) 26 Aralık 2001 Çarşamba günü, jinekoloji servisinde nöbetçi uzman hekimdim. (...) 27 Aralık 2001 tarihinde, saat 7 – 7.30 civarında, Asistan Doktor Se. Ç. bana telefon etti (...) ve doğum salonundaki hasta ile ilgili olarak tavsiyelere gerek duyduklarını söyledi. Hemen doğum salonuna gittim. Asistan doktor Se.Ç., bana, “bu, hastanın ikinci gelişi, ilk geldiğinde önerilen talimatları yapmadı, pembe kartı da alarak kaçtı, (...) zira NST ve ultrasonu karşılayan sosyal güvencesi yoktu (...).” dedi. Hastayı muayene ettim (...); 3 cm açıklığı olduğunu (...) ve ÇKS’nin normal olduğunu tespit ettim. Çocuğun iyiliği için, NST yapılmasını istedim. Ayrıca, dâhiliye konsültasyonu yapan doktorun istediklerinin de yapılmasını talep ettim. Acil cerrahi müdahale gerektirecek bir durum yoktu. Saat 8.00’e doğru, Şef Yardımcısı ile diğer iş arkadaşlarıma hastanın durumunu anlattım (...) Saat 8.10’a doğru, Se.Ç.,, bize hastanın durumunun kötüleştiğini söyledi. Şef Yardımcısı Doktor L.Ç., doktorlar L.H., L.E. ve ben, birlikte Leyla Karataş’ın başına geldik (...) Vardığımızda, hasta hayatını kaybetmişti. Anestezi teknisyenleri ile anestezi uzmanları geldiler. Yeniden canlandırma girişiminde bulunuldu ancak Leyla Karataş tepki vermedi; doktorlar L.H. ve L.E., bebeği kurtarmak amacıyla şef yardımcısı L.Ç. koordinatörlüğünde, post-mortem sezaryen yaptılar. Bebek ölü doğdu (...).”
29. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi 15 Mart 2002 tarihinde İzmir-Konak’ta bulunan Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesinde görevli sağlık personelinin ifadesini almıştır.
Hastane bünyesinde ebe olarak çalışan S.A. şu beyanda bulunmuştur:
“(...) 26 Aralık 2001’i 27 Aralık 2001’e bağlayan gece hastanemizin acil polikliniğinde nöbetçiydim (...) Leyla Karataş isimli dokuz aylık hamile olan ve 5.55 sularında polikliniğimize gelen hastayı hatırlıyorum. Hastayı muayene ettim; (...) ÇKS’sini alamadığımdan ve doğum başladığı için, uzmanı durumdan haberdar ettim ve onun talimatları üzerine hastayı doğum salonuna gönderdim. Poliklinik kayıt defterine gerekli notları yazdım. Doğumhanede görevli olan ve şu an adını hatırlamadığım bir ebe beni telefonla arayarak, “Hastanın solunum sıkıntısı var; Yeşilyurt Devlet Hastanesi’ne gönderildi ve yatışı iptal edildi.” dedi. (...) Hastanın gittiğini görmedim. Böyle bir durumda, hastanın imzasını alıyoruz. Nöbetçi uzman doktorların, hastayı görüp görmediklerini ya da muayene edip etmediklerini bilmiyorum. Ancak, doğumhanede görevli ebelerin, hastaları kendi kararları ile başka bir hastaneye göndermeleri mümkün değildir (...).”
Doğumhane jinekologlarından R.B., Leyla Karataş’ı hatırlamadığını; fakat acile kaydı yapıldıktan sonra iş arkadaşı D.İ. ile birlikte hastanın, hastanede olduğu gün nöbetçi olduklarını ifade etmiştir. R.B., bazı komplikasyonlar gösteren hastaların; kimi zaman, olağan bir dilekçe şeklindeki epikriz raporuyla beraber Yeşilyurt Atatürk Hastanesine sevk edildiklerini; zira hastanesinde bu hastaları tedavi edecek ekip veya imkan bulunmadığını belirtmiştir. R.B.’nin beyanına göre; Leyla Karataş’ın sevk işlemi için gerekli formalitelerin, olması gerektiği şekilde yerine getirilmemesine rağmen sevk işleminin gerçekleştirildiği görülmektedir. Bunun sebebini anlamadığını ifade etmiştir.
Doğumhane jinekologlarından D.İ. de hastayı hatırlamadığını ve böyle bir hastanın varlığından haberdar edilmediğini beyan etmiştir.
30. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi ile Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisinde görev yapan iki profesör tarafından, 18 Mart 2002 tarihinde bilirkişi tayin tutanağı düzenlenmiştir. Tutanak kapsamında; ilgilinin Yeşilyurt Atatürk Hastanesi Acil Servisine kabulü sırasında verilen pembe kartın bulunmadığı belirtilmiştir.
31. Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisinde görev yapan ve bilirkişi tayin tutanağını imzalayan iki profesör; 22 Mart 2002 tarihinde, Tıp Fakültesi Dekanına yazdıkları yazıda özetle; Leyla Karataş’ın dosyasının incelenmesi neticesinde, ölümün nedenleri hakkında bir karara varmadan önce Adli Tıp Kurumunun raporunu beklemenin daha uygun olduğunu ifade etmişlerdir. Söz konusu yazıda bilhassa aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:
“(...) hastanın semptomları, hastaneye ilk [gelişinde] olduğu gibi ikinci gelişi sırasında da, ölümün solunum ve dolaşım sistemi patolojisine bağlı olabileceğini düşündürmektedir.
Bebeğin ölümüyle ilgili olarak, (annenin ölümünden sonra) post-mortem sezaryen durumlarında, annenin ölümü ile cerrahi müdahale arasındaki zaman arttığında, bebeğin ölümü kaçınılmazdır (...)”
32. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi; 26 Mart 2002 tarihinde Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorları ile Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesi doktorları hakkında ön inceleme raporu düzenlemiştir. Söz konusu rapor kapsamında; hastanın Yeşilyurt Atatürk Hastanesi’ndeki sağlık dosyası, tanık ifadeleri, İzmir Adli Tıp Kurumunun otopsi raporları ile bilirkişi raporlarının, hastanın ölüm nedenlerini belirlemeye imkân vermediği sonucuna varılmış ve sağlık personelinin ihmali ya da kusuru bulunup bulunmadığını tespit etmek amacıyla İstanbul Adli Tıp Kurumundan gelecek raporunun beklenmesi gerektiği belirtilmiştir. Müfettiş, ölümün nedenlerini bu rapor olmadan kesin şekilde tespit edilmesinin mümkün olmadığı kanaatine varmıştır. Müfettiş aynı zamanda; somut olayda, hastayı muayene ve tedavi eden doktorların deneyimsizlik ya da yetersizlik nedeniyle ihmal ya da kusurları bulunup bulunmadığını saptamaya imkân verecek lehte ya da aleyhte delillerin mevcut olmadığını tespit etmiştir. 4483 sayılı Kanun gereğince; ön inceleme süresinin 45 gün olduğuna ve İstanbul Adli Tıp Kurumunun raporu ulaştığında bu sürenin aşılmış olduğuna vurgu yapılarak, ihtilaf konusu durumlar hakkında objektif bir sonuca ulaşmak için soruşturma izni verilmesinin ve sonrasında otopsi raporunun sonuçları göz önünde bulundurularak gerekli tedbirlerin alınmasının gerekli olduğu sonucuna varılmıştır.
33. Konak Kaymakamlığı; 9 Nisan 2002 tarihinde, Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorları ile Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesi Doğumevi doktorlarının, vaktinde yeterli tıbbi yardım yapmayarak Leyla Karataş’ın ölümüne neden oldukları ve bebeğin ölü doğmasından sorumlu oldukları kanaatine varmıştır. Bu nedenle, 4483 sayılı Kanunun 6. maddesi uyarınca, bahse konu doktorlar hakkında soruşturma izni verilmesine karar verilmiştir.
34. Doktorlar D.İ., R.B. ve A.P.; İzmir Bölge İdare Mahkemesinde (“Bölge İdare Mahkemesi”) bu karara karşı itirazda bulunmuşlardır. İtiraz dilekçesin kapsamında A.P.; Leyla Karataş’ın 27 Aralık 2001 tarihinde boğaz ağrısı ve solunum güçlüğü nedeniyle Yeşilyurt Atatürk Hastanesi Acil Servisine geldiğini ifade etmiştir. A.P.; hastanın, acil serviste stetoskopla dinlendikten ve tedavi edildikten sonra, hamile olması nedeniyle Kadın Doğum Servisine gönderildiğini eklemiştir. A.P.; tedavi giderlerinin ödenmesi hususunda sorun ortaya çıktığında ve hastanın, yakınları tarafından evine götürüldüğünde sıkıntılar yaşandığını ileri sürmüştür. A.P.; ihtilaf konusu olayların meydana gelmesindeki sorumluluğun, Leyla Karataş’ı evine götürerek tedavisini sekteye uğratan yakınlarına ve hastanelerine kabul etmeyerek zaman kaybeden Konak Doğumevi doktorlarına ait olduğu iddiasında bulunmuştur.
35. Bölge İdare Mahkemesi; 12 Haziran 2002 tarihinde, Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığının, Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorlarının sorumluluğu konusunda ön inceleme yapmak üzere bir soruşturmacı görevlendirdiğini tespit etmiştir. Bölge İdaresi Mahkemesi; soruşturmacının ön incelemesine, kendisine verilen inceleme görev kapsamında yer almamasına rağmen, Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesi Doğumevi doktorlarından R.B. ve D.İ.’yi de dâhil ettiğini ve Konak Kaymakamlığının, bahse konu doktorlar hakkında soruşturma izni vermek için soruşturmacının raporuna dayandığını tespit etmiştir. Bölge İdare Mahkemesi sonuç olarak; söz konusu doktorlar hakkındaki kararın iptal edilmesi gerektiği ve Kaymakamlığın, bu sefer usule uygun olarak düzenlenen bir ön inceleme raporuna dayanarak ileride bu yönde bir karar verebileceği kanaatine varmıştır. Bölge İdare Mahkemesi buna karşılık; Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorları hakkında soruşturma açılmasını haklı gösteren yeterince delil unsuru bulunduğunu tespit etmiş ve bu hususta A.P. tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.
36. Leyla Karataş’ın ve çocuğunun ölümünün temelinde, Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesi personelinin ihmal ya da kusurları bulunup bulunmadığının tespit edilmesi amacıyla; Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi tarafından tayin edilen üç bilirkişi 15 Ekim 2002 tarihinde bilirkişi raporu düzenlemişlerdir. Söz konusu rapor kapsamında; Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Doğum Hastanesi doktorlarından R.B. ve D.İ.nin ihtilaf konusu ölüm olayında herhangi bir kusur ve ihmali bulunmadığı belirtilmiştir.
37. Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu 16 Ekim 2002 tarihinde; Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Doğum Hastanesi doktorlarından R.B. ve D.İ. hakkında yeni bir ön inceleme raporu düzenlemiştir. Söz konusu raporun sonuç kısmı şu şekildedir:
“Doktor R.B., hastayı doğum salonunda gördü; hasta muayene edildi; doğum sancıları başladı; açıklık 2 cm. olup, hastanın genel durumu iyiydi (...). Hastanın akciğer problemlerinin olması ve hastanede nöbetçi dahiliye ve anestezi uzmanlarının bulunmaması ve bu servis doktorlarının icapçı olarak nöbet tutmaları [nedeniyle], [daha fazla] imkanlara sahip olan ve daha önce de tedavi gördüğü Atatürk Hastanesine sevk edilmesine [karar verilmiştir]. Ancak, kurumda mevcut hasta acil sevk formu doldurulması gerekirken doldurulmadığından, doktor yerine yalnızca ebe tarafından muayene edildikten sonra sevk edilmiş intibası uyandırdığından, Doktor [R.B.] prosedürü yerine getirmemiştir. (...) Aynı gün hastanede nöbetçi Doktor D.İ., hastanın kabulünden, muayene ve diğer işlemlerden haberdar edilmemiş; olaya dahil edilmemiştir. (...)
Yukarıda belirtilen sebeplerden ötürü, doktorlar R.B. ve D.İ.nin herhangi bir ihmal ve kusuru bulunmamaktadır (...) bu kişiler tarafından herhangi bir tedavi uygulanmamıştır ve yapmış oldukları işlemler uygundur. (...)”
38. Konak Kaymakamlığı 30 Ekim 2002 tarihinde; İzmir Bölge İdare Mahkemesinin 12 Haziran 2002 tarihli kararını göz önünde bulundurarak, R.B. ve D.İ. isimli doktorlar hakkında soruşturma izni verilmemesine karar vermiştir.
39. İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından 19 Mart 2003 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporunda; müteveffanın ölümünün, kendisinde önceden mevcut olan akciğer rahatsızlığına bağlı olduğu ve Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorların kusuru bulunmadığı, ilgiliye uygulanan tedavinin, tıp kurallarına uygun olduğunun kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır. Söz konusu raporun ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“1. Hastane evrakı ile otopsi bulguları dikkate alındığında, kişinin ölümünün [kendisinde önceden mevcut olan] akciğer hastalığından ileri geldiğini kabul etmek gerekmektedir;
2. İlgili, (...) Atatürk Hastanesine her iki başvurusunda da gerekli bakım ve tedaviden yararlanmıştır. Uygulanan tedavi, tıp kurallarına uygundur. Doktorlar L.Ç., O.T., L.H., L.E., A.K., A.P., H.S., Se.Ç., C.T., Şa.Ç. (...) ye herhangi bir kusur yüklenemez.”
40. Cumhuriyet Savcısı 8 Mayıs 2003 tarihinde, bilhassa İstanbul Adli Tıp Kurumunun söz konusu raporuna dayanarak, Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorları ile Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesi doktorları hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, bu karara varırken; Konak Kaymakamlığının, doktorlar D.İ. ve R.B. hakkında soruşturma izni vermediğini, diğer doktorların ise Leyla Karataş ve bebeğinin ölümüne neden olacak nitelikte herhangi bir kusurları bulunmadığını tespit etmiştir.
41. Başvuran, 21 Ağustos 2003 tarihinde bu karara itiraz etmiştir. İlgilinin avukatı, itiraz dilekçesinde; Cumhuriyet Savcısının, söz konusu memurlar hakkında doğrudan soruşturma açamamasını eleştirmiştir. Bu amaçla idari izin alınması zorunluluğunun, Anayasadaki eşitlik ilkesine ve Sözleşme tarafından güvence altına alınan yaşam hakkının korunması ile adil yargılanma hakkına aykırı olduğu kanaatini belirtmiştir. Başvuranın avukatı; kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen karara temel teşkil eden otopsi raporunu eleştirmiştir ve rapordaki eksik yönlere vurgu yapmıştır; nitekim bu raporda özellikle, üç saat boyunca hastaya müdahalede bulunulmadığı iddiasına yönelik herhangi bir değerlendirmede bulunulmadığını tespit edilmiştir. Avukat, iddiasını desteklemek amacıyla; Sözleşme’nin 2., 6. ve 13. maddelerine dayanarak, söz konusu raporun yetersiz olduğunu ve soruşturmanın yeniden açılması gerektiğini ileri sürmüştür. Avukat ayrıca, başvurandan başta istenilen 500 milyon TRL olan ve sonradan 50 milyona TRL’ye inen meblağı, maddi yetersizlik nedeniyle ödeyememiş olmasına değinmemesinden ötürü, Adli Tıp Kurumunu suçlamaktadır. Avukat, başvuranın taahhütname imzalamasının kabul edilmesi amacıyla veznenin camını kırması sonrasında, doktorların Leyla Karataş’a müdahale ettiklerini; ancak doktorların bu müdahalelerinde geç kalmaları nedeniyle anne ve bebeğin kurtarılamadığını iddia etmiştir. Müteveffanın, o esnada hastanede bulunan kız kardeşi ve diğer yakınlarının yaşanan olaylara tanık olduklarını ancak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dinlenmediklerini eklemiştir. Bu nedenlerle avukat, soruşturmada eksiklikler bulunduğunu iddia etmektedir. Başvuranın avukatı ayrıca; 21 yaşındaki bir kadın ile çocuğunun, onları sözde iyi tedavi eden yaklaşık on doktor hazır bulunmasına rağmen hayatlarını kaybetmiş olmalarını sorgulamıştır.
42. Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi; 25 Şubat 2004 tarihinde bu başvuruyu haklı bulmuş ve D.İ. ile R.B. dışındaki doktorlar hakkında soruşturma başlatılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçesinin, somut olaya ilişkin bölümleri şu şekildedir:
“Dosyada yer alan evraklar göz önüne alındığında, hastaya, hastaneye kabul edilmesi ile ölümü arasında geçen zaman içinde yapılan tedaviler, müdahale eden doktorların tedaviyi uygulayış şekli, ölümü ile tedaviyi gerçekleştirenler arasındaki illiyet bağı konusunda Adli Tıp Kurumu bir görüş bildirmemiştir. Bununla birlikte, tedavi eden doktorların yaptıkları işlemler ve tedavinin yanı sıra yapılan ve yapılmayan işlemler ile kusur tespiti Yüksek Sağlık Şurasına aittir. Buradan, [Şura tarafından] bir rapor tanzim edilmediği tespit edilmiştir. Soruşturma sonucu verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar sadece Adli Tıp Kurumu raporuna dayanak alınmıştır ki, tedaviye katılan doktorlar ile ilgili kusurun yetkili merciince tespit olunmadığı anlaşılmıştır. (...) Doktorlar D.İ. ile R.B. hakkında Konak Kaymakamlığınca soruşturma izni verilmediğinden, haklarında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına dair görüş bildirmek mümkün değildir.”
43. Cumhuriyet Savcısı 8 Mart 2004 tarihinde Sağlık Bakanlığına yazılı emir yoluyla bu kararın bozulması talebini içeren bir yazı yazmıştır. Yüksek Sağlık Şurası’nın 25-26 Aralık 1997 tarih ve 9628 sayılı kararı uyarınca; yalnızca yargılama aşamasında görüş bildirileceği, hazırlık soruşturması aşamasında görüş bildirilmeyeceği belirtildiğinden hazırlık soruşturması safhasında, doktorların olası kusuru ve nedensellik bağının varlığının tespit edilmesi yönünden Adli Tıp Kurumu bilirkişilerinden daha ehil bilirkişiler olmadığının altı çizilmiştir. Adli Tıp Kurumu raporuyla, doktorların kusurlu olmadıkları sonuca varıldığından, kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği eklenmiştir. Yüksek Sağlık Şurasından görüş alma yükümlülüğünün; bir gün muhtemelen sorumluluk yüklenebilecek tüm doktorlar hakkında otomatik şekilde soruşturma başlatma anlamına geldiğini ileri sürmüştür.
44. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü; 29 Mart 2004 tarihinde ihtilaf konusu sorunun yargısal yolla çözülebileceği kanısında olduğu yönünde cevap vererek, Cumhuriyet Savcısı tarafından talep edilen tedbiri reddetmiştir.
45. Bunun üzerine, Cumhuriyet Savcısı; 20 Nisan 2004 tarihinde, Yeşilyurt Atatürk Hastanesinin suçlanan on doktoru hakkında iddianame düzenlemiş ve Ceza Kanunu’nun 455. maddesinin 1. fıkrası uyarınca dikkatsizlik ve tedbirsizlikle ölüme sebebiyet verme suçlarından mahkûmiyetlerini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı bunun yanı sıra; doktorların eylemleri ile ihtilaf konusu ölüm arasında nedensellik bağı kurulmadığını ve doktorların kusuru bulunmadığını belirtmiştir. Doktorlar, İzmir Asliye Ceza Mahkemesi (“Asliye Ceza Mahkemesi”) tarafından yargılanmışlardır.
46. Cumhuriyet Savcısı aynı gün, yetkili makam tarafından, doktorlar D.İ. ve R.B. hakkında soruşturma izni verilmemiş olması nedeniyle, soruşturmaya yer olmadığını tespit ederek, ilgililer hakkında ek kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
47. Asliye Ceza Mahkemesi; 8 Kasım 2004 tarihinde başvuranın davaya müdahil olarak katılma talebini kabul etmiştir.
48. Asliye Ceza Mahkemesi; 6 Haziran 2005 tarihli duruşma sırasında tanıkların ifadesini almıştır. Bu duruşma sırasında, müteveffanın kız kardeşi Y.T. şu hususları belirtmiştir:
“Ben ve [kız kardeşimin eşi] Davut Sayan, onu Atatürk Hastanesi’ne götürdük (...) Öncelikle fiş almamız gerektiğini söylediler. Bu fişi almak için paramız yoktu. Fiş verilmesinden sorumlu şahsa bunu söyledik; ancak bizi dinlemediler ve “Parayı getirin, fişi keselim dediler.” Uzun süre bekledik. Daha sonra, eşim Z.T., bir yerlerden para buldu. Parayı ödedik; fişi aldık (...) Hastayı, 3. katta bulunan doğum servisine yürüterek çıkardık; burada da yarım saat bekledik (...).”
Z.T.nin ifadesi aşağıdaki şekildedir:
“Leyla Karataş’ı, (...) Atatürk Hastanesi’ne götürdük (...) [Diğerleri] içeride, hastanın başındayken, ben dışarıdaydım (...). Bir ara bana, para istendiğini söylediler. Bu para sorunu yüzünden, yarım saat, belki de bir saat beklediklerini biliyorum. Bir saat sonra gittim; bundan sonra neler olup bittiğini bilmiyorum (...).”
K.K. şu beyanlarda bulunmuştur:
“[Olay günü], geceleyin saat 3.30 sıralarında Leyla Karataş’ın kasılmaları başladı; bu nedenle Y.T., Z.T. ve eşi Davut Sayan ve ben Leyla’yı (...) Yeşilyurt Atatürk Hastanesine götürdük (...). Hastanede, 500 TRY[9] istediler. Bu parayı bulmak için yaklaşık iki saat kadar hasta ve biz bekledik. Paranın nereden bulunduğu ve [kime] ödendiğini bilmiyorum (...)”
49. Başvuranın avukatı tarafından, Asliye Ceza Mahkemesine sunulan 10 Ekim 2005 tarihli dilekçe kapsamında; Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmada eksiklikler bulunduğu; zira Cumhuriyet Savcısının ve İstanbul Adli Tıp Kurumunun, acil servis tarafından düzenlenen muayene kartı ve hastaya verilen ilaç isimlerinin belirtildiği kararı inceleyemeden sonuca vardıklarını ileri sürmüştür. Dava dosyasının, olayın koşulları hakkında karar vermek üzere, Yüksek Sağlık Şurasına gönderilmesini talep etmiştir.
50. Asliye Ceza Mahkemesi 27 Mart 2007 tarihinde; İstanbul Adli Tıp Kurumunun raporunun sonuçlarına dayanarak, haklarında soruşturma açılan doktorların beraatine karar vermiştir (yukarıda 39. paragraf). Karar gerekçesinde; Ağır Ceza Mahkemesinin 25 Şubat 2004 tarihli kararında kendisine isnat edilenlerin aksine (yukarıda 42. paragraf), bu rapor kapsamında, nedensellik bağı bulunduğuna dair görüş bildirildiğinin tespit edildiği belirtilmiştir. Ayrıca, Yüksek Sağlık Şurasının somut olayda başvurulacak son merci olmadığı kanaatini belirtmiştir.
51. Başvuran tarafından, 10 Nisan 2007 tarihinde temyiz başvurusunda bulunulmuştur. Başvuranın avukatı, temyiz dilekçesinde; müvekkilinden hastaneye bir miktar para ödemesi istendiğini belirtmiştir. Para ödenmediğinden, eşiyle uzun saatler boyunca ilgilenilmemiştir. Eşi ancak servisin şef yardımcısı ikna edildikten ve taahhütname imzalandıktan sonra tedavi edilmiştir. Başvuranın avukatı; kararın, reçeteler ve acil muayene kartı gibi önemli belgeler mevcut bulunmadan düzenlenen Adli Tıp Kurumu raporuna dayandırılmasına itiraz etmektedir. Avukat; Yüksek Sağlık Şurasından bir rapor alınması gerektiğini ve Cumhuriyet Savcısının, mağdurun yakınlarının tanık ifadelerini göz önünde bulundurmadığını ifade etmiştir. Avukat; Sözleşme’nin 2. ve 6. maddelerine dayanarak, yetkili makamların, şüpheli bir ölüm vakasının nedenleri hakkında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünün altını çizmiştir. Aynı zamanda, 1219 sayılı Kanun’un 75. maddesine atıfta bulunmuştur; söz konusu madde gereğince, tıp mesleğinin uygulanması ile ilgili ceza davalarında, Adli Tıp Kurumu raporunun ölüm koşullarını aydınlatacak nitelikte olmaması halinde Yüksek Sağlık Şurasından görüş alınması gerekmektedir.
52. Yargıtay Başsavcısı, 1 Ekim 2007 tarihinde; sanıkların hukuki durumunun, Leyla Karataş’ın ölüm nedenleri ile doktorların sorumluluğu hakkında, Yüksek Sağlık Şurasından bir rapor alındıktan sonra değerlendirilmesi gerekirken, eksiklikler bulunan bir soruşturma sonunda hükmün açıklandığı ve sanıklardan ikisinin ifadelerinin alınmadığı gerekçesiyle, ilk derece mahkemesinin kararını bozmasını talep etmiştir.
53. Yargıtay, 11 Haziran 2008 tarihinde, sanıklardan ikisinin sorgusunun yapılmadığının ve savunmalarını da sunmadıklarının tespit edilmesi üzerine; itiraz edilen karar hakkında bozma kararı vermiştir.
54. Asliye Ceza Mahkemesi, 23 Temmuz 2009 tarihinde; 765 sayılı Ceza Kanunu’nun 102. maddesinin 4. fıkrası ile 104. maddesinin 2. fıkrası gereğince, ceza davasının, zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine / ortadan kaldırılmasına karar vermiştir.
55. Başvuran, 2 Eylül 2009 tarihinde; bu kararın usule ve hakkaniyete aykırı olduğu iddiasıyla, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, zamanaşımı süresinin değelendirilmesinde; ilk derece mahkemesinin, bebeğin ölümünü göz ardı ederek, sadece bir kişi hayatını kaybetmiş gibi davranmasına itiraz etmektedir. Başvurana göre, Ceza Kanunu’nun 455. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, çarptırılacak ceza beş yıl olabilir; ancak, çok sayıda kişinin ölümü söz konusu olduğunda bu süre on yıla çıkabilmektedir. Ceza Kanunu’nun 102. maddenin 3. fıkrası ile 104. maddenin 2. fıkrası uyarınca, zamanaşımı süresi 15 yıl olarak kabul edilmelidir. Başvuran ayrıca, daha önceki temyiz dilekçesinde sunduğu iddialarını da tekrarlamıştır (yukarıda 51. paragraf).
56. Yargıtay Başsavcısı 10 Şubat 2011 tarihinde, temyize ilişkin sunduğu görüşünde Yargıtay’ı; zamanaşımı süresinin gerçekleştiği kanaatiyle ilk derece mahkemesinin kararını onamaya davet etmiştir.
57. Yargıtay 30 Mayıs 2012 tarihinde; “ceza davasının ortadan kaldırılması” ibaresi yerine, gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. maddesinin 8. fıkrası gereğince “ceza davasının düşmesine” ibaresi yazılmak suretiyle, maddi bir hatanın düzeltilmesini müteakiben, ilk derece mahkemesinin onanmasına karar vermiştir.
C. İdari yargı organları önündeki tazminat davası
58. Başvuran Davut Sayan; kendisi adına asaleten ve çocukları adlarına velayeten, 8 Nisan 2003 tarihinde, eşinin/çocuklarının annesinin ve karnındaki bebeğin, Yeşilyurt Atatürk Hastanesi sağlık personeli tarafından işlenen görev ve hizmet kusuru neticesinde hayatlarını kaybettiğini ileri sürerek, Sağlık Bakanlığı aleyhine İzmir İdare Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Başvuran Davut Sayan; maruz kaldığı maddi zarar ve destek kaybı bağlamında 50 milyar TRL ve manevi zarar bağlamında ise 40 milyar TRL talep etmiştir. Dava dilekçesinde, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürmüştür.
59. İdare Mahkemesi 8 Aralık 2004 tarihinde; Leyla Karataş’ın ölümünün kendisinde önceden mevcut olan akciğer rahatsızlığına bağlı olduğu ve Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorlarının sağlık kurallarına uygun olarak hareket ettiği ve kusurları bulunmadığı sonucuna varılan Adli Tıp Kurumu raporuna dayanarak, başvuranın tazminat davası hakkında red kararı vermiştir. İdare Mahkemesi, idarenin hizmet kusuru bulunmadığından, tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
60. Başvuran, 6 Nisan 2005 tarihinde, Danıştay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde; ilk derece mahkemesini, başkaca araştırmalar yürütmeden, yalnızca ceza yargılaması dosyasına konulan Adli Tıp Kurumu raporu ışığında karar vermekle ve olayın koşullarıyla ilgili olarak İzmir Tabip Odası tarafından yürütülen prosedürün sonucunu beklememekle suçlamıştır (aşağıda 64-66. paragraflar). Başvuran aynı zamanda, Adli Tıp Kurumu raporunun ihtilaf konusu koşulları aydınlatmak için yetersiz olduğu iddiasında da bulunmuş ve çok önemli bir delil olduğunu ifade ettiği Leyla Karataş’ın acil müracaat kartının soruşturma dosyasından kaybolduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra İdare Mahkemesini, doktorlar hakkında açılan ceza davasının derdest olmasına rağmen, karar vermekle suçlamıştır.
61. Danıştay 17 Mart 2008 tarihinde, temyiz başvurusunun reddedilmesi gerektiği kanaatine varan Danıştay Başsavcısının görüşü ışığında karar vererek, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Danıştay bu karara varırken, İzmir Asliye Ceza Mahkemesi’nin 27 Mart 2007 tarihinde verdiği kararla (yukarıda 50. paragraf), hakkında soruşturma açılan sağlık personelinin beraatine karar verdiği ve itiraz edilen kararın usul ve kanuna uygun olduğunu tespit etmiştir.
62. Başvuran Davut Sayan, 9 Haziran 2008 tarihinde; söz konusu kararın, yargılamanın hakkaniyetine ve hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek Danıştay’a, karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Sözleşme’nin 6. maddesine atıfta bulunarak, kararın gerekçelendirilmediğini iddia etmiş ve temyiz başvurusu kapsamında Danıştay’a sunduğu iddiaları tekrar etmiştir (yukarıda 60. paragraf).
63. Danıştay; 15 Haziran 2009 tarihinde, karar düzeltme talebinin reddine karar vermiştir.
D. Disiplin mercileri önündeki dava
64. Başvuran Davut Sayan; 16 Ekim 2003 tarihinde, kendisi adına asaleten ve çocukları adlarına velayeten, doktorlar L.Ç., O.T., L.H., L.E., A.K., A.P., H.S., Se.Ç., C.T. ve Sa.Ç. hakkında disiplin soruşturması açılması talebiyle, İzmir Tabip Odasına başvuruda bulunmuştur.
65. İzmir Tabip Odası; belirtilmeyen bir tarihte, Adli Tıp Kurumu raporunu, Ege Üniversitesi bilirkişi raporunu ve Leyla Karataş’ın sağlık dosyasını göz önünde bulundurarak, bahse konu doktorlar hakkında soruşturma açılmasına gerek olmadığı yönünde karar vermiştir.
66. İtiraz başvurusunda bulunulan İzmir Tabip Odası Onur Kurulu, 11 Ekim 2005 tarihinde; itiraz edilen kararı iptal etmeye gerek olmadığı kanaatine varmıştır. Kurul bilhassa, şu değerlendirmelerde bulunmuştur:
“(...) özetten, doktorların sorumlu olmadıkları, hastaneye yatış masraflarına ilişkin görüşmelerin, haklarında soruşturma açılan doktorlar [dâhil olmadan] yapıldığı anlaşılmaktadır (...)”
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
67. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan iç hukuk kuralları; Sevim Güngör/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 75173/01, 14 Nisan 2009) kararında kısmen yer almaktadır.
68. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü 15 Aralık 2011 tarihinde bir Genelge (2011/62) yayınlamıştır; Söz konusu genelge kapsamında Genel Müdürlük, Sağlık Bakanlığı’nın 5089 sayılı 30 Mart 2004 tarihli Genelgesiyle (2004/47); muayene, tetkik, tahlil ve/veya tedavi giderlerini karşılayamadıkları gerekçesiyle, hastane idareleri tarafından, hasta veya hasta yakınlarından taahhütname gibi belgeler alınmasının kesin olarak yasaklandığını hatırlatmıştır.
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü; Bakanlar Kurulu’nun, Acil Sağlık Hizmetlerinin İfasına ilişkin 26 Haziran 2008 (2008/13) ve 10 Ağustos 2010 (2010/16) tarihli Genelgeleri uyarınca; acil tıbbi müdahale gerektiren durumlarda herkesin –sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın- gereken acil müdahalelerden ve cerrahi müdahalelerden öncelikle ve ön şartsız faudalandırılmasına karar vermiştir. Genel Müdürlük ayrıca, Sağlık Bakanlığının 4601 sayılı 31 Ocak 2011 tarihli (2011/6) Genelgesi uyarınca, hastalardan ücret alınmasını önlemek amacıyla, Bakanlığa bağlı hastanelerin acil servislerinde bulunan veznelerin kaldırıldığını belirtmiştir.
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü; bu alanlarda iyileştirmeler yapılmış olmasına rağmen, bazı hastane yönetimleri tarafından, hasta veya hasta yakınlarından halen senet ya da taahhütname alındığını, basın yoluyla ve bakanlığa yapılan şikâyetler ile öğrenildiğini belirtmektedir. Bu nedenle Genel Müdürlük; konuya ilişkin uygulama ile ilgili kurallara aykırı davranılması halinde, sorumlular hakkında idari yaptırımlara tevessül edileceğinden, sağlık hizmetinin yukarıda belirtilen genelgelere uygun olarak yürütülmesini ve yürürlükte olan uygulamanın il sağlık müdürlükleri ile hastane yönetimleri tarafından titizlikle takip edilmesini ve gerekli önlemlerin alınmasını belirtmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
69. Başvuranlar; Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, doktorların doğum sırasındaki dikkatsizlikleri, teşhis hatası, hatalı ilaç tedavisi ve tedavi giderlerinin ödenmemesi nedeniyle tedavi uygulanmamasından ötürü, Leyla Karataş ve bebeğinin hayatlarını kaybettiklerini iddia etmektedirler. Başvuranlar, bu bağlamda Devletin; yaşam hakkını koruma ile ilgili pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmektedir.
Başvuranlar; tedavi giderlerinin ödenmesinin, hastane personeli tarafından ön koşul olarak istendiğini, bu sebeple Leyla Karataş’a hastanede bulunduğu uzun saatler boyunca tedavi uygulanmadığını iddia etmektedirler. Başvuranlar, bu bağlamda; Sağlık Bakanlığının 15 Aralık 2011 tarihli Genelgesine (2011/62) (yukarıda 68. paragraf) atıfta bulunmakta ve hastanede bu tür bir uygulamanın süregeldiğini belirtmektedirler.
Başvuranlar aynı zamanda Devletin; hastanede yaşanan ölüm olayının nedenini ve hastayı tedavi eden doktorların muhtemel sorumluluğunu tespit etmeye imkân veren etkin adli bir sistem oluşturma ile ilgili pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini iddia etmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda da, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürmektedirler.
70. Başvuranlar ayrıca, yerel yargı organları önünde yürütülen yargılamanın, hakkaniyetten yoksun olmasından da şikâyet etmektedirler. Bu hususlar ilgili olarak başvuranlar; yerel makamların kararlarının ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporlarının tek dayanak olarak dikkate alınmasına ve Yüksek Sağlık Şurası tarafından bilirkişi incelemesi yapılmasına ilişkin taleplerinin dikkate alınmamasına itiraz etmektedirler. Başvuranlar, yerel makamların böyle bir bilirkişi incelemesi yapılmasına engel olmalarının, tarafsızlıktan yoksun olduklarını gösterdiğini belirtmektedir. Başvuranlar ayrıca, zamanaşımı sebebiyle sona eren ve on yıl beş aydan daha uzun süren yargılamanın aşırı uzun süresinden şikâyet etmektedir. Başvuranlar, yargılamanın zamanaşımıyla sona ermesinin hakkaniyete aykırı olduğu kanaatindedir. Aynı zamanda; yerel makamları, yargılamaya ilişkin en önemli delillerden biri olan acil pembe giriş kartını kaybetmekle suçlamaktadır. Başvuranlar; beyanlarını desteklemek amacıyla, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmektedir.
71. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak; bazı delillerin kaybolmasını, Yüksek Sağlık Şurasından bilirkişi incelemesi yapılması talebinin reddedilmesini ve suçun zamanaşımına uğramasını göz önünde bulundurarak; iddialarını ileri sürmek için etkili bir başvuru yolundan yararlanamadıklarını iddia etmektedir. Başvuranlar ayrıca, iddianame düzenlenmesinden itibaren önyargılarla ve çelişkililerle hareken eden Cumhuriyet Savcısının, yargılamanın etkin olmamasına sebebiyet veren tutumundan şikâyet etmektedir.
72. Hükümet, söz konusu iddiaları kabul etmemektedir.
73. Mahkeme, olay ve olguların hukuki nitelendirilmesi hususunda tek yetkili olduğunu; başvuranlar ya da Hükümetler tarafından, bunlara atfedilen nitelendirmeler ile bağlı olmadığını hatırlatmaktadır. Başvuranın şikâyet ettiği koşullar ve şikâyetlerini dile getirme biçimini dikkate alarak Mahkeme; söz konusu şikâyetleri, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas ve usulü yönünden inceleyecektir. İşbu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıda belirtildiği şekildedir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...)”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
1. Hükümetin ilk itirazı
74. Hükümet; Calvelli ve Ciglio/İtalya ([BD], No. 32967/96, § 51, AİHM 2002‑I), Mastromatteo/İtalya ([BD], No. 37703/97, §§ 90, 94 ve 95, AİHM 2002‑VIII) ve Vo/Fransa ([BD], No. 53924/00, § 90, AİHM 2004‑VIII) davalarına atıfta bulunarak, yaşam hakkına ya da fiziksel bütünlüğe yönelik ihlallerin kasıtlı olmadığı durumlarda, “etkili bir adli sistem” kurma pozitif yükümlülüğün, her davada cezai işlem başlatmayı gerektirmediğini iddia etmektedir. Özel, idari veya disiplinle ilgili bir hukuk yolunun mağdurlara açık olması yeterli olabilecektir.
75. Hükümet somut olayda; başvuran Davut Sayan’ın, kendisi adına asaleten ve çocukları Devrim, Eylem ve Bahar Sayan adlarına velayeten, Sağlık Bakanlığı aleyhine idare mahkemesine tazminat davası açtığını belirtmektedir. Bu dava, 15 Haziran 2009 tarihinde neticelenmiştir. Gerekçeli karar, başvurana 3 Ağustos 2009 tarihinde tebliğ edilmiştir. Hükümet; yukarıda anılan içtihada (yukarıda 74. paragraf) atıfta bulunarak, tıbbi ihmallerin kendine özgü bağlamında sorumluluğu bulunduğu iddia edilenler hakkında bir “hukuk” davasının açılmış olmasının, ilkesel olarak yeterli olduğunu belirten yukarıdaki içtihatlar doğrultusunda, başvuranların en geç 3 Ağustos 2009 tarihinden itibaren altı ay içerisinde Mahkeme’ye başvurması gerektiğini ifade etmektedir. Oysa başvuranlar; 21 Eylül 2012 tarihinde Mahkeme’ye başvuruda bulunmuşlardır. Dolayısıyla başvurunun süresinden sonra yapılmış olması nedeniyle reddedilmesi gerekmektedir.
2. Başvuranların iddiaları
76. Başvuranlar, Hükümet tarafından ileri sürülen emsal içtihatların, somut olaya uygun olarak değerlendirilemeyeceğini iddia etmektedirler. Başvuranlara göre; hastane personelinin eylemleri bir suç teşkil etmekle birlite; yapmış oldukları başvuru, aynı zamanda sorumluların cezalandırılmasına yöneliktir. Başvuranlar öte yandan; Sağlık Bakanlığı aleyhine açılan davanın, bir hukuk davası değil; idari dava olduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda; ceza davası kadar, idari davayla da ilgili olarak, Sözleşme’nin 2., 6. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar; idari yargı organlarını, soruşturma yürütmeden ve ceza yargılamasının sonuçlanmasını beklemeden sonuca varmakla suçlamaktadırlar. İdari yargı organlarının, sorumluluk tespitine varmış oldukları varsayılsa bile, doktorlar herhangi bir ceza almamışlardır. Başvuranlar; hastane ortamında meydana gelen ölüm vakalarında, ceza yargılamasının, diğer türdeki davalardan daha etkili bir yargılama olduğunu ileri sürmektedir.
77. Başvuranlara göre Hükümet tarafından, altı aylık sürenin ihlal edildiği iddiasına dayanılamayacaktır. Başvuranlar esasen; belirlenen süre içinde ve belirtilen şekilde Mahkeme’ye başvuruda bulunduklarını ifade etmektedirler.
3. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
78. Mahkeme; Sözleşme’nin 35. maddesi uyarınca, bir başvurunun iç hukukta verilen nihai karar, yani iç hukukta öngörülen başvuru yollarının tüketilmiş olarak değerlendirildiği karar tarihinden itibaren, altı aylık süre içinde yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Öte yandan altı aylık süre kuralı, bir davada bireysel başvuru hakkının etkin icrasını sağlayacak şekilde uygulanması ve yorumlanması gereken otonom bir kuralı teşkil etmektedir (Sabri Güneş/Türkiye [BD], No.27396/06, § 55, 29 Haziran 2012).
79. Mahkeme; somut olayda başvuranların, ihtilaf konusu ölüm vakalarında sorumluluğu bulunan şahısların tespit edilmesi amacıyla, ulusal yargı organları önünde –ceza, idari ve disiplin- olmak üzere farklı davalar açtıklarını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme; daha önce tıbbi ihmal nedeniyle meydana gelen bir ölüm vakasında, Türk yargı sisteminin, bir yandan kamu davası açılmasını, diğer yandan ise zarar gören tarafın görevli adli yargı yerinde dava açmasını, bunun yanı sıra hukuki sorumluluğun tespit edilmesi halinde disiplin davası açma imkânı öngördüğünü ifade ettiğini hatırlatmaktadır (Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk/Türkiye, No. 13423/09, § 103, AİHM 2013).
80. Bu bağlamda Mahkeme ayrıca; kural olarak, bir başvuran tarafından tıbbi ihmalden şikâyet edildiğinde, iç hukukta kullanılacak hukuk yolunun hukuki ve/veya idari tazminat davası açmak olduğunu daha önce kabul ettiğini hatırlatmaktadır (Karakoca/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 46156/11, 21 Mayıs 2013). Bu nedenle, bir hastane servisi tarafından bir hastanın tedavisinin üstlenilmemesinin ilgili şahsın hayatını tehlikeye atmakla sonuçlanması hususunda karar vermeye yönelen Mahkeme ayrıca, kendi girişimleri ile yapacakları her türlü başvuru hariç olmak üzere, yaşam hakkını ihlal eden kişilerin suçlanmaması ve haklarında soruşturma yapılmamasının, 2. maddenin ihlaline neden olabileceğini ifade etme fırsatı da bulmuştur (yukarıda anılan Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk kararı, §§ 103-106).
81. Somut olayda Mahkeme; başvuranların, yakınlarının ölüm koşulları hakkında bilgi elde etmek ve söz konusu ölümlerin yaşanmasından sorumlu tuttukları doktorların, eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeleri için iç hukukta üç adet dava açtıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca başvuranların; yakınlarına zamanında tıbbi bakımda bulunulmadığından yakındıklarını tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme; başvuranların, ceza davası yolunu kullanmakla suçlanamayacakları kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme; bilhassa somut olayda, Karakoca davasındaki (yukarıda anılan karar) koşulların aksine, yetkili ulusal mercilerin, ihtilaf konusu olayların değerlendirmesinin ceza hukukundan kaynaklandığı ve sorumlu olduğu iddia edilen kişilere karşı ceza yargılaması başlatılmasını gerektirdiği kanısında olduklarının altını çizmektedir. Bu nedenle Mahkeme; başvuranların, yakınlarının ölümünden sorumlu olan şahısların tespit edilmesi amacıyla iç hukukta mevcut hukuk yollarını kullandıkları kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, altı aylık sürenin hesaplanmasında göz önünde bulundurulacak iç hukuktaki kesinleşmiş kararın, Yargıtay’ın 30 Mayıs 2012 tarihli kararı olduğu kanaatine varmaktadır. İşbu başvuru, 20 Eylül 2012 tarihinde yapılmış olduğundan; Hükümetin, başvurunun vaktinden sonra yapıldığı yönündeki itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
82. Öte yandan Mahkeme; başvuranların bu şikâyetinin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmekte ve başkaca bir kabul edilemezlik engeli de bulunmayan bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas hakkında
1. Başvuranların iddiaları
83. Başvuranlar; Hükümeti olayların gerçekliğini gizlemeye çalışmakla suçlayarak, Hükümet tarafından yapılan olay anlatımına (aşağıda 88-99. paragraflar) itiraz etmektedir. Başvuranlar bu bağlamda; Hükümetin koşulların gerektirdiği bütün müdahalelerin yürütüldüğü ve pozitif yükümlülüklerini yerine getirdiği iddiasında bulunamayacağını ifade etmektedir. Başvuranlar; kasıtlı şekilde neden olunan bir ölümden şikâyet etmediklerini de eklemektedirler.
84. Başvuranlar; kendilerinden bir miktar para ödenmesinin talep edildiğini ifade etmektedir. Başvuranlar; Hükümetin atıfta bulunduğu Yönetmeliğe (aşağıda 90. paragraf) dayanarak, Leyla Karataş ile aynı durumda bulunan hastaların ücretsiz olarak tedavi edilmeleri gerektiğini ileri sürmektedir. Başvuranlar; ulusal makamların kendilerinden para ve taahhütname istediklerinin, Hükümet tarafından kabul edildiğini iddia etmektedir. Başvuran Davut Sayan; ödeme yapacak imkânı bulunmaması nedeniyle, uygulanabilir yönetmelik hükümlerine aykırı olarak, bahse konu taahhütnameyi imzalamak zorunda bırakılmıştır.
85. Başvuranlar ayrıca; ceza yargılaması sırasında çocuğun durumunun dikkate alınmadığını, yalnızca hayatını kaybeden annenin durumunun dikkate alındığını; bu durumun da zamanaşımı süresine etki ettiğini ifade etmektedir. Başvuranlar; çocuğun ölümünün de ceza soruşturmaları kapsamında dikkate alınmış olması halinde, zamanaşımı süresinin 10 yıl değil 15 yıl olarak kabul edileceğini ifade etmektedir. Başvuranlar; çocuğun ölümüyle ilgili olarak soruşturma yürütülmemiş olmasını da eleştirmektedirler.
86. Başvuranlar, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte bulunan hukuk kuralları (1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 75. maddesi) bakımından; doktorların mesleki uygulaması sonucu meydana gelen her türlü suç eyleminin, Yüksek Sağlık Şurasının görüşüne tâbi olduğunu ifade etmektedir. Başvuranlar bu bağlamda, Yargıtay’ın bu doğrultuda aldığı kararlara atıfta bulunmaktadır. Başvuranlar; Hükümet’in, bu yükümlülüğün Anayasa Mahkemesi tarafından yürürlükten kaldırıldığı yönündeki iddiaları karşısında (yukarıda 97. paragraf), bu tarihe kadar ulusal yargı organları tarafından, Yüksek Sağlık Şurasının görüşünün alınmış olması gerektiğini ifade etmektedir. Başvuranlar, bu yükümlülüğe riayet edilmemesinin, iç hukuka aykırı olduğunu iddia etmektedir.
87. Başvuranlar, Leyla Karataş’ın ve çocuğunun ölümüne ilişkin yargılamanın Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini tekrar etmektedirler.
2. Hükümetin iddiaları
88. Hükümet, Powell/Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 45305/99, AİHM 2000‑V), Calvelli ve Ciglio (yukarıda anılan, § 49), Byrzykowski/Polonya (No. 11562/05, § 117, 27 Haziran 2006), Šilih/Slovenya ([BD], No. 71463/01, § 195, 9 Nisan 2009) ve Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk (yukarıda anılan, § 80) davalarının bazı bölümlerine atıfta bulunarak, somut olayda; kasten ölüme sebebiyet vermenin söz konusu olmadığını ve Leyla Karataş’ın, Yeşilyurt Atatürk Hastanesine müracaat ettiği andan itibaren gerekli tüm müdahalelerin yapılmış olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda, tedavi giderlerini ödeyememiş olması sebebiyle tedaviden yoksun bırakılmadığını; aksine, astım teşhisi sonrasında gerekli tedaviden yararlandığını ifade etmektedir.
89. Hükümet; hastanın durumunun, hastaneden kimseye haber vermeden kendi isteğiyle ayrılması sonrasında kötüleştiğini ve Yeşilyurt Atatürk Hastanesine ikinci müracaatında, durumunun gerektirdiği tıbbi tedavinin uygulandığını ancak ilgilinin hayatını kaybettiğini iddia etmektedir.
90. Tıbbi tedaviye başlanma koşullarına ilişkin kriterlerle ilgili olarak Hükümet; 13 Ocak 1983 tarihli Resmi Gazetede (“RG”) yayımlanan ve olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte bulunan Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliğine atıfta bulunmaktadır. Hükümet aynı zamanda; adı geçen Yönetmelikte, 5 Mayıs 2005 tarihinde RG’de yayımlanan, 1 Nisan 2005 tarih ve 2005/8720 Sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla yapılan değişikliklere atıfta bulunmaktadır. Hükümet son olarak, 11 Mayıs 2000 tarihinde RG’de yayımlanan Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğine atıfta bulunmaktadır.
91. Hükümete göre hasta; hastaneye her iki müracaatında da, Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliğine uygun olarak, Yeşilyurt Atatürk Hastanesi Acil Servisinde muayene edilmiş ve gerekli tedavilerden yararlanmıştır.
92. Hükümet, hastanın hastaneye ikinci müracaatında yatış yapması gerektiği anlaşıldığında, tedavi giderlerinin ödenmesi talebinde bulunulduğunu ifade etmektedir. Hasta yakınları 50.000.000 TRL yatırmış; kalan kısım için taahhütname imzalamışlardır. Bu bağlamda Hükümet; bahse konu Yönetmelik gereğince hastaneye yatış işlemi sırasında fakirlik belgesi sunulmadığından, daha sonra belgeyi sunmak üzere taahhütname imzalandığının altını çizmektedir. Fakirlik belgesinin ileride sunulmadığı takdirde, tüm tedavi giderlerinin ödeneceği taahhüt edilmiştir.
93. Netice itibarıyla Hükümet, bu şekilde vuku bulan ölüm nedeniyle üzgün olduğunu belirterek, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediği kanaatine varmaktadır.
94. Doğacak çocuğun statüsü ile ilgili olarak; Hükümet iç hukukun yanı sıra Mahkeme’nin içtihadına (yukarıda anılan Vo kararı, § 82 ve A, B ve C/İrlanda [BD], No. 25579/05, § 237, AİHM 2010) atıfta bulunmaktadır. Hükümet bilhassa, Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesi gereğince kişiliğin, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başladığını belirtmektedir.
95. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüyle ilgili olarak Hükümet; Leyla Karataş’ın ölümüyle ilgili soruşturmanın, bağımsız ve tarafsız bir merci olan İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütüldüğünü iddia etmektedir. Ceza soruşturması, başvuranlara açık olarak yürütülmüştür: Başvuranlar, dosyaya erişebilmiş ve çeşitli taleplerde bulunabilmişlerdir. Ceza yargılaması kapsamında yapılan işlemler şu şekildedir: Post-mortem muayene ve otopsi işlemi yapılmış; Leyla Karataş’ın ölüm nedeni kesin olarak tespit edilmiş ve bebeğinin miadında ve ölü olarak doğduğu belirlenmiştir. Yargılama kapsamında çok sayıda kişinin ifadesi alınmış ve başvuranlar yargılamaya aktif olarak katılmışlardır. Dolayısıyla muhtemel sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasına yönelik olarak, ulusal yetkililer tarafından, uygun bir soruşturma yürütülmüştür.
96. Bunun yanı sıra, İzmir İdare Mahkemesi, sahip olduğu bilgi ve belgeler ile 19 Mart 2003 tarihli Adli Tıp Kurumu raporunu da (yukarıda 39. paragraf) göz önünde bulundurarak, idarenin hizmet kusurunun bulunmadığını tespit etmiş ve başvuranların tazminat talebini reddetmiştir. Fakat Hükümet, yargılamanın uzunluğunun farkında olduğunun altını çizmekte ve başvuranların bu bağlamdaki şikâyetine ilişkin değerlendirmeyi Mahkeme’nin takdirine bırakmaktadır.
97. Hükümet, Yüksek Sağlık Şurasına başvurabilme koşullarına ilişkin bilgiler sunmaktadır. Bu bağlamda Hükümet; Şuranın 25-26 Aralık 1997 tarih ve 9628 sayılı kararıyla Şuraya başvuru koşullarının düzenlendiğini ve bu kararda, Cumhuriyet Savcısının görüş isteme imkânına sahip bulunmadığı değerlendirmesinde bulunulduğunu belirtmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin 3 Haziran 2010 tarihli kararı ile, tıbbi alandaki sorumluluğun tespiti için Şuraya başvurma zorunluluğunu düzenleyen 1219 Sayılı Kanun’un 75. maddesini iptal edildiğinin altını çizmektedir. Hükümet bu bağlamda; Anayasa Mahkemesi’nin, bilirkişi raporu almaya yönelik farklı imkânların var olduğunu göz önünde bulundurarak, Şuranın da görüşünün alınmasının zorunlu kılınması ve kurulun görüşünün alınması için belirli bir süre de öngörülmemesinin, davaların gereksiz uzamasına sebebiyet verdiği kanaatine vardığını ifade etmektedir.
98. Hükümet ayrıca, Mahkeme’nin yerel yargılama organlarının yerine geçecek şekilde hüküm tesis edemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümet, yerel makamlar tarafından yapıldığı iddia edilen olay ve olgulara ilişkin nitelendirme hatalarının, Mahkeme’nin inceleme konusu dışında olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla Hükümete göre somut olayda; yerel mahkemelerin kararının sadece bir bilirkişi raporuna dayanması, yalnızca ulusal mahkemelerin takdirinden kaynaklanmış olarak değerlendirilmedir. Bunun yanı sıra, yargılama bir bütün olarak incelendiğinde; yerel mahkemelerinin kararlarında herhangi bir keyfilik görülmemektedir. Hükümet, Tysiąc/Polonya (No. 5410/03, § 119, AİHM 2007‑I) ve Yardımcı/Türkiye (No. 25266/05, § 59, 5 Ocak 2010) davalarına atıfta bulunarak, Mahkeme’nin elinde bulunan tıbbi dokümanlardan yola çıkarak, bilirkişilerin varmış olduğu sonuçlar hakkında varsayımda bulunma hakkına sahip olmadığını da ileri sürmektedir.
99. Son olarak Hükümet; ceza davası ile idari davanın ihtilaf konusu ölüm olayındaki devlet makamlarının sorumluluğunu ortaya koymaya elverişli olduğunu iddia etmektedir.
3. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
a) Leyla Karataş’ın yaşam hakkının korunması hakkında
100. Mahkeme öncelikle, tıbbi ihmal durumları söz konusu olduğunda Devletin; Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından yükümlülükleri ile ilgili içtihadından ileri gelen genel ilkeleri hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio kararı, §§ 48-53, yukarıda anılan Byrzykowski kararı, § 117 ve yukarıda anılan Powell kararı). Mahkeme mevcut davayı bu ilkeler ışığında inceleyecektir.
101. Mahkeme ayrıca başvuranların; Leyla Karataş’ın ölümüne kasten sebep olunduğu iddiasında bulunmadıklarının altını çizmektedir. Ancak başvuranlar; 2. maddenin esas yönü açısından, Leyla Karataş’ın teşhis hatası ve hatalı ilaç tedavisi uygulanmasının yanı sıra, tedavi giderlerinin hızlıca ödenecek durumda olunmamasından dolayı tedavi edilmeme nedeniyle mağdur edildiğini ileri sürmektedirler.
102. Bu bağlamda Mahkeme; Sözleşmeci bir Devletin makamlarının, vatandaşların tümüne sağlamakla yükümlü oldukları tıbbi bakımı vermeyi reddederek, bir kimsenin hayatını tehlikeye attıkları kanıtlandığında Sözleşme’nin 2. maddesi açısından sorun doğurabileceğini hatırlatmaktadır (Chypre/Türkiye [BD], No. 25781/94, § 219, AİHM 2001-IV, Nitecki/Polonya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65653/01, 21 Mart 2002).
103. Nitekim hastane servislerinin, bir hastayı uygun acil bakıma erişim imkânından yoksun bırakan aleni bir fonksiyon bozukluğu; Devletin, kişinin fiziksel bütünlüğünü koruma yükümlülüğünde kusur teşkil edebilmektedir (yukarıda anılan Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk kararı, § 97).
104. Somut davanın koşullarında; ulusal makamların kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıklarını ve bilhassa, bu makamların genel olarak hastanın fiziksel bütünlüğünü, özellikle de uygun tıbbi bakım uygulayarak, koruma yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerini araştırmak, Mahkeme’ye düşmektedir. Mahkeme bu karara varırken, dosyadaki unsurlardan da anlaşıldığı üzere, hastanın trajik bir şekilde ölümüne neden olan olayların meydana geliş sırasına ve ölen hasta ile ilgili tıbbi verilere önem vermektedir. Mahkeme ayrıca; başvuranlar tarafından şikâyetin ifade ediliş şekli göz önüne alındığında, hayatını kaybettiği gün meydana gelen olayların yanı sıra ölümünden bir önceki gün yaşanan olaylarla da ilgilenmesinin gerekli olduğu kanaatindedir.
105. Bu bağlamda Mahkeme; Leyla Karataş’ın vefatından bir önceki gün solunum güçlüğü şikâyetiyle Yeşilyurt Atatürk Hastanesine geldiğini de tespit etmektedir (yukarıda 17, 27-28. paragraflar). Kendisine tıbbi tedavi uygulandığı acil serviste Leyla Karataş’ın tedavisi sağlanmıştır. Bununla birlikte; saat 4.00 sıralarında, istenen ek muayeneler maddi imkânsızlık nedeniyle yapılmadan kendi isteğiyle bu hastaneden ayrılmıştır (yukarıda 27 ve 34. paragraflar).
106. 27 Aralık 2001 tarihinde kasılmaları başlayan Leyla Karataş, öncelikle Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesine gitmiş; ancak hastanede uzman dâhiliyeci ve anestezist bulunmaması nedeniyle Yeşilyurt Atatürk Hastanesine gönderilmiştir (yukarıda 37. paragraf). Bu bağlamda Mahkeme; tarafların, başvuranın bu hastanedeki tedavi koşullarıyla ilgili anlatımlarında farklılıklar bulunduğunu tespit etmektedir. Nitekim başvuranlar; müteveffanın, hastaneye müracaatına bağlı masrafları ödenmeden ve imzalı taahhütname alınmadan önce herhangi bir tedaviden yararlanmadığını ve bu durumun birkaç saat sürdüğünü ifade etmektedir. Hükümet ise; herhangi bir bekleme süresini kabul etmemekte ve Leyla Karataş’ın hastaneye geldiğinde tedavi sağlandığını ifade etmektedir.
107. Mahkeme öncelikle; dosyadaki belgeleri, doktorların tanık ifadelerini ve hastane evraklarını göz önünde bulundurarak, hastanın 27 Aralık 2001 tarihinde saat 7.00 ve 7.30 saatleri arasında Yeşilyurt Atatürk Hastanesinde olduğunu gözlemlemektedir (yukarıda 15 ve 27. paragraflar). Leyla Karataş’ın hayatını kaybetmesinden sonra düzenlenen tutanakta; ilgilinin hastaneye saat 6.30’da geldiği belirtilmekte ve ilk muayenenin saat 7.15’te nöbetçi doktor tarafından yapıldığı bildirilmektedir (yukarıda 19. paragraf). Dosyada bulunan diğer belgelerden; hastanın durumunun saat 8.00 itibarıyla kötüleştiği ve o esnadan itibaren çok sayıda doktorun duruma müdahale ettiği anlaşılmaktadır.
108. Mahkeme ayrıca; Leyla Karataş’a hayatını kaybettiği gün hastanede refakat eden başvuranların yakınları tarafından verilen farklı tanık ifadelerinde, tedavi edilmeden önceki bekleme süresiyle ilgili olarak çelişkiler bulunduğunu tespit etmektedir (yukarıda 48. paragraf).
109. Somut olayda, dava dosyasına konulan belgelerden anlaşıldığı üzere; olayların kronolojisi, hastanın, 26 Aralık 2001 tarihinde Yeşilyurt Atatürk Hastanesine ilk gelişinde yeterli maddi imkânsızlık sebebiyle, ek tıbbi muayeneleri yaptırmadığını Mahkeme’nin tespit etmesine imkân vermektedir (yukarıda 17, 27 ve 34. paragraflar). Hastanın 27 Aralık 2001 sabahı saat 5.55 sıralarında gittiği Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesinde (yukarıda 27. paragraf), dâhiliyeci ve anestezist olmaması nedeniyle, ilgilinin Yeşilyurt Atatürk Hastanesine gitmesi söylenmiş (yukarıda 29. paragraf) ve bu nedenle tıbbi tedavi uygulanması geciktirilmiştir. Hasta, bu hastaneye yanında tıbbi refakatçi olmadan, kendi imkânlarıyla gitmiştir (yukarıda 17. paragraf). İlgilinin bu hastanede yapılan tedavisinde, başvuranların ileri sürdüğü gibi saatlerce gecikme yaşanmış olmasa da, her halükarda belirli bir süre gecikme yaşanmasına sebep olduğu ve ilgiliyi, ön ödeme yapma gerekliliğini yerine getirmeye mecbur bıraktığı görülmektedir. (bk. bu anlamda, Hükümetin yukarıda 92. paragraftaki görüşleri).
110. Bu tespit göz önüne alındığında Mahkeme; Leyla Karataş’ın hayatıyla ilgili olarak yukarıda sıralanan durumların ardarda yaşanmasının etkisi hakkında hiçbir şekilde yorum yapamayacağının ve bu bağlamda 2. maddenin esas yönü açısından herhangi bir sonuca varamayacağının altını çizmektedir (yukarıda anılan Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk davasının koşulları ile karşılaştırınız, §§ 96-97).
111. Ayrıca başvuranlar; mevcut davanın koşullarında, hastane servisine yüklenebilir eksikliklerin ve tıbbi bir hatanın, 2. madde kapsamında Devletin sorumluluğunu doğrudan başlatmaya elverişli olduğunu ileri sürmeleri halinde Mahkeme, bu soruya verilecek yanıt ne olursa olsun, İstanbul Adli Tıp Kurumunun sonuçları (yukarıda 39. paragraf) ve ulusal yargı organlarının sonuçlarının bu yönde olmadığını tespit etmektedir.
112. Mahkeme; incelemesine sunulan koşulları, ancak elinde bulunan bilgileri ve imkânları göz önünde bulundurarak değerlendirebileceğini hatırlatmaktadır. İç hukukta düzenlenen bilirkişi raporlarının sonuçlarına itiraz etme ve bilirkişiler tarafından ulaşılan sonuçların doğruluğuyla ilgili olarak elinde bulunan tıbbi bilgilerden hareketle varsayımlarda bulunma görevi Mahkeme’ye ait değildir (yukarıda anılan Tysiąc kararı, § 119). Aynı şekilde somut olayda Mahkeme; ne doktorların muhtemel teşhis hatası, ne de reçete edilen ilaçların hastanın sağlık durumuna uygunluğu hakkında, bu durumların iç hukukta tespit edilmemesi nedeniyle karar veremez.
113. Netice itibariyle Mahkeme; elinde bulunan unsurlar ışığında, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
114. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüyle ilgili olarak; daha önce tespit edildiği üzere, disiplin makamları önündeki yargılama dışında başvuranlar, söz konusu sorumluların ve yakınlarının ölüm koşullarının tespit edilmesi amacıyla iki farklı hukuk yolunu kullanmışlardır (yukarıda 81. paragraf). Dolayısıyla Devletin, sağlık çalışanlarının sorumluluğu altında bulunan Leyla Karataş’ın ölüm nedeninin belirlenmesine imkân veren ve söz konusu sağlık çalışanlarının, eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmelerini zorunlu kılan etkin ve bağımsız bir yargı sistemi kurma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini tespit etmek amacıyla bu yargılamaların seyrinin tümüyle incelenmesi uygundur (bk. bilhassa, yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio kararı, § 49).
115. Bu bağlamda Mahkeme; başvuranın 27 Aralık 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı önünde suç duyurusunda bulunduğunu tespit etmektedir. Bunun üzerine, suçlanan tıbbi personelin ceza soruşturmasına tâbi tutulup tutulmadıklarını tespit etmek amacıyla Cumhuriyet Savcısı, İzmir Valiliğine başvurmuş; İzmir Valiliği ise Sağlık Bakanlığına başvurmuştur. Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi; ihtilaf konusu koşullarla ilgili bir inceleme başlatmıştır. Yapılan inceleme sırasında Başmüfettiş, Leyla Karataş’ın gittiği iki hastanedeki tıbbi personelin tanık ifadelerini almış ve bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmiştir (yukarıda 30 ve 31. paragraflar). 26 Mart 2002 tarihinde, Sağlık Bakanlığının ön inceleme raporunda hastanın ölüm nedenlerini belirlemenin mümkün olmadığı sonucuna varılmış ve İstanbul Adli Tıp Kurumunun raporunun sonuçlarını beklemek gerektiğini belirtilmiştir (yukarıda 32. paragraf). Ön incelemenin yasal süresinin, söz konusu raporun alınmasından önce dolacak olması kanaatine vararak Başmüfettiş; 9 Nisan 2002 tarihinde, suçlanan hastane personeli hakkında ceza soruşturması açma izni verilmesinin gerekli olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur (yukarıda 33. paragraf).
116. Bunun yanı sıra Mahkeme; daha sonra ceza yargılamasının, Dr. Ekrem Hayri Üstündağ Hastanesi personeli hakkında soruşturma izni bulunmadığı için, yalnızca Yeşilyurt Atatürk Hastanesi doktorlarının sorumluluğunu araştırmakla sınırlandırıldığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, hastanın bu hastaneye geldiğinde içinde bulunduğu duruma, dâhiliyeci ve çağrılan anestezistle hangi gerekçelerden ötürü irtibat kurulmadığına, bu hastaneye kabul edilmemesine ve tıbbi refakatçi olmadan başka bir hastaneye gitmesinin etkisine ve bilhassa bu koşulların hayatını tehlikeye atabilecek nitelikte olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma yürütülmemiş olduğu görülmektedir.
117. Mahkeme ayrıca; başvuranların ceza yargılamasının aşırı uzun süresinden yakındıklarını, öyle ki tıbbi personele atılı suçların zamanaşımına uğradığını tespit etmektedir. Somut olayda Mahkeme; Asliye Ceza Mahkemesi’nin yargılamayı 23 Temmuz 2009 tarihinde, yani başvuranın şikâyetinden sekiz yıldan fazla bir süre sonra, 30 Mayıs 2012 tarihinde Yargıtay tarafından onanan bir kararla sonlandırdığını tespit etmektedir.
118. Ancak Mahkeme; engel ya da zorlukların, soruşturmanın belirli bir durumda ilerlemesine mâni olduğu kanısına varılabilse de, yargılanabilir kişilerin güvenini korumak ve hukuk devletine bağlılıklarını sürdürmek ve herhangi bir yasadışı eylemlere tolerans gösterilmesi ya da gizli anlaşma yapılmasını önlemek amacıyla, mercilerin ivedilikle cevap vermesinin büyük önem taşıdığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Šilih kararı, § 196). Bu durumda Mahkeme; yalnızca ihtilaf konusu yargılama süresinin, davada gereksiz bir gecikmeye mahal vermeksizin, ivedi olarak inceleme gerekliliğini yerine getirmediğini tespit edebilmektedir (bk. benzer bir yaklaşım için, Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk, § 101).
119. İdari yargılamayla ilgili olarak ise Mahkeme; İdare Mahkemesinin, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen ve Leyla Karataş’ın ölümünün kendisinde daha önceden mevcut olan akciğer rahatsızlığına bağlı olduğu yönündeki rapora dayanarak başvuranların tazminat talebini reddettiğini gözlemlemektedir (yukarıda 39. paragraf). Mahkeme kuşkusuz, bir hasta hayatını kaybettiğinde tıbbi sorumluluk rejimi kapsamında bilirkişi incelemesi yapılmasının arz ettiği önemin ve söz konusu ölüm olayı ile tıbbi bakımının üstlenilmesi arasında ortaya çıkan nedensellik sorununun farkındadır. Mahkeme; hâkimlerin, olası bir ihmalkârlık ya da tıbbi kusur ve zarar arasında neden-sonuç ilişkisi bulunup-bulunmadığını araştırmak amacıyla, tıbbi bilirkişi görüşlerine atıfta bulunabilmelerinin önem arz ettiği kanaatindedir.
120. Bu nedenle Mahkeme; mevcut davanın koşullarında, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından varılan sonuçların, idari yargı organları üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğunu gözlemlemektedir. Ancak patolojik yatkınlığın varlığı, nedensellik bağının incelenmesi hususunda belli bir önem arz ediyorsa da; Adli Tıp Kurumunun, sonuca varırken, hastanın tedavi edilme koşullarının bu yatkınlık üzerindeki etkisini incelediği ve ilgilinin, Yeşilyurt Atatürk Hastanesine ilk müracaatında sağlık durumu üzerinde bir değerlendirme yaptığı görünmemektedir.
121. Bu bağlamda Mahkeme; idari yargı organlarının, ihtilaf konusu durumların ardarda yaşanmasının, Yeşilyurt Atatürk Hastanesine solunum güçlüğü sebebiyle yapmış olduğu birinci müracaatı ile ikinci müracaatı arasında Leyla Karataş’ın sağlık durumunun kötüleşmesi üzerindeki muhtemel etkilerini aydınlatmaya çalışmadıklarını gözlemlemektedir. Bunun yanı sıra müteveffayı; ilk müracaatı sırasında ek muayenelerden vazgeçmesine neden olabilecek durumlar ve bu tür bir tedaviden vazgeçmesinin, sağlık durumu üzerindeki etkileri hakkında açıklamada bulunmamışlardır.
122. Yukarıda sıralanan gerekçeler ışığında, Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
b) Ölü doğan çocuğun yaşam hakkının korunması ile ilgili olarak
123. Mahkeme, Büyük Daire’nin, Vo/Fransa kararında (yukarıda anılan, § 82), yaşamın bilimsel ve hukuki başlangıcı hakkında Avrupa’da bir uzlaşma olmaması halinde, yaşamın başlangıcının hareket noktasının Mahkeme tarafından genellikle Devletlerin takdirine bırakılmış olduğunu hatırlatmaktadır. Büyük Daire’ye göre; “Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından doğacak çocuğun bir “kişi” olup olmadığına soyut olarak yanıt vermek ne istenebilir bir şeydir, ne de mümkündür” (idem, § 85).
124. Söz konusu hükmün verilmesinden bugüne Büyük Daire; bu ilkenin önemini, fetüs adına talep edilen haklar ile onu taşıyan annenin haklarının birbirinden ayrılamaz biçimde bağlı olduğu sonucuna vardığı yukarıda anılan A, B ve C davasında vurgulama imkânı elde etmiştir (bk. aynı anlamda, yukarıda anılan Vo kararının 75-80. paragraflarında yer verilen Sözleşme’ye dayalı içtihadın analizi).
125. Somut davanın koşullarında Mahkeme; bu yaklaşımından uzaklaşmasını gerektirebilecek bir neden görmemekte ve başvuranların fetüsün Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamına girip girmediğine ilişkin şikâyetini inceleme gereği duymamaktadır (bk. benzer bir yaklaşım için, yukarıda anılan Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk kararı, § 109). Mahkeme, bahse konu fetüsün hayatının Leyla Karataş’ın hayatına sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve Leyla Karataş’a uygulanacak tedaviye muhtaç olduğunu düşünmektedir. Ancak bu durum, ölen kişinin yaşam hakkının ihlali yönünden incelenmiştir. Bu nedenle Mahkeme, başvuranların şikâyetinin ayrı bir incelemeyi gerektirmediğini düşünmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
126. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
127. Başvuran Davut Sayan; Leyla Karataş’ın hayatını kaybetmesi nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği maddi zarar nedeniyle 40.000 avro; manevi zarar nedeniyle 40.000 avro talep etmektedir. Başvuran aynı zamanda, ölü doğan çocuğunu kaybetmesi nedeniyle maruz kaldığı maddi zarar nedeniyle 20.000 avro; manevi zarar nedeniyle 20.000 avro talep etmektedir. Başvuranlar Eylem, Devrim ve Bahar Sayan; annelerinin hayatını kaybetmesi nedeniyle maruz kaldıklarını iddia ettikleri maddi zarar bağlamında ayrı ayrı 30.000 avro; manevi zarar bağlamında ayrı ayrı 30.000 avro talep etmektedir. Başvuranlar Eylem, Devrim ve Bahar Sayan aynı zamanda, ölü doğan çocuğu kaybetmeleri nedeniyle maruz kaldıkları manevi zarar nedeniyle ayrı ayrı 10.000 avro talep etmektedir.
128. Hükümet bu iddialara karşı çıkmakta ve Mahkeme tarafından tespit edilebilecek ihlal ile iddia edilen manevi zarar arasında nedensellik bağı bulunmadığını iddia etmektedir. Hükümet ayrıca, manevi zarar bağlamında talep edilen meblağların aşırı olduğunu ve Mahkeme’nin içtihadıyla bağdaşmadığını ileri sürmektedir.
129. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, manevi tazminat bağlamında müştereken 20.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
B. Masraf ve Giderler
130. Başvuranlar aynı zamanda, ulusal yargı organları ile Mahkeme önünde yapmış oldukları masraf ve giderler için 20.000 avro talep etmektedir. Başvuranlar kanıtlayıcı belge olarak, ulusal makamlar tarafından ödenmesine karar verilen tazminat miktarının %25’ine tekabül eden ve 30 milyon Türk lirasının altında olamayacak olan meblağa ilişkin Avukat Ücret Sözleşmesinin yanı sıra faturalar ve banka havalesi çizelgesi ibraz etmektedirler.
131. Hükümet bu iddiaları kabul etmemekte ve avukatlık ücreti olarak gösterilen meblağın belirsiz olduğunu ve başvuranların masraf ve giderler bağlamındaki iddialarını destekleyecek belgeler ibraz etmediklerini ileri sürmektedir.
132. Mahkeme’nin içtihadına göre; bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda Mahkeme; elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, adli yardım bağlamında başvuranların avukatına daha önce ödenen 850 avro düşülmek suretiyle tüm masraflar için 4.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, başvuranlara müştereken 3.150 avro ödenmesine karar vermektedir.
C. Gecikme Faizi
133. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4.
a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
i) Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, müştereken 20.000 (yirmi bin) avro ödenmesine;
ii) Masraf ve giderler için, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, müştereken 3.150 (üç bin yüz elli) avro ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 11 Ekim 2016 tarihinde bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] ÇKS: Çocuk Kalp Sesleri
[2] Türk lirası.
[3] CPR : Kardiyopulmoner resüsitasyon
[4] Ölü görünme durumu: Apgar puanı, yeni doğan bebekte hayati fonksiyonların durumunu ölçmeye imkân verir.
[5] NST: Non Stress Test (fetusun reaktivitesinin incelemesi)
[6] Elektrokardiyografi
[7] Non Stress Test
[8] İdrar koryonik gonadotropin (idrardaki HCG hormonu miktarı)
[9] 1 Ocak 2005 tarihinde, eski Türk lirasının (TRL) yerine, Türk lirası (TRY) yürürlüğe girmiştir. 1 TRY, bir milyon TRL’ye tekabül etmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy