AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
IŞIK / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 49009/09)
KARAR
STRAZBURG
27 Şubat 2018
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Işık / Türkiye davasında,
Başkan,
LediBianku,
Yargıçlar,
NebojšaVučinić,
JonFridrikKjølbro
veBölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla,
6 Şubat 2018 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm)aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın temelinde bir Türk vatandaşı olan Azime Işık’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 10 Ağustos 2009 tarihinde yapmış olduğu (49009/09 no’lu) başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı olarak görev yapan Avukat A. Erdoğan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 18 Mart 2013 tarihinde Mahkeme’ye tebliğ edilmiştir.
4. İkinci Bölüm Başkan Yardımcısı, 12 Ekim 2016 tarihinde, Hükümeti, İbrahim ve Diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, AİHM 2016) kararı ışığında, arzu ederlerse, ek görüşlerini sunmaya davet etmiştir.
5. Hükümet başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Mahkeme Hükümet’in itirazını değerlendirdikten sonra reddetmiştir.
OLAYLAR VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran 1977 yılında doğmuştur.
7. Başvuran 25 Nisan 1999 tarihinde yasadışı örgüt üyeliği ve on üç kişinin öldürülmesi şüphesiyle yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Aynı gün, başvuran doktor muayenesinden geçmiştir. Başvuranı muayene eden doktor vücudunda herhangi bir yaralanma izine rastlanmadığını belirtmiştir.
8. 26 Nisan 1999 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde polis memurları, avukat gıyabında başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran yasadışı örgüt üyesi olduğunu itiraf etmiş ve 1999 yılında bir alışveriş merkezine saldırı planladığını ve diğer sanık Molotof kokteyli atmak suretiyle alışveriş merkezinde yangın çıkartırken gözcülük yaptığını kabul etmiştir.
9. 27 Nisan 1999 tarihinde başvuran diğer iki sanık ile polislerin huzurunda ve avukat gıyabında yüzleştirilmiştir. Yüzleştirme tutanağına göre başvuran bu iki sanık ile diğer bir sanık ile birlikte alışveriş merkezine saldırıda bulunduğunu itiraf etmiştir.
10. Aynı gün İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde avukat gıyabında gerçekleştirilen canlı teşhis işlemi esnasında bir görgü tanığı Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı ve polis memurları huzurunda başvuranı teşhis etmiştir.
11. Aynı gün başvurandan yer gösterme işlemine katılması istenmiştir. Polis memurları tarafından hazırlanan ve başvuran tarafından imzalanan tutanağa göre, başvuran alışveriş merkezine saldırmadan önce yaptıklarını detaylıca anlatmış ve diğer sanık alışveriş merkezine Molotof kokteyli atmak suretiyle saldırırken nasıl gözcülük yaptığını anlatmıştır.
12. 30 Nisan 1999 tarihinde başvuran Adli Tıp Kurumu’nda bir doktor tarafından muayene edilmiş, kötü muamele izine rastlanmadığı belirtilmiştir.
13. Aynı tarihte başvuran yine avukat gıyabında İstanbul Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hâkim tarafından sorgulanmıştır. Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hâkim karşısındaki ifadelerinde başvuran suçlamaları reddetmiş ve polise vermiş olduğu ifadelerin baskı altında verildiğini ileri sürmüştür. Daha sonra, Nöbetçi hâkim, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
14. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli Cumhuriyet savcısı, 6 Mayıs 1999 tarihinde iddianamesini mahkemeye sunmuş ve başvuranı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işlemekle suçlamıştır.
15. Daha sonra, 16 Haziran 2004 tarihinde 5190 sayılı Kanun ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış ve dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir.
16. 7 Mayıs 2007 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, diğerleri arasında polise verdiği ifadelere dayanarak başvuranın suçunu sabit bulmuş ve başvuranı yasadışı örgüt üyeliği ve on üç kişiyi öldürmek suçlarından ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, bu kararı verirken başvuranın polise, savcıya ve nöbetçi hâkime verdiği ifadeler, video kayıtları ve olay yeri incelemelerinin yazılı tutanakları, otopsi raporları, görgü tanıklarının tespitleri ve bazı sanık ifadelerini göz önünde bulundurmuştur.
17. Yargıtay, 7 Mayıs 2009 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
18. Avukata erişim hakkı hususundaki ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar, Salduz/Türkiye ([BD] no. 36391/02, §§ 27 ‑31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır.
19. 15 Temmuz 2003 tarih ve 4928 sayılı Kanun ile 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi yürürlükten kaldırılmış; dolayısıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki davalarda sanıkların avukata erişim hakkı üzerine getirilen kısıtlama kaldırılmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 VE 3 (c) MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A.Hazırlık soruşturması sürecinde başvuranın avukat yardımından faydalanmaması
20. Başvuran Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesi kapsamında, yargılamaların hazırlık sürecinde avukata erişiminin engellenmesi ve polis tarafından baskı altında alınan ifadelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kendisini mahkûm etmek için kullanılması sonucunda savunma haklarının ihlal edilmesinden şikayetçi olmuştur. Başvuran, buna ek olarak her ikisi de avukat gıyabında gerçekleştirilen yer gösterme ve canlı teşhis işlemlerinde alınan ifadelerin de kendisinin mahkûm edilmesi için kullanılmasından şikayetçi olmuştur.
21. Mahkeme, söz konusu şikâyeti, ilgili kısımları aşağıda verilen Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi kapsamında değerlendirmeye karar vermiştir:
“1. “Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.”
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
...”
1. Kabul Edilebilirlik Bakımından Değerlendirme
22. Mahkeme bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca kabul edilemezliğe ilişkin başka herhangi bir gerekçe de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
2. Esas Hakkında:
23. Başvuran 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi uyarınca Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren bir suç işlemekle suçlandığı için avukat yardımından mahrum bırakılmaktan şikayetçi olmuştur.
24. Hükümet, Salduz / Türkiye ([BD], no. 36391/02, AİHM 2008) davasındaki kararına atıfta bulunarak, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesi kapsamındaki içtihadının farkında olduğunu beyan etmiştir.
25. Mahkeme, başvuranın avukat yardımına erişiminin 3842 sayılı Kanun gereği kısıtlandığını ve bu durumun başvuranın yakalandığı dönemde uygulanan sistematik bir kısıtlama olduğunu kaydetmiştir (bk. Yukarıda anılan Salduz, § 56). Mahkeme, başvuranın avukat yardımına erişimine getirilen kısıtlamanın sistematik mahiyetinin özünde Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesini ihlal edip etmediğini incelemeyi gerekli görmemektedir. Zira her hâlükârda Hükümet, kısıtlamayı zorunlu kılan herhangi bir sebep sunmamış veya soruşturmanın ilk safhasında avukat yardımından faydalandırılmamış olmasının başvuranın savunma hakkına geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini ispat etmemiştir (yukarıda anılan Salduz, § 58; İbrahim ve Diğerleri /Birleşik Krallık [BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, § 274, AİHM 2016.) Bu bağlamda Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verirken, kendisinin polise verdiği ifadelere dayandığını gözlemlemektedir. Ayrıca, yargılama esnasında delilleri kabul edilebilirlik yönünden incelememiştir. Benzer şekilde, Yargıtay da bu meseleyi şeklî olarak ele almış ve bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır (bk. Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, 5 Eylül 2017).
26. Mahkeme buna ek olarak, iç hukuktaki yargılamaların adil olup olmadığına ilişkin böyle bir değerlendirmenin, başvuranın yer gösterme ve canlı teşhis işlemlerindeki ifadelerinin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kendisinin mahkûm edilmesinde kullanmasına ilişkin şikayetini otomatik olarak ortadan kaldıracağını vurgular.
27. Yukarıdaki açıklamalar, Mahkemenin, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi için yeterlidir.
C.Başvuran hakkındaki ceza yargılamalarının uzunluğu
28. Başvuran, ayrıca yargılamaların uzunluğunun, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinde düzenlenen “makul süre” koşuluyla bağdaşmadığı konusunda şikâyette bulunmuştur.
29. Hükümet, 6384 sayılı Kanun uyarınca, yargılamaların uzunluğuna ve kararların icra edilmemesine ilişkin başvuruların ele alınması amacıyla yeni bir Tazminat Komisyonu’nun kurulduğunu belirtmiştir. Hükümet başvuran ilgili Tazminat Komisyonu’na başvuru yapmadığı için iç hukuk yollarının tüketilmediğini öne sürmüştür. Bu iddia ayrıca Mahkeme tarafından Turgut ve Diğerleri / Türkiye davasında ((k.k.), no. 4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013) ele alınmıştır.
30. Mahkeme, Ümmühan Kaplan davasındaki kararında (no. 24240/07, 20 Mart 2012), yeni hukuk yolunun yürürlüğe konmasından önce Hükümet’e halihazırda tebliğ edilmiş olan davalar kapsamındaki benzer şikayetleri normal usul doğrultusunda inceleyebileceğine vurgu yaptığına işaret etmektedir.
31. Ancak, Mahkeme, Hükümetin başvuranın 6384 sayılı Kanun ile tesis edilmiş olan yeni iç hukuk yoluna başvurmamış olmalarına ilişkin ilk itirazını göz önünde bulundurarak, yukarıda anılan Turgut ve Diğerleri davasında varmış olduğu sonucu yinelemektedir. Bu nedenle Mahkeme, ceza yargılamasının aşırı uzun sürmesine ilişkin şikâyetin, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk. Rifat Demir/Türkiye, no. 24267/07, § 35, 4 Haziran 2013; ve Yiğitdoğan/Türkiye (no. 2), no. 72174/10, § 59, 3 Haziran 2014).
II. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ HAKKINDA
32. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca, gözaltında olduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını ve ulusal makamların kötü muamele iddialarıyla ilgili bir soruşturma yürütmediğini iddia etmiştir. Mahkeme 3 Nisan 2007 tarihinde Azime Işık / Türkiye davasında ((k.k.), no. 63900/00, 3 Nisan 2007) başvuranın 3. madde kapsamındaki kötü muamele ve 13. Madde kapsamındaki iç hukuk yollarına ilişkin şikayetlerine yönelik bir karar verdiğini hatırlatır. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı, Mahkeme tarafından Sözleşme’nin 35 § 2 (b) maddesinin anlamı dahilinde halihazırda incelenmiş bir konuyla aynıdır ve Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
33. Buna ek olarak, başvuran, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamında, gözaltı ve tutukluluk süresinin aşırı uzun olduğuna ilişkin şikâyette bulunmuştur.
34. Mahkeme bu şikâyetlerin zamanında ileri sürülmediği ve dolayısıyla Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği görüşündedir.
35. Başvuran daha sonra Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında yargılamayı yürüten mahkemenin kürsüsünde oturan hakimler birçok kez değiştiği için bu mahkemenin tarafsız olarak kabul edilemeyeceğine ilişkin şikâyette bulunmuştur. Başvuran ayrıca aynı madde altında yargılamayı yürüten mahkemenin ilgili tüm delilleri toplayamadığını ve davanın konusu olayları tespit edemediğini öne sürerek şikayetçi olmuştur. Son olarak, başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, Sözleşme kapsamında korunan haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin etkili bir hukuk yolu bulunmamasından ve 14. maddeye dayanarak, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin olağan ceza mahkemelerinden farklı usul kurallarına sahip olmasından şikayetçi olmuştur.
36. Mahkeme, elinde bulunan tüm belgeler ışığında ve şikâyette bulunulan hususun yargı yetkisine girdiği ölçüde, bu şikayetlerin Sözleşme veya Ek Protokol’lerde belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlaline işaret etmediği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu şikayetleri, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 hükümleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmektedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
37. Başvuran maddi tazminat olarak 50.000 avro ve manevi tazminat olarak 50.000 avro talep etmiştir. Başvuran, aynı zamanda, avukatlık masrafları için 8.000 avro, Mahkeme önünde gerçekleşen, çeviri, posta ve iletişim gibi diğer masraf ve giderler içinse 1000 avro ödenmesini talep etmiştir. Başvuran iddialarını desteklemek amacıyla, Türkiye Barolar Birliği’nin asgari ücret baremini ve çeviri masraflarına ilişkin bir fatura sunmuştur. Diğer giderler ise herhangi bir belgeyle desteklenmemiştir.
38. Hükümet, başvuranın adil tazmine ve avukatlık ücretlerine ilişkin taleplerinin aşırı ve dayanaksız olduğunu ileri sürerek itirazda bulunmuştur.
39. Mahkeme, somut davada Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini belirtir. Sözleşme’nin ihlal edilmemiş olması hâlinde, yargılamaların nasıl sonuçlanabileceği hususunda herhangi bir tahminde bulunamayacağı görüşündedir (bk. yukarıda anılan Ibrahim ve Diğerleri, § 315).
40. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin yargılamanın yenilenmesine olanak sağladığını gözlemlemektedir. Mahkeme, en uygun telafi yolunun, başvuran talep ettiği takdirde, Sözleşme’nin 6. maddesinin koşullarına uygun şekilde başvuranın yeniden yargılanmasının sağlanması olacağına kanaat getirmiştir (bk. yukarıda anılan Salduz, § 72, ve Abdulgafur Batmaz/Türkiye, no. 44023/09, § 58, son cümle, 24 Mayıs 2016). Mahkeme ayrıca bu şartlarda ihlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğini değerlendirmektedir (bk. yukarıda anılan Bayram Koç, § 29).
41. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Mahkeme, mevcut belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, başvurana, mahkeme önünde gerçekleşen masraflarını karşılayacak şekilde, 850 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan, Bayram Koç, § 30-32).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir, başvurunun geriye kalan kısmının kabul edilemez olduğunun beyan edilmesine;
2. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
3. Yer gösterme ve canlı teşhis işlemlerinde avukatın bulunmamasına ilişkin şikâyetin incelenmesine gerek duyulmadığına;
4. İhlal tespitinin, başvuranın gözaltındayken avukata erişiminin engellemesine ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
5.
(a) Davalı Devlet tarafından, başvuranlara, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:
(ii) Masraf ve giderler için, başvuranlara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 850 avro (sekiz yüz elli avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 27 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLediBianku
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy