AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SEĞMEN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 11314/10)
KARAR
STRAZBURG
17 Mart 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Başkan,
Egidijus Kūris,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 11 Şubat 2020 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Yaşar Seğmen’in (“başvuran”) 6 Şubat 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (11314/10 No.lu) bulunmaktadır. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Ü. Seğmen tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine dair sunduğu şikâyet, 10 Nisan 2018 tarihinde Hükümete bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmının Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
olay ve olgular davanın koşulları Başvuran, 1987 doğumlu olup, Kocaeli’nde ikamet etmektedir. Başvuran, olayların meydana geldiği tarihte, Kocaeli Üniversitesinde öğrenci idi. Kocaeli Cumhuriyet Savcısı, 10 Haziran 2008 tarihli iddianameyle, başvuranı, Yüksek Öğretim Kurulu (“YÖK”) Başkanı Y.C.Ö.nün Kocaeli Üniversitesine yaptığı resmi ziyareti dolayısıyla düzenlenen bir gösteri sırasında attığı sloganlar nedeniyle hakaret suçuyla suçlamıştır. Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesi (“Sulh Ceza Mahkemesi”), 30 Haziran 2009 tarihinde, başvuranı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 1. fıkrasına ve 3. fıkrasının (a) bendine dayanarak, bir yıl, iki ay, on yedi gün hapis cezasına mahkûm ederek, ilgili hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, bu bağlamda, dosyada bulunan DVD kayıtlarına ve bilirkişi raporlarına göre, başvuranın, kendisinin de aralarında bulunduğu bir öğrenci grubuyla birlikte, olay yerinde bulunan YÖK Başkanı’na ve jandarmalara yönelik olarak “Jandarma, defol”, “Aşırı dinci Ö.”, “Burada bu yobaz YÖK Başkanı’nın konuşmasına nasıl izin verebilirler?”, “Eğer, bu aşırı dinci içeri girmeye çalışırsa, biz buradayız”, “Tayyip’i alana, Ö. bedava” şeklinde sloganlar attığını tespit etmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, bu sloganların hakaret suçu oluşturduğu kanısına varmıştır. Kocaeli Asliye Ceza Mahkemesi, 6 Ağustos 2009 tarihinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının usul ve kanuna uygun olduğu kanaatine vararak, bu karara karşı başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.
II. ilgili iç hukuk kuralları Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) “Hakaret” başlıklı 125. maddesinin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
“Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (...) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(...)
Hakaret suçunun;
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,
(...)
İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.”
hukuki değerlendirme sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında Başvuran, attığı sloganlar nedeniyle hakkında yürütülen ceza yargılamasının, Sözleşme’nin 10. maddesiyle öngörülen ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
Kabul Edilebilirlik Hakkında Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları Başvuran, YÖK Başkanı hakkında sloganlar atarak, yalnızca, üniversiteleri denetleyen makam olarak söz konusu Başkan tarafından yapılan eylemler nedeniyle kendisini eleştirmek için ifade özgürlüğü hakkını kullandığını ileri sürmektedir. Hükümet, buna cevap olarak, başvuran tarafından ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik müdahalenin kanunla, yani Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğünü ve başkalarının itibarının veya haklarının korunması yönünde meşru amaç izlediğini belirtmektedir. Hükümet, kendi ifadesine göre, olgusal bir dayanağa sahip olan bir eleştiri olarak değerlendirilemeyecek olan ve YÖK Başkanı hakkında karalayıcı ifadeler içeren, başvuran tarafından atılan sloganları dikkate alarak, ulusal mahkemelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayatına saygı hakkı arasında adil bir denge kurduklarını belirtmektedir. Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğunu eklemektedir.Mahkemenin Değerlendirmesi Mahkeme, somut olayda, olayların meydana geldiği tarihte üniversitede öğrenci olan başvuranın, YÖK Başkanı’nın üniversitesine yaptığı ziyaret sırasında söz konusu Başkan hakkında attığı sloganlar nedeniyle hapis cezasına mahkûm edildiğini ve ardından, ilgili hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini kaydetmektedir. Mahkeme, başvuran hakkında yürütülen ceza yargılamasının ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği, bu müdahalenin kanunla, özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesiyle öngörüldüğü (yukarıda 9. paragraf) ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından, başkalarının itibarının veya haklarının korunması yönünde meşru bir amaç izlediği hususlarının taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını gözlemlemektedir. Müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak, Mahkeme, özel hayatın ve ifade özgürlüğünün korunması konusunda kendi içtihadından doğan ve bilhassa Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], No. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (alıntılar)) ve Tarman/Türkiye (No. 63903/10, §§ 36‑38, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın itibarının korunması hakkı arasında ulusal makamlar tarafından bir denge kurulmasının kendi içtihadında belirtilen kriterlere saygı çerçevesinde gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini değerlendirmek için (yukarıda anılan Tarman kararı, § 38) esasen, ulusal hâkim tarafından kabul edilen gerekçeye dikkat etmesi gerektiğini belirtmektedir (ibidem, § 40). Mevcut davada, Mahkeme, Sulh Ceza Mahkemesinin, başvuranı mahkûm etmek için, verdiği kararda belirtilen ihtilaf konusu sloganların hakaret suçu oluşturduğunu belirtmekle yetindiğini kaydetmektedir (yukarıda 7. paragraf). Mahkeme, Sulh Ceza Mahkemesi tarafından kararında böylelikle kabul edilen gerekçenin, somut olayda, bu mahkemenin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayatına saygı hakkı arasında, kendi içtihadında ortaya konulan ilgili kriterlere uygun olarak, yeterli bir denge kurduğunu tespit etmesine imkân vermediğini ifade etmektedir (yukarıda anılan Tarman kararı, § 38). Nitekim Mahkeme, bu kararın, karşı tarafın özel hayatına saygı hakkının mevcut dava koşullarında başvuranın cezaya mahkûm edilmesi nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmesini haklı gösterip gösteremeyeceği hususu hakkında tatmin edici bir gerekçe sunmadığı kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, özellikle bu karar çerçevesinde, başvuran hakkında hapis cezasının verilmesinin ardından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinin orantılılığı ve bu cezanın ilgilinin ifade özgürlüğü üzerinde yaratabileceği caydırıcı etki hakkında incelemelerin yapılmadığını kaydetmektedir (bu bağlamda bk., Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], No. 33348/96, § 116, AİHM 2004‑XI, ve Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 70, 15 Eylül 2015). Mahkeme, yukarıda ifade edilenleri dikkate alarak, mevcut dava koşullarında, ulusal makamların kendi içtihadında ortaya konulan kriterlere uygun şekilde söz konusu menfaatler arasında bir denge kurmadıkları kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme somut olayda, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermektedir.sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması hakkında Başvuran, avukatlık ve ulaşım masraflarının söz konusu olduğunu belirterek, maruz kaldığını belirttiği maddi zarar bağlamında 2.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran aynı zamanda, maruz kaldığı manevi zarar bağlamında 5.000 avro talep etmektedir. Hükümet, maddi zarar için sunulan talebin desteklenmediğini ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, iddia edilen ihlal ile manevi zarar için sunulan talep arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını, bu talebin desteklenmediğini ve aşırı olduğunu ve Mahkeme tarafından içtihadında ödenmesine karar verilen meblağlara uygun olmadığını iddia etmektedir. Mahkeme, başvuran tarafından bu bağlamda gereken kanıtlayıcı belgelerin sunulmaması nedeniyle, maddi zarar bağlamında dile getirilen talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, manevi tazminat olarak ilgiliye 2.500 avro ödenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve bu miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.500 EUR (iki bin beş yüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 17 Mart 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy