AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
SETON / BİRLEŞİK KRALLIK
(Başvuru no. 55287/10)
KARAR
STRAZBURG
31 Mart 2016
İşbu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Seton/Birleşik Krallık davasında,
Başkan,
Mirjana Lazarova Trajkovska,
Yargıçlar,
Ledi Bianku,
Linos-Alexandre Sicilianos,
Paul Mahoney,
Aleš Pejchal,
Robert Spano,
Armen Harutyunyan,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı André Wampach’ın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Birinci Bölüm), 8 Mart 2016 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonrasında, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı aleyhine açılan (55287/10 no’lu) davanın temelinde, Birleşik Krallığın bir vatandaşı olan John Edward Seton’un (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 13 Eylül 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran 1983 doğumludur ve hâlihazırda HMP Whitemoor’da tutulmaktadır. Başvuran, Mahkeme önünde, Blackfords LLP’de görev yapan ve Croydon Barosuna bağlı Avukat G. Bloxsome tarafından temsil edilmiştir. Birleşik Krallık Hükümeti (“Hükümet”) ise, Dışişleri Bakanlığında görev yapan temsilcisi J. Grainger tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
3. Mevcut dava, başvuranın Jon Bartlett cinayetinden Merkezî Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir yargıç ve jüri önünde yargılanması ve mahkûm edilmesine ilişkindir. Müşterek sanık Lee Osborne, bir suçluya yardım etmekten yargılanmış ve beraat ettirilmiştir.
4. Dava konusu olaylar, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
A. Cinayet
5. Bartlett 31 Mart 2006 tarihinde saat 19:40 civarında vurularak öldürülmüştür. Tanıklara göre, bir beyzbol şapkası takan tetikçi, gümüş renkli Vauxhall Vectra marka araçla uzaklaşmıştır. 1 Nisan 2006 gününün erken saatlerinde gümüş renkli bir Vauxhall Vectra marka araç, vurulma yerinden kısa bir mesafede ateşe verilmiştir.
6. Başvuran, cinayetten kısa bir süre sonra uçakla Hollanda’ya gitmiştir. Akabinde ise, Bartlett cinayetinden yargılanmak üzere Hollanda’dan Birleşik Krallık’a iade edilmiştir.
B. Başvuranın savunması
7. Başvuran, Bartlett’in önceden ağır uyuşturucu ve ateşli silah suçlarından mahkûmiyeti bulunan ve söz konusu zamanda cinayetten ötürü kendisine verilen hapis cezası infaz edilmekte olan Pearman tarafından öldürüldüğünü iddia ettiği yazılı savunmasını 1 Nisan 2008 tarihinde resmen sunmuştur.
8. Başvuranın anlatımına göre, kendisi Pearman ve Bartlett ile bir uyuşturucu satışına müdahil olmuştur. Pearman ve Bartlett 31 Mart 2006 sabahı başvurandan, gönderilen uyuşturucuyu teslim alabilmeleri için kendilerine bir araç sağlamasını istemiştir. Aynı günün ilerleyen saatlerinde başvuran, Osborne ve Pearman’ın huzurunda Vectra marka aracı satın almış; ancak, Pearman aracı sürerek uzaklaşmıştır.
9. Başvuran uyuşturucu parasından payını kendisine vermesi için saat 19:30’da Vectra marka aracı süren Pearman’le tekrar buluşmuş ve beyaz bir kamyonet sürmekte olan Osborne’la birlikte mekândan ayrılmıştır.
10. Başvuran, görüşmenin ardından kendi ebeveynlerinin evine gitmiştir. Başvuran gece bir benzin istasyonuna gitmiş ve burada bulunduğu sırada, annesi yanan Vectra marka aracın bulunduğu caddenin yakınında ikamet eden bir arkadaşını aramıştır.
C. Pearman’ın ifadesi
11. Polis 4 Temmuz 2008 tarihinde, Pearman’ın başvuranın iddiaları hakkındaki ifadesini almıştır. Pearman, sorulan sorulara “Yorum yok” şeklinde cevap vermiştir. Pearman akşam oğlunu arayarak kendisine başvuranı tanımadığını ve cinayet hakkında hiçbir bilgisi olmadığını söylemiştir. Başvuran, 17 Temmuz 2008 tarihinde eşini aramış ve tekrar cinayete hiçbir şekilde karışmadığını belirtmiştir. Her iki telefon görüşmesi de, A kategori bir hükümlü olarak Pearman’ın da bileceği üzere, kayıt altına alınmıştır.
D. Yargılama
12. Başvuranın Bartlett cinayetine dair yargılaması 11 Ağustos 2008 tarihinde başlamıştır. Yargılama sırasında başvuran, jüri için asıl meselenin katilin kendisi mi yoksa Pearman mı olduğu hususunu kabul etmiştir. Pearman’dan, yargılamada ifade vermesi veya tanıklık etmesi istenmiş; ancak, Pearman bunu kabul etmemiştir. Bu husus, Pearman’ın tutulmakta olduğu cezaevinden bir memurun ifadesi aracılığıyla mahkemeye bildirilmiştir.
1. Pearman’ın telefon görüşmelerinin kabul edilmesi
13. İddia makamı, başvuranın savunmasını çürütmek amacıyla, 2003 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nın 114(1)(d) maddesi uyarınca Pearman’ın telefon görüşme kayıtlarını delil olarak sunmak istemiştir (Bk. aşağıda 40. paragraf). Savunma makamı, söz konusu kayıtların delil olarak kabul edilmesine itiraz etmiş; fakat yargıç, kayıtların kabul edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Yargıç kararında, Pearman’ın çok açık bir şekilde, polise ifade vermeye veya yargılamada tanıklık etmeye hazır olmadığını belirttiğini ifade etmiştir.
14. Yargıç, kayıtların kabul edilip edilmemesi hususunda karar verirken, 2003 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nın 114(2) maddesinde sıralanan meseleleri değerlendirmiştir (Bk. aşağıda 40. paragraf).
15. Yargıç ilk olarak, Pearman’ın “hiçbir şekilde karışmadığı bir cinayete dâhil edilmekten ötürü samimi öfkesini ifade ettiğinin anlaşıldığı” gerekçesiyle, delilin güçlü bir ispat değeri olduğuna ikna olduğunu belirtmiştir.
16. Yargıç ikinci olarak, Pearman’ın tanıklık etmeyi reddetmesi nedeniyle davet edilemeyeceğini belirtmiş; fakat polis tarafından o zamana kadar gerçekleştirilen tüm araştırmaların Pearman’ın cinayete karışmadığı hususunu doğruladığını kaydetmiştir.
17. Yargıç üçüncü olarak, söz konusu delilin “aşırı derecede önemli” olduğuna ikna olduğunu söylemiştir.
18. Yargıç dördüncü olarak, başvuran ve müşterek sanığın müdafiinin Pearman’ın telefon görüşmelerinin cezaevi yetkilileri tarafından kayıt altına alındığını bileceğini ileri sürdüğü ve Pearman’ın ifadelerinin kendi lehine hizmet ettiğini iddia ettiği beyanlarına atıfta bulunmuştur. Yargıç, bu hususların, Pearman’ın inkârlarına verilmesi gereken ağırlığı değerlendirirken jürinin dikkate alması gerekenin tamamen geçerli yorumlar olduğunu; ancak, delilin kabul edilmemesi için gerekçe teşkil etmediği görüşünde olduğunu belirtmiştir.
19. Yargıç beşinci olarak, görüşmelerin kayıtlı olması dolayısıyla delilin güvenilir olduğunun açık olduğuna dikkat çekmiştir.
20. Yargılamayı yapan yargıç altıncı olarak, savunma makamının, davada Pearman’ın önceki mahkûmiyetleri ve kendisine verilen ve infaz edilmekte olan müebbet hapis cezasının nedeni olan cinayetin ayrıntılarını çapraz sorgulama imkânı bulduğunu belirtmiştir. Ayrıca yargıç, Pearman’ın yorumlarının kendi lehine hizmet ettiğinin ve telefon görüşmelerinin kayıt altına alındığını bileceğinin jüri tarafından değerlendirilmesi gerektiğini kaydetmiştir.
21. Yargıç son olarak, kasetlerin dinletilmesinin başvuran hakkında herhangi bir gerçek önyargının oluşmasına neden olmayacağı kanaatinde olduğunu belirtmiştir.
2. Delillerin geri kalanı
22. Yargılamada kasetlerin dinletilmesine ek olarak iddia makamı, başvuranın ve mağdurun birbirini tanıdığına ve her ikisinin de önemli ölçüde uyuşturucu ticaretine müdahil olduğuna ilişkin deliller ileri sürmüştür. Bartlett’in evinde, biri borçlara ilişkin bir liste olmak üzere, uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı eşyalar ele geçirilmiştir. Başvuranın isminin yer aldığı listede başvuran, mağdura 24.000 İngiliz sterlini tutarında borçlu olarak gösterilmiştir.
23. İddia makamı ayrıca, başvuranın daha önce yakalandığı sırada ateşli silah bulundurduğunun tespit edildiği hususuna dayanmıştır. Başvuran ifadesinde, söz konusu yakalama işleminin yapıldığı sırada uyuşturucu tacirliği yaptığını kabul etmiş; ancak ateşli silah bulundurduğunu reddetmiştir.
24. Bartlett’in cep telefonu kayıtları da, cinayetin gerçekleştiği gün Bartlett’in başvuranla irtibat içerisinde olduğunu göstermek üzere ibraz edilmiştir. Bartlett ve başvuran arasındaki en son telefon görüşmesi, cinayetten kısa bir süre önce, saat 19:22’de kaydedilmiştir. Ayrıca, cinayetin on gün öncesinde başvuran ve Bartlett arasında dikkate değer ölçüde telefon irtibatı gerçekleşmiştir.
25. Gümüş renkli Vectra marka aracı satan kişi, cinayetin gerçekleştiği gün öğleden sonra başvuran tarafından kendisiyle irtibata geçildiği ve başvuranın saat 18:00’de evinde bir görüşme ayarladığı yönünde ifade vermiştir. Aracı satan kişinin annesi, arabayı teslim alan iki adamdan birinin isminin John olduğu ve bir beyzbol şapkası taktığı yönünde tanık ifadesi vermiştir. Adamlar arabayı almak için, söz konusu gün Osborne’un babası tarafından bir kiralama şirketi olan AVA’dan kiralanan ve aynı gün akşam saat 18:00’de Osborne’a teslim edilen beyaz bir kamyonetle gelmişlerdir. Kamyonetin yan tarafında dikkat çeken ve turuncu renkli bir yazı bulunmaktaydı.
26. Tanıklar ayrıca, cinayetin işlendiği sırada, vurulma olayının meydana geldiği yerin yakınlarında beyaz bir kamyonet görmüşlerdir. Kamyonetin yan kısmında turuncu renkli bir yazı mevcuttu ve bu kamyonet, aynı tarihte AVA’dan kiralanan kamyonetle birebir aynı değilse de, benzerdi.
27. Baz istasyonu sinyal kayıt tespiti, başvuranın cep telefonunun 19:28 ile 19:50 arasında kapalı olmasına rağmen, olayın gerçekleştiği sırada, cinayetin işlendiği yerin yakınlarında olduğunu göstermek amacıyla iddia makamı tarafından delil olarak ileri sürülmüştür. Baz istasyonu sinyal kayıt tespiti de başvuranın ve müşterek sanığın, Vectra marka aracın 20:01 ve 20:17 arasında bulunduğu caddenin yakınlarında olduğunu ortaya koymuştur.
28. Vurulma olayının gerçekleştiği sokakta ikamet eden kişiler ifade vermişlerdir. Bu kişilerden biri, iki el silah sesinin ardından bir adamın arabaya koştuğunu ve arabayla çok hızlı bir şekilde uzaklaştığını duyduğunu belirtmiştir. Diğer bir tanık Rita Willott, tetikçiyi yirmi ila otuz yaşları arasında, orta yapılı, orta boylu ve beyzbol şapkası takan bir kişi olarak tarif etmiştir. Rita Willott, olay yerinden ayrılan Vectra marka aracın tarifiyle örtüşen bir araba görmüştür. Willott’un ifadesine itiraz edilmemiş ve ifade jüriye okunmuştur. On yaşında bir erkek çocuğu olan üçüncü görgü tanığı da, tetikçinin otuzlu yaşlarda ve beyzbol şapkası takan bir kişi olduğu yönünde ifade vermiştir. Dördüncü görgü tanığı Gordon Raggett de, başvuranla örtüşen bir tarif yapmıştır. Beşinci tanık Kate Botwright, hem arabayı, hem de kamyoneti vurulma olayının gerçekleştiği yerin yakınlarında gördüğü yönünde ifade vermiştir. Arabayı süren kişi, ergenlik çağında veya yirmili yaşlarının başında, kısa kahverengi saçlıydı ve bir beyzbol şapkası takıyordu. Diğer bazı tanıklar, Vectra marka aracı süren adamın beyaz ırktan olduğu ve beyzbol şapkası taktığı yönünde ifade vermiştir.
29. Benzin istasyonuna ait kapalı devre kamera sistemi kaydında, başvuranın saat 01:47’de beyaz AVA kamyoneti sürdüğü, beyzbol şapkası taktığı ve bir arkadaşıyla telefon görüşmesi yaptığı görülmüştür. Başvuran tarafından aranan cep telefonunun, Vectra aracın bulunduğu caddeyi kapsayan baz istasyonunun yakınlarında olduğu tespit edilmiş ve iddia makamı, başvuranın arabanın imha edilmesi konusunda tartıştığı çıkarımında bulunmuştur.
30. Bir polis komiseri de, Pearman’a ilişkin araştırmalar hakkında ifade vermiştir. Polis, Pearman ile Bartlett veya başvuran arasında herhangi bir bağlantı tespit etmemiş (örneğin, Bartlett’in telefonlarında Pearman’ın adı geçmemekteydi) ve komiser, Pearman’ın Bartlett cinayetine müdahil olduğuna ilişkin kesinlikle hiçbir delilin mevcut olmadığı sonucuna varmıştır.
31. Pearman’ın bir fotoğrafı da delil olarak ileri sürülmüştür. İddia makamı, ellili yaşlarında olan Pearman’ın, tetikçiye ilişkin olarak görgü tanıkları tarafından yapılan tarife uymadığını savunmuştur.
32. Pearman’ın uyuşturucu suçları, ateşli silah suçları ve 2 Mayıs 2006 tarihinde işlenen cinayetten ötürü önceki mahkûmiyetleri de ileri sürülmüştür.
3. Yargıcın jüriye yaptığı özet ve jüri kararı
33. Yargılamayı yapan yargıç, Pearman’ın telefon görüşmelerine ilişkin olarak jüriyi aşağıdaki şekilde yönlendirmiştir:
“Şayet bu delile ağırlık verecekseniz, ne ölçüde ağırlık vereceğinize karar vermek size düşüyor; ancak buna ilişkin olarak dikkatinizi çekmem gereken belirli sınırlar mevcuttur: (a) tanıkları tanık kürsüsünde görme ve dinleme fırsatınız olmadı ve bazen, bir tanığı gördüğünüzde ve duyduğunuzda, verdiği ifadenin dürüst ve doğru olup olmadığı hakkında daha net bir fikir sahibi olabilirsiniz; (b) tanıkların ifadeleri çapraz sorguya tabi tutulmak suretiyle test edilmedi ve tanıkların ifadelerinin bu tür bir sorgulamanın üstesinden ne şekilde gelebileceğini görme fırsatınız olmadı; (c) Pearman’ın Jon Bartlett cinayetine müdahil olmadığı yönündeki söylemleri, kendi lehine hizmet eden ifadeler olmuştur. Ayrıca Pearman, kendisi gibi yüksek riskli A kategori hükümlüler tarafından cezaevinden yapılan aramaların kayıt altına alındığını yüksek ihtimalle biliyordu ve bu görüşmelerde kendi aile fertleriyle konuşmuştu.”
34. Yargılamayı yapan yargıç, Pearman’ın önceki mahkûmiyetlerine ilişkin olarak jüriyi aşağıdaki şekilde yönlendirmiştir:
“Bu delilleri, davada şu iki meseleyi çözüme kavuşturmanızda size yardımcı olabileceği gerekçesiyle dinlediniz: (a) mahkûmiyetlerin Pearman’ın 31 Mayıs 2006 tarihinde uyuşturucu ticareti yapma, ateşli silah taşıma ve cinayet işleme eğiliminde olup olmadığı ve bu durumun, Pearman’ın mevcut davada tetikçi olmasını daha muhtemel kılıp kılmadığı; ve (b) Pearman’ın oğlu ve eşiyle yaptığı telefon görüşmelerinde davayla herhangi bir alakasının bulunmadığını belirtmesinin doğru ve güvenilir olup olmadığı. Kötü nam salmış bir insanın gerçekleri anlatma ihtimali daha düşük olabilir; ancak bu, kişinin gerçekleri anlatamayacağı sonucunu doğurmaz.
Yardımcı olacağını düşündüğünüz takdirde Pearman’ın kötü namına ilişkin delilleri az önce belirttiğim amaçlarla kullanabilirsiniz. Şayet yardımcı olacaksa, kötü nama ilişkin delillerin ne derecede yardımcı olacağına karar vermek size düşüyor. İddia makamı, Seton’un 1 Nisan 2008 tarihli yazılı savunmasında katil olarak Pearman’ın adını belirtmeyi tercih etmesinin tek sebebinin, Pearman’ın uyuşturucu suçları, ateşli silah suçları ve cinayet konusunda aşırı derecede kötü bir nam salmış olduğunu ve dolayısıyla bu davada cinayetle suçlamak için ideal kişi olduğunu biliyor olması olduğunu ileri sürmektedir. Sanık Seton ise, Pearman’ın Jon Bartlett’i öldürdüğüne inandığı gerekçesiyle Pearman’ın adını verdiğini belirtmektedir.”
35. Jüri, müzakereleri sırasında Pearman’ın telefon konuşmalarını tekrar dinleme talebinde bulunmuş ve bu talep kabul edilmiştir. Jüri 26 Ağustos 2008 tarihinde, oy çokluğuyla, başvuranı cinayetten mahkûm etmiştir. Başvuran, asgari otuz yılı infaz edilmek üzere müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Başvuran, Temyiz Mahkemesi önünde mahkûmiyet kararını temyiz etmiştir.
4. Temyiz
36. Temyiz izni başvurusu ilk olarak 2009 yılının Şubat ayında tek bir yargıç tarafından incelenerek reddedilmiştir. Başvuru 14 Kasım 2009 tarihinde, tam kadro mahkeme önünde yenilenmiş ve temyiz izni verilmiştir. Temyiz iznini verirken mahkeme, yargılamayı yapan yargıcın Pearman’ın mahkeme huzuruna çıkarılmasına dair yeterli araştırma yapmadığı hususunu savunulabilir bulmuş ve aşağıdaki gözlemlerde bulunmuştur:
“Bize öyle geliyor ki, aksine zorlayıcı gerekçeler bulunmadıkça, mevcut en iyi delillerin jüri önüne konulması uzun süredir var olan bir ilkedir. Bu kez, jüri Pearman’ın ifadesini dinlemek yerine, iki konuşmasının kaydını dinlemiştir. Ayrıca, jürinin karar vermek üzere jüri odasına çekildikten kısa bir süre sonra kayıtları tekrar dinlemek istemiş olması ve belirli bir süre müzakere edildikten sonra kayıtların jüriye dinletilmiş olması da dikkate değer bir husustur. Belki de, Pearman bizzat ifade vermiş olsaydı, Pearman’ın ifadesinin hatırlatılması için jüri tarafından bir talepte bulunulmuş olması halinde yargıcın jüri için kendi defterinden ifadeyi özetleyeceğini düşünmek uygun olabilir. [Başvuranın avukatı] Wass, kayıtların jüriye ikinci kez dinletilmesinin, kayıtların içerdiği dolaylı delillerin önemini arttıran bir husus olduğunu iddia etmektedir. Davanın tamamı kapsamında kayıtların önemli deliller olduğu şüphesizdir (en azından biz buna ikna olduk); ileri sürülen tüm gerekçelerden ötürü temyiz izninin verilmesi gerektiği ve duruşma yapılması gerektiği kanaatine varmış bulunmaktayız.”
37. Tam kadro mahkeme 4 Mart 2010 tarihinde davayı görmüş ve kararını saklı tutarak, temyiz başvurusunu reddetmiştir. Karar 12 Mart 2010 tarihinde tefhim edilmiştir. Pearman’ın telefon kayıtlarıyla bağlantılı olarak mahkeme, aşağıdaki gözlemlerde bulunmuştur:
“Temyiz başvurusu sahibi [mevcut başvuran] adına, görüşme kasetlerinin, Pearman ifade vermek üzere davet edilmeksizin veya davet edilme girişiminde bulunulmaksızın kabul edilmemiş olması gerektiği ileri sürülmüştür.
...
Bu iddiadaki güçlük, yargıcın Pearman’ın ifade vermeyeceği yönündeki olgu tespitidir. Pearman’ın mahkemeye gelmeye zorlanabileceği doğrudur. Ancak, yargıcın gerekçeleri konusunda ihtilafın söz konusu olmadığı tespitine göre, Pearman’ı mahkemeye gelmeye zorlamak verimli olmazdı. Ayrıca, Pearman’ın kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığını kullanma hakkı konusunda uyarılması gerekirdi. Gerçekçi olarak bakıldığında, Pearman tarafından makul bir ifade verilmesi ihtimali yoktu. Savunma makamının elde edeceği tek şey, Pearman’ın inatçılığını görmesi muhtemel olan jürinin önüne getirilmesini sağlamak olurdu.
Yargıç, söz konusu delilin önemli olduğunu ve yüksek ispat değerinin olduğunu değerlendirmiştir. Jürinin bu görüşü paylaşıp paylaşmadığını bilmiyoruz. Savunma makamı, ifadelerin kişinin kendi lehine hizmet ettiğini ve kayıt altına alındığını bilen ciddi bir suçlu tarafından kullanılan ifadeler olduğunu söyleyebilmiştir. Bu temyiz başvurusunun merkezindeki husus, yargıcın 2003 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nın 114(2) maddesinde ele alınması gereken meseleleri ele almış olmasıdır. Pearman hakkındaki iddia geç ileri sürülmüş olup, temyiz başvurusu sahibinin davasında Pearman’ın cinayetin sorumlusu olduğunu cinayet işlendikten sonraki günlerde de biliyor olması dolayısıyla, iddianın Devlet tarafından soruşturulmasını daha güç hale getirmek üzere kasten geç ileri sürüldüğü çıkarımında bulunulması gerekmektedir. Hal böyleyken, iddianın geç ileri sürülmüş olması dolayısıyla, Pearman’ın mahkûm edildiği cinayette kullanılan telefonlara ait görüşme kayıtları sadece 23 Nisan 2006 tarihine dayanmıştır.
Bu mahkeme Z davasında aşağıdakileri belirtmiştir:
‘25. Temyiz mahkemesi, yargılamayı yapan bir yargıcın [2003 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nın] 114(1)(d) maddesi uyarınca delili kabul etme kararına derhal müdahale etmez. Temyiz mahkemesi genellikle, yargıcın kararının, hukuki hata veya ilgili meselelerin dikkate alınmaması nedeniyle kusurlu olması halinde veya yargıcın makul şekilde veremeyeceği bir karar olması halinde müdahalede bulunmaktadır.’
Yargıcın kararı hukuki hata nedeniyle kusurlu değildir; yargıç tüm ilgili meseleleri dikkate almıştır ve kayıtların delil olarak kabul edilmesi kararı hiçbir yargıcın makul şekilde veremeyeceği bir karar değildir.
...
Bu nedenlerle, söz konusu temyiz gerekçesini reddediyoruz.”
38. Ardından Temyiz Mahkemesi şu hususları belirtmiştir:
“Mahkûmiyetin güvenliği
Ancak, her hâlükârda mahkûmiyetin güvenliğini savunuruz. Temyiz başvurusu sahibinin aleyhindeki deliller dolaylı olmakla birlikte, çok güçlüdür. Özetlemek gerekirse:
(i) Pearman’ın müdahil olduğuna ilişkin tek ifade temyiz başvurusu sahibinin ifadesidir.
(ii) Seton ve Bartlett uyuşturucu işine birlikte karışmıştır; Seton’un Bartlett’e borçlu olduğu ve Bartlett’in ödeme için baskı yaptığı yönünde deliller bulunmuştur. Seton’un Bartlett’i öldürmek için sebebi mevcut olmuştur.
(iii) Pearman’ın olaya karıştığı iddiasının geç ileri sürülmesinin geçerli bir nedeni yoktur.
(iv) Temyiz başvurusu sahibinin şayet masumsa neden ülkeden kaçtığını anlamak güçtür.
(v) Polis kapsamlı araştırmalara rağmen, Pearman ile temyiz başvurusu sahibi veya Bartlett arasındaki bağlantıya ilişkin herhangi bir delil bulmamıştır. Wass, söz konusu araştırmaların eksik olduğunu iddia etmektedir. Bununla birlikte şu var ki, bu türden bir delil mevcut değildir.
(vi) Temyiz başvurusu sahibi, Pearman’la doğrudan irtibat kurmadığını kabul etmiş ve irtibatın Bartlett aracılığıyla kurulduğunu belirtmiştir. Eğer bu üç kişinin tamamı uyuşturucu satışı işine karıştıysa, temyiz başvurusu sahibinin Pearman’ın telefon numarasını bilmemesi ve kendisini doğrudan aramamış olması gerçekten de tuhaftır.
(vii) Bartlett’in telefonlarının, Pearman’la bağlantılı herhangi bir telefon numarasını aramak için kullanıldığına ilişkin hiçbir delil mevcut değildir.
(viii) 1952 doğumlu olan Pearman, Bartlett’in öldürüldüğü tarihte 54 yaşındaydı. (Yargıç tarafından aşırı derecede önemli bir tanık olduğu belirtilen) Rita Willott’un ifadesine itiraz edilmemiş ve ifade yargılama sırasında okunmuştur. Rita Willott ateş eden adamın 20 ila 30 yaşları arasında, orta yapılı, orta boylu olduğunu ve beyzbol şapkası taktığını belirtmiştir. 10 yaşındaki bir erkek çocuğu olan Jack Doyle, tetikçinin beyzbol şapkası taktığını ve 30’lu yaşlarının ortalarında olduğunu belirtmiştir. Gordon Raggett tetikçiyi beyaz ırktan, 20’li yaşlarında, atletik, yaklaşık 1.77 m boyunda ve ince yapılı olarak tarif etmiştir. Pearman’dan ziyade temyiz başvurusu sahibi tüm bu tariflere uyuyordu. Bir tanık ise bu ifadelerin aksine, tetikçinin genç görünmediğini belirtmiştir. Wass, tetikçinin yaşı konusundaki ifadelerin göz ardı edilmesi gerektiğini; zira beyzbol şapkası takan bir adama yaş atfetme konusunda belirsizliklerin söz konusu olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, ifadelerin çoğu açıkça Pearman’dan ziyade temyiz başvurusu sahibi gibi genç bir adama işaret etmektedir. Eğer temyiz başvurusu sahibi gerçekten Willott’un ifadesini sorgulamak isteseydi, Willott’un sözlü ifade vermesi veya çapraz sorguya tabi tutulması gerekirdi.
(ix) Benzer şekilde, Kate Botwright AVA kamyonetle birlikte gördüğü Vectra marka aracın sürücüsünü ergenlik çağının sonlarında veya 20’li yaşlarının başlarında, kahverengi saçlı ve beyzbol şapkası takan bir kişi olarak tarif etmiştir. Kate Botwright’ın gördüklerine ilişkin anlatımı, temyiz başvurusu sahibinin anlatımıyla bağdaşmamıştır.
(x) Vectra marka aracın satın alınmasıyla ve AVA kamyonetin cinayet günü kiralanmasıyla ilgili deliller de, iddia makamının görüşünü desteklemektedir.
(xi) Cep telefonu delilleri, cinayetin işlendiği sırada Seton’un yakınlarda olduğuna işaret etmiştir; Seton’un Bartlett’le cinayetin hemen öncesinde yaptığı son telefon konuşmasının zamanlaması, cinayet sırasında telefonunu kapatması ve Vectra marka aracın ateşe verildiği yerin yakınlarındaki bir telefonu araması hususlarının tamamı Seton’un suçlu olduğu iddiasını güçlü bir şekilde desteklemiştir.
(xii) Son olarak, önceki bir seferde Seton’un ateşli silahla bağlantısı bulunduğu yönünde ifade verilmiştir.
Dolayısıyla, Pearman’ın telefon görüşmelerine ilişkin delil haricinde, temyiz başvurusu sahibinin mahkûmiyetinin güvenliği konusunda hiçbir kuşkumuz bulunmamaktadır.”
39. Temyiz Mahkemesi’nin kamuoyunu ilgilendiren genel soruları, değerlendirilmek üzere Yüksek Mahkeme’ye iletmeyi reddettiği hususu 6 Mart 2010 tarihinde başvurana bildirilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Dolaylı delillerin kabulü
40. 2003 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nın 114. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“(1) Ceza yargılamalarında sözlü ifade olarak verilmeyen bir ifade, ancak ve ancak aşağıdaki hallerde, belirtilen herhangi bir meseleye ilişkin delil olarak kabul edilebilir:
...
(d) mahkemenin ifadenin kabul edilmesinin adaletin tecellisi için gerekli olduğuna ikna olması.
(2) Sözlü olarak verilmeyen bir ifadenin (1)(d) fıkrası uyarınca delil olarak kabul edilip edilmemesi konusunda karar verirken mahkeme, aşağıdaki etkenleri (ve ilgili olduğunu değerlendirdiği diğer tüm etkenleri) dikkate almalıdır:
(a) ifadenin (doğru olduğu varsayıldığında), yargılamalara konu edinilen bir meseleyle bağlantılı olarak ne kadar ispat değeri olduğu veya davadaki diğer delillerin anlaşılması için ne ölçüde değerli olduğu;
(b) (a) bendinde belirtilen mesele veya delile ilişkin olarak başka hangi ifadelerin verildiği veya verilebileceği;
(c) (a) bendinde belirtilen mesele veya delilin bir bütün olarak davanın tamamı bağlamında ne derece önemli olduğu;
(d) ifadenin verildiği koşullar;
(e) ifadeyi veren kişinin ne kadar güvenilir görüldüğü;
(f) ifadenin verilmiş olduğuna dair delilin ne kadar güvenilir görüldüğü;
(g) belirtilen meseleye ilişkin sözlü ifadenin verilip verilemeyeceği ve şayet verilemeyecekse, neden verilemeyeceği;
(h) ifadeye itiraz etmenin içerdiği güçlüğün boyutu;
(i) söz konusu güçlüğün, bu güçlükle karşılaşan tarafa halel getirne ihtimalinin ne olduğu.”
41. Başvuran ayrıca, 114(d) maddesinin doğru uygulanması konusunda Temyiz Mahkemesi tarafından yayımlanan kılavuzun aşağıdaki özetini sunmuştur:
(a) 114(d) maddesi, dolaylı ifadeleri veren kişinin ölmesi, ehliyetsiz olması, Birleşik Krallık dışında olması, bulunamaması veya korkması halinde bu ifadelerin kabul edilmesine izin veren Aynı Kanun’un 116. maddesini hükümsüz kılacak şekilde uygulanamaz ve uygulanmamalıdır: R/O’Hare [2006] EWCA Crim 2512; ayrıca bk. R/ED [2010] EWCA Crim 1213.
(b) 114(d) maddesi dolaylı delilleri otomatik olarak kabul edilebilir kılmamaktadır. Dolaylı deliller muhakkak en iyi ikinci delillerdir ve bu nedenle, test edilmesi ve değerlendirilmesi daha güçtür. Jüri sözlerine dayanılan kişiyi asla görmez. Söz konusu kişiye söyledikleri konusunda tek bir açıklayıcı ya da irdeleyici soru sorulamaz. Dolaylı delillerin genellikle kapsam dışı bırakılmasına yönelik teamül hukuku kuralının altında yatan bu gerçek dezavantajlar, dolaylı delillerin kabul edilmesinin adaletin tecellisi için gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi açısından önemlidir. Adaletin tecellisi ölçütü, dolaylı delilin menfaate aykırı olarak kabul edilmesi ve başka bir kişi aleyhindeki suçlama arasındaki farka dikkat gösterilmesini gerektirecektir (R/Y [2008] 1 Cr. App. R. 34). Dolaylı delilin adaletin tecellisi için kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşmadan önce, yargılamayı yapan yargıç, erişilebilen ancak çekimser bir tanığın mahkeme önüne getirilmesini de kapsayabilcek alternatifleri dikkatle değerlendirmelidir. Ancak bundan, uygulamada ifade vermeyi reddeden bir tanığın, mahkeme önüne getirilmesi halinde ifade vermeyi reddedeceği sonucu çıkmamaktadır. Tanığın ifade vermeyi reddetmesi halinde, kendisinin görülebilmesi için jüri önüne çıkmasının adaletin daha iyi bir şekilde yerine getirilmesi için gerekli olup olmadığının da değerlendirilmesi gerekmektedir (bk. adı geçen karar).
(c) Sanığın önem arz eden bir konuda ciddi şekilde dezavantajlı hale gelmesiyle sonuçlanacak durumlarda, dolaylı deliller kabul edilmeden önce temkinli davranılmalıdır ve adaletin tecellisi ölçütünün görünüşte değil, gerçekçi bir şekilde ve tamamen yerine getirilmesi gerekir (R/Ibrahim [2010] EWCA Crim 1176).
(d) Dolaylı delillerin kayda değer önem arz etmesi halinde, 114(2) maddesinde ve özellikle 114(2)(g) maddesinde yer alan etkenler daha büyük önem kazanmaktadır. 114(2)(g) maddesinde (belirtilen meseleye ilişkin sözlü ifadenin verilip verilemeyeceği ve şayet verilemeyecekse, neden verilemeyeceğine) yapılan atfın, tanığın, bu tür bir tutumun anlaşılabilir olmasına rağmen çekimser veya isteksiz olmasına değil, ifade verememesine işaret ettiği şeklinde anlaşılması gerekmektedir. Gerçekten de, ifadeyi veren kişinin sağ olduğu, sağlığının yerinde olduğu ve tanıklık yapma konusunda çekimser olmasına rağmen tanıklık edebildiği ve çekimserliğin korkudan kaynaklanmadığı hallerde bu tür halel getirme ihtimali oldukça yüksek olan delillerin dolaylı delil olarak kabul edileceği haller nadir olacaktır (R/Z [2009] EWCA Crim 20; R v. CW ve T [2010] EWCA Crim 72 davasında uygulanmıştır).
(e) Temyiz Mahkemesi ayrıca bu durumun, erişilebilir ve ifade verebilecek durumda olmasına rağmen tanıklık etmeyi reddeden ve reddi için geçerli bir sebep göstermeyen önemli bir tanığın Yasa uyarınca ifade vermesinin adaletin tecellisi için normal koşullarda gerekli olduğunun değerlendirildiği biçiminde anlaşılmaması gerektiğini belirtmiştir (R/Sadiq ve diğer [2009] EWCA Crim 712).
(f) R/Musone [2007] EWCA Crim 1237 davasında, tanıklık etmeyi reddeden bir hükümlü, yalnızca tanıklık etmeyi reddettiğini teyit etmesi amacıyla mahkeme önüne çıkarılmıştır. Hükümlünün soruları yanıtlamayı reddetmesi üzerine, önceki dolaylı ifadesi 114. madde uyarınca delil olarak okunmuştur.
B. Güvenceler
42. 2003 Yasası’nın 124-126. maddeleri aşağıdaki gibidir:
“124. Güvenilirlik
(1) İşbu madde, ceza yargılamalarında aşağıdaki haller mevcut olduğu takdirde uygulanır:
(a) yargılamalarda sözlü olarak verilmeyen bir ifadenin belirtilen bir meseleye ilişkin delil olarak kabul edilmesi, ve
(b) beyanda bulunan kişinin beyanın konusuyla bağlantılı olarak sözlü ifade vermemesi.
(2) Bu tür bir durumda:
(a) kişinin tanık olarak güvenilirliğiyle ilgili olduğu gerekçesiyle kabul edilebilicek olan tüm ifadelerinin (şayet bu türden bir ifade vermişse) yargılamalarda kabul edilebilir olması;
(b) kişinin çapraz sorguda (şayet bu türden bir ifade vermişse) bir tanık olarak güvenilirliğiyle ilgili olduğu gerekçesiyle kendisine yöneltilebilecek olan; fakat çapraz sorgulamayı yapan tarafça ileri sürülmesi mümkün olmayan tüm meseleler hakkında mahkemenin izniyle ifade verilebilir;
(c) kişinin (herhangi bir zamanda) delil olarak kabul edilen ifadeleriyle tutarsız başka herhangi bir beyanda bulunduğunu ispatlama eğiliminde olan ifade, kişinin kendisiyle çeliştiğini göstermek amacıyla delil olarak kabul edilebilir.
(3) İşbu madde uyarınca bir ifadenin kabul edilmesi, beyanda bulunan kişi aleyhinde bir iddiada bulunulması sonucunu doğurur ise, iddianın reddedilmesi veya yanıtlanması amacıyla mahkeme tarafından belirlenebileceği üzere taraflardan birine ek delil sunma izni mahkeme tarafından verilebilir.
(4) 117. madde uyarınca delil olarak kabul edilen bir belgede yer alan bir beyanın söz konusu olması halinde, beyanın kabul edilebilir olabilmesi için ilgili bilgileri sunmuş veya almış, belgeyi veya ilgili kısmını oluşturmuş veya almış olması gereken her kişiye yukarıda (1)-(3) fıkralarındaki belirtilen amaçlar dâhilinde beyan sahibi muamelesi yapılır.
125. Delillerin ikna edici olmaması halinde davanın durdurulması
(1) Bir sanığın yargıç ve jüri önünde bir suçtan yargılanması sırasında mahkemenin davanın iddia makamı lehine sonuçlanmasının ardından herhangi bir zamanda aşağıdaki hususlara ikna olması halinde, mahkemenin jüriyi sanığın suçtan beraat ettirmesi için yönlendirmesi veya yeniden yargılama yapılması gerektiği kanaatinde olması halinde ise jürinin görevine son vermesi gerekir:
(a) sanık aleyhine davanın tamamen veya kısmen, yargılamalar sırasında sözlü olarak verilmeyen bir ifadeye dayanması, ve
(b) ifadenin sağladığı delilin, sanık aleyhine dava açısından önemi değerlendirildiğinde, sanığın mahkûmiyetinin güvenli olmamasını sağlayacak derecede ikna edicilikten uzak olması.
(2) Eğer
(a) jüri (1) fıkrası uyarınca sanığın bir suçtan beraat ettirmesi için yönlendirilirse ve
(b) işbu fıkra hariç olmak üzere, koşulların sanığın söz konusu suçtan beraat ettirilmesi halinde başka bir suçtan mahkûm edilmesine yol açacak nitelikte ise,
mahkemenin diğer suç konusunda (1) fıkrasında belirtildiği şekilde kanaat getirmesi halinde, sanık diğer suçtan mahkûm edilemez.
(3) Eğer
(a) jürinin 1964 tarihli Ceza Usulü (Ruh Sağlığı) Yasası’nın (84. bölümünün) 4A(2) maddesi uyarınca, hakkında düzenlenen iddianamede bir suçla isnat edilen kişinin isnat edilen eylemi veya ihmali gerçekleştirip gerçekleştirmediğine karar vermesi gerekirse ve
(b) mahkeme davanın iddia makamı lehine sonuçlanmasının ardından herhangi bir zamanda (1) fıkrasında belirtildiği şekilde:
(i) sanık aleyhine davanın tamamen veya kısmen, yargılamalar sırasında sözlü olarak verilmeyen bir ifadeye dayandığına ve
(ii) ifadenin sağladığı delilin, sanık aleyhine dava açısından önemi değerlendirildiğinde, sanığın eylemi veya ihmali işlediği tespitinin güvenli olmamasını sağlayacak derecede ikna edicilikten uzak olduğuna ikna olursa,
mahkemenin jüriyi sanığın suçtan beraat ettirmesi için yönlendirmesi veya yeniden yargılama yapılması gerektiği kanaatinde olması halinde ise jürinin görevine son vermesi gerekir.
(4) İşbu madde bir mahkemenin jüriyi kişinin suçtan beraat ettirmesi için yönlendirme veya jürinin görevine son verme yetkisine halel getirmez.
126. Mahkemenin delili dikkate almama konusundaki genel takdir yetkisi.
(1) Mahkeme aşağıdaki hallerde, ceza yargılamalarında bir ifadeyi belirtilen bir meselenin delili olarak kabul etmeyi reddedebilir:
(a) ifadenin yargılamalarda sözlü olarak değil, başka bir şekilde verilmiş olması ve
(b) mahkemenin ifadenin kabul edilmesinin gereksiz zaman kaybıyla sonuçlanma riskini göz önünde bulundurarak ve delil olarak değerini dikkate alarak, ifadenin dikkate alınmaması gerekliliğinin, ifadenin kabul edilmesine kıyasla daha önemli olduğuna ikna olması.
(2) İşbu Bölümdeki hiçbir husus aşağıdakilere halel getirmez:
(a) mahkemenin Polis ve Suç Delilleri Yasası’nın (60. Bölümünün) 78. maddesi (adil olmayan delillerin dikkate alınmaması) uyarınca delili dikkate almama yetkisi veya
(b) mahkemenin kendi takdirine bağlı olarak (soru sorulmasını önleme yoluyla veya başka bir yolla) delilleri dikkate almama yetkisi.”
C. Kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığı
43. Kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığının İngiliz hukukunda derin kökleri bulunmaktadır (Örneğin bk. Lam Chi-Ming/Kraliçe [1991] 2 AC). Bunun altında yatan ilke, kanunda kuralın açıkça iptal edildiği belirli durumlar hariç olmak üzere, kişinin asla kendi aleyhine tanık ifadesi vermeye zorlanamayacak olmasıdır. Dolayısıyla, bir tanık yeminli ifade verirken soruları yanıtlamayı, hakkında ceza kovuşturması yapılması riski doğuracağı gerekçesiyle reddedebilir.
44. Bu ayrıcalığın geçerli olabilmesi için kendini suçlama konusunda sadece ihtimalin değil, “gerçek ve fark edilebilecek derecede” bir riskin var olması gerekmektedir. Mahkeme ayrıcalığın geçerli olup olmadığı konusundaki değerlendirmesinde ihtiyatlı davranacaktır: Lamb/Munster (1882) LR 10 QB 110 ve “[tanığa] belirli bir sorunun etkilerine dair muhakemede bulunması için büyük ölçüde serbestlik tanınmalıdır” (Reg./ Boyes (1861) 1 B&S 311).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3(d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
45. Başvuran telefon kayıtlarının kabul edilmesinin ve yargılamayı yapan yargıcın Pearman’ın tanık olarak mahkeme önüne çıkarılmasına karar vermeyi reddetmesinin Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3(d) maddesinde öngörülen adil yargılanma hakkının ihlali anlamına geldiğini iddia etmiştir. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3(d) maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir...
... ... ...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
(d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek.”
46. Hükümet bu sava itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
47. Başvuranın şikâyeti, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3(d) maddesi kapsamında ileri sürülebilir meseleler gündeme getirmektedir ve dolayısıyla Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilemez. Mahkeme ayrıca, şikâyetin başka herhangi bir gerekçeden ötürü kabul edilemez olmadığına ikna olmuştur. Dolayısıyla şikâyetin kabul edilebilir olduğunun beyan edilmesi gerekmektedir.
B. Esas hakkında
1. Başvuranın beyanları
48. Başvuran, ne ses kayıtlarını delil olarak ileri sürmek isterken iddia makamının, ne de ses kayıtlarının kabul edilebilir olduğuna karar verirken yargıcın Pearman’ın mahkeme önünde hazır bulunmaması için geçerli bir gerekçe sunması dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkeme Al‑Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık [BD], no. 26766/05 ve 22228/06, AİHM 2011 davasında, ölmüş veya mahkemede hazır bulunmaktan korkan tanıklar konusuna odaklanmıştır; yine de, tanığın korktuğunun iddia edildiği hallerde dahi Mahkeme, bu korkunun nesnel gerekçelerinin bulunup bulunmadığının ve bu gerekçelerin delillerle desteklenip desteklenmediğinin belirlenmesi için uygun araştırmaların yapılmasının gerekli olduğuna hükmetmiştir. Mevcut davada, her ne kadar kendi aleyhine tanıklk etmeme ayrıcalığı ifade vermeye zorlanmama anlamına gelse de, yargılamayı yapan yargıç, Pearman’ın mahkemede hazır bulunmayı reddettiği konusunda bir cezaevi görevlisi tarafından bilgilendirildikten sonra, Pearman’ın ilgili tarihte Devletin kontrolü altında olmasına ve bu nedenle Devletin Pearman’ın mahkemede hazır bulundurulmasını sağlayabilecek bir konumda olmasına rağmen, Pearman’ın mahkeme önünde hazır bulundurulması için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Örneğin yetkililer, mahkeme önüne çıkarılması yönünde karar verebilirlerdi veya başvurana Pearman’ı çapraz sorgulamaya tabi tutma imkânı vermek için video bağlantısı gibi özel tedbirlerden faydalanılabilirdi.
49. Başvuran ayrıca, kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığına ilk kez, dolaylı delilin kabul edilmesini geriye dönük olarak gerekçelendirmek için Temyiz Mahkemesi tarafından değinildiğini gözlemlemiştir. Ancak başvuran, Temyiz Mahkemesi’nin Pearman’ın mahkeme önüne getirilmesi halinde kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığını kullanmak isteyeceği yönündeki tespitini “sadece spekülasyon” olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Her hâlükârda, Mahkeme, kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığını kullanmak isteyen tanıklardan mahkemede hazır bulunmalarının ve kendilerine soru yöneltilmesinin beklendiğine hükmetmiş olup (Vidgen/Hollanda, no. 29353/06, 10 Temmuz 2012 ve Kaste ve Mathisen/Norveç, no. 18885/04 ve 21166/04, AİHM 2006‑XIII), başvuran Pearman’ın mahkemede hazır bulunmasının, susma hakkını kullanmış olsaydı dahi jürinin kendisini görmesine ve başvuranın çapraz sorgusuna karşılık tanık kürsüsündeki davranışlarını değerlendirmesine imkân vereceğini ileri sürmüştür.
50. Mahkeme’ye yaptığı başvurusunda başvuran, Pearman’ın ifadesinin yegâne veya belirleyici delil olmadığını kabul etmiştir. Ancak başvuran Mahkeme’ye sunduğu görüşlerinde, delili kabul etmiş olsaydı jürinin Pearman’ın anlatımını reddedeceği gerekçesiyle, delilin kendi davası açısından çok önemli olduğunu ileri sürmüştür. Gerçekten de, yargılamayı yapan yargıç “delilin aşırı derecede yüksek ispat değeri olduğuna ikna olmuştur”. Bu da, iddia makamının başvuran hakkındaki argümanlarının dolaylı olduğu anlamına gelmiştir: başvuranı vurulma olayıyla bağlantılandıran doğrudan bir tespit veya adli delil bulunmamıştır.
51. Son olarak başvuran, dengeleyici etkenlerin ve mevcut usul güvencelerinin, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında adil bir şekilde yarglanmasını sağlamak için yeterli olmadığını iddia etmiştir. Yargıcın jürinin dikkatini Pearman’ın ifadesinin kendi lehine hizmet ettiğine ve ayrıca güvenilirliğine ilişkin meselelere çekmesine rağmen, bu etkenler Pearman’ın ısrarlı inkârlarının delil olarak ileri sürülmesini ve jürinin kendisini görme ve davranışlarını gözlemleme imkânı bulamamasını dengelemek için yeterli olmamıştır.
2. Hükümetin beyanları
52. Hükümet, Pearman’ın tanık olarak mahkemede hazır bulunmamasının geçerli bir nedeni olduğunu iddia etmiştir. Pearman kendisine polis tarafından sorular yöneltildiğinde hiçbir yorumda bulunmamış ve Cezaevi Müdürüne yargılamadan kısa bir süre önce ifade vermeyi veya tanıklık etmeyi reddettiğini açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla Pearman tanıklık etmeyi veya soruları yanıtlamayı daima ve ısrarla reddetmiş ve görüşlerinin değişmesi konusunda gerçekçi bir ihtimal söz konusu olmamıştır. Temyiz Mahkemesi’nin sonradan karar verdiği üzere, Pearman’ın anlamlı bir tanık ifadesi vermesi ihtimali yoktu ve dolayısıyla kendisinin mahkemeye getirilmesiyle hiçbir amaca hizmet edilemezdi.
53. Ayrıca Hükümet mevcut davanın, bir tanığın, Pearman’ın da yasal hakkı olduğu üzere, tanıklık etme konusunda genel anlamda çekimser olduğunu belirttiği davalardan ayırt edilebileceğini ileri sürmüştür. Gerçekten de, başvuranın ileri sürdüğü mesele Pearman’ın suçlu olup olmadığı hususu olduğundan, Pearman’ın kendisine yöneltilmesi muhtemel olan tüm sorular bakımından kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığını kullanma hakkı bulunacaktı.
54. Ek olarak, Hükümet, Pearman’ın tutukluluğu göz önünde bulundurulduğunda, sadece soruları yanıtlamayı reddetmesi için mahkeme önüne çıkarılmasının gereksiz bir maliyete ve gecikmeye neden olacağını ileri sürmüştür. Jürinin delilleri hafızasında tazeyken değerlendirebilmesi için başvuranın davasının gereksiz gecikmeler yaşanmaksızın devam etmesi hem başvuranın, hem de adaletin tecellisinin lehine olmuştur. Temyiz Mahkemesinin de hükmettiği üzere Pearman’ın makul bir tanık ifadesi vermesi ihtimali bulunmadığı dikkate alındığında, Pearman’ın mahkemede hazır bulunması başvurana Pearman’ın tanık ifadesine itiraz etme konusunda daha iyi bir imkân sunmazdı veya Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki haklarını güvence altına almazdı; aksine Pearman’ın hazır bulundurulması sadece yargılamayı geciktirirdi.
55. Hükümet ayrıca, Temyiz Mahkemesi’nin Pearman’ın telefon görüşmeleri delili haricinde başvuran aleyhindeki delillerin çok güçlü olduğuna karar vermesi nedeniyle, Pearman’ın ifadesinin yegâne veya belirleyici delil olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet özellikle, kovuşturmanın Pearman’ın tanıklığını içermeyen bir yargılama süreciyle yapılmaya hazır olduğunu ve dolayısıyla Pearman’ın tanıklığı olmadan da mahkûmiyete hükmedilmesi konusunda gerçekçi bir ihtimal bulunduğunun değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Temyiz Mahkemesi mahkûmiyetin güvenli olması, telefon görüşmeleri delili haricinde başvuranın suçluluğu konusunda herhangi bir şüphe bulunmaması, Pearman ile ölen kişi arasında herhangi bir irtibata ilişkin hiçbir delilin mevcut olmaması ve tanıkların tariflerinin Pearman’la uyuşmadığının anlaşılması dâhil olmak üzere çok sayıda diğer etkenin Pearman’ın cinayetten suçlu olduğu iddiasını çürüttüğü sonucuna varmıştır. Ayrıca, yargıcın kararını verirken 2003 tarihli Yasa’nın 114(2) maddesinde belirtilen etkenleri dikkate almış olduğu açıktı.
56. Her hâlükârda, başvuranın yargılamasının bir bütün olarak değerlendirildiğinde Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3(d) maddesi anlamında adil olmasını sağlayan güçlü usul güvenceleri dâhil olmak üzere dengeleyici etkenler mevcut olmuştur. Özellikle, jüriye Pearman’ın önceki mahkûmiyetleri anlatılmış; bir polis memuru jüriye Pearman hakkında bilinenleri anlatmak için tanıklık etmiş ve jüriye Pearman’ın tanıklık etmediği (yani polise ifade vermeyi veya davada tanıklık etmeyi reddettiği) söylenmiştir. Dolayısıyla jüri tarafların savlarını dinleyebilecek ve Pearman’ın bu yola başvurma gerekçelerini değerlendirebilecek bir konumda olmuştur. Gerçekte neler söylendiği konusunda şüpheye yer olamayacağından, kasete kaydedilen delil kendi içinde güvenceler barındırmıştır. Son olarak, yargıç özetinde, kasete kaydedilen delilin sınırlarına ilişkin olarak jüriyi uyardığı birtakım gözlemlerde bulunmuştur (Bk. yukarıda 33. paragraf).
3. Mahkeme’nin değerlendirmesi
(a) Genel İlkeler
57. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3(d) fıkrasındaki güvencelerin, anılan maddenin 1. fıkrasında belirtilen adil yargılanma hakkının, yargılamaların adilliğine ilişkin tüm değerlendirmelerde dikkate alınması gereken spesifik yönlerini teşkil ettiğini vurgulamaktadır. Ek olarak, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında aslen ilgilendiği mesele, ceza yargılamalarının genel anlamda adilliğinin değerlendirilmesidir (Bk. Schatschaschwili/Almanya [BD], no. 9154/10, § 101, 15 Aralık 2015 ve Taxquet/Belçika [BD], no. 926/05, § 84, 16 Kasım 2010, burada yapılan diğer atıflarla birlikte). Mahkeme bu değerlendirmeyi yaparken, suçun gerektiği gibi kovuşturulmasında hem savunma makamının haklarını, hem de toplumun ve mağdurların menfaatlerini (Bk. yukarıda anılan Schatschaschwili/Almanya, §101 ve Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 175, AİHM 2010) ve gerekli görüldüğü takdirde, tanıkların haklarını (Bk. diğer pek çok karar arasında, Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık [BD], no. 26766/05 ve 22228/06, § 118, 15 Aralık 2011) dikkate alarak, yargılamaları bir bütün olarak ele alacaktır. Bu bağlamda, delilin kabul edilebilirliğinin ulusal hukuk tarafından düzenlenmesi gereken bir mesele olduğu ve Mahkeme’nin tek ilgilendiği meselenin yargılamaların adil bir şekilde yürütülüp yürütülmediğini incelemek olduğu dikkate alınmalıdır (Bk. yukarıda anılan Gäfgen, § 162, ve buradaki atıflar).
58. Büyük Daire yukarıda anılan Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık kararının 119-147. paragraflarında, bir tanığın aleni olarak yürütülen bir yargılamaya katılmaması halinde uygulanacak ilkeleri açıklığa kavuşturmuştur. Söz konusu ilkeler aşağıdaki gibi özetlenebilir:
(i) Mahkeme öncelikle, genel kural olarak tanıkların yargılama sırasında tanıklık etmesi gerektiğini ve yargılamada hazır bulunmalarını sağlamak için tüm makul çabaların gösterilmesi gerektiğini akılda tutarak, gıyabi bir tanığın ifadesinin kabul edilmesi için geçerli bir sebep olup olmadığı ön sorusunu incelemelidir.
(ii) Yargılamaya katılmamanın tipik sebepleri, (yukarıda anılan) Al‑Khawaja ve Tahery davasında olduğu gibi, tanığın ölmesi veya kendisinden intikam alınacağından korkmasıdır. Ancak bir tanığın yargılamaya katılmamasının diğer meşru gerekçeleri de bulunmaktadır.
(iii) Bir tanığın yargılamaların ilk aşamalarının hiçbirinde sorgulanmaması halinde tanık ifadesinin, yargılamada canlı olarak verilen ifade yerine kabul edilmesine izin vermek, son çare olarak başvurulacak bir tedbir olmalıdır;
(iv) Gıyabi tanıkların beyanlarının delil olarak kabul edilmesi, ilke olarak ceza yargılamasında kendi aleyhindeki delilleri sorgulama konusunda etkin bir imkâna sahip olması gereken sanığın dezavantaja uğramasıyla sonuçlanabilmektedir. Özellikle, sanığın tanık ifadelerinin doğruluğunu ve güvenilirliğini, tanığın sanık huzurunda ifade verdiği sırada veya yargılamaların diğer bir aşamasında sözlü olarak sorgulattırmak suretiyle test edebilmesi gerekmektedir.
(v) “Yegâne ve belirleyici kuralına” göre, sanığın mahkûmiyetinin sadece veya başlıca olarak, yargılamaların herhangi bir aşamasında sorgulayamayacağı tanıklar tarafından verilen ifadelere dayanıyor olması halinde, sanığın savunma hakları gereksiz yere kısıtlanmış olur.
(vi) Bu bağlamda, “belirleyici” kelimesinin dar anlamda, davanın sonucunu belirleyebilecek ölçüde anlam veya öneme sahip olan bir delili ifade eden bir kelime olarak anlaşılması gerekmektedir. Teste tabi tutulmayan bir tanık ifadesinin diğer tamamlayıcı delillerle desteklenmesi halinde, tanık ifadesinin belirleyici olup olmadığı hususu, destekleyici delillerin gücüne bağlıdır: Diğer suçlayıcı deliller ne kadar güçlüyse, gıyabi tanığın ifadesine belirleyici delil muamelesi yapılması ihtimali de o kadar az olacaktır.
(vii) Ancak Sözleşme’nin 6 § 3 maddesinin yargılamaların adilliğinin genel olarak incelenmesi bağlamında yorumlanması gerekmektedir ve yegâne veya belirleyici kuralı katı bir biçimde uygulanmamalıdır.
(viii) Özellikle, dolaylı ifadenin sanık aleyhine yegâne veya belirleyici delil olması halinde, bu ifadenin delil olarak kabul edilmesi otomatik olarak 6 § 1 maddesinin ihlaline sebebiyet vermez. Aynı zamanda, bir mahkûmiyetin yegâne ve belirleyici olarak gıyabi tanıkların ifadelerine dayanması halinde, Mahkeme’nin yargılamaları çok derinlemesine bir incelemeye tabi tutması gerekir. Bu tür delillerin kabul edilmesi, içerdiği riskler nedeniyle, dikkate alınması gereken çok önemli bir etken teşkil etmekte ve güçlü usul güvencelerinin varlığı dâhil olmak üzere yeterli dengeleyici etkenlerin bulunmasını gerektirmektedir. Her davada mesele, delilin güvenilirliği konusunda adil ve doğru bir değerlendirmenin yapılmasına imkân veren tedbirler dâhil olmak üzere yeterli dengeleyici etkenlerin mevcut olup olmadığıdır. Bu da, bir mahkûmiyetin bu türden bir delile, ancak delilin dava açısından önemi dikkate alındığında yeterince güvenilir olması halinde dayandırılmasına izin verir.
59. Söz konusu ilkeler ayrıca Büyük Daire’nin bir tanığın hazır bulunmaması için geçerli bir nedenin bulunmayışının, yargılamanın genel olarak adilliği değerlendirilirken dikkate alınması gereken çok önemli bir etken olmasına ve Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3(d) maddesi ihlalinin tespitine yol açabilecek olmasına rağmen, tek başına yargılamanın adil olmadığı konusunda belirleyici olamayacağını teyit ettiği yukarıda anılan Schatschaschwili/Almanya kararının 111-131. paragraflarında da açıklığa kavuşturulmuştur. Ayrıca, Mahkeme’nin kaygısının bir bütün olarak yargılamaların adil olup olmadığını belirlemek olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme’nin sadece gıyabi tanığın ifadesinin başvuranın mahkûmiyetinin yegâne veya belirleyici dayanağı olduğu davalarda değil, ayrıca Mahkeme’nin söz konusu ifadenin yegâne veya belirleyici olup olmadığının açık olmadığına, ancak yine de delilin önemli ağırlığa sahip olduğuna ve kabul edilmesinin savunma makamını elverişsiz bir duruma sokabileceğine karar verdiği davalarda da yeterli dengeleyici etkenlerin varlığını gözden geçirmesi gerekmektedir. Yargılamanın adil olarak değerlendirilebilmesi için gerekli olan dengeleyici etkenlerin kapsamı, gıyabi tanığın ifadesinin önemine bağlı olacaktır. Söz konusu ifade ne denli önemliyse, yargılamaların bir bütün olarak adil olduğunun değerlendirilebilmesi için dengeleyici etkenler daha fazla öneme sahip olacaktır.
(b) Söz konusu ilkelerin mevcut davaya uygulanması
60. Mahkeme ilk olarak Pearman’ın, (her ikisi de yukarıda anılan) Schatschaschwili ve Al- Khawaja ve Tahery gibi davalarda iddia makamının tanıkları olduğu değerlendirilen gıyabi tanıklarla aynı anlamda bir “iddia makamı tanığı” olarak tanımlanmamasının mümkün olduğunu gözlemlemektedir. Yine de, Pearman’ın ifadesinin iddia makamı tarafından başvuranın yargılamada yaptığı savunmasını çürütmek için kullanıldığı dikkate alındığında Mahkeme, söz konusu davalarda ortaya konan ilkelerin mevcut davaya konu olaylar açısından eşit derecede geçerli olduğunu değerlendirmektedir.
(α) Tanığın yargılamada hazır bulunmaması için geçerli bir nedenin bulunup bulunmadığı hakkında
61. Mahkeme genel olarak, bir yerel mahkemenin bir tanığın yargılamaya katılmasını sağlamamak için geçerli fiili veya yasal gerekçeleri olup olmadığını değerlendirirken sağlam bir tutum benimsemiştir. Örneğin Mahkeme, tanığın yargılamaların yürütüldüğü ülkede bulunmamasının tek başına, yargılamada hazır bulunmamasını gerekçelendirmek için yeterli bir neden olmadığına hükmetmiştir (Gabrielyan/Ermenistan, no. 8088/05, 10 Nisan 2012). Ayrıca Mahkeme, tanığın yerinin tespit edilememesi halinde yetkililerin “tanığı aktif bir şekilde aramaları” ve “tanığın hazır bulunmasını sağlamak için makul olan her şeyi yapmaları” gerektiğine hükmetmiştir (Lučić/Hırvatistan, no. 5699/11, § 79, 27 Şubat 2014).
62. Mevcut davada Pearman’ın hazır bulunmasını sağlama girişiminde bulunmamak için yargılamayı yapan yargıç tarafından dayanılan ve Temyiz Mahkemesi tarafından kabul edilen gerekçe, Temyiz Mahkemesi’nin ifadesiyle, “gerçekçi olarak bakıldığında, Pearman tarafından makul bir ifade verilmesi ihtimali” olmamasıdır (Bk. yukarıda 13, 16 ve 37. paragraflar). Dolayısıyla mevcut davada, hazır bulunamayan bir tanık değil, erişilebilir fakat çekimser olan bir tanık söz konusudur. Mahkeme bazı davalarda benimsediği katı tutumun ışığında, Al-Khawaja ve Tahery (Bk. yukarıda 58 (i) paragrafı) kararında kullanılan dille ifade etmek gerekirse, Pearman’ın hazır bulunmasını sağlamak için “tüm makul çabaların” gösterildiğinin söylenebileceğine ikna olmamıştır. Yargılamayı yapan mahkeme Pearman’ı tanıklık etmeye zorlayamasa bile yargılamada hazır bulunmaya zorlayabilirdi. Başvuranın da işaret ettiği gibi, Pearman hazır bulunmaya zorlanmış olsaydı, susma hakkını kullansaydı dahi (bu hususta bk. yukarıda 43.44. paragraflar) jüri Pearman’ı tanık kürsüsünde görebilecek ve çapraz sorgu karşısındaki davranışlarını değerlendirebilecekti. Ancak, Al‑Khawaja ve Tahery anlamında, Pearman’ın yargılamada hazır bulunmaması için “geçerli bir nedenin” bulunmaması, meselenin kapandığı anlamına gelmemektedir. Schatschaswili/Almanya (Bk. yukarıda 59. paragraf) kararında işaret edildiği üzere bu, genel denge bakımından diğer ilgili tüm değerlendirmelerle birlikte tartılması gereken çok önemli bir etken teşkil etmesine rağmen, kendiliğinden bir ceza yargılamasının adilliği konusunda belirleyici bir değerlendirme değildir.
(β) Gıyabi tanığın ifadesinin “yegâne veya belirleyici” olup olmadığı hakkında
63. Al-Khawaja and Tahery ölçütünün ikinci aşamasına geçilecek olursa, her ne kadar Pearman’ın kasete kaydedilen ifadesi iddia makamının başvuranın savunmasını çürütmesine yardımcı olmuş olsa da, dava dosyasında söz konusu ifadenin “davanın sonucunu belirleyici” olarak tanımlanabileceği tespitini destekleyecek neredeyse hiçbir unsur mevcut değildir. Aksine, Temyiz Mahkemesi başvuran aleyhindeki diğer suçlayıcı delillerin “çok güçlü olduğunu” değerlendirmiştir (söz konusu deliller yukarıda 22-29 ve 38. paragraflarda özetlenmektedir). Pearman’ın ailesiyle yaptığı telefon görüşmeleri delili haricinde Temyiz Mahkemesi, başvuranın mahkûmiyetinin güvenliği konusunda herhangi bir şüphe duymamıştır (Bk. yukarıda 38. paragraf). Mahkeme’nin ulaştığı sonuç ise, gıyabi tanık Pearman’ın ifadesinin “yegâne veya belirleyici” olduğunun söylenemeyeceğidir.
64. Diğer taraftan, hem yargılamayı yapan yargıç ve temyiz izni verme sürecinin ilk aşamasında Temyiz Mahkemesi, Pearman’ın ifadesini önemli olarak nitelendirmiştir (Bk. yukarıda 17 ve 36. paragraflar). Sonuç olarak, Schatschaswili/Almanya kararında açıklandığı üzere (yukarıda 59. paragraf), gıyabi tanık ifadesinin başvuranın mahkûmiyetinin yegâne veya belirleyici dayanağı olmamasına rağmen, bir bütün olarak değerlendirildiğinde yargılamaların adilliğinin Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında incelenmesi gereksinimi göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme’nin halen, söz konusu ifadenin kabul edilmesinin savunma makamını karşı karşıya bırakacağı engelleri dengeleyen yeterli etkenlerin bulunup bulunmadığını tespit etmesi gerekmektedir.
(γ) Yeterli “dengeleyici etkenlerin” bulunup bulunmadığı hakkında
65. 2004 tarihli Yasa’nın 114. maddesi ve buna ilişkin Temyiz Mahkemesi tarafından yayımlanan kılavuz biçimindeki yerel yasal çerçeve (Bk. yukarıda 40-41. paragraflar), gıyabi (“dolaylı”) tanık ifadesinin ceza yargılamalarında kabul edilebileceği koşulları ayrıntılı olarak belirtmektedir. 2003 tarihli Yasa ayrıca, yargılamanın adil olmasını sağlamak için tasarlanmış bir dizi usul güvencesi sunmakta ve delilin güvenilirliği, delilin ikna edici olmaması halinde davayı durdurma ve yargılamayı yürüten mahkemenin delilleri dikkate almama konusundaki genel takdir yetkisi gibi meseleleri ele almaktadır (2003 tarihli Yasa’nın 124-126. maddeleri – yukarıda 42. paragrafta belirtilmektedir).
66. Söz konusu yasal çerçevenin mevcut davaya uygulanmasına gelince, yargıcın yargılamanın başlangıcında kararını verirken 2003 tarihli Yasa’nın 114(2) maddesinde belirtilen etkenleri gerektiği şekilde dikkate aldığı açıktır (Bk. yukarıda 14-21. paragraflar). Böylelikle yargıç, kayıtları delil olarak kabul etmeden önce kayıtların yargılamalar açısından değeri, önemi, güvenilirliği, başvuranın kayıtlara itiraz etme konusunda karşılaşabileceği güçlük ve bu tür bir güçlüğün halel getirmesi gibi denge etkenlerini değerlendirmiştir.
67. Ek olarak, yargılama sırasında ve yargılamanın sonunda jüriye yapılan özette, jüriye Pearman’ın önceki mahkûmiyetleri anlatılmış ve bu bilgiyi Pearman’ın Bartlett’i öldürmüş olmasının muhtemel olup olmadığına karar verirken ve inkârlarının güvenilirliğini değerlendirirken kullanabileceği yönünde tavsiyede bulunulmuştur. Pearman’ın mahkemede hazır bulunmama gerekçeleri de jüriye açıklanmış olup, jüri tarafların savlarını dinleyebilmiş ve Pearman’ın bu yola başvurma gerekçelerini değerlendirebilmiştir (Bk. yukarıda 30-32 ve 34. paragraflar). Son olarak, yargıç özetinde, jüriyi kasete kaydedilmiş delilin sınırları ve Pearman’ın telefon konuşmalarında kullandığı ifadelerin “kendi lehine hizmet ettiği” konularında uyarmıştır (Bk. yukarıda 33. paragraf).
68. Yukarıda vurgulandığı üzere (59. paragrafta Schatschaschwili/Almanya davasına yapılan atıf), “dengeleyici etkenlerin” değerlendirilmesi göreceli bir değerlendirmedir: bir yargılamanın adil olarak değerlendirilebilmesi için gerekli olan dengeleyici etkenlerin kapsamı, mahkemede hazır bulunmayan tanığın ifadesinin önemine bağlıdır. Dolayısıyla somut davada, Temyiz Mahkemesi’nin başvuranın temyiz başvurusunun esasına ilişkin incelemesinde başvuran aleyhindeki diğer suçlayıcı delillerin “çok güçlü” olduğuna ve tek başına başvuranın mahkûmiyetinin güvenliğinin kesinlik kazanmasını sağlayabilecek nitelikte olduğuna hükmetmiş olması, Al-Khawaja ve Tahery ölçütünün bu yönü bakımından önem arz etmektedir (Bk. yukarıda 38. paragraf).
(δ) Sonuç
69. Diğer önemli, hatta belirleyici ve suçlayıcı delillerin varlığı ve Pearman’ın yargılamada hazır bulunmayışını dengeleyebilecek nitelikte usul güvencelerinin varlığı dikkate alındığında, Pearman’ın telefon görüşme kayıtlarının delil olarak kabul edilmesi nedeniyle bir bütün olarak ele alındığında ceza yargılamalarının adil olmadığı söylenemez.
70. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu kayıtların delil olarak kabul edilmesinin Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesiyle birlikte ele alındığında 6 § 1 maddesinin ihlaline yol açmadığına ikna olmuştur.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE;
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmiştir.
2. Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesiyle birlikte ele alındığında 6 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 31 Mart 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
André Wampach Mirjana Lazarova Trajkovska
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy