AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BEŞİNCİ BÖLÜM
STOLLENWERK / ALMANYA DAVASI
(Başvuru no. 8844/12)
KARAR
STRAZBURG
7 Eylül 2017
Kesinleşme Tarihi
7 Aralık 2017
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Stollenwerk/Almanya davasında,
Başkan,
Erik Møse,
Hâkimler,
Angelika Nußberger,
Nona Tsotsoria,
Yonko Grozev,
Carlo Ranzoni,
Mārtiņš Mits,
Lәtif Hüseynov,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Milan Blaško’nun katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Beşinci Bölüm),
4 Temmuz 2017 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonrasında,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde Christof Stollenwerk (“başvuran”) adlı bir Alman vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 9 Şubat 2012 tarihinde, Federal Almanya Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 8844/12) bulunmaktadır.
2. Kendisine adli yardım verilmiş olan başvuran, Mönchengladbach’da görev yapan bir avukat olan D. Hagmann tarafından temsil edilmiştir. Alman Hükümeti, Federal Adalet ve Tüketicinin Korunması Bakanlığında görevli (“Ministerialrat”) olan temsilcilerinden H.-J. Behrens tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesine dayanarak, Düsseldorf Temyiz Mahkemesinin, kendisine Düsseldorf Başsavcılığının yazılı görüşlerine cevap verme fırsatı tanımadan tutukluluğunun devamına ve ek duruşma talebine ilişkin 3 ve 25 Şubat 2011 tarihlerinde karar vermiş olması sebebiyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
4. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki şikâyet, 16 Mart 2016 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geriye kalan kısmı Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54 § 3 maddesi uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1967 doğumlu olup, Düren’de ikamet etmektedir.
6. Krefeld Yerel Mahkemesi, 27 Ağustos 2010 tarihinde uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair güçlü bir şüphe bulunması nedeniyle başvuran hakkında tutuklama emri çıkarmıştır. Başvuran, bunun öncesinde aynı gün satma niyetinde olduğu iddia edilen 15,8 gram eroin ile yakalanmıştır. Daha önce iki defa, Almanya sınırında üzerinde 11 ve 12,5 gram eroin ile durdurulmuştur. Tutuklama emri, başvuranın söz konusu suçlar sebebiyle hatırı sayılır bir ceza alma ihtimali olması, başvuranın işsiz ve uyuşturucu bağımlısı olması, sosyal bağları bulunmayan ve dengesiz bir karaktere sahip olması nedeniyle kaçma riski olmasına dayandırılmıştır. Başvuran aynı gün tutuklanmıştır.
7. Başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğu, 30 Ağustos 2010 ve 11 Kasım 2010 tarihleri arasında Yerel Mahkeme (District Court) veya Bölge Mahkemesi (Regional Court) tarafından sekiz defa incelenmiştir.
8. Yerel Mahkeme 6 Aralık 2010 tarihli kararında, başvuranı, ikisi Almanya’ya uyuşturucu sokmak ve ticaretini yapmak (iki ayrı suç yerine tek bir suç olarak ele alınmıştır) ve biri yalnızca ticaretini yapmak olmak üzere üç kez geniş çapta uyuşturucu kaçakçılığından mahkûm etmiş ve iki yıl üç ay hapis cezası vermiştir. Yerel Mahkeme aynı gün farklı bir kararda başvuranın tutukluluğunun devamına hükmetmiştir.
9. Başvuran, 8 Aralık 2010 tarihinde ikinci kararı temyiz etmiş ve esasen daha önceki beyanlarına atıfta bulunmuştur. Başvuran, 13 Aralık 2010 tarihinde birinci karara itiraz etmiştir.
10. Yerel Mahkeme, başvuranın tutukluluğuna ilişkin 8 Aralık 2010 tarihli temyiz başvurusunu kabul etmeyerek bu başvuruyu Bölge Mahkemesine iletmiştir. Bölge Mahkemesi başvuranın kaçma riskinin devam ettiğine kanaat getirerek 15 Aralık 2010 tarihinde temyiz başvurusunu reddetmiştir.
11. Başvuran, 5 Ocak 2011 tarihinde bu kararı tekrar temyiz etmiş ve yine esasen daha önceki beyanlarına atıfta bulunmuştur. Başsavcılığın görüşlerinin yorum yapabilmesi amacıyla kendisine gönderilmesini açık bir şekilde talep etmiştir.
12. Düsseldorf Başsavcılığı (Generalstaatsanwaltschaft – “Başsavcılık”), 28 Ocak 2011 tarihinde, temyiz mahkemesine başvuranın 5 Ocak 2011 tarihli temyiz başvurusunun reddedilmesini talep eden yazılı görüşünü bildirmiştir.
13. Başvuranın avukatı, 3 Şubat 2011 tarihinde başsavcılığın görüşünü almıştır ve 10 Şubat 2011 tarihinde Temyiz Mahkemesine bir cevap göndermiştir.
14. Başvuranın avukatı, 10 Şubat 2011 tarihinde Temyiz Mahkemesini aradığında 3 Şubat 2011 tarihinde başvuranın 5 Ocak 2011 tarihli temyiz başvurusu hususunda çoktan ret kararı verilmiş olduğunu öğrenmiştir. Dolayısıyla başvuran, mahkeme kararını vermeden önce, 28 Ocak 2011 tarihli başsavcılık görüşlerine yanıt verememiştir.
15. Aynı gün, başvuranın avukatı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 33a maddesi uyarınca tekrar duruşma yapılmasını (Nachholung des rechtlichen Gehörs) talep etmiştir.
16. Temyiz Mahkemesinin 3 Şubat 2011 tarihli kararı 14 Şubat 2011 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
17. Belirsiz bir tarihte başsavcılık, başvuranın ek duruşma talebine ilişkin yazılı görüşlerini sunmuştur.
18. Temyiz Mahkemesi, 25 Şubat 2011 tarihinde, başvuranın dinlenilme hakkının ihlal edilmediğine, başsavcılığın 28 Ocak 2011 tarihli görüşlerinin bilinmeyen herhangi bir olgu içermediğine ve bu nedenle bu görüşlerin bildirilmesine gerek olmadığına kanaat getirerek ek duruşma talebini reddetmiştir. 10 Şubat 2011 tarihli beyanının itiraz (Gegenvorstellung) olarak sınıflandırıldığı ölçüde, mahkeme 3 Şubat 2011 tarihli kararının yanlış olguya veya usule ilişkin hususlara dayanmadığı gerekçesiyle bu itirazı reddetmiştir. Başsavcılığın ek duruşma talebine ilişkin görüşleri, 25 Şubat 2011 tarihli karardan önce başvurana sunulmamış ve dolayısıyla başvuran bu görüşlere cevap verme fırsatına sahip olamamıştır. Temyiz Mahkemesi yine de bu görüşleri kararında alıntılamış ve onaylamıştır.
19. Başvuran 7 Nisan 2011 tarihinde Federal Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Özellikle Temyiz Mahkemesinin 3 ve 25 Şubat 2011 tarihlerinde kendisine başsavcılığın görüşlerine cevap verme fırsatı tanımadan hüküm vermiş olması nedeniyle, Anayasa’nın (Grundgesetz) 103 § 1 maddesi tarafından güvence altına alındığı üzere, dinlenilme hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
20. Federal Anayasa Mahkemesi, 28 Temmuz 2011 tarihinde başvuranın anayasal şikâyetini gerekçe göstermeden reddetmiştir (2 BvR 805/11). Anayasa Mahkemesinin kararı 10 Ağustos 2011 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
21. İç hukuk uyarınca, bir kişi, temyiz usulleri de dahil olmak üzere mahkumiyet sonrası değil mahkumiyeti kesinleşinceye kadar tutuklu olarak alıkonulmaktadır. Tutuklu yargılananlar, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 117 § 1 maddesi uyarınca, istedikleri zaman tutukluluklarının incelenmesini (Haftprüfung) talep edebilir veya yürütmenin durdurulmasını isteyebilir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 304. maddesi (Haftbeschwerde) kapsamında tutukluluklarına veya tutukluluklarının devamına hükmeden mahkemeye bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunabilirler. Mahkeme temyizi kabul etmemesi halinde, başvuruyu daha yüksek bir mahkemeye iletir. Ceza Muhakemesi Kanununun 310 § 1 maddesi uyarınca bu mahkemenin kararına karşı tekrar temyiz başvurusu (weitere Beschwerde) yapılabilir.
22. Yerel mahkemelerin içtihadına göre, yalnızca en son tutukluluk kararı bir incelemeye tabi tutulabilir (bk. diğer birçok karar arasında, Federal Anayasa Mahkemesi, 2 BvR 332/05, 12 Mayıs 2005 tarihli karar, paragraf 14 ve Düsseldorf Temyiz Mahkemesi, MDR 1969, 779).
23. Sonraki duruşmaları düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 33a maddesi şunu öngörmektedir:
“Bir kararda mahkemenin, bir katılımcının dinlenme hakkını, davanın sonucunu etkileyebilecek şekilde ihlal etmesi ve katılımcının şikâyette bulunma veya karara karşı başvurabileceği başka bir hukuk yolunu kullanma hakkının olmaması halinde, mahkeme, ya re’sen (“proprio motu”) ya da başvuru üzerine, yargılamaları söz konusu karar verilmeden önceki haline geri getiren bir hüküm verir. 47. madde gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla uygulanır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
24. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında, Temyiz Mahkemesinin, kendisine başsavcılığın yazılı görüşlerine cevap verme fırsatı tanımadan tutukluluğunun devamına ve ek duruşma talebine ilişkin 3 ve 25 Şubat 2011 tarihlerinde karar vermiş olması sebebiyle silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi aşağıdaki gibidir:
“4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
25. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
26. Mahkeme bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, şikâyetin kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların Beyanları
(a) Başvuran
27. Başvuran, Mahkeme’nin içtihadına göre, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki davaların çekişmeli olması ve her zaman taraflar arasında silahların eşitliğini sağlaması gerektiğini belirtmiştir. Lanz/Avusturya (no. 24430/94, §§ 40-42, 31 Ocak 2002) davasına dayanan başvuran, savcıya ve tutukluya, temyiz de dahil olmak üzere, her zaman diğer tarafça verilen görüşleri inceleme ve bunlara yorum yapma fırsatı verilmesi gerektiğini savunmuştur. Görüşlerin karşı tarafa sunulmadığı durumlarda, dava gerçekten çekişmeli olmamıştır. Bu bağlamda, ilgili mahkemelerin görüşüne göre, görüşlerin yeni bir olgu veya sav içermediği ve mahkemenin kararı üzerinde gerçekten bir etkisi olup olmadığı önemsizdi. Diğer tarafın beyanı hakkında yorum yapıp yapmayacağına karar vermek anlaşmazlığın taraflarının hakkıdır. Bu nedenle Temyiz Mahkemesi, önündeki 3 Şubat 2011 tarihli kararla sonuçlanan davada, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin bir gerekliliği olan silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmiştir.
28. Başvuran, yerel mahkemelerin içtihadında, yalnızca en son tutuklama kararının incelemeye tabi olabileceğinin öngörüldüğünü vurgulamıştır. Dolayısıyla, tutukluluğunun kanuna uygunluğunun, Temyiz Mahkemesinin söz konusu kararı almadan önce birkaç kez incelenmiş olması önemli değildi. Zamanın geçmesi, tutukluluğunun kanuna uygunluğunun değerlendirilmesi hususunda ilgili bir unsur teşkil etmiştir. Başvuran ek olarak, tutukluluğunun kanuna uygunluğuna Yerel Mahkeme veya Bölge Mahkemesi yerine Temyiz Mahkemesinin karar verdiği ilk sefer ve başsavcılığın yargılamalara dahil olduğu ilk sefer olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısıyla başvuran, tutukluluğuna ilişkin tutumlarını bilemezdi. Ayrıca, ilk kez 5 Ocak 2011 tarihli temyiz başvurusunda Sözleşme’nin 5 § 4 maddesine açıkça dayanmış ve başsavcılık görüşlerinin yorum yapabilmesi amacıyla kendisine gönderilmesini talep etmiştir.
29. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin tüm farklı güvencelerine başta tutukluğunun kanuna uygunluğuna “ivedilikle” karar verilmesi ve ilgili yargılamaların çekişmeli olması olmak üzere saygı gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. Tutukluluğunun kanuna uygunluğunun incelenmesine ilişkin yargılamaların toplam uzunluğu göz önüne alındığında, başsavcılığın görüşleri hakkında yorum yapması için birkaç gün verilmesi, ivedilik gerekliliği açısından bir sorun teşkil etmemiş olacaktı. Temyiz Mahkemesi, en azından, başsavcılığın görüş sunduğunu bildirebilir ve bu sayede avukatı bu görüşlerin bir kopyasını alarak kısa bir süre içerisinde yorum yapabilirdi.
30. Başvuran, kendisine başsavcılığın yazılı görüşlerine cevap verme fırsatı verilmeden 25 Şubat 2011 tarihinde Temyiz Mahkemesi tarafından karara bağlanmış olması sebebiyle, ek duruşma talebine ilişkin yargılamalarda da Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran, görüşlerin, Temyiz Mahkemesinin kendi kararında, bir sayfadan fazla süren ve yargılama sürecinde o noktaya kadar dava konusu olmayan dinlenilme hakkı ile ilgili olan bu görüşleri tekrarlamasının ispat ettiği üzere, alakalı olduğunu iddia etmiştir.
(b) Hükümet
31. Hükümet, Mahkeme’nin Lanz (yukarıda anılan, § 41) davasında, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi uyarınca yürütülen yargılamaların, “ilke olarak”, devam eden soruşturma koşullarında “mümkün olduğu ölçüde”, çekişmeli usul hakkı gibi adil yargılanmanın temel gerekliliklerini de karşılaması gerektiğini ifade ettiğini beyan etmiştir. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki yargılamaların, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca ceza veya hukuk davası için gerekli olan aynı güvencelere her zaman sahip olması gerekmemiştir. Başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğunun Temyiz Mahkemesinin 3 Şubat 2011 tarihli kararından önce söz konusu davadaki Yerel Mahkeme ve Bölge Mahkemesi dahil olmak üzere yerel mahkemelerce on bir defa incelendiğini vurgulayan Hükümet, Temyiz Mahkemesinden başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğunun incelenmesi talep edilene kadar ilgili tüm argümanların iletildiğini beyan etmiştir. İnceleme işlemlerini başlatan başvuranın, tutukluluğunun kanuna uygun olmamasının sebeplerine dair beyanda bulunma fırsatı fazlasıyla vardı. Kasım 2010’dan bu yana, esas olarak önceki görüşlerine dayanarak bu fırsatları çok az kullanmıştır. Savcının tutukluluğunun devamına ilişkin tutumundan haberdardı. Başsavcının 28 Ocak 2011 tarihli beyanında, haberdar olmadığı herhangi yeni bir olgu veya iddia yer almamıştır. Silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmemiştir. Başvuranın 10 Şubat 2011 tarihli görüşünde, daha önce 5 Ocak 2011 tarihinde Temyiz Mahkemesine yaptığı temyiz başvurusunda ifade edemeyeceği herhangi bir olgusal veya hukuki argümanın yer almaması çarpıcıdır.
32. Dolayısıyla mevcut dava, tutuklunun veya avukatının savcılık görüşlerinden zamanında veya hiçbir zaman haberdar edilmemiş olmaları ve bu görüşlere yorum yapamamaları sebebiyle tutukluluğun kanuna uygunluğunun incelenmesine ilişkin yargılamalarda çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği gerekliliklerinin yerine getirilmemesine bağlı olarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine karar verilen Lanz (yukarıda anılan), Migón/Polonya (no. 24244/94, 25 Haziran 2002) ve Fodale/İtalya (no. 70148/01, AİHM 2006-IV) davalarından önemli ölçüde farklıydı. Lanz (yukarıda anılan) davası, başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğunun Temyiz Mahkemesi tarafından ilk defa incelenmesi ile ilgili olup bu davada hem başvuran hem de tutukluluğa yönelik daha fazla gerekçe talep eden savcı İnceleme Dairesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Migón (yukarıda anılan) davasında, başvuran veya avukatının, tutukluluğun devamı ve kanuna uygunluğunun incelenmesine ilişkin duruşmalara katılmalarına izin verilmezken, savcı bu duruşmalara katılarak tutukluluk emrinin uzatılması lehine görüş bildirebilmiştir; ancak ne başvuran ne de avukatları bu görüşleri inceleyebilmiş, herhangi bir itirazda bulunabilmiş veya bu görüşler hususunda yorumda bulunabilmiştir. Fodale (yukarıda anılan) davasında, ilgili zamanda tutuklu bulunmayan başvuran, savcı tarafından kanunlara ilişkin temyiz başvurusu yapılmasının ardından düzenlenen ve başvuranın serbest bırakılmasının kesinleşmesi veya serbest bırakılmasına ilişkin kararın bozulması hususları ile ilgili olan Temyiz Mahkemesi nezdindeki duruşmaya katılmaya çağrılmamıştır. Dolayısıyla başvuran, savcının beyanlarına karşı bir savunma metni veya duruşmada sözlü bir argüman sunamamıştır.
33. Hükümet ayrıca Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin amacının, tutukluluğun ivedilikle incelenmesini sağlayarak keyfi bir şekilde özgürlükten yoksun bırakmaya karşı güvence sunmak olduğunu ifade etmiştir. Temyiz Mahkemesi, başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğuna ilişkin 3 Şubat 2011 tarihli kararında, her beyanın yorumlanması amacıyla yargılamaların süresini uzatacak şekilde diğer tarafa gönderilmesine yönelik Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında yer alan yargılamalardaki usule ilişkin yaklaşıma ters düşen bu amaca gereken önemi vermiştir. Karar, başsavcılığın yazılı görüşlerini doğrudan başvuranın avukatına göndermesinden dört iş günü sonra verilmiştir. Görüşlerin yeni herhangi bir argüman içermemesi ve başvuranın birkaç defa yalnızca önceki beyanlarına atıfta bulunmuş olması göz önünde bulundurulduğunda, Temyiz Mahkemesi, meşru bir şekilde, başvuranın hâlihazırda görüşlerden haberdar olduğunu ve mahkeme kararını verene dek cevap vermemeyi seçtiğini varsayabilirdi.
34. Başvuranın ek duruşma talebi hususunda Hükümet, başvuranın 10 Şubat 2011 tarihli görüşünde, daha önce 5 Ocak 2011 tarihinde Temyiz Mahkemesine yaptığı temyiz başvurusunda ifade edemeyeceği herhangi bir olgusal veya hukuki argüman yer almadığını ve Temyiz Mahkemesinin 3 Şubat 2011 tarihli kararında başvuranın bilgisi haricinde olgulara dayanmadığını belirtmiştir. Söz konusu mahkemenin başvuranın ek duruşma talebinin reddine yönelik 25 Şubat 2011 tarihli kararı dolayısıyla başvuranın Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında yer alan haklarını ihlal etmemiştir.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
35. Mahkeme, başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğuna ilişkin, Temyiz Mahkemesinin 3 Şubat 2011 tarihli kararı ile sonuçlanan yargılamaların, 8 Aralık 2010 tarihinde (bk. yukarıda §§ 9-11), yani Yerel Mahkemenin başvuranı mahkum eden 6 Aralık 2010 tarihli kararının ardından (bk. yukarıda § 8), başladığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) ve 5 § 3 maddesi, başvuranın tutukluğuna yönelik geçerliliğini yitirmiştir (Wemhoff/Almanya, 27 Haziran 1968, § 9, Seri A no. 7). Bu nedenle, yerel mahkemelerin başvuranın tutukluluğuna gerekçe olabilecek bir kaçma riski olup olmadığına yönelik değerlendirmesi, geçerli iç hukukun, bir kişinin, temyiz usulleri de dahil olmak üzere mahkumiyet sonrası değil mahkumiyeti kesinleşinceye kadar tutuklu olarak alıkonulmasını öngörmesine dayanmıştır (bk. yukarıda § 21). Mahkemenin içtihadı uyarınca, devam eden temyiz davasına rağmen, başvuranın tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesine tabi olması nedeniyle, kaçma riskine ilişkin böyle bir değerlendirme gerekli görülmemiştir (Belevitskiy/Rusya, no. 72967/01, § 99, 1 Mart 2007). Başvuranın Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi uyarınca tutukluluğunun tek başına keyfi olduğunu gösteren hiçbir şey yoktur.
36. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi uyarınca tutuklanan ya da tutuklu yargılanan şahısların özgürlükten yoksun bırakılmasının, 5 § 4 maddesinin anlamı dahilinde, “hukuka uygunluğu” için elzem olan usul ve esas koşullarının bir mahkeme tarafından incelenmesi için dava açma hakkının olduğunu yinelemektedir (bk. Idalov/Rusya [BD], no. 5826/03, § 161, 22 Mayıs 2012). Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi, Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi tarafından düzenlenen tutukluluk hususunda normalde geçerli olmaz, ancak kişinin tutukluluğuna ilişkin gerekçelerin zamanla değişmeye yatkın olması (bk. Kafkaris/Kıbrıs (k.k.), no. 9644/09, 21 Haziran 2011) veya böyle bir tutukluluğun kanuna uygunluğunu etkileyen yeni hususların ortaya çıkması (bk. Gavril Yosifov/Bulgaristan, no. 74012/01, § 57, 6 Kasım 2008) halinde uygulanabilir. Mevcut davada, bir kişinin temyiz davası dahil olmak üzere mahkumiyeti nihai oluncaya kadar tutuklu kalmasının öngörülmesi ve tutuklu yargılanan herkese aynı usul haklarının tanınması sebebiyle Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi geçerlidir (bk. yukarıda § 21). Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin gerekliliklerini aşan usuller öngörmesi durumunda, bu usullerde hükmün garantilerine uyulması yine de gerekmektedir. Mahkeme, Temyiz Mahkemesinin 3 Şubat 2011 tarihli kararından önce, başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğunun, 27 Ağustos 2010 tarihinden bu yana yerel makamlar tarafından on bir kez değerlendirildiğini gözlemlemektedir. Bu inceleme sıklığı, Sözleşme’nin standartları yönünden tatmin edicidir.
37. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki usulün, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca ceza veya hukuk davası için gerekli olan aynı güvencelere her zaman sahip olmasına gerek olmasa da, yargısal bir niteliğe sahip olmalı ve söz konusu özgürlüğün yoksunluğuna uygun güvenceler sağlamalıdır (aynı kararda). Yargılamalar çekişmeli olmalı ve taraflar arasında, yani savcı ile tutuklu arasında, daima “silahların eşitliği” sağlanmalıdır (bk. yukarıda anılan Lanz, § 44 ve Graužinis/Litvanya, no. 37975/97, § 31, 10 Ekim 2000). Bir taraf, diğer taraf görüş bildirdiğinde bilgilendirilmeli ve bu tarafa görüşlerle ilgili yorum yapmak için gerçek bir fırsat verilmelidir (bk. yukarıda anılan Lanz, § 41). Son olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi Sözleşmeci Devletlere tutukluluğun kanuna uygunluğunun incelenmesine yönelik ikinci derece bir yargı mercii kurma şartı koşmasa da, böyle bir sistem kuran bir Devletin, ilke olarak, tutuklu yargılananlara temyiz konusunda ilk derecede sunulan aynı güvenceleri vermelidir (aynı kararda, § 42).
38. Temyiz Mahkemesinin, 3 ve 25 Şubat 2011 tarihlerinde, başvurana başsavcılığın yazılı görüşleri hakkında bilgi vermeden ve bu görüşler hususunda yorum yapma fırsatı tanımadan başvuranın tutukluluğunun devam etmesi ve ek duruşma talebine ilişkin kararlar almış olduğu tartışmaya açık değildir.
39. Mahkeme ayrıca, yerel mahkemelerin içtihadı uyarınca yalnızca en son hükmedilen tutuklama emrinin incelemeye tabi olabileceğini (bk. yukarıda § 22) ve söz konusu yargılamaların başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğuna ilişkin Temyiz Mahkemesi nezdindeki ilk dava olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca başsavcılık da ilk kez yargılamalara dahil olmuştur. Bu durum, başvuranın tutukluğunun Yerel Mahkeme veya Bölge Mahkemesince yapılan önceki incelemelerine kıyasla yeni bir husus teşkil etmiştir. Başvuran, başsavcılığı veya Temyiz Mahkemesinin tutukluluğuna ilişkin görüşlerini bilemezdi. Bu bağlamda, başvuranın 5 Ocak 2011 tarihli beyanında açıkça, başsavcılığın görüşlerinin yorum yapabilmesi amacıyla kendisine gönderilmesini talep etmiş olduğu göz ardı edilemez.
40. Tutuklu yargılanan bir kişiye ilke olarak temyiz konusunda ilk derece ile aynı güvencelerin verilmesi gerektiğini (bk. yukarıda anılan Lanz, § 42) hatırlatan Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında yer alan, yargılamaların hakikaten çekişmeli olması ve silahların eşitliğinin her zaman sağlanmasına yönelik gerekliliğin, inceleme işlemlerini kimin başlattığına bağlı olarak değiştirilemeyeceğini değerlendirmektedir. Gözden geçirme davası açan veya temyiz başvurusunda bulunan bir tutuklunun, bu aşamada esasa ilişkin beyanda bulunma fırsatına sahip olduğu doğruyken, davanın başlatıldığı veya temyiz başvurusunun savcı tarafından yapıldığı veya belirli aralıklarla incelemelerin yapıldığı durumlarda böyle bir fırsata sahip değildir. Bununla birlikte, inceleme işlemlerinin “hakikaten çekişmeli” olması ve silahların eşitliğinin sağlanabilmesi için, bir tarafın görüş bildirmesi durumunda diğer taraf bilgilendirilmeli ve gerçekten yorum yapma fırsatı verilmelidir (aynı kararda, § 41).
41. Hükümetin başsavcılığın 28 Ocak 2011 tarihli görüşlerinin başvuranın haberdar olmadığı yeni bir olgu veya argüman içermediğine yönelik beyanı hususunda Mahkeme, ne yargılamayı yürüten yerel mahkemenin ne de işbu Mahkemenin, davanın taraflarından herhangi birinin sunduğu bir görüşün esasını değerlendirme ve böyle bir değerlendirmenin sonuçlarına bağlı gözlemler paylaşma yetkinliğinde olmadığı kanaatindedir. Aksine, savcı tarafından sunulan bir görüşe karşılık verip vermemeye yönelik değerlendirme yapma takdiri tutukluya veya avukatına aittir (aynı kararda, § 44) Sadece bu yaklaşım, hukuki kesinlikle beraber, yargılamaların hakikaten çekişmeli olmasını sağlayabilir ve silahların eşitliğini güvence altına alabilir.
42. Hükümetin sunduğu üzere Temyiz Mahkemesinin başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğu hususunda ivedilikle karar verme yükümlülüğü olduğu doğru olsa da, Mahkeme Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin sağladığı tüm güvencelere saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulamakta ve kanuna uygunluğa ivedilikle karar verme yükümlülüğünün, başvuranın, yorum yapmaya yönelik gerçek bir fırsata sahip olmak bir yana başsavcılığın görüş bildirdiğinden haberi dahi olmaksızın bir kararın verilmesine gerekçe olamaz. Başvuranın avukatı, 28 Ocak 2011 tarihli başsavcılık görüşlerini yalnızca 3 Şubat 2011 tarihinde (bk. yukarıda §§ 12-13), yani Temyiz Mahkemesinin başvuranın 5 Ocak 2011 tarihli temyiz başvurusuna yönelik bir hükme vardığı günde almıştır. Hem ivedilik gerekliliğini hem de silahların eşitliğini sağlamak adına Temyiz Mahkemesi, en azından, başsavcılığın görüşlerini alır almaz bu hususta başvurana veya avukatına bilgi vererek bu görüşlere ilişkin yorum yapması için yeterli zaman tanıyabilir.
43. Mahkeme, yargılamaları bir bütün olarak değerlendirirken, Yerel Mahkeme ve Bölge Mahkemesi tarafından özellikle başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğunun nispeten kısa bir süre içinde on bir kez incelenmesiyle gösterilen özeni kaydetmektedir. Ayrıca, başvuranın tutukluluğunun, Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesine tabi olduğunu ve tutukluluğunun tek başına keyfi olduğuna dair hiçbir belirti bulunmadığını belirtmektedir. Yine de, Mahkeme, Temyiz Mahkemesi nezdindeki yargılamaların sonucuna ilişkin tahminde bulunamaz ve somut davadaki gibi koşullarda dahi Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi tarafından güvence altına alınan silahların eşitliği ilkesinin bir tarafın görüş bildirmesi durumunda diğer tarafın bilgilendirilmesini ve söz konusu tarafa görüşler hususunda gerçekten yorum yapma fırsatı verilmesini gerektirdiğini değerlendirmektedir.
44. Yukarıdaki hususlar, Mahkemenin, ilk kez başvuranın tutukluluğunun kanuna uygunluğu hususunda karar vermek durumunda olan Temyiz Mahkemesi nezdindeki yargılamaların hakikaten çekişmeli olmadığına ve silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine karar vermesini sağlamak için yeterlidir. Başvuranın, Temyiz Mahkemesi nezdinde, söz konusu mahkemenin tutukluluğun kanuna uygunluğuna ilişkin 3 Şubat 2011 tarihli ve ek duruşma talebine ilişkin 25 Şubat 2011 tarihli karalarından önce, davaya yeni dahil olan başsavcılığın yazılı görüşleri hakkında yorum yapma fırsatı olmamıştır. Bu ikinci karara ilişkin olarak, Mahkeme, Temyiz Mahkemesinin, başsavcılığın görüşlerinde yer alan ifadeleri tekrar ederek desteklediğini ve bu durumun da görüşlerin alakasız olmadığına işaret ettiğini hatırlatmaktadır.
45. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
46. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
47. Başvuran, 15.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Sözleşme’deki ihlallerin sonucunda, özellikle uyuşturucu bağımlısı olması nedeniyle tutukluluğu sırasında bir anda uyuşturucuyu bırakmak zorunda kalması sebebiyle acı ve sıkıntı çektiğini öne sürmüştür.
48. Hükümet, başvuranın davasında Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin usul güvencelerine uyulmuş olması halinde, serbest bırakılmış olacağı fikrinin spekülatif olduğunu ileri sürmüştür. Sonuç olarak, iddia edilen manevi zarar, bu hükmün ihlal edildiği tespit edilerek yeterli ölçüde telafi edilmiştir. Her halükarda, başvuranın uğradığını iddia ettiği manevi zarar aşırıya kaçmıştır ve tutukluluğu sırasında bir anda uyuşturucuyu bırakmak zorunda kalması ile ilgili sıkıntılar doğrudan söz konusu ihlalden kaynaklanmamıştır.
49. Mahkeme, mevcut davanın koşullarında, ihlal tespitinin kendi başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir.
B. Masraflar ve giderler
50. Başvuran, ayrıca, Federal Anayasa Mahkemesi önünde oluşan masraf ve giderleri için 8.925 avro (KDV dahil) ve Mahkeme önündeki masraf ve giderleri için ise 8.925 avro (KDV dahil) talep etmiştir. Bu davalara ilişkin kendisi ve avukatı arasında yapılan ücret sözleşmelerinin kopyalarını göndermiştir.
51. Hükümet, söz konusu masraf ve harcamaların gerçekten yapılmış olduğuna itiraz etmiştir. Ücret sözleşmelerinin kopyalarının avukat tarafından değil, başvuran tarafından imzalandığını ve imzanın tarih ve yerinin belirtilmediğini ifade etmiştir. Her halükarda, toplam tutarın yasal geri ödeme miktarından birkaç kat fazla olması nedeniyle, başvuranın talebi aşırı olmuştur.
52. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu gösterebiliyorsa, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada, elinde bulunan belgeleri ve yukarıdaki kriterleri ve başvuranın Sözleşme’ye ilişkin yargılamalara yönelik adli yardım almış olduğunu göz önünde bulunduran Mahkeme, tüm başlıklar altındaki masrafları karşılayan ve başvurana yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmak üzere 4.000 avro ödenmesinin makul olduğunu düşünmektedir.
C. Gecikme faizi
53. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oy birliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Dörde karşı üç oyla, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Dörde karşı üç oyla, ihlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
4. Dörde karşı üç oyla,
(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, yansıtılabilecek her türlü vergi miktarı hariç tutulmak üzere, masraf ve giderler için 4.000 avro (dört bin avro) ödenmesine:
(b) yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 7 Eylül 2017 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Milan BlaškoErik Møse
Bölüm Yazı İşleri YardımcısıBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, işbu karara, Hakim Nußberger, Hakim Møse ve Hakim Hüseynov’in ayrık görüşü eklenmiştir.
E.M.
M.B.
HAKİM NUSSBERGER, MØSE AND HÜSEYNOV’UN MÜŞTEREK KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi ihlal edildiğine ilişkin bulguya karşı oy kullanmış bulunmaktayız. Bize göre çoğunluk gerekçesini Mahkeme’nin içtihadının şekilci bir şekilde yapılan yorumlamasına dayandırmıştır ve mevcut davaya özgü koşulları yeterince dikkate almamıştır.
I. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin şekilci biçimde yorumlanması ve esas açısından yorumlanması arasındaki fark
Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi büyük öneme sahip olan tutukluluğun hukukiliğinin yargısal açından incelenmesi hakkını tanımaktadır. Mevcut davada Yerel Mahkeme (district court) ve Bölge Mahkemesi (regional court) ilk derece mahkemesinin hükmünün[1] öncesi ve sonrası dahil olmak üzere 4 ay içerisinde başvuran hakkındaki tutukluluk emrinin hukukiliğine ilişkin 10 defa hüküm vermiştir ve ilgili argümanların hepsini geniş ölçüde müzakere etmiştir. Çoğunluk tarafından kabul edildiği şekliyle “bu sıklık ... Sözleşme standartları açısından fazlasıyla yeterliydi” (bk. hükmün 36. paragrafı). Ancak, başvuran son olan 11. temyiz aşaması sırasında yeni argümanlar sunmadan sadece önceki beyanlarına atıfta bulunmasına rağmen çoğunluk, Temyiz Mahkemesi önünde söz konusu aşamada çekişmeli usul ve silahların eşitliği ilkesinin gerekliliklerinin yerine getirilmediğinden dolayı Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bk. hükmün 11. paragrafı). Eleştirinin odağı, açıkça, Temyiz Mahkemesinin kararının davalının savcının görüşlerini görmeden önce verilmesi ve sonraki duruşma talebinin yine savcının görüşünün davalının avukatına gönderilmeden reddedilmesidir.
Bize göre, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin bu şekilci yorumlanışı, Sözleşme’nin sağladığı bu garantinin özünü gözden kaçırmaktadır. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin amacı keyfiliği önlemektir. Amaç inceleme usullerine uyumluluğu denetlemek değil, tutukluluğu emreden yargı ve yürütme arasında güçlerin ayrılığını sağlamak ve tutukluluk emirlerinin hukukiliğinin eksiksiz bir şekilde incelenmesini garanti etmektir. Mevcut davada tutukluluğun hukukiliğinin incelenmesinde eksiklerinin olduğu konusunda şüphe bulunmamaktadır.
Mevcut davada usuli bir hata yapıldığını kabul etmekteyiz (bk. aşağıda 3. Husus (1)) ancak bu hatanın bir bütün olarak ele alınması gereken (bk. aşağıda 3. Husus (4)) incelemenin etkililiği (bk. aşağıda 3. Husus (3)) ya da adilliği (bk. aşağıda 3. Husus (2)) üzerinde bir etkisinin bulunmadığını ileri sürmekteyiz. Bu hususlara açıklık getirmeden önce , Sözleşme’nin 5 § 4 maddesine ilişkin Mahkeme içtihadı üzerinde bazı yorumlarımız mevcut bulunmaktadır.
II. Mahkeme içtihadı
Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki usullerin ceza ve hukuk yargılamalarında Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi çerçevesinde gerekli olan güvenceleri her zaman içermesi gerekmese de bu usullerin “hukuki istikrar göstermesi ve söz konusu özgürlükten yoksun bırakılmaya yönelik uygun bir güvence sağlamasının” gerektiği ortak bir şekilde kabul edilmektedir (bk. hükmün 36 ve 37. Paragrafı ve temyiz duruşmalarında başvuranın yokluğuna ilişkin olan Idalov / Rusya [BD], no. 5826/03, § 161, 22 Mayıs 2012). Yargılamaların “her zaman çekişmeli olması ve taraflar arasında silahların eşitliğini sağlaması” gerekliliğine özel olarak bakıldığında çoğunluk, Lanz / Avusturya (no. 24430/94, 31 Ocak 2002) ve Grauzinis / Litvanya (no. 37975/97, 10 Ekim 2000) davalarına atıfta bulunmaktadır.
Lanz kararında (§ 41) Daire bu gerekliliklerin Sözleşme’nin 6 maddesince tanımlanan çekişmeli yargılanma hakkından kaynaklandığını açıklamıştır. Önceki içtihatları dayanak göstererek Sözleşme’nin 6. maddesinin yargılama öncesi aşamalarda bazı durumlarda uygulama alanının bulunduğunu ifade etmiştir. İlgilinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının temel hakları üzerindeki ciddi etkisi göz önüne alındığında Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında yürütülen usullerin de “kural olarak” devam eden soruşturmanın koşulların izin verdiği en geniş ölçüde çekişmeli usul hakkı gibi adil yargılanma gerekçelerini sağlaması gerekmektedir.
“Kural olarak” ifadesinin esnek yapısına dikkat çekmekle birlikte Lanz kararının Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi kapsamında yargılama öncesi tutuklamaya ilişkin iken mevcut davada başvuranın tutukluluğunun devam etmesine hükmeden kararlar başvuranın mahkumiyetinden sonra verilmiştir ve Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi kapsamına girmektedir.
Lanz kararında (§ 41) Daire Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin tutukluğun emredilmesine ya da devam etmesine ilişkin kararlara yönelik temyizde bulunma hakkı sunmadığını gözlemlemiştir. Usullerin hukuki istikrar gösterdiği ve ilgililere söz konusu özgürlükten yoksun bırakılmaya ilişkin uygun güvenceler sunduğu takdirde bir organın müdahalesi Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin gerekliliklerini yerine getirmektedir. Ancak, mevcut davada olduğu gibi serbest bırakılma taleplerinin incelenmesi için ikinci bir yargı aşaması bulunan bir Devletin “kural olarak” tutulanlara birinci aşamada temyiz güvencesi sunmalıdır.
Tekrardan “kural olarak” ifadesinin hem Sözleşme’nin 6. maddesi tarafından sağlanan hangi güvencelerin Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında uygulanabileceği hem de mevcut davada olduğu gibi tutukluluğa ilişkin temyiz aşamasında tamamen uygulanıp uygulanamayacağı konusunda esnek olduğu dikkat çekilmesi gereken bir husustur.
Grauzinis kararı da mevcut davadan farklılıklar göstermektedir. Söz konusu dava yargılama öncesi tutukluluğa ilişkindir ve başvuran, ısrarla, hakim önüne çıkarılmamıştır. Tahmin edileceği üzere Mahkeme, başvuranın avukatına yeterli bilgi ve talimat verebilmesi için yargılama öncesi tutukluluğa ilişkin duruşmada hazır bulunmadığı için Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (§§ 28, 33 ve 34). Ayrıca, Mahkemenin yargılamaların bir bütün olarak adilliğini değerlendirmesinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Mahkeme sonuca varmadan önce şunları bildirmiştir (§ 34):
“Ayrıca, bir bütün olarak bakıldığında söz konusu ve bunları takip eden yargılamaların başvurana Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi uyarınca tutukluluğunun hukukiliğini etkili bir şekilde incelettirme imkanı sunmamıştır.”
III. Mevcut davada incelemenin adilliği ve etkinliği
Mevcut davada usuli bir hata yapıldığını kabul etmekteyiz (1) ancak bu hatanın bir bütün olarak ele alınması gereken (4) incelemenin etkililiği (3) ya da adilliği (2) üzerinde bir etkisinin bulunmadığını ileri sürmekteyiz.
(1) Tutukluğun incelemesine ilişkin usullerindeki eksikliklerin derecesi
Temyiz Mahkemesinin 3 Şubat 2011 tarihli başvuranın tutukluluğunun devam etmesine ilişkin kararını kovuşturma makamının yazılı görüşlerini davalıya bildirmeden verdiği şüphesiz bir gerçektir. Davalının bu görüşlere itiraz etme fırsatı olmamıştır. Bu gerekçeyle davanın bu kısmı çekişmeli değildir ve silahların eşitliği ilkesi güvence altına alınmamıştır. Ancak davalının usulde yapılan bu eksikliğe karşı başvurabileceği bir hukuk yolu mevcut bulunmaktaydı ve duruşma talep etme hakkına sahipti. Bu talep kovuşturma makamının görüşlerinde bir değişikliğin olmadığı gerekçesiyle mahkeme tarafından reddedilmiştir ve mahkemenin kararı herhangi bir doğru olmayan bilgi ya da hatalı bir usuli işleme dayandırılmamıştır (bk. hükmün 18. paragrafı). Bu ulusal mahkemelerin şikayetin esasını inceledikleri yani yapılan usuli hatanın başvuran açısından negatif sonuçları olup olmadığını inceledikleri anlamına gelmektedir. İkinci inceleme de yine kovuşturma makamlarının görüşlerinin davalıya gönderilmemesi nedeniyle hatalıdır. Başvuran yine başka bir hukuk yolu kullanarak şikayetini Anayasa Mahkemesi önüne taşımıştır (ancak burada da sonuç alamamıştır). Bu itibarla usulde yapılan bu eksiklik esas açısından incelenmiştir ama aynı zamanda incelemenin bu kısmı eleştiriye açıktır.
Fakat her maddi hata insan hakları ihlaline sebebiyet vermemektedir.
(2) Tutukluğun incelemesine ilişkin usullerin adilliği
Mahkemenin köklü içtihadına göre tutukluluğun hukukiliğine ilişkin kontrol mekanizmaları “cezai suçlamalara yönelik karar verilmesine” ilişkin olmadığından Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamına girmemektedir. Ancak doğal olarak Mahkeme çekişmeli usul hakkı ve silahların eşitliği gibi adil yargılanma güvencelerini Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki yargılamalara aktarmıştır. Bu kapsamda usullerin çekişmeli mahiyeti ve silahların eşitliği ilkesinin usule mi yoksa esasa mı yönelik güvenceler olduğu konusunda tamamen netlik bulunmadığı gözlemlenmektedir.
Çoğunluğun görüşüne göre bu güvenceler tamamen usule ilişkindir. Çoğunluk şunları belirterek Lanz kararını yüzeysel bir şekilde yorumlamış ve hukuki kesinlik üzerine vurgu yapmıştır: Mahkeme taraflarca yapılan beyanların esaslarını değerlendirmenin ve bu değerlendirmenin sonucuna göre görüşlerin takasını şarta bağlamanın ne yargılamaları yapan yerel mahkemenin ne de Mahkemenin kapasitesi dahilinde olduğu kanısındadır (bk. hükmün 41. paragrafı). Bu ifadeye katılmakla birlikte, usuli bir hatta yapılmış ve bunu düzeltmek için inceleme gerçekleştirildiyse bu inceleme işleminin asıl dezavantajın esasına odaklanmasının kabul edilebilir olduğu kanısındayız. Bu durum tutukluk emrine itiraz konusunda temel unsurların ışığında silahların eşitliği ilkesini yorumlayan Mahkeme içtihadı ile uyumludur (bk, diğer kararlar arasında ve bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Mooren / Almanya [BD], no. 11364/03, § 124, 9 Temmuz 2009).
Silahların eşitliği ilkesi esas yönünden ele alındığında başvuranın tutukluluğunun hukukiliğine etkili bir şekilde itiraz etme fırsatının bulunmadığı söylenemez. Savcılık makamının söz konusu görüşlerinin yeni bir bilgi ya da argüman içermediği konusunda taraflar arasında bir anlaşmazlık bulunmamaktadır. 28 Ocak 2011 tarihli görüşler temyizin reddedilmesini talep etmiştir ve bunun dışında başka bir talep veya görüş içermemektedir (bk. hükmün 12. paragrafı). Duruşma talebine ilişkin belirsiz bir tarihte ibraz edilen görüş (bk. 17. paragraf) hiç bir şekilde başvuranın tutukluluğunun hukukiliğine ilişkin değildir ve duruşma talebinin kabul edilip edilmemesi hususuna ilişkindir.
Bu itibarla silahların eşitliği ilkesi usuli hata dolayısıyla ihlal edilmiş olsa da bu güvencenin esasının ihlal edildiği öne sürülemez.
(3) İncelemenin etkililiği
Yargılamaların adilliği Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki Sözleşme güvencesinin özünü oluştururken Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin amacı keyfiliğin önüne geçmek ve tutukluluğun hukukiliğinin incelenmesine ilişkin usullerin etkili olmasını sağlamaktır.
Mevcut davada başvuranın argümanlarının hepsinin esas açısından incelendiği konusunda şüphe bulunmamaktadır. İnceleme etkilidir ve herhangi bir keyfilik barındırmamaktadır.
(4) İncelemenin bütün olarak analizi
Çoğunluğun analizinin Temyiz Mahkemesi önündeki 11. temyiz aşamasına odaklandığı (bk. hükmün 39. paragrafı) ve inceleme işleminin bütün olarak adilliğini ve etkililiğini göz önüne almadığı görülmektedir. Sözleşme’nin 6 maddesinde öngörülen adil yargılanma ilkesi Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki yargılamalara da uygulanabiliyorsa Sözleşme’nin 6. maddesine yönelik içtihatta gelişen bütüncül bakış açısının da aynı şekilde uygulanması gerektiğini ileri sürmekteyiz. Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin olarak gelişen bu içtihada göre “adil yargılanma gerekliliklerine uyumluluk her davada sadece belirli bir konu ya da bir olay üzerine odaklanmadan yargılamaların bütün olarak ilerlemesi göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir...” (bk. İbrahim ve Diğerleri / Birleşik Krallık [BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, § 250, ECHR 2016). Yukarıda belirtildiği üzere (2. Husus), bu durum Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamında Grauzinis kararında uygulanmıştır ve bu da Mahkemenin bütüncül bakış açısını da uyguladığını göstermektedir.
İnceleme bir bütün olarak ele alındığında 4 faklı mahkeme önünde ve 4 ayrı derecede bütün argümanların kapsamlı olarak tartışıldığı -olağan mahkemeler önündeki 4 aylık ya da Anayasa Mahkemesi önündeki süreç de dahil edildiğinde 8 aylık bir sürede gerçekleşen- bu incelemenin adil yada etkili olmadığı söylenemez.
Bu kapsamda Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’nun sunduğu güvencelerin iki açıdan Sözleşme’nin gerekliliklerinin ötesine geçtiğini belirtmekte fayda bulunmaktadır.
İlk olarak başvuran halihazırda mahkum edilmiştir ve bu yüzden başvuranın tutulması Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi kapsamında hukuka uygundur. Sözleşme içtihadı uyarınca Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi tarafından öngörülen inceleme gerekliliği zaten mahkemenin cezaya hükmettiği kararla karşılandığından (bk. De Wilde, Ooms ve Versyp / Belçika, 18 Haziran 1971, § 76, Seri A no. 12, ve Wynne / Birleşik Krallık, 18 Temmuz 1994, § 36, Seri A no. 294-A), Sözleşme bundan sonra başvuranın tutukluluğunun hukukiliğine ilişkin bir değerlendirme yapılmasını gerektirmez. Başvuranın 2 yıl 6 ay hapis cezası aldığı 6 Kasım 2020 tarihli karardan sonra Alman mahkemeleri tutukluluk emrinin incelenmesini reddetmeseydi, Sözleşme ihlali yapılmamış olacaktı. Çoğunluk, bu konuda mevcut olan içtihadın dışına çıkmalarına ilişkin herhangi bir gerekçe sunmamıştır (bk. hükmün 36. paragrafı).
İkinci olarak Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi Sözleşmeci Devletlerin tutukluluğun denetlenmesi için ikinci bir yargı aşaması kurmasını zorunlu kılmamaktadır. Bu kapsamda Alman hukukunun denetim standardı Sözleşme standardından daha yüksektir.
Mahkeme içtihadına göre, serbest bırakılma taleplerini incelemek üzere kurulan ikinci yargı aşamasının bulunduğu bir Devletin kural olarak ilk aşamada olduğu gibi bu aşamada da tutukluya temyize ilişkin güvenceleri sağlaması gerekirken (bk. Lanz, yukarıda alıntılanan, § 42) bu hususta içtihadın katı olmadığı fakat güvencelerin “kural olarak” uygulanması gerektiğine vurgu yaptığı not edilmelidir (bk. yukarıda 2. husus).
Bize göre mevcut davada güvencelerin “kural olarak” uygulanmadığını iddia etmek güçtür.
IV. Sonuç
Çoğunluğun tazminata hükmetmediği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu dava çok ciddi bir dava değildir. Ancak, Sözleşme’nin yorumlanmasına ilişkin olarak daha derin problemleri ortaya çıkarmaktadır. İlk olarak eğer Mahkeme bütün olarak bakıldığında insan hakları güvencelerinin açık bir şekilde Sözleşmenin gerekliliklerinin üzerinde olduğu durumlarda ihlal tespit ederse, buradan çıkarılacak mesajın ne olması gerektiği kuşku uyandırmaktadır. İkincil olarak hukuki kesinlik ilkesi oldukça önemli iken esasa ilişkin güvencelerin usuli güvencelere indirgenmesi olarak algılanmamalıdır. Şekil ve usul önemlidir fakat insan haklarının korunmasında bir amaç teşkil etmezler. Mahkeme her zaman görünüşü geri planda bırakarak esasa odaklanmalıdır. Üçüncü olarak Sözleşme’nin istikrarlı bir şekilde yorumlanmasının önemli olduğunu düşünmekteyiz. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi kapsamındaki adil yargılanma gereklilikleri, Sözleşme’nin 6 maddesi kapsamındaki gereklilikleri aşmamalıdır.
Bu gerekçeler temelinde mevcut davada başvuran tutukluluğunun hukukiliğini incelettirmek için birçok fırsata sahip olduğundan Sözleşme’nin 5 § 4 maddesine ilişkin bir ihlalin bulunmadığı sonucuna varmış bulunmaktayız.
[1] 30 Ağustos 2010 ve 11 Kasım 2010 tarihleri arasında başvuranın tutukluluğu 8 defa incelenmiştir (bk. hükmün 7. paragrafı). 9. karar, hükmün verildiği tarih olan 6 Aralık 2010 tarihinde verilmiştir (bk. hükmün 8. paragrafı). 10. Karar 8 Aralık tarihinde temyiz talebini reddeden Yerel Mahkeme tarafından verilmiştir (bk. hükmün 10. paragrafı).
Full & Egal Universal Law Academy