AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ŞİMŞEK / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 48719/08)
KARAR
STRAZBURG
13 Kasım 2018
İşbu karar kesinleşmiş olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Şimşek / Türkiye davasında,
Başkan
Ledi Bianku,
Hâkimler
Jon Fridrik Kjølbro,
Ivana Jelić,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Ekim 2018 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, İdris Şimşek (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 3 Eylül 2008 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 48719/08) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat M. Özbekli tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın gözaltında kötü muamele gördüğüne ve avukat yardımından sistemsel olarak faydalandırılmadığına dair şikâyetler, 18 Mart 2014 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
4. İkinci Bölüm Başkan Yardımcısı, 17 Şubat 2017 tarihinde, Hükümeti, İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru numarası, AİHM 2016) kararı ışığında, arzu ederlerse, ek görüşlerini sunmaya davet etmiştir.
5. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Mahkeme, Hükümetin itirazını değerlendirdikten sonra reddetmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran, 1973 doğumlu olup Sivas’ta ikamet etmektedir.
7. Polis tarafından hazırlanan ve başvuranın imzasının bulunduğu tutanağa göre, başvuran, Hizbullah adlı terör örgütüne üye olduğu şüphesiyle, 19 Kasım 2002 tarihinde saat 13.30’da, polis memurlarıyla arasında geçen ve direniş gösterdiği, el bombası attığı ve polislere ateşle karşılık verdiği bir saatlik bir mücadelenin ardından gözaltına alınmıştır.
8. Başvuran, aynı gün saat 13.50’de, Diyarbakır’da bulunan Silvan Devlet Hastanesinde muayene edilmiştir. Muayene neticesinde, başvuranın vücudunda şu bulgular saptanmıştır: Sol göğsünün altında 2 cm uzunluğunda sıyrık, bileklerinde kelepçe izleri, sağ bacağının üst kısmında travmatik sıyrık. Başvuranı iş göremeyecek hale getirecek herhangi bir bulgu tespit edilmemiştir. Başvuran, aynı gün saat 17.45’te, Diyarbakır Devlet Hastanesinde başka bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Söz konusu muayene sonucunda, ilk doktor raporunda belirtilen bulgulara benzer bulgular saptanmıştır.
9. 22 Kasım 2002 tarihinde, başvuranın polis tarafından avukatı yokluğunda ifadesi alınmıştır. Başvuran, ifadesi sırasında gerek fiziksel gerekse psikolojik olarak kötü muameleye maruz bırakıldığını ileri sürmüştür. Başvuran, ifadesinde, bazı belgelerle birlikte avukat yardımından feragat ettiğine dair bir beyannameyi imzalamaya zorlandığını belirtmiştir. Ayrıca, kendisine zorla imzalatılan belgeleri okumak istediğinde, daha fazla kötü muamele görmekle tehdit edildiğini ileri sürmüştür.
10. Başvuran, 23 Kasım 2002 tarihinde, gözaltı süresi sona erdiğinde, Diyarbakır Devlet Hastanesinde muayene edilmiştir. Muayene neticesinde, başvuranın vücudunda herhangi yeni bir kötü muamele bulgusuna rastlanmamıştır. Başvuran, polis memurlarının muayene esnasında müdahale ederek, doktora el ve ayak bileklerinde bazı bereler bulunduğunu raporuna yazması şeklinde talimat verdiklerini iddia etmiştir.
11. Başvuran, 23 Kasım 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısına avukatı yokluğunda ifade vermiştir. İfadesinde, hakkındaki suçlamaları kabul etmiştir. Başvuran, aynı gün, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli nöbetçi hâkim huzuruna çıkarılmıştır. Burada, avukatı yokluğunda sorgulanmıştır. Sorgusunda, polise verdiği ifadenin büyük bölümünü kabul etmiştir. Başvuran, mahkeme huzurundaki beyanlarında, polis tarafından kendisine uygulanan baskı ve verilen gözdağı nedeniyle, Cumhuriyet savcısı ve hâkim huzurundaki ifadelerinde Hizbullah örgütüne üye olduğunu kabul ettiğini ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, polis memurlarının kendisini yargılama sürecinin çok uzun sürecek olmasıyla tehdit ettiklerini ve şayet suçlamaları kabul etmesi halinde kendisine yardım edeceklerini ve tutuklanmaktan kurtaracaklarını söylediklerini öne sürmüştür.
12. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 27 Kasım 2002 tarihinde, başvuran hakkında bir iddianame hazırlamış ve bu kapsamda, başvuranı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesi kapsamında Devletin anayasal düzenini bozmaya teşebbüs etmekle itham etmiştir.
13. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, 19 Mart 2003 tarihinde, davanın esasına ilişkin ilk duruşmasını gerçekleştirmiştir. Duruşma sırasında, başvuran avukatının yokluğunda ifade vermiş ve önceki ifadelerini ve suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, ayrıca, ayrıntılı bir açıklamada bulunmaksızın, gözaltında baskı gördüğünü ve kolluk ifadelerini okumadan imzalaması için kendisine baskı yapıldığını belirtmiştir.
Başvuran, Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hâkim huzurunda verdiği ifadelerle ilgili olarak ise, polisin uyguladığı baskı nedeniyle kendisini suçlayıcı ifadeler verdiğini ileri sürmüştür.
14. Başvuran, 18 Eylül 2003 tarihli duruşmada, ayrıntılı bir açıklamada bulunmaksızın, hazırlık soruşturması esnasında işkenceye maruz bırakıldığını iddia etmiştir.
15. 30 Haziran 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 16 Haziran 2004 tarihli 5190 sayılı Kanun ile, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmıştır. Bu nedenle, dava Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine devredilmiştir.
16. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Haziran 2007 tarihinde, diğer hususların yanı sıra, başvuranın polise, Cumhuriyet savcısına ve nöbetçi hâkime verdiği ifadelere dayanarak, mülga Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesinde tanımlanan suçu işlediği kanaatine varmış ve müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, 23 Kasım 2002 tarihli doktor raporuna dayanarak, başvuranın gözaltında işkenceye maruz bırakıldığına dair şikâyeti reddetmiştir.
17. Yargıtay, 10 Nisan 2008 tarihinde, yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
18. Avukata erişim hakkı hususundaki ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar, Salduz/Türkiye ([BD] no. 36391/02, §§ 27 ‑31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır.
19. 15 Temmuz 2003 tarih ve 4928 sayılı Kanun ile 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi yürürlükten kaldırılmış, dolayısıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki davalarda sanıkların avukata erişim hakkı üzerine getirilen kısıtlama kaldırılmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
20. Başvuran, 19 ve 23 Kasım 2002 tarihleri arasında gözaltında tutulduğu esnada kötü muamele gördüğü konusunda şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 3. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
21. Hükümet, söz konusu iddiaya itiraz etmiş ve başvuranın altı ay kuralına uymadığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranın kötü muamele iddiasını ilk kez 12 Aralık 2002 tarihli duruşmada verdiği ifadede dile getirdiğini ve bu tarihten sonra altı yıl boyunca tamamen eylemsiz kaldığını belirtmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranın Cumhuriyet savcılığına resmi bir şikâyette de bulunmadığına dikkat çekmiştir. Hükümet, altı aylık sürenin, Mahkemenin içtihadına göre, 2002 yılından hemen sonra başladığının kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
22. Başvuran bu konu hakkında herhangi bir görüş sunmamıştır.
23. Mahkeme, başvuranın kötü muamele iddialarını sadece 12 Aralık 2002 tarihinde değil, aynı zamanda 18 Eylül 2003 tarihinde yapılan duruşmada da dile getirdiğini gözlemlemektedir. Ancak, başvuran, söz konusu duruşmaların hiçbirinde, maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamelenin niteliğine dair ayrıntılı bir açıklamada bulunmamıştır. Bahsi geçen duruşmaların ardından, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi bazı usul kararları almıştır. Bu kararlarda, kötü muamele iddialarından bahsedilmemiştir. Fakat, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, gerekçeli kararında, başvuranın gözaltında kötü muamele gördüğü yönündeki şikayetini, 23 Kasım 2002 tarihli doktor raporu ışığında reddetmiştir.
24. Mahkeme, aynı zamanda, başvuranın kötü muamele iddialarını Yargıtay’a taşıdığını gösteren herhangi bir belgenin mevcut olmadığını da belirtmektedir (bk. Karabulut/Türkiye, no. 56015/00, § 30, 24 Ocak 2008).
25. Bu nedenle, Mahkeme, bu hususlar ışında, kötü muamele iddialarını Yargıtay nezdinde yinelemeyen başvuranın, iç hukuktaki başvuru yollarının etkisiz olduğunun, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını verdiğini 22 Haziran 2007 tarihine kadar farkına varmış olması gerektiği kanaatindedir (bk. İçöz/Türkiye (k.k.), no. 54919/00, 9 Ocak 2003, ve karşılaştırınız Ahmet Engin Şatı /Türkiye, no. 17879/04, §§ 35-6, 1 Aralık 2009). Dolayısıyla, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde öngörülen altı aylık sürenin, en geç 22 Haziran 2007 tarihinde işlemeye başladığı düşünülmelidir. Bu bakımdan, Mahkemeye başvurunun en geç 2007 yılının Aralık ayında yapılması gerekirken, başvuran, 3 Eylül 2008 tarihine kadar başvuruda bulunmamıştır.
26. Buna göre, Mahkeme, başvurunun bu kısmının süresi dışında yapılmış olduğuna kanaat getirerek, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
II. I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (c) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
27. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanarak, hazırlık soruşturması aşamasında baskı altında ve avukatı yokluğunda alınan ifadelerinin yerel mahkemelerce kullanılması neticesinde adil bir şekilde yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. “Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
...”
28. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
29. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme, ayrıca, başvurunun bu kısmının başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Esas Hakkında
30. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, kanuna aykırı delillere dayanılarak mahkûm edildiğini, zira yerel mahkemenin baskı altında ve avukatı yokluğunda alınan ifadelerini esas aldığını ileri sürmüştür.
31. Hükümet, başvuranın, baskı altında alındığı iddia edilen delillerin hakkında mahkûmiyet kararı verilirken kullanıldığına ilişkin şikâyetinin, doktor raporları ışığında ve başvuranın kötü muamele iddialarının doğruluğunu kanıtlayamamış olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Hükümet, başvuranın avukat yardımından faydalandırılmadığına ilişkin şikâyetle ilgili olarak, Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesi kapsamındaki Mahkeme içtihadının farkında olduğunu ifade etmiştir.
32. Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetinin, altı aylık süre sınırına uyulmaması nedeniyle kabul edilemez bulunması gerektiğini belirtmektedir. Ancak, Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında kabul edilebilir bir şikâyetin bulunmamasının, kural olarak, başvuranın, kolluktaki ifadelerinin cebir veya baskı yoluyla alındığı, bu ifadelerin dava dosyasına eklendiği, yargılamaları yürüten mahkeme tarafından göz önünde bulundurulduğu ve dolayısıyla 6. maddede öngörülen adil yargılanma hakkının ihlaline neden olduğu yönündeki iddialarının Mahkeme tarafından dikkate alınmasına engel teşkil etmediğini hatırlatmaktadır (bk. Örs ve Diğerleri/Türkiye, no. 46213/99, § 58, 20 Haziran 2006, ve Özcan Çolak/Türkiye, no. 30235/03, § 43, 6 Ekim 2009).
33. Mahkeme, somut davada, 19 ve 23 Kasım 2002 tarihlerinde düzenlenen doktor raporlarında aşağıdaki bulguların yer aldığını gözlemlemektedir: Başvuranın sol göğsünün altında 2 cm uzunluğunda sıyrık, bileklerinde kelepçe izleri, sağ bacağının üst kısmında travmatik sıyrık. 19 Kasım 2002 tarihinde saat 17.45’te düzenlenen diğer raporda da söz konusu bulgular doğrulanmıştır.
34. Mahkeme, aynı zamanda, başvuranın kötü muamele iddialarını, fiziksel ve psikolojik işkenceye tabi tutulduğu, darp ve tehdit edildiği şeklinde çok kısa ve genel ifadelerle dile getirdiğini gözlemlemektedir. Başvuran, ne şekilde darp edildiğine ilişkin olarak, doktor raporunda belirtilen bulguları doğrulayacak veya bu bulgularla uyuşacak herhangi bir açıklamada bulunmamıştır (bk. Fomin/Rusya (k.k.), no. 15524/08, 6 Mart 2018). Mahkemenin elindeki belgelerden anlaşıldığı üzere, başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleyi yerel mahkemeler nezdinde de tanımlamamıştır (bk. Satık/Türkiye (No. 2), no. 60999/00, § 34, 8 Temmuz 2008, ve karşılaştırınız Osman Karademir/Türkiye, no. 30009/03, § 55, 22 Temmuz 2008).
35. Ayrıca, Mahkeme, polis memurlarının muayene esnasında müdahale ederek, doktora el ve ayak bileklerinde bazı bereler bulunduğunu raporuna yazması şeklinde talimat verdiklerini ileri süren başvuranın, bu şekilde Mahkeme önünde doktor raporlarının doğruluğuna itiraz etmiş olmasına rağmen, doktor raporlarında belirtilen bulguların nasıl ortaya çıktığı ve başvuranın hangi koşullarda muayene edildiği konularına açıklık getirebilecek bir hukuk yolu olan Cumhuriyet savcılığına resmi olarak suç duyurusunda bulunmamış olmasının önemli bir husus olduğu kanaatindedir (bk. Aydın Çetinkaya/Türkiye, no. 2082/05, § 84, 2 Şubat 2016, ve bu kapsamda anılan diğer kararlar).
36. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak ve elindeki bilgi ve belgelere dayanarak, başvuranın hazırlık soruşturması esnasında alınan ifadelerinin baskı altında alındığı sonucuna makul şüphenin ötesinde varamamaktadır. Bu nedenle, Mahkeme, başvurunun bu kısmına ilişkin incelemenin kapsamının, yargılama öncesi aşamada avukat yokluğunda alınan ifadelerin yargılamaları yürüten mahkeme tarafından kullanılmasına ilişkin şikâyetle sınırlandırılması gerektiği kanaatindedir.
37. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın avukata erişiminin 3842 sayılı Kanun gereği kısıtlandığını ve bu durumun başvuranın yakalandığı dönemde uygulanan sistematik bir kısıtlama olduğunu kaydetmiştir (bk. Salduz/Türkiye [BD], no. 36391/02, § 56, AİHM 2008).
38. Mahkeme, başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik mahiyetinin, özünde ve başlı başına Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiği yönünde bir tespitte bulunmak için yeterli olup olmadığı hususunun incelenmesini gerekli görmemektedir. Zira, her hâlükârda, Hükümet, kısıtlamayı zorunlu kılan herhangi bir sebep sunmamış veya soruşturmanın ilk safhasında avukat yardımından faydalandırılmamış olmasının başvuranın savunma hakkına geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini ispat etmemiştir (bk. yukarıda anılan Salduz, § 58; İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru numarası, § 274, AİHM 2016.) Bu bağlamda, Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verirken, başvuranın polise verdiği ifadelere dayandığını ifade etmektedir. Ayrıca, ilk derece mahkemesi, yargılama esnasında, avukat yokluğunda elde edilen delilleri kabul edilebilirlik yönünden incelememiştir. Benzer şekilde, Yargıtay da bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır (bk. Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, 5 Eylül 2017).
39. Yukarıda yer alan açıklamalar, Mahkemenin, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi için yeterlidir.
III. SÖZLEŞME’NİN DİĞER MADDELERİ KAPSAMINDAKİ İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
40. Başvuran, 29 Eylül 2014 tarihli görüşlerinde, bazı yeni şikâyetler ileri sürmüştür. Özellikle, tutukluluğunun ve hakkındaki ceza yargılamalarının aşırı uzun sürdüğü ve bünyesinde 2003 yılından bu yana askeri bir üyenin bulunduğu bir mahkeme tarafından yargılandığı hususlarında şikâyetçi olmuştur. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 3. fıkrasının (a), (c) ve (d) bentlerine dayanmıştır.
41. Mahkeme, ilk başvuru kapsamında dile getirilmeyen söz konusu şikâyetler için altı aylık süre sınırının işleyişinin, şikâyetin ilk kez Mahkemeye bildirildiği tarihe kadar kesintiye uğramayacağını hatırlatmaktadır. Buna göre, Mahkeme, başvurunun bu kısmının süresi dışında yapılmış olduğuna kanaat getirerek, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk. Yüksektepe/Türkiye, no. 62227/00, § 50, 24 Ekim 2006).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
42. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
43. Başvuran, 30.000 avro maddi, 30.000 avro manevi tazminat talep etmiştir. Ancak, taleplerini destekleyecek herhangi bir fatura sunmamıştır.
44. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
45. Mahkeme, maddi tazminat talebi bakımından, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir.
46. Mahkeme, manevi tazminat talebi bakımından, somut davada, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespitin, yeterli adil tazmin teşkil edeceği kanaatindedir. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesi kapsamında, Mahkemece Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespiti halinde yargılamanın yenilenmesi imkânının sunulduğunu dikkate alarak, bu başlık altında herhangi bir miktar ödenmesine hükmetmemiştir (bk. yukarıda anılan Bayram Koç, § 29).
B. Masraflar ve Giderler
47. Başvuran, yerel mahkemeler nezdindeki yargılama sürecinde yaptığı masraf ve giderlerin, cezaevinde bulunduğu sürede yaptığı posta ve çeviri masraflarının ve kişisel masrafların ve ailesinin kendisini cezaevinde ziyaret etmek için yaptığı masrafların kendisine geri ödenmesini talep etmiştir. Ancak, söz konusu masrafların ne miktarını belirtmiştir ne de bunları destekleyici herhangi bir belge sunmuştur ve bu başlık altında hükmedilecek miktarı Mahkemenin takdirine bırakmıştır.
48. Hükümet, Mahkemeyi, söz konusu talepleri, herhangi bir belge veya faturaya dayalı olmadığı gerekçesiyle reddetmeye davet etmiştir.
49. Mahkeme, somut davada, başvuranın talebini hiçbir şekilde desteklemediğini, zira ne masraflarının miktarını belirttiğini ne de herhangi destekleyici bir belge sunduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, bu nedenle, bu başlık altında başvurana herhangi bir meblağ ödenmesine hükmedilmesine yer olmadığına karar vermiştir (bk. Girişen/Türkiye, no. 53567/07, § 79, 13 Mart 2018).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvuranın yargılama öncesi aşamada avukat yardımından faydalandırılmadığına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna, başvurunun geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
2. Yargılama öncesi aşamada başvuranın avukat yardımından faydalandırılmaması nedeniyle Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
3. İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
4. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Kasım 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy