AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SÜER / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 77711/11)
KARAR
STRAZBURG
29 Eylül 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Süer / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 8 Eylül 2020 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Aydın Süer’in (“başvuran”) 12 Ekim 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 77711/11) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İzmir Barosuna bağlı Avukat N. Paşa tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın bir terör örgütü lehine propaganda yapma nedeniyle ceza mahkûmiyetinden ötürü ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyet, 31 Mayıs 2019 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun, Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, reddedilmesine karar vermiştir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran, 1975 doğumludur. Başvuran, başvurunun yapıldığı tarihte İzmir’de tutuklu bulunmaktaydı.
6. İzmir Cumhuriyet Savcısı 12 Haziran 2008 tarihli iddianame ile, başvuranı, cep telefonundan gönderdiği iddia edilen ve PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı örgüt) propagandası yapabilecek nitelikte iki kısa mesaj nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmakla suçlamıştır.
7. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 15 Haziran 2010 tarihinde, başvuranın üzerine atılı suçtan suçlu bulmuş ve 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bu bağlamda, başvuranın cep telefonuyla “Sevdamız Çiya, Yüreğimiz Apo, Gönlümüz Dağlar, Umudumuz Gerilla, Aşkımız Aşiti, Sevgimiz Birati, Rojame Azadi Newroza ve Pirozbe” şeklinde iki kısa mesaj gönderdiğini tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu mesajların PKK’nın liderini övdüğü, örgüt adına savaşanları gerilla olarak nitelendirip onlara umut bağladıklarına vurgu yaptığı değerlendirmesinde bulunmuş ve başvuranın bu mesajları başka kişilere göndermek suretiyle, bilerek ve isteyerek PKK propagandası yaptığı sonucuna varmıştır.
8. Yargıtay 14 Nisan 2011 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
9. Ağır Ceza Mahkemesi 25 Temmuz 2012 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesini dikkate alarak (aşağıdaki 13. paragraf), bu Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca, başvurana verilen cezanın infazının, başvuran bu cezayı çekmeye başlamadan önce, üç yıl ertelenmesine karar vermiştir.İLGİLİ İÇ HUKUK KURALARI3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
10. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“[Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. (...)”
11. 3713 Sayılı Kanun’un, 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile değiştirilen 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Terör örgütünün (...) propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...)”
12. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm şunu öngörmektedir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”6352 Sayılı Kanun
13. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” 6352 sayılı Kanun 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinde ve 3. fıkrasında, kesinleşen her türlü cezanın, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla, 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, para cezasına ya da beş yılın altında bir hapis cezasına karşılık gelmesi durumunda, bu cezanın infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesi öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
14. Başvuran, Sözleşme’nin 1, 5, 6, 8, 9 ve 10. maddelerine dayanarak ceza mahkûmiyetinden şikâyet etmektedir.
15. Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme, başvuranın şikâyetini, Sözleşme’nin yalnızca 10. maddesi açısından incelemenin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.Kabul Edilebilirlik Hakkında
16. Hükümet, başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığı, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve başvuruda bulunma hakkının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle üç kabul edilemezlik itirazında bulunmaktadır. Birinci itiraz ile ilgili olarak, başvuranın, hakkında verilen cezanın infazının ertelenmiş ve bu cezayı çekmemiş olması nedeniyle mağdur sıfatının bulunmadığını ileri sürmektedir.
17. Hükümet, ikinci itiraz ile ilgili olarak, başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesinin cezanın infazının ertelenmesi ile ilgili 25 Haziran 2012 tarihli kararına karşı itirazda ve 6459 sayılı Kanun’la 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasında yapılan değişiklikler gereğince ceza mahkûmiyetinin gözden geçirilmesi talebinde bulunmayarak, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma imkânından yoksun kaldığını iddia etmektedir.
18. Hükümet, üçüncü itiraz ile ilgili olarak, başvuranın, çarptırıldığı cezanın infazının ertelenmesine ilişkin karardan Mahkemeyi haberdar etmediğini ifade ederek, bu ihmalkârlığın, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında bireysel başvuruda bulunma hakkının kötüye kullanılması anlamına geldiğini iddia etmektedir.
19. Başvuran bu itirazlar hakkında görüş bildirmemektedir.
20. Mahkeme, ilk itiraz ile ilgili olarak, cezanın infazının ertelenmesi tedbirinin, ilgilinin ifade özgürlüğünü kullanmasından kaynaklanan ihlal nedeniyle doğrudan zarara maruz kaldığı ceza yargılamasının sonuçlarını önleme ya da telafi etme olarak değerlendirilmeyeceği kanaatindedir (bk. gerekli değişikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis), Aslı Güneş/Türkiye (k.k.), no. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, no. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, no. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Bu nedenle, söz konusu itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
21. Mahkeme, ikinci itiraz ile ilgili olarak, bir başvuranın, olayların meydana geldiği dönemde, teoride olduğu gibi uygulamada da, etkili ve mevcut yani erişilebilir ve şikâyetlerinin telafi edilmesini sağlayabilecek ve makul başarı beklentileri sunabilecek olan iç hukuk yollarını tüketmekle yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır (Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 68, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996‑IV). Mahkeme somut olayda, başvuranın ceza mahkûmiyetinin Yargıtay’ın 14 Nisan 2011 tarihli kararından sonra kesinleştiğini ve başvurunun yapıldığı tarihte başvuranın şikayetini telafi edebilecek herhangi bir hukuk yolu bulunmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesinin 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun gereğince cezanın infazının ertelenmesine ilişkin 25 Temmuz 2012 tarihli kararına karşı itirazda bulunmamakla (yukarıda 13. paragraf) veya 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanunla 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasında yapılan değişikliler gereğince ceza mahkûmiyetinin gözden geçirilmesi talebinde bulunmamakla (yukarıda 12. paragraf) suçlanamayacağı kanısındadır. Bu türden bir sonuç mantıksız olabilecek ve Sözleşme’nin 34. maddesinde belirtildiği üzere, başvuranın bireysel başvuru hakkını etkin şekilde kullanmasına yönelik orantısız bir engel teşkil edebilecektir (bk. gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis), Gaglione ve diğerleri/İtalya, No. 45867/07 ve diğer 69 başvuru § 22, 21 Aralık 2010). Dolayısıyla, bu itiraz da reddedilmelidir.
22. Mahkeme, üçüncü itiraz ile ilgili olarak, cezanın infazının ertelenmesi kararının başvuranın doğrudan zarara maruz kaldığı ceza yargılamasının sonuçlarını önlemeye ya da telafi etmeye elverişli olmadığına daha önce karar verdiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 18. paragraf). Ayrıca, başvuranın bu karardan Mahkemeyi haberdar etmemiş olmasının, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanımı olarak değerlendirilemeyeceği kanısındadır. Mahkeme, bu nedenle, bu itirazı da reddetmektedir.
23. Öte yandan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başkaca hiçbir kabul edilemezlik engeline takılmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas HakkındaTarafların İddiaları
24. Başvuran, somut olayda Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
25. Hükümet, şikâyetin kabul edilebilirliği ile ilgili sunduğu iddiaları tekrar ederek, somut olayda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik müdahalenin söz konusu olmadığı kanısındadır. Hükümet, Mahkeme tarafından benzer bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, bu müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması, kamu güvenliğinin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi meşru amaçlarını izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet aynı zamanda, başvuranın cep telefondan gönderilen kısa mesajların -PKK’yı övdüğü ve bu örgüt tarafından yürütülen silahlı mücadeleyi teşvik ettiğini düşündüğü- içeriği dikkate alındığında, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve izlenilen meşru amaçlarla orantılı olduğu kanaatindedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
26. Mahkeme somut olayda, başvuranın cep telefonuyla gönderdiği iki kısa mesaj nedeniyle on yıl hapis cezasına mahkûm edildiğini, sonrasında cezanın infazının ertelendiğini kaydetmektedir.
27. Mahkeme, başvuran aleyhinde açılan ve yaklaşık iki yıl on ay süren ceza davasının, bu dava sonucunda başvuranın on ay hapis cezasına mahkûm edilmesinin ve cezanın infazının üç yıl ertelenmesi kararının neden olabileceği caydırıcı etkiyi göz önünde bulundurarak, bunların, başvuranın ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yönelik bir müdahale olarak değerlendirildiği kanaatine varmaktadır (Erdoğdu/Türkiye, no. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI, Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, § 51, 15 Eylül 2015, Ergündoğan/Türkiye, no. 48979/10, § 26, 17 Nisan 2018 ve Selahattin Demirtaş/Türkiye (no 3), no. 8732/11, § 26, 9 Temmuz 2019; bk. ayrıca, aksi yönde bir karar için (a contrario) Otegi Mondragon/İspanya, no. 2034/07, § 60, AİHM 2011).
28. Mahkeme, bu müdahalenin kanunla, daha açık olarak 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası ile öngörüldüğü (yukarıdaki 10-12. paragraflar) ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması, kamu güvenliğinin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi meşru amaçlarını izlediği hususlarının taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.
29. Mahkeme, müdahalenin gerekliliği ile ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Faruk Temel/Türkiye (No. 16853/05, §§ 53-57, 1 Şubat 2011) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahalenin “gerekliliğinin” somut olayda ikna edici bir şekilde ortaya konulup konulmadığını değerlendirmek için, içtihadı uyarınca, özellikle Türk mahkemeleri tarafından, ilgilinin mahkûmiyetine dayanak olarak ileri sürülen gerekçe ışığında karar vermesi gerektiğini belirtmektedir (Gözel ve Özer, no. 43453/04 ve 31098/05, § 51, 6 Temmuz 2010).
30. Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin mahkûmiyet kararını incelemiş ve bu mahkemenin, başvuranın suçlandığı iki kısa mesajın içeriğindeki cümleleri aktardıktan sonra, söz konusu mesajların PKK’nın liderini övdüğü, örgüt adına savaşanları gerilla olarak nitelendirip onlara umut bağladıklarına vurgu yaptığı değerlendirmesinde bulunmuş ve bu mesajların gönderilmesinin PKK propagandası oluşturduğu sonucuna varmıştır (yukarıda 7. paragraf). Mahkeme bu bağlamda, söz konusu kararın, başvuranın cep telefonundan yalnızca iki kişiye gönderilen bu kısa mesajların, içerikleri, yazıldıkları bağlam ve zarar verme kapasiteleri dikkate alındığında, şiddet kullanımını, silahlı direniş veya ayaklanmayı teşvik ettiği ya da nefret söylemi teşkil ettiği şeklinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği meselesine yeterli açıklama getirmediğini tespit etmektedir. (Mart ve diğerleri/Türkiye, no. 57031/10, § 32, 19 Mart 2019). Mahkeme, somut olayın koşullarında, ulusal makamların, başvuranı terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan mahkûm ederek, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkı ile izlenen meşru amaçlar arasında adil ve içtihatlarıyla belirlenen kriterlere uygun bir denge gözetmedikleri sonucuna varmaktadır (Fatih Taş/Türkiye no 5), no. 6810/09, § 40, 4 Eylül 2018).
31. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Hükümetin, ihtilaf konusu tedbiri haklı göstermek için ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin uygun ve yeterli olduğunu kanıtlamadığı ve söz konusu tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ispat etmediği kanısındadır.
32. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
33. Başvuran maruz kaldığını iddia ettiği maddi zarar bağlamında 100.000 avro (EUR) ve manevi zarar bağlamında 100.000 avro talep etmektedir. Başvuran ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki temsil masrafları için 20.000 avro, ulusal mahkemeler önündeki temsil masrafları için 5.000 avro, tercüme ve posta masrafları için 2.000 avro talep etmektedir. Başvuran, bu taleplerini destekleyecek herhangi bir belge sunmamaktadır.
34. Hükümet, maddi zarar bağlamında sunulan talebin desteklenmemiş ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Manevi zarar bağlamında sunulan talep ile ilgili olarak ise, bu talep ile iddia edilen ihlal arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığı kanaatindedir. Hükümet ayrıca, bu talebin desteklenmemiş ve aşırı olduğunu; Mahkemenin içtihadında ödenmesine hükmedilen miktarlara uygun olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, masraf ve giderler ile ilgili talepler hususunda, başvuranın bu taleplerini desteklemek için herhangi bir avukatlık ücret sözleşmesi ya da ödeme belgesi sunmadığını; öte yandan söz konusu taleplerin dayanaksız ve aşırı yüksek olduğunu ifade etmektedir.
35. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığı kanaatine varmakta ve bu talebi reddetmektedir. Mahkeme buna karşın, başvurana manevi zarar bağlamında 2.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili taleplere ilişkin olarak, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, başvuran tarafından bu bağlamda kanıtlayıcı belge sunulmaması sebebiyle söz konusu talepleri reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 EUR (iki bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 29 Eylül 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy