AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SİNİM / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 9441/10)
KARAR
STRAZBURG
6 Haziran 2017
Kesinleşme Tarihi
06.09.2017
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Sinim/Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Julia Laffranque,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
9 Mayıs 2017 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, Arzum Makbule Sinim (“başvuran”) adlı bir Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 21 Ocak 2010 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 9441/10) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat E. Kanar tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) ve 13. maddeleri ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine dayanarak, adli makamların kocasının ölümünü araştırmak için açılan soruşturmayı etkin bir şekilde yürütmediği konusunda şikâyetçi olmuştur.
4. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) ve 13. maddeleri kapsamındaki şikâyetler, 18 Kasım 2015 tarihinde Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı Mahkeme İçtüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1979 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
6. Başvuranın kocası, Ali Sinim, 5 Ağustos 2006 tarihinde İstanbul’dan Antalya’ya bazı kişisel eşya ve mobilyaların taşınması için kamyon sahibi A.S. ile anlaşmıştır. Başvuranın iddialarına göre, kocasına, söz konusu kamyonun aynı günde bir nakliyat şirketi tarafından rezerve edilmiş olduğu ve ayrıca başka bir müşteriye ait bazı ham maddeleri taşıyacağı bilgisi verilmiştir.
7. Söz konusu tarihte başvuran eşyalarını kamyona yüklemiş ve yolcu olarak kamyona binmiştir. Ancak, kamyon hedefine varmadan önce başka bir araçla çarpışmış ve alev almıştır. Kamyon sürücüsü ile yedek sürücü oluşan yangından dolayı olay yerinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Başvuranın kocası yanıkları için tedavi olduğu hastanede birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir.
8. Kazadan sonra kamyonda başvuranın eşyaları ile birlikte taşınan “ham maddelerin” yanıcı sıvı madde olduğu ve çarpma sonucu alev aldığı tespit edilmiştir. Polisin olay yeri raporuna göre, dökülen yanıcı sıvının bulunduğu tenekelerin üzerinde “Şenocak reşo yakıtı[1]” ibaresinin bulunduğu belirtilmiştir.
9. Adli Tıp Kurumu tarafından 31 Ocak 2007 tarihinde düzenlenen otopsi raporunda, başvuranın kocasının çarpma sonucunda uğradığı bir travmadan ziyade kaza anında maruz kaldığı yanma sonucu öldüğü belirtilmiştir.
A. Ceza yargılamaları
10. Olay yerindeki trafik polisi tarafından düzenlenen ilk rapora göre, ilgili zamanda kimliği belirlenememiş olan kamyon sürücüsünün S.S.H. kontrolünde seyretmekte olan diğer araca arkadan çarpmış olması sebebiyle kazanın ana sorumlusu olduğu belirtilmiştir.
11. Sultanbeyli karakolundaki polis memurları 5 Ağustos 2006 tarihinde başvuranın, S.S.H.’nin ve kamyonun sahibi ve aynı zamanda kamyon sürücülerinden M.S.’nin oğlu olan A.S.’nin ifadelerini almıştır. A.S. ifadesinde, babası M.S.’nin Antalya’ya nakledilecek eşyaları yüklediği kamyonun sahibi olduğunu doğrulamıştır. A.Ç. adlı üçüncü bir kişinin yolculuk sırasında babasına yardımcı olmak için kamyonda bulunduğunu belirtmiştir. A.S.’ye nakledilen eşyaların niteliği hakkında hiçbir soru sorulmamıştır.
12. Başvuran, 4 Eylül 2006 tarihinde Sultanbeyli Cumhuriyet Savcılığına başvurarak, A.S., S.S.H ve (varsa) kamyonun kiraya verildiği nakliyat şirketinin yasaya aykırı şekilde tehlikeli yanıcı mallar taşıyarak kocasının ölümüne neden oldukları iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, şikâyetinde, bu olayın ihmalden kaynaklanan basit bir trafik kazası olmadığını ve kocasının bilgisi ve rızası olmadan yasaya aykırı bir şekilde kamyona yerleştirilmiş olan yanıcı maddelerden dolayı hayatını kaybettiğini vurgulamıştır. Başvuran, eğer kocası söz konusu kamyondaki yükün niteliği konusunda bilgilendirilse idi asla bu kamyona binmeyi kabul etmeyeceğini ileri sürmüştür. Başvuran, bu nedenle, yanıcı maddeleri nakliye eden, satan ve alan taraflar dâhil kocasının ölümünden sorumlu olabilecek bütün kişi veya şirketlerin tespit edilmesini talep etmiştir. Başvuran ayrıca, yargılamalara müdahil taraf olarak katılmak istediği için soruşturmadaki gelişmeler hakkında bilgilendirilmeyi talep etmiştir.
13. A.S., 9 Kasım 2006 tarihinde Sultanbeyli Cumhuriyet Savcılığına sunduğu dilekçeyle, söz konusu malların tehlikeli niteliğini saklamakla suçladığı yanıcı yükü alan ve satan kişiler ile kamyonunu kiraya verdiği nakliye şirketi hakkında kazayla ilgili sorumluluklarına ilişkin bir soruşturma yapılmasını talep etmiştir. A.S. kanıt olarak nakliye şirketi olan Salihli Nakliyat Otom. Ltd. Şti. (“Salihli Ltd. Şti.”) tarafından 4 Ağustos 2006 tarihinde alıcı Şenocak Dış Ticaret ve Turizm Sanayi Ltd. Şti. (“Şenocak Ltd. Şti.”) için hazırlanmış faturayı ve sevk irsaliyesini sunmuştur. Söz konusu fatura ve sevk irsaliyesinde sevkiyat daha fazla detay verilmeksizin “ham madde” olarak tanımlanmıştır. A.S. ilgili malların yanıcı olduğu açıkça belirtilmiş olsaydı bunların kanunda belirtilen şartlara uygun şekilde nakledileceğini ve ölümle sonuçlanan kazanın önlenebileceğini belirtmiştir.
14. Başvuran, 28 Kasım 2006 tarihinde olay yeri raporundaki bilgiye dayanarak (bk. yukarıda 8. paragraf) yanıcı sıvı maddenin üreticisi olarak tespit ettiği Şenocak Ltd. Şti. hakkında ek bir suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran söz konusu sıvı maddenin Tehlikeli Maddelerin Karayolu ile Taşınması Hakkında Yönetmelik ve Tehlikeli Kimyasallar Yönetmeliği’ne göre “kontrole tabi zararlı maddeler” sınıfına giren etanol ve metanol içerdiği ve bu maddelerin söz konusu yönetmeliklerin getirdiği sıkı düzenlemeler çerçevesinde etiketlenmesi, ambalajlanması, depolanması ve taşınması gerektiğini iddia etmiştir. Ayrıca, Tehlikeli Maddelerin Karayolu ile Taşınması Hakkında Yönetmelik uyarınca, yedek sürücü ve muhafız personeli dışında, tehlikeli mal taşıyan araçlara yolcuların alınması yasaktır. Bu tür malları üreten, satan, taşıyan ve alan kişilere birçok sorumluluk yükleyen ilgili mevzuatı dikkate alan başvuran, Cumhuriyet savcısından (i) Şenocak Ltd. Şti.’nin bu tür maddeleri üretip üretmediğinin ve ayrıca dağıtımını yapıp yapmadığının tespit edilmesini, (ii) söz konusu kamyonun bir nakliyat şirketi tarafından mı yoksa doğrudan Şenocak Ltd. Şti. tarafından mı kiralandığının tespit edilmesiyle birlikte kamyonun bu tür tehlikeli maddeleri taşımak için ruhsatının olup olmadığının tespit edilmesini ve (iii) malları alanın kimliğinin tespit edilmesini talep etmiştir. Başvuran ayrıca soruşturmadaki gelişmeler hakkında bilgilendirilme talebini tekrarlamıştır.
15. Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine 6 Mayıs 2007 tarihinde bir trafik mühendisi tarafından hazırlanan bilirkişi raporunda; yanıcı madde taşıyan araçların elli metre mesafe bırakarak seyretmesine ilişkin kuralı ihlal ettiği için kazadan hayatını kaybeden kamyon sürücüsü M.S. sorumlu tutulmuştur. Bilirkişi, diğer aracın sürücüsü olan S.S.H.’nin kusurlu olmadığını tespit etmiştir.
16. Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısı, bilirkişi raporunu esas alarak 7 Mayıs 2007 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi anlamında (taksirle ölüme neden olma – bk. aşağıda 46. paragraf) kazadan sorumlu olan tek kişinin M.S. olduğuna karar vermiştir. Ancak M.S.’nin de kazada hayatını kaybetmesi sebebiyle Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. İçerisinde müşteki olarak yalnızca A.S.’nin anıldığı bu karar, başvurana bildirilmemiştir.
17. Kendi inisiyatifiyle ilgili kararı öğrendikten sonra, başvuran temelde 4 Eylül ve 28 Kasım 2006 tarihli dilekçelerinde dile getirdiği konuları Cumhuriyet savcısının dikkate almamış olduğunu iddia etmiş ve 29 Haziran 2007 tarihinde Cumhuriyet savcısının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına itiraz etmiştir. Başvuran kocasının kamyonda yanıcı madde bulunduğuyla ilgili bilgilendirilmediğini yinelemiş ve ek olarak savcının bu tür tehlikeli maddeleri gönderen şirketlerle birlikte bunları satan, alan kişiler veya şirketler ile nakliye şirketini tespit etmediğini ve bu şirketlerin kamyon sahibi A.S. ile ilişkileriyle ilgili bir bağlantı kurmadığını iddia etmiştir. Başvuran, kamyon sürücüsü dışında, olayların ve kazayla ilgili sorumluların tespit edilmesi için söz konusu bilgilerin toplanmasının çok önemli olduğunu iddia etmiştir. Başvuran ek olarak Cumhuriyet savcısına bulunduğu çok sayıda şikâyete ve soruşturmadaki gelişmeler hakkında bilgilendirilme taleplerine rağmen Cumhuriyet savcısının kararında müşteki olarak belirtilmemiş olduğunu ve söz konusu kararın kendisine tebliğ edilmediğini belirtmiştir.
18. Diğer müşteki olan A.S.’nin Cumhuriyet savcısının vermiş olduğu karara itiraz etmediği görülmektedir.
19. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, 4 Eylül 2007 tarihinde, Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısının M.S. ve S.S.H. hakkındaki kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı hakkındaki itirazı reddetmiştir. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, yine de, A.S. tarafından Salihli Ltd. Şti. ve Şenocak Ltd. Şti. hakkında öne sürülen şikâyetlerin cevapsız kaldığına karar vermiş ve Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısının söz konusu şirketlerin kazayla ilgili sorumluluklarını incelemesi talimatını vermiştir. Verilen kararda A.S. bir kez daha tek müşteki olarak belirtilmiş ve bu karar başvurana tebliğ edilmemiştir.
20. Başvuran 6 Aralık 2007 tarihinde Sultanbeyli Cumhuriyet Savcılığına bir dilekçe sunmuş ve önceki dilekçelerinde dile getirdiği konuların incelemesini talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, daha önceki taleplerine rağmen Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin kararında yine müşteki olarak belirtilmediğini vurgulamıştır.
21. Salihli Ltd. Şti. nakliyat şirketinin görevlisi olan B.T. adlı bir şahsın kazayla ilgili ilk kez 22 Ocak 2008 tarihinde polis tarafından sorgulandığı görülmektedir. B.T., Şenocak Ltd. Şti.’nin bazı malları nakletmek için kendilerinden bir kamyon istediğini belirtmiştir. Ancak şirket, Şenocak Ltd. Şti.’ni, talep üzerine kamyonu ile nakliye hizmeti veren A.S.’ye yönlendirdiğini ve taşınan malla ilgili başka ilgilerinin olmadığını beyan etmiştir.
22. Başvuran tarafından Sultanbeyli Cumhuriyet Savcılığına 23 Mayıs 2008 tarihinde verilen ek dilekçede, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu karardan sonra yapılan soruşturmanın sadece Salihli Ltd. Şti. adlı nakliyat şirketinin sorumluluğu üzerine yoğunlaştığını, hâlbuki malların üreticisi ve/veya göndericisi durumundaki Şenocak Ltd. Şti.’nin ve kamyonun sahibi A.S.’nin tehlikeli malların nakliyesinde uyulması gereken ilgili mevzuata uymadıklarından kazadan onların da sorumlu olduklarıyla ilgili endişesini dile getirmiştir.
23. Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısı, belirtilmeyen bir tarihte, Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinin Salihli Ltd. Şti. ve Şenocak Ltd. Şti. veya başkalarının söz konusu kazayla ilgili sorumluluklarının tespiti için bir rapor hazırlamasını istemiştir. Adli Tıp Kurumu, 10 Temmuz 2008 tarihli cevabında, dava dosyasında Şenocak Ltd. Şti. ilgili bilgi olmadığını ve bu tür bilgilerin olmaması sebebiyle talep edilen konularla ilgili rapor hazırlayamadığını belirtmiştir.
24. Şenocak Ltd. Şti.’nin sahibi S.Ş. 15 Ekim 2008 tarihinde kazayla ilgili ilk defa polis tarafından sorgulanmıştır. S.Ş., şirketinin Antalya şubesine mal göndermek için Salihli Ltd. Şti.’den kamyon talep ettiğini belirtmiştir. A.S.’ye ait kamyon, Salihli Ltd. Şti. tarafından kendisine sunulmuş ve S.Ş. söz konusu malları kamyona yüklemiştir. S.Ş., yüklemeden kısa bir süre sonra kamyonun kazaya karıştığını ve kamyonla birlikte mallarının yandığını doğrulamıştır.
25. Yukarıda bahsi geçen bilgilerin alınmasının ardından, Adli Tıp Kurumu 19 Şubat 2009 tarihinde kazayla ilgili raporunu sunmuştur. Adli Tıp Kurumu, Şenocak Ltd. Şti.’nin söz konusu kamyona yanıcı mallar yüklediği ile ilgili bir bilginin dosyada bulunmadığını tespit etmiştir. Ayrıca, sevkiyatın alıcısının kimliği hakkında hiçbir bilgi bulunmamıştır. Kazadan sonra kamyonda bulunan tenekelerde “Şenocak” yazısı olmasına rağmen, dosyada Kurumun kamyona yakıtları kimin yüklediğini tespit etmesini sağlayacak hiç bir delil bulunamamıştır. Söz konusu koşullar altında, Şenocak Ltd. Şti., Salihli Ltd. Şti. veya başkalarının kazayla ilgili sorumluluklarının tespit edilmesi mümkün olmamıştır.
26. Başvuran 8 Mayıs 2009 tarihinde Adli Tıp Kurumunun raporuna itirazlarda bulunmuştur. Başvuran, Şenocak Ltd. Şti.’nin söz konusu taşıma işi ile ilişkisi olduğunu gösteren hiç bir delilin olmadığı tespitine itiraz etmiştir. Başvuran, Şenocak Ltd. Şti. sahibinin polise verdiği ifadede, kendi şirketinin reşo yakıtından oluşan mallarının kamyona yüklendiğini açık bir şekilde belirtiğini iddia etmiştir. Ayrıca, başvuranın Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yaptığı tazminat talebine cevaben (daha fazla detay için bk. aşağıda 30. paragraf) Şenocak Ltd. Şti.’nin sahibinin, diğer hususların yanı sıra, bütün mallarını kaybettiği için kendisinin de kaza sebebiyle zarara uğradığını söylediğini belirtmiştir. Salihli Ltd. Şti.’nin temsilcisi de, benzer şekilde, 4 Ağustos 2006 tarihinde kendileri tarafından hazırlanmış sevk irsaliyesiyle ile birlikte kazaya karışan kamyonun yüklenmesi için Şenocak Ltd. Şti.’ne gönderildiğini Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi önünde beyan etmiştir. Başvuranın görüşüne göre, bu ifadeler kamyona yüklenen yanıcı maddelerin Şenocak Ltd. Şti.’ye ait olduğuna dair yeterli kanıt sağlamıştır. Başvuran, bu bilgilere dayanarak ve somut olayda hiçbir şekilde uyulmamış olan yanıcı malları etiketleme, ambalajlama, depolama ve taşıma ile ilgili mevzuat geçen yasal gereklilikleri göz önüne alarak, Şenocak Ltd. Şti., Salihli Şti. ve kamyonun sahibi ile sürücüsünün kazadan açıkça sorumlu olduklarını iddia etmiştir.
27. Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısı, 25 Mayıs 2009 tarihinde, Adli Tıp Kurumunun 10 Temmuz 2008 tarihli raporuna dayanarak, Salihli Ltd. Şti. ve Şenocak Ltd. Şti.’nin temsilcileri hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Cumhuriyet savcısı kararında başvuranın iddialarının hiçbirine cevap vermemiştir.
28. Başvuran, 17 Haziran 2009 tarihinde söz konusu karara itiraz etmiştir. Başvuran, Adli Tıp Kurumunun raporuyla ilgili ileri sürdüğü itirazlarını yineleyerek, Cumhuriyet savcısının dava konusu olayları tespit etmede başarısız olduğunu ve soruşturma dosyasında Salihli Ltd. Şti., Şenocak Ltd. Şti., A.S. ve ölmüş olan kamyon sürücüsünün kazadan cezai olarak sorumlu olduklarını gösteren önemli delilleri dikkate almadığını belirtmiştir.
29. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın iddialarına yanıt vermeksizin, 23 Temmuz 2009 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiştir.
B. Tazminat yargılamaları
30. Başvuran, 16 Temmuz 2007 tarihinde, Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinde Şenocak Ltd. Şti., Salihli Ltd. Şti, kamyonun sahibi A.S., ölmüş iki kamyon sürücüsünün mirasçıları ve bir sigorta şirketi aleyhine tazminat davası açmıştır. Başvuran ceza yargılamaları sırasında atıfta bulunduğu ilgili mevzuattaki yanıcı malların etiketleme, ambalajlama, depolama ve taşımasındaki yasal gereklilikleri yineleyerek, davalıların ilgili mevzuata uymadıkları için kocasının ölümüne sebep olduklarını iddia etmiştir.
31. Yukarıda yer alan 26. paragrafta da belirtildiği gibi, Salihli Ltd. Şti. ve Şenocak Ltd. Şti. temsilcileri belirtilmeyen tarihlerde başvuranın iddialarına yanıt vermişlerdir.
32. Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinin talebi üzerine, Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden üç bilirkişi 19 Mart 2012 tarihinde davalıların söz konusu kazadaki sorumluluklarıyla ilgili bir rapor sunmuşlardır (“birinci rapor”). Raporda aşağıdaki saptamalar yapılmıştır:
- Söz konusu yanıcı malları üreten Şenocak Ltd. Şti.’nin İstanbul’daki merkezinden Antalya’daki şubesine malların nakliyesi için Salihli Ltd. Şti. ile anlaştığı;
- Salihli Ltd. Şti. iş için alt yüklenici olarak A.S. ile anlaştığı;
- Hazırladığı sevk irsaliyesinde, Şenocak Ltd. Şti.’nin malların yanıcı olduğundan bahsetmeyerek, malları on altı ton ham madde olarak tanımladığı;
- S.S.H.’nin aracına çarpma sonucu oluşan ve başvuranın kocasının ölümüne sebep olan yangının kamyona yüklenmiş yanıcı mallar sebebiyle çıktığı;
- İlgili mevzuatta mal gönderenin uyması gereken zorunluluklara uymadığı için Şenocak Ltd. Şti.’nin kazadan sorumlu olduğu;
- Salihli Ltd. Şti. ve A.S.’nin bu tür bir nakliyat için ilgili kriterlere sahip olmayan bir kamyonla tehlikeli malların nakliyatını gerçekleştirdiği ve bunu yaparken kabul ettikleri ham maddenin niteliğine dikkat etmedikleri için kazadan sorumlu oldukları;
- Kanuna aykırı şekilde kamyona başka mallar yüklemekten ve yolcu (başvuranın kocası) kabul etmekten A.S.’nin de kazadan sorumlu olduğu;
- Kamyon sürücüsünün dikkatli araç kullanmaması sebebiyle kazadan sorumlu olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır.
Adli Tıp Kurumu, bu hususlar ışığında, kazadan Şenocak Ltd. Şti.’nin %40 oranında kusurlu olduğuna, Salihli Ltd. Şti. ve A.S.’nin her birinin %20’şer oranda kusurlu olduklarına ve geriye kalan kusurun ise sürücüye ait olduğuna karar vermiştir.
33. Salihli Ltd. Şti., 18 Ekim 2012 tarihinde, Adli Tıp Kurumunun raporuna itiraz etmiştir.
34. Söz konusu itirazın ardından, önceki raporu hazırlayan üç bilirkişi dâhil Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden yedi bilirkişi 18 Eylül 2013 tarihinde başka bir rapor düzenlemişlerdir (“ikinci rapor”). Bilirkişiler Salihli Ltd. Şti., Şenocak Ltd. Şti. ve A.S.’nin tehlikeli malların nakliyesinde yasal yükümlülüklerini göz ardı etmiş olmalarına rağmen kazanın davalıların söz konusu yükümlülüklere uymamalarından ziyade sürücüsünün dikkatli araç kullanmaması sebebiyle gerçekleştiğini tespit etmişlerdir. Dolayısıyla, bu raporda davalılara kazayla ilgili hiçbir kusur atfedilemeyeceği kanaatine ulaşılmıştır.
35. Başvuran, 19 Kasım 2013 tarihinde, Adli Tıp Kurumunun 18 Eylül 2013 tarihli raporunun 19 Mart 2012 tarihli önceki raporu ile çelişmekte olduğu görüşüne dayanarak ikinci rapora itiraz etmiştir. Başvuran, kocasının basit bir trafik kazası sonucu ölmediğini; kamyon ile kanuna aykırı yollarla taşınan yanıcı mallar nedeniyle yanarak hayatını kaybettiğini ve bundan davalıların tamamının sorumlu olduğunu yinelemiştir. Başvuran, Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinden, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanmış iki rapor arasındaki çelişkileri çözmek amacıyla bağımsız bilirkişiler tarafından üçüncü bir bilirkişi raporu hazırlanmasını talep etmiştir.
36. Asliye Hukuk Mahkemesi, 29 Nisan 2014 tarihinde yapılan duruşmada, bir makine mühendisi ve İstanbul Teknik Üniversitesinin makine mühendisliği ve kimya bölümlerinden iki akademisyenden ibaret bir bilirkişi heyeti atamıştır. Adı geçen mahkeme, bilirkişilerin Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanmış iki rapor arasındaki çelişkilerle ilgili yorum yapmalarını ve hangi raporun sonucuna katıldıklarını belirtmelerini istemiştir.
37. Bilirkişiler, 13 Kasım 2014 tarihli raporlarında (“üçüncü rapor”), ilk olarak, başvuranın açmış olduğu davanın kazadan kaynaklanan yangın sebebiyle kocasının maruz kaldığı yanma sonucu hayatını kaybetmesiyle ilgili olduğunu tespit etmişlerdir. Bu sebeple, somut davadaki incelemede, ikinci raporda yapıldığı gibi kazanın sadece teknik sebeplerine odaklanmak yerine, başvuranın kocasının ölümüne sebep olan yangının çıkma nedeni ile sorumlularına odaklanmak gerektiğini belirtmişlerdir. Bilirkişiler bu bağlamda, yangının Tehlikeli Maddelerin Karayolu ile Taşınması Hakkında Yönetmelik’e göre “kolay tutuşan sıvı” olan reşo yakıtı sebebiyle başladığını ve bu sebeple bu tür tehlikeli maddelerin nakliyesiyle ilgili mevzuata uygun şekilde taşınması gerektiğini belirtmişlerdir. Bununla beraber, somut davada reşo yakıtının yüklendiği kamyon tehlikeli malları taşınmak için uygun değildir çünkü kamyonda kısa devreleri ve yangını önleyecek elektrik donanımı ile uyarı işaretlerinin bulunmamasının yanı sıra sürücü bu tür malları taşımak için bir eğitim almamıştır. Bilirkişi raporunun vardığı sonuç itibarı ile; reşo yakıtının üreticisi olan Şenocak Ltd. Şti., mallarının güvenli bir şekilde taşınmasını sağlamak ile ilgili yasal gerekliliklere uymayarak çıkan yangından asli kusurludur (%40). Söz konusu kamyonu temin eden Salihli Ltd. Şti. ile kamyonun sahibi ve işleteni olan A.S.’nin bu tür tehlikeli malları böyle bir iş için uygun olmayan bir araçla taşımayı kabul etmeleri nedeniyle her biri kazadan %20 oranında kusurludur. A.S., kamyonuna ilave yük kabul ettiği için ayrıca kusurludur. Kalan kusur ise, önündeki araçla arasında güvenli bir mesafe bırakmadığı için müteveffa sürücüye aittir. Söz konusu tespitlere dayanan bilirkişiler, birinci raporda varılan sonuçlara katıldıklarını belirtmişlerdir.
38. Asliye Hukuk Mahkemesi, 7 Ekim 2015 tarihinde yapılan duruşmada, 13 Kasım 2014 tarihli üçüncü rapordaki tespitlere dayanarak başvuranın uğradı maddi zararın belirlenmesine ilişkin olarak bir bilirkişi atanmasını karar vermiştir.
39. Bilirkişi, 19 Kasım 2015 tarihli raporda, başvuranın uğradığı maddi zararı 229.613 Türk lirası (olay tarihinde yaklaşık 75.145 avro) olarak hesaplamıştır.
40. Dava dosyasındaki en son bilgilere göre, tazminat davası ilk derece mahkemesi önünde hâlen derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Tehlikeli Maddelerin Karayolu ile Taşınması Hakkında Yönetmelik
41. 15742 sayılı Tehlikeli Maddelerin Karayolu ile Taşınması Hakkında Yönetmelik’in 2 ve 3. maddeleri patlayıcı ve yanıcı, oksitleyici, zehirli, radyoaktif ve aşındırıcı maddeler dâhil mevzuat kapsamına giren tehlikeli maddeleri sınıflandırmış ve listelenmiştir.
Yönetmelik’in 4. maddesinde, tehlikeli madde taşıyan araçlarda bulunması gereken uyarı işaretleri dâhil farklı sınıflardaki maddelerin taşıma gerekliliklerine ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Ayrıca 8. maddede ambalajın da uyarı işaretleri taşıması gerektiği belirtilmiştir.
Madde 4.10 uyarınca, tehlikeli madde taşıyan araçlar, sürücü, yedek sürücü ve gerektiği takdirde muhafız personeli dışında kimseyi taşıyamaz.
Yönetmelik’in 7.01 maddesi ise, tehlikeli madde taşıyan araçların özel elektrik donanımı gerekliliklerine uymasını öngörmektedir.
B. Tehlikeli Kimyasallar Yönetmeliği
42. Olay tarihinde yürürlükte olan 21634 sayılı Tehlikeli Kimyasallar Yönetmeliği’nin 16 ve 17. maddeleri tehlikeli kimyasallarda, diğer bilgilerin yanı sıra, üreticinin adını ve adresini, malların kimyasal ve ticari adlarını ve özel uyarı işaretleriyle birlikte içerdikleri tehlikeleri belirten etiketleme gerekliliklerini öngörmüştür.
C. Karayolu Taşıma Kanunu
43. 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu’nun 5. maddesinin birinci ve beşinci fıkraları aşağıdaki gibidir:
“Taşımacılık, ... taşıma işleri komisyonculuğu ... yapılabilmesi için Bakanlıktan yetki belgesi alınması zorunludur.
...
Tehlikeli yük taşıyan taşıtlar ve bunların bağlı olduğu taşımacılar, taşıyacakları yüklerin özelliğine uygun olduğunu gösteren bilgi ve belgelere dayanarak birinci fıkrada belirtilen yetki belgesinden ayrı olarak ilgili mercilerden ayrıca izin almakla yükümlüdürler.”
Aynı Kanun’un 26. maddesine göre, 5. maddeye uymayan taşıyıcılar para cezasına çarptırılır.
D. Karayolu Taşıma Yönetmeliği
44. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 25384 sayılı Karayolu Taşıma Yönetmeliği’nin 22 (e) maddesine göre, yetki belgesi sahipleri, çevre ve insan sağlığını koruma amacıyla yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerini bilmek ve bunlara uymak zorundadır.
Söz konusu Yönetmelik’in 60 (h) maddesi uyarınca, tehlikeli madde taşımacılığı yapan sürücülerin, ilgili mevzuatın sürücüler için zorunlu kıldığı eğitimi aldığını gösteren belgeye sahip olmaları gerekmektedir.
E. Karayolları Trafik Yönetmeliği
45. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 23053 sayılı Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin 107. maddesine göre, tehlikeli madde taşıyan araç sürücüleri, yerleşim birimleri dışındaki karayollarında diğer araçları, en az elli metre mesafeden takip etmek zorundadırlar.
Aynı Yönetmelik’teki 132. madde, tehlikeli madde taşıyan araçların ön ve arka yanlarına kırmızı renkte zemin üzerine boyu yirmi ve çizgi kalınlığı iki buçuk santimetreden az olmayan beyaz renkte "TEHLİKELİ MADDE" yazısı yazılmasını ve ayrıca ön ve arka taraflarına kolayca görülebilen 30x30 santimetreden küçük olmayan kırmızı renkte birer bez asılmasını öngörmektedir. Aynı maddede bu tür araçlara başka yük alınmasının yasak olduğu ve malların sahibi veya hizmetliden başkasının araca bindirilmeyeceği belirtilmektedir.
Son olarak, 134 § 1 (ç) maddesine göre, tehlikeli ve zararlı maddelerin, ilgili gerekliliklere uyulmadan, gerekli izin ve önlemler alınmadan taşıması yasaktır.
F. Türk Ceza Kanunu
46. 12 Ekim 2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesine göre, taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiil, birden fazla insanın ölümüne neden olmuş ise, kişi iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
47. Türk Ceza Kanunu’nun Üçüncü Kısmı, başka konuların yanı sıra, genel tehlike yaratan suçlar da dâhil olmak üzere, topluma karşı işlenen suçlarla ilgilidir. Söz konusu kısımda yer alan 174. maddenin ilgili fıkraları olay tarihinde aşağıdaki gibidir:
“1. Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal, ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve ... para cezası ile cezalandırılır.
[...]
3. Önemsiz tür ve miktarda patlayıcı maddeyi satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi hakkında, kullanılış amacı gözetilerek, bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. ”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
48. Başvuran, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi kapsamında, (i) ulusal soruşturma makamlarının dosyadaki delilleri hiçbir şekilde dikkate almayarak kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar verdiği, (ii) makamların, nakliye ile ilgili olan kişilerin ve şirketlerin kazayla ile ilgili sorumluluklarını detaylı bir şekilde incelemediği, (iii) davayla ilgili hiçbir tanığı dinlemediği ve başka deliller toplamadığı ve (iv) kendisini davadaki gelişmelerden haberdar etmediği hususlarından şikâyet etmiştir. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında, iç hukuk yollarının etkili olmadığından çünkü kocasının ölümüne ilişkin objektif ve özenli bir soruşturma yürütülmediğinden şikâyet etmiştir.
49. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin, Sözleşme’nin ilgili kısmı aşağıdaki gibi olan 2. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...).”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
50. Başvuranın şikâyetlerinin niteliği dikkate alındığında Hükümet, ilk olarak, şikâyetin trafik kazası sonucu kocasının kasti olmayan bir şekilde ölmesi ile ilgili olduğunu ve başvuranın şikâyetleri bakımından etkili hukuk yolunun ceza hukuku yolu olmadığını, tazminat talebiyle hukuk davası açması gerektiğini savunmuştur. Ancak başvuran, sadece ceza yargılamalarının etkililiği ile ilgili şikâyet etmiştir. Hükümete göre, bu koşullar altında başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetleri, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktadır. Hükümet, bu itirazının kabul edilmemesi hâlinde, başvuranın açmış olduğu tazminat davasının hukuk mahkemesi önünde hâlen derdest olması ve tazminat davası ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmamış olması sebebiyle, yapmış olduğu somut başvurunun vaktinden önce yapıldığını iddia etmiştir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamında başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu ileri sürmüştür.
51. Başvuran, cevaben, Mahkemeye yapmış olduğu başvuru konusunun temelinde kocasının ölümünden sorumlu olan kişilerin cezai sorumlulukları ile ilgili olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle başvuran, Hükümetin kendi şikâyetleri için tek etkili çözüm sağlayan hukuk yolunun tazminat davası olduğuyla ilgili iddiasını reddetmiştir. Başvuran, Hükümetin iddiasının aksine, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmasının mümkün olmadığını, zira söz konusu hukuk yolunun sadece 23 Eylül 2012 tarihinden sonra gerçekleşen olaylar için uygun olduğunu eklemiştir.
52. Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazların, başvuranın kocasının ölümü karşısında adli makamlar tarafından etkili bir şekilde harekete geçilmediği iddiasına ilişkin şikâyetlerin esası ile yakından bağlantılı olduğu kanısındadır. Bu yüzden, Mahkeme, Hükümetin itirazlarının, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin esasıyla birleştirilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Yusupova ve Diğerleri/Rusya, no. 5428/05, § 58, 9 Temmuz 2009 ve Toptanış/Türkiye, no. 61170/09, § 33, 30 Ağustos 2016).
53. Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Dahası, şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Bu sebeple Mahkeme, şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
54. Başvuran şikâyetlerini sürdürmüştür. Başvuran, Devlet makamlarının kazayla ilgili koşulların aydınlatılması için etkili bir soruşturma yürütülmesini sağlamalarının pozitif yükümlülükleri olduğunu ve ilgili yasal gerekliliklerin aksine büyük miktarda tehlikeli maddeyi naklederek kocasının ölümüne sebep olan kişilerin sorumluluklarının tespit edilmesini sağlamaları gerektiğini vurgulamıştır.
55. Hükümet, Devlet makamlarının, başvuranın da etkililiğine itiraz etmediği, tehlikeli madde taşımacılığını düzenleyen yasal bir çerçeve oluşturdukları için Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerine uyduklarını ve ek olarak, hızlı bir şekilde, kazaya ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütüldüğünü iddia etmiştir. Hükümet, bu bağlamda, etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün bir sonuç yükümlülüğü olmadığını, bir araç yükümlülüğü olduğunu ve her hâlükârda başvuranın tazminat talepleri hakkındaki hukuk yargılamalarının hâlen devam ettiğini vurgulamıştır.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Genel ilkeler
56. Mahkeme, yaşam hakkının korunması bağlamında Devletin pozitif yükümlülüğüne ilişkin temel ilkelerin, Öneryıldız/Türkiye ([BD], no. 48939/99, §§ 89-96, AİHM 2004‑XII) davasında Büyük Daire tarafından ortaya konulduğunu ve Budayeva ve Diğerleri/Rusya (no. 15339/02 ve diğer 4 başvuru, §§ 128-145, AİHM 2008 (alıntılar)) davasında ise daha geniş kapsamlı olarak açıklandığını kaydetmektedir.
57. Mahkeme, Sözleşme’nin 2 § 1 maddesinin ilk cümlesinin, Devleti, sadece yaşama kasıtlı ve hukuka aykırı bir şekilde son vermekten men etmekle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda yargı alanına giren kişilerin güvenliğini sağlamak ve yaşamlarını korumak için uygun tedbirleri almaya zorunlu kıldığını yinelemektedir (bk., diğer kararlar arasında, Ciechońska/Polonya, no. 19776/04, § 60, 14 Haziran 2011 ve burada anılan davalar).
58. Söz konusu olan 2. madde kapsamındaki pozitif yükümlülük çeşitli sayıda bölümü kapsar (bk. yukarıda anılan Ciechońska, §§ 62-63) ve, ilke olarak, kamusal olsun ya da olmasın, yaşama hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet için geçerlidir (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, § 71 ve Brincat ve Diğerleri/Malta, no. 60908/11 ve diğer 4 başvuru, § 101, 24 Temmuz 2014). Bahse konu pozitif yükümlülük, her şeyden önce, Devlete, yaşama hakkını tehdit eden unsurlarla ilgili etkili bir caydırma mekanizması sağlayan yasal ve idari bir çerçevenin oluşturulması görevini vermiştir. Bu yükümlülüğün, söz konusu faaliyetin kendine özgü niteliklerine ve insan hayatı açısından oluşturduğu potansiyel riske uygun olarak hazırlanan yönetmeliklere özelikle önem verilmesini gerekli kılan “tehlikeli faaliyetler” için de geçerli olduğu şüphesizdir. Bu yönetmelikler faaliyete ruhsat verilmesini, hazırlanılmasını, faaliyetin işletimini, güvenliğini ve denetimini düzenlemeli; tüm ilgililerin açığa çıkan riskler nedeniyle hayatı tehlikeye girebilecek vatandaşların etkili bir şekilde korunmasını sağlamaya yönelik pratik önlemleri almasını zorunlu hâle getirmelidir (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, §§ 89-90).
59. Mahkeme, ciddi yaralanma ve ölüm durumunda, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki görevin, ayrıca, gerçekleri anında tespit edebilecek, yasal yolların varlığını güvence altına alan, hatalı olanları sorumlu tutan ve mağdura uygun tazmin sağlayan etkili ve bağımsız bir yargı sistemine sahip olmasını gerektirdiğini yinelemektedir. Böyle bir sistem ceza hukukuna başvurmayı dâhil edebilir ve belirli koşullarda dâhil etmek zorundadır (bk. Mikhno/Ukrayna, no. 32514/12, § 131, 1 Eylül 2016). Ancak, ihmalin tespit edilmesi durumunda, 2. madde kapsamındaki yükümlülük, yasal sistemin mağdurlara hukuk mahkemelerinde bir telafi yolunu ister tek başına ister ceza mahkemelerinde bir hukuk yolu ile birlikte sunması hâlinde yerine getirilebilmektedir (bk., yukarıda anılan Ciechońska, § 66). Mahkeme, 2. madde kapsamındaki yükümlülüğün bir sonuç yükümlülüğü olmadığını, bir araç yükümlülüğü olduğunu vurgulamaktadır (bk. Šilih/Slovenya [BD], no. 71463/01, § 193, 9 Nisan 2009).
(b) Söz konusu ilkelerin somut davaya uygulanması
60. Mahkeme, başvuranın kocasının kasten öldürüldüğünü gösteren veya ölümün gerçekleştiği koşullarda şüpheye mahal verebilecek hiçbir durumun olmadığını kaydetmektedir. İç hukuk yargılamalarından elde edilen bilgilere göre, başvuranın kocası, yanıcı ve parlayıcı mallarla yüklü olduğu anlaşılan bir kamyonun başka bir araca kazayla çarpması sonucu oluşan yangından dolayı hayatını kaybetmiştir. Bu tür maddelerin taşınmasının tehlikeli bir faaliyet teşkil ettiği ve Devlet tarafından böyle bir faaliyetin özelliklerine göre düzenleme yapılmasını gerektirdiğine dair bir şüphenin bulunmadığı kaydedilmektedir (bk. yukarıda 58. paragraf). Mahkeme, davalı Devletin bu tür bir düzenleyici çerçeveye ihtiyaç bulunduğunu inkâr etmediğini ve nitekim davalı Devletin bu tür maddelerin etiketlenmesi, ambalajlanması, depolanması ve taşınmasıyla ilgili kapsamlı yasal ve idari bir çerçeve ortaya koyduğunu kaydetmektedir (bk. yukarıda 41-45 ve 47. paragraflar).
61. Somut davadaki başvuran, söz konusu düzenleyici çerçevenin yeterliliğine karşı veya Devlet makamlarının söz konusu düzenleyici çerçeveye uyulup uyulmadığının kontrolünü yapmadıklarıyla veya makamların herhangi bir şekilde kazadan sorumlu olduklarıyla ilgili herhangi bir iddiada bulunmamaktadır. Başvuran, ilgili düzenlemelerin şartlarını kasti olarak ihlal ederek kocasının yaşam hakkını göz ardı edenlerin sorumluluğu da dâhil olmak üzere, etkili bir cezai soruşturma yoluyla kocasının ölümüyle ilgili koşulların belirlenememesinden şikâyetçi olmuştur.
62. Mahkeme, yaşam hakkının kasti olmayan ihlallerine ilişkin davalarda Sözleşme’nin 2. maddesindeki pozitif yükümlülüğün olaylar açısından mutlaka bir ceza hukuku yolu gerektirmediğini yinelemektedir (bk. yukarıda 59. paragraf, ayrıca bk. yukarıda anılan Ciechońska, § 66). Ancak, bazı koşullarda, sadece medeni hukuk yolunun kullanılması, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında verilmesi gereken adli karşılığın gerekliliklerini yerine getirmek için yeterli olmayabilir. Mahkeme, bugüne kadar bu yaklaşımı çöp toplama alanlarının işletimi gibi endüstriyel faaliyetlerde (bk. yukarıda anılan Öneryıldız, § 71), halk sağlığı alanında (bk. Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk/Türkiye, no. 13423/09, § 104, AİHM 2013) ve askeri faaliyetler bağlamında (bk. Oruk/Türkiye, no. 33647/04, §§ 56-65, 4 Şubat 2014), kamu makamlarının sorumluluğu altında yürütülen faaliyetlerin sonucu olarak can kaybının yaşanması ve bu yetkililere atfedilebilir olan ihmallerin salt muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aşan mahiyette olduğu durumlarda benimsemiştir. Mahkeme, tehlikeli olduğu şüphesiz olmasına rağmen, özellikle söz konusu faaliyetin kamu makamları tarafından veya bu makamların sorumluluğu altında gerçekleşmemesi sebebiyle somut davadaki koşulların yukarıda belirtilen örneklerden farklı olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, yine de, aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı somut olaylarla ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekliliklerini yerine getirmek için etkili bir ceza soruşturmasının gerekli olduğunu düşünmektedir.
63. İlk olarak, ciddi yaralanma ve can kaybının yaşandığı olaylarla ilgili bireysel sorumluluğun değerlendirilmesi Mahkemenin görevleri arasında olmamasına rağmen (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Öneryıldız, § 116) yukarıda 41-45. paragraflarda belirtilen tehlikeli malların nakliyesi ile ilgili kurallara kasten aldırış edilmediği hususu göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, somut davada başvuranın kocasının ölümüne sebep olan kusurun ihmal veya dikkatsizlikten kaynaklanan bir trafik kazasının ötesine geçtiğini düşünmektedir. Hukuk yargılamalarında elde edilen bilirkişi raporlarının da desteklediği üzere (bk. yukarıda 32 ve 37. paragraflar), başvuranın yalanlanmamış iddialarına göre, bu bağlamda kanunda açıkça belirtilmiş olan gerekliliklerin aksine söz konusu kamyonda kısa devreleri ve yangını önleyecek elektrik donanımı ile uyarı işaretlerinin bulunmamasının yanı sıra sürücü bu tür malları taşımak için bir eğitim almamıştır. Mahkeme, ayrıca, bu tür malların taşınması için lisans alınmadığını ve kamu makamlarının denetiminden kaçınma amacıyla faturaya ve sevk irsaliyesine yükün “ham madde” şeklinde yanlış tanımlandığını kaydetmektedir. Bütün bu unsurlar bir arada düşünüldüğünde, somut davadaki ölüm kasti olarak gerçekleşmemiş olsa da basit bir ihmal veya insan hatasının aksine, sorumlu tarafların ilgili mevzuatta yer alan yasal sorumluluklarını istemli ve ihtiyatsız bir şekilde göz ardı etmeleri sebebiyle gerçekleşmiştir. Bu sebeple Mahkemenin kanaatine göre, söz konusu dava, kasıt olmaksızın gerçekleşen ölümler için medeni hukuk yollarının yeterli olduğu diğer davalardan farklıdır. Mahkeme, nakliyeden sorumlu kişilerin ihtiyatsızca olduğu anlaşılan davranışları sebebiyle, söz konusu yönetmeliğin baştan beri önlemeye çalıştığı türde ciddi bir zarara yol açtıklarını vurgulamıştır. Mahkemeye göre, bu tür bir davranış, yaşam hakkına yönelik benzer tehditleri etkili şekilde caydırmayı sağlayan cezai hukuk bağlamında bir adım atılmasını gerektirmektedir.
64. İkinci olarak, Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesine göre, ölümle veya ciddi yaralanmayla sonuçlanmasa bile, yetkili mercilerin izni olmadan belirli sınıfta olan tehlikeli maddeleri taşıyanların hapis cezası ile cezalandırabileceğini kaydetmektedir (bk. yukarıda 47. paragraf). Mahkeme, bu tür faaliyetlerin kamu güvenliğine oluşturduğu ciddi riskleri göz önünde bulundurarak, söz konusu cezai hükmün yürürlüğe konmasının amaçları arasında tehlikeli malların taşınmasıyla ilgili düzenleyici çerçevenin etkili bir şekilde uygulanmasının sağlanması hedefinin yer aldığı kanaatindedir. Bu koşullar altında, başka herhangi bir gerekçe olmasa dahi, Türk Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesinde belirtilen tehlikeli maddelerden birinin kanuna aykırı şekilde taşınması sebebiyle ölümün gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti için somut olayda kazayla ilgili bir ceza soruşturması yürütülmesi gerekliydi.
65. Yukarıdaki hususlar ışığında, mevcut yargı sisteminin caydırıcı etkisinin ve yaşam hakkı ihlallerinin önlenmesinde bu sistemin oynaması gereken rolün zayıflatılmaması için, ulusal cezai yargı makamlarının, karar verirken, davayı Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği üzere dikkatli bir şekilde inceleyip incelemedikleri ve ne derece dikkatle incelediklerini ele almak Mahkemenin görevidir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Öneryıldız, § 96). Mahkeme, bir resmi soruşturmanın 2. maddedeki gerekliliklere uygunluğunu soruşturma tedbirlerinin yeterliliği, soruşturmanın hızlılığı ve vefat etmiş kişinin yakınlarının katılımı dâhil birkaç temel parametreye dayanarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır. Birlikte ele alınan söz konusu kriterler, soruşturmanın etkililik düzeyinin değerlendirilmesini sağlar (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Lovyginy/Ukrayna, no. 22323/08, § 103, 23 Haziran 2016).
66. Mahkeme, bu bağlamda, ceza soruşturmasının başvuranın kocasının ölümünü çevreleyen koşullara ilişkin gerçekten hızlı bir şekilde başlatıldığını kaydetmektedir. Söz konusu soruşturma ilk başta Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi uyarınca, taksirle ölüme neden oldukları için sadece kazaya karışmış iki sürücü olan M.S. ve S.S.H.’nin sorumluluklarına odaklanmıştır. Mahkeme, soruşturmanın, çarpışmanın tek sorumlusunun olayda hayatını kaybetmiş olan M.S. olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararının verilmesiyle sona erdiğini kaydetmektedir. Daha sonra Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen talimatlar üzerine, Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi kapsamında kazayla ilgili üreticinin ve taşıma şirketinin olası kusurlarının tespit edilmesi için soruşturmanın kapsamı genişletilmiştir. Ancak söz konusu soruşturma da, şüpheliler aleyhine delil bulunmaması sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sonuçlanmıştır.
67. Mahkeme, Sultanbeyli Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmayı birkaç nedenden dolayı yetersiz bulmuştur. Mahkeme, öncelikle, Cumhuriyet savcısının kazayı ihmalkâr bir sürücünün sebep olduğu sıradan bir trafik kazası olarak ele aldığını kaydetmiştir. Otopsi raporundan anlaşılacağı üzere başvuranın kocasının yanma sonucu ölmesi ve olay yeri raporundan da anlaşılacağı üzerine kamyonun bir tür yakıt ile yüklü olmasına rağmen, soruşturma, başvuranın ölümüne neden olan yangının çıkma sebebini dikkate almayarak, baştan beri kazaya doğrudan yol açan nedenlerin tespitine yani çarpışmadan sorumlu olan kamyon sürücüsünün sorumluluğunun teknik açıdan incelenmesine odaklanmıştır. Bu bağlamda, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen karardan sonra soruşturma kapsamının genişletilmesi (bk. yukarıda 19. paragraf) ve başvuranın ısrarcı taleplerine rağmen, Cumhuriyet savcısı kamyondaki kargonun tehlikeli mahiyetine özel bir önem vermemiş ve herhangi bir şekilde, bu tür maddelerin taşınmasında sürece dâhil olan farklı taraflar bakımından iç hukukta tetiklenen geniş yasal gerekliliklerle ilgili konuları ele almamıştır. Dava dosyasından anlaşıldığı üzere, özellikle söz konusu bilgilerin Türk Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesi kapsamındaki önemli yasal düzenlemelerle olan ilişkisine rağmen, Cumhuriyet savcısı kamyondaki kargonun niteliğinin ve kimyasal özelliklerinin tespit edilmesi, bu tür maddelerin taşınmasına dâhil olmuş kişi veya şirketlerin tespit edilmesi ve dolayısıyla ilgili kanun uyarınca ölümle sonuçlanan kazadan kimin sorumlu olduğunun tespit edilmesi için hiçbir makul adım atmamıştır. Mahkeme, Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısının söz konusu temel soruşturma adımlarını atma hususundaki ciddi ihmallerinin, başvuranın itirazlarına rağmen, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından da göz ardı edildiğini kaydetmektedir.
68. İkinci olarak, Mahkeme, Sultanbeyli Cumhuriyet Savcısının kovuşturmaya yer olmadığı kararını verirken Adli Tıp Kurumunun yeterli özen gösterilmeyerek hazırlamış olduğu ikinci bilirkişi raporuna (bk. yukarıda 25 ve 27. paragraflar) dayandığını kaydetmektedir. Mahkeme, 2. madde altındaki yükümlülük kapsamında, özellikle somut davada olduğu gibi bilirkişi raporlarının soruşturma makamlarının kararının temelini oluşturduğu durumlarda, ölümle ilgili yapılan resmi soruşturmada ölüm olayının koşullarının aydınlatılması için bütün temel unsurları kapsaması zorunluluğunun bilirkişi raporları için de eşit düzeyde geçerli olduğunu yinelemektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Aydoğdu/Türkiye, no. 40448/06, § 96, 30 Ağustos 2016). Mahkeme, söz konusu Adli Tıp Kurumu raporunun ölümün koşullarını aydınlatma konusunda yeterli olmadığını ve dava dosyasında hazır bir şekilde mevcut olan delilleri dahi dikkate almadığını kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlamda, dava dosyasındaki olay yeri raporu, sevk irsaliyesi ile şüpheli şirketlerin temsilcileri tarafından verilen ifadeler gibi (bk. yukarıda 8. 13 ve 26. paragraflar) tamamen aksini işaret eden delilleri hiçbir şekilde dikkate almayan Adli Tıp Kurumu bilirkişilerinin bir şekilde Şenocak Ltd. Şti.’nin söz konusu tehlikeli malların üreticisi veya dağıtıcısı olduğunu tespit edemediklerini gözlemlemektedir. Ayrıca, hiçbir sebep göstermeksizin, Salihli Ltd. Şti.’nin kazayla ilgili kusurlu olmadığına kanaat getirmişlerdir. Mahkeme, açıkça hatalı olduğu hâlde bilirkişilerin raporunu çekince göstermeksizin kabul eden Cumhuriyet savcısının, başvuranın bilirkişilerin gerekçelendirilmemiş bulgularıyla ilgili itirazlarını dikkate almadığını kaydetmektedir. Mahkeme, bilirkişi raporundan da anlaşılacağı gibi, Cumhuriyet savcısı Şenocak Ltd. Şti. ve Salihli Ltd. Şti.’nin söz konusu taşımada belirli bir ilişkileri olduğunu gösteren hiçbir delil bulamamış olmasına rağmen kendisinin hâlen soruşturmayı sürdürme yükümlülüğü altında olduğunu ve gerekirse tehlikeli malların üreticisini, dağıtıcısını ve taşıyanı tespit etmek için başka bir uzman raporu isteyerek yükümlülüğüne devam etmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
69. Üçüncü olarak, Mahkeme, adli mercilerin soruşturmayı yürütürken yeterli özen göstermediğini ve uzun bir süre başvuranın resmi şikâyetlerini görmezden geldiklerini ve başvuranın yargılama sürecine etkili bir şekilde katılma hakkını reddettiklerini gözlemlemiştir. Başvuran başından beri reşo yakıtının üreticisi, nakliye şirketi ve sürücü A.S. hakkında suç duyurusunda bulunmasına rağmen Cumhuriyet savcısı başlangıçta soruşturmayı sadece sürücünün kazadaki sorumluluğu kapsamında sınırlandırmış ve başvuranın şikâyetlerini dikkate almamıştır. Ayrıca başvuran, dosyaya sunulan bilirkişi görüşü ile Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararı hakkında bilgilendirilmemiştir. Başvuran, söz konusu gelişmelerden kendi çabaları yoluyla haberdar olmasından sonra bile, Cumhuriyet savcısının vermiş olduğu karar hakkındaki itirazları Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dikkate alınmamıştır. Mahkeme, dava dosyasındaki bilgiye göre, başvuranın Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “müşteki” olarak tanınmadığını ve yerel mahkemenin bu sebeple soruşturmayı, Cumhuriyet savcısının kararına itiraz etmemiş olan A.S.’nin şikâyetleri doğrultusunda genişlettiğini kaydetmektedir (bk. yukarıda 18 ve 19. paragraflar). Sonuç olarak, başvuranın A.S. hakkındaki şikâyetleri takip edilmemiştir. Ayrıca, başvuranın konuyla ilgili itirazını tek başına Ağır Ceza Mahkemesi önüne getirmesine rağmen Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin kararı kendisine tebliğ edilmemiş (bk. yukarıda 17 ve 18. paragraflar) ve başvuran bir kez daha dava hakkındaki gelişmelerden haberdar olabilmek için kendi imkânlarına başvurmak zorunda kalmıştır.
70. Mahkemenin kanaatine göre, 65. paragrafta belirtildiği gibi, yukarıdaki değerlendirmeler dikkate alındığında söz konusu ceza yargılamalarının ölüm koşullarına ışık tutamadığını ve tehlikeli malların taşınmasıyla ilgili düzenleyici çerçevenin etkin bir şekilde uygulanmasının sağlanması amacıyla uygulanan caydırıcı etkinin az olması sebebiyle Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüğü karşılayamamıştır. Sözleşme’nin 2. maddesi üçüncü tarafların ceza gerektiren bir suç nedeniyle kovuşturulması veya cezalandırılması için herhangi bir hak sağlamasa bile, soruşturmanın bulguları ile haklı çıktığı ölçüde, yerel adli merciler tarafından yürütülen ceza soruşturması yine de sorumluların bulunması ve cezalandırılmasını sağlayabilmelidir.
71. Mahkeme ceza soruşturmasının paralelinde, başvuranın ayrıca şüphelilere karşı tazminat davası açmış olduğunu ve bunun şu ana kadar tehlikeli maddelerin taşınmasıyla ilgili mevzuat kapsamında davalıların yükümlülükleri hakkında daha kapsamlı görüşler içerdiği görünümünde olduğunu kaydetmektedir (bk. yukarıda 32-37. paragraflar). Ancak Mahkeme hâlihazırda, somut davada uygun adli karşılığın cezai hukuk yolu olduğunu tespit etmiştir (bk. yukarıda 62-65. paragraflar). Bu sebeple, Hükümetin iddialarının aksine, mevcut koşullarda, zararları karşılama amacıyla sadece medeni hukuk yollarının kullanılması davalı Devletin 2. maddedeki zorunluluğu karşılaması için yeterli değildir. Ancak, sadece tazmin talep edebileceği bir hukuk yolu başvurana yeterli telafi sağlayabilse bile, Mahkeme söz konusu tazminat yargılamalarının 2007 yılının Temmuz ayından beri ilk derece mahkemesinde derdest olduğunu göz önüne alarak yargılamaların etkili olmaktan çok uzak olduğu kanaatindedir (2. maddedeki ivedilik gerekliliği kapsamında bk., örneğin, Šilih/Slovenya [BD], no. 71463/01, §§ 195‑211, 9 Nisan 2009).
72. Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, Hükümetin ilk itirazlarını reddetmiş ve makamların başvuranın kocasının ölümüyle ilgili koşulların tespit edilmesinde yeterli adli müdahalede bulunmamaları ve gelecekte yaşamı tehdit eden benzer davranışları önleme konusunda başarısız oldukları için Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
73. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
74. Başvuran, maddi tazminat olarak 75.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık 22.100 avro) ve manevi tazminat olarak 100.000 Türk lirası (yaklaşık 29.500 avro) talep etmiştir.
75. Hükümet başvuranın taleplerini aşırı bulmuş ve iddia olunan Sözleşme ihlalleri ile öne sürülen zararlar arasında illiyet bağı olmadığını iddia ederek söz konusu taleplere itiraz etmiştir.
76. Mahkeme başvuranın maddi zararları için talep ettiği tazminatı dayanaksız bularak reddetmiştir. Ancak, Mahkeme, başvuranın kocasının trajik ölümüne ilişkin ceza soruşturmasındaki eksiklikler nedeniyle manevi zarara uğramış olduğu ve yalnızca ihlalin tespitiyle yeterince tazmin edilemeyecek derecede manevi zarara uğradığı kanaatindedir. Davanın kendine özgü koşulları ve ihlalin türü göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, manevi tazminat olarak başvurana 15.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraflar ve giderler
77. Başvuran, Mahkeme önünde oluşan avukatlık ücretleri için 12.750 Türk lirası (yaklaşık 3.755 avro) ve posta, fotokopi, telefon ve tercüme hizmetleri gibi masrafları için 1.140 Türk lirası (yaklaşık 336 avro) talep etmiştir. Başvuran ayrıca, yerel mahkemeler önünde oluşan masraf ve giderleri karşılığında 1.650 Türk lirası (yaklaşık 487 avro) talep etmiştir. Taleplerini desteklemek üzere başvuran, Mahkemeye yapılan başvuruyla ilgili olarak avukatının kırk saatlik hukuki çalışma yürüttüğünü gösteren zaman çizelgesini sunmuştur. Diğer giderler ise herhangi bir belgeyle desteklenmemiştir.
78. Hükümet, bu talepleri dayanaksız bularak itiraz etmiştir.
79. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Mahkeme somut davada, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak, tüm başlıklar altında gerçekleşen masraflar için başvurana toplamda 3.750 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
80. Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ilk itirazlarının, Sözleşme’nin 2. maddesinin esasına yönelik incelemeyle birleştirilmesine ve reddedilmesine;
2. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, davalı Devlet tarafından, başvurana, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıda belirtildiği gibi;
(i) manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 15.000 avro (onbeşbin avro) ödenmesine;
(ii) masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 3.750 avro (üçbinyediyüzelli avro) ödenmesine;
(b) yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 6 Haziran 2017 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıRobert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, işbu karara, Hâkim Spano ve Hâkim Bianku’nun ayrık görüşleri eklenmiştir:
R.S.
H.B.
HÂKİM SPANO VE HÂKİM BIANKU’NUN
MÜŞTEREK MUTABIK GÖRÜŞÜ
1. Başvuranın davasındaki ihlal tespitine katılmakla birlikte, çoğunluğun karar verirken izlediği yaklaşımla ilgili bazı sorunlar olduğu kanaatindeyiz.
2. Mahkemenin haklı olarak gözlemlediği gibi, “kamu makamlarının sorumluluğu altında gerçekleşen olaylar sonucu hayatın kaybedildiği veya olayın salt bir muhakeme hatasının veya dikkatsizliğin ötesinde bir ihmal neticesinde meydana geldiği” durumlarda (bk. kararın 62. paragrafı) tehlikeli faaliyetler bağlamında yaşam hakkının kasıtlı olmadan ihlali ile ilgili davalarda bir hukuk yolu olarak ceza yargılamasına başvurulması gerekliliği, Mahkemenin benimsediği tek yaklaşım olagelmiştir.
3. Tehlikeli olsa da, söz konusu faaliyetin kamu makamları tarafından veya bu makamların sorumluluğu altında gerçekleşmemesi sebebiyle somut davanın konusu olan olayların bu tür bir analiz çerçevesine girmediği konusunda hemfikiriz. Başka bir deyişle, ölümle sonuçlanan kazanın kaynağı olan faaliyetlerde kamu yetkisiyle veya kamunun denetimi altında hareket edildiğini ima eden doğrudan ya da dolaylı hiçbir etkinlik bulunmamaktadır. Bu nedenle, bir medeni hukuk yolu kullanılarak olayların etkili bir şekilde aydınlatılması ve yeterli caydırıcı etki sağlanması mümkün olabilecek iken, çoğunluğun 62. paragrafta dile getirdiği yerleşik içtihadın somut davada kendi başına bir ceza soruşturması gerekliliğini nasıl haklı çıkardığını göremiyoruz.
4. Bu yüzden, meslektaşlarımızın Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki gerekliliklerin karşılanması için somut davanın olaylarıyla ilgili olarak “yine de” etkili bir ceza soruşturması yürütülmesi gerektiği ile ilgili görüşlerine katılmıyoruz. Mahkeme bu bulgu için iki argüman ileri sürmüştür.
5. İlk olarak 63. paragrafta, Mahkeme, kendi çıkarımıyla ve iç hukuk mahkemelerince tespit edilen olgusal unsurlara dayanmaksızın, söz konusu kazada “tehlikeli malların nakliyesi ile ilgili kurallara kasten aldırış edilmediği” sonucuna varmıştır. Bununla beraber, Mahkeme bütün olgusal unsurlar incelendiğinde “somut davadaki ölümün kasti olarak gerçekleşmemiş olsa da basit bir ihmal veya insan hatasının aksine, sorumlu tarafların ilgili mevzuatta yer alan yasal sorumluluklarını istemli ve ihtiyatsız bir şekilde göz ardı etmeleri sebebiyle gerçekleştiği” sonucuna varmaktadır ve bu, Mahkemenin görüşüne göre, somut davayı medeni hukuk yolunun yeterli olduğunu tespit ettiği diğer kasti olmayan ölüm davalarından ayırmaktadır.
6. Bu kanı, bizim görüşümüze göre çok ileri gitmektedir. Mahkemenin, eylemlerin tehlikeli maddelerin depolanması ve taşınması konusundaki kuralların kasıtlı ve ihtiyatsız bir şekilde göz ardı edilmesiyle ilgili olduğunun anlaşıldığı sonucuna varabilecek durumda olduğunun bir an için kabulü hâlinde bile, kanunla belirlenen teknik ve idari güvenlik kriterlerine tam olarak uymamasına rağmen özel bir şirket ya da şahıs tarafından yapılan yasal bir ticari faaliyetin işleyişinin otomatik olarak ceza hukuku hükümlerinin uygulanmasını gerektireceği bulgusundan ikna olmuş değiliz. Yetkili makamların tehlikeli maddelerin taşınması ve depolanmasıyla ilgili mevzuatın uygulamada yerine getirildiğinden emin olmak için çaba göstermeleri gerektiği doğru olsa da bu onların tehlikeli maddelerle ilgili kazalarda hayatın kaybedildiği veya tehlikeye girdiği her olayda otomatik olarak ceza soruşturması yapmaya zorunlu oldukları anlamına gelmez. Daha da önemlisi, kamu makamlarının, kaza gerçekleştiğinde durumun farkında olduğu veya durumun kontrolünün kendilerinde olduğu veyahut taşımacılık şirketi tarafından uyulması gereken kuralların ihlal edildiğinin farkında olmaları gerektiği gibi bir anlamında, kamu denetimi tarafında bir eksikliğin olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmamıştır[2]. Yetkili makamların bu alanda kabul edilen özel mevzuatın pratikte uygulanmasını sağlamak için her zaman çaba göstermesi gerektiği doğru olsa da, tehlikeli maddelerle ilgili her kaza için ceza soruşturması yapmasını gerektirmez.
7. İkinci olarak, 64. paragrafta yapılan gerekçelendirme bizim için ikna edici değildir. Belirli yerel ceza hukuku hükümlerinin belirli bir olaylar dizisine uygulanıp uygulanamayacağına dair bulgular yapılması, bu Mahkemenin görevi değildir. Bu nedenle, Mahkemenin somut davada, yetkili makamların izni olmadan belli tehlikeli malların taşınmasıyla ilgili bir faaliyetin trafik kazası sonucu ölüme sebep olmasının, bu itibarla, Türk Ceza Kanunu’nun 174 § 1 maddesi uyarınca ceza soruşturması gerektirdiği sonucuna varmasında haklı olduğunu düşünmemekteyiz. Bizim görüşümüzce çoğunluk, burada dördüncü derece mahkemesi gibi bir gerekçelendirme yapmıştır.
8. Özetlemek gerekirse, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, özel kişiler arasındaki ilişkiler sırasında kasıt içermeksizin meydana gelen ölüm hâllerinde, eğer “kamu makamlarının sorumluluğunda gerçekleşen olaylar” nedeniyle hayat kaybı yaşandığına dair herhangi bir gösterge bulunmuyorsa, Sözleşmeci Tarafların pozitif ve usul yükümlülüğü kapsamında olayları aydınlatan ve yeterli caydırıcı etki sağlayabilen etkili bir yargı çerçevesi sağlama zorunluluğu vardır. Mahkeme içtihadının somut davadaki olayları da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekmemekteydi; zira Türk yargı sistemi, başvuru sahibine, genel olarak, olayları açıklığa kavuşturmaya ve caydırıcılık sağlamaya elverişli bir medeni hukuk yolu sunmaktadır[3].
9. Ancak, kararla hemfikir olmamızın sebebi; davanın kendine özgü koşullarında ve nihai analizinde, başvuran tarafından başvurulan tazminat istemli hukuk yolunun da, 2007 yılının Temmuz ayından beri ilk derece mahkemesi önünde derdest olduğu gerçeği göz önüne alındığında, etkisiz olduğunun anlaşılmasıdır.
[1] Yiyecekleri ısıtmak için kullanılan ve genellikle Açık Büfe Isıtıcısının altına yerleştirilen bir tür yakıt.
[2]. Kanaatimizce, somut davanın şartları Öneryıldız/Türkiye ([BD], no. 48939/98, § 116, AİHM 2004-XII) ve Budayeva ve Diğerleri/Rusya (no. 15339/02 ve diğer 4 başvuru, §§ 128-145, AİHM 2008) davalarındaki şartlardan farklıdır.
[3]. Bk., örneğin, Mastromatteo/İtalya ([BD], no. 37703/97, §§ 72-73, AİHM 2002-VIII). Ayrıca aksi yönde bk. Nencheva ve Diğerleri/Bulgaristan (no. 48609/06, 18 Haziran 2013).
Full & Egal Universal Law Academy