AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SÜLEYMAN ÇELEBİ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)
(Başvuru no. 22729/08 ve 10581/09)
KARAR
STRAZBURG
12 Aralık 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Süleyman Çelebi ve diğerleri / Türkiye davasında (No. 2),
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri MüdürüStanleyNaismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 21 Kasım 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde,sekiz Türk vatandaşının ("başvuranlar") 21 Nisan 2008 ve 30 Ocak 2009 tarihlerindeİnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu iki başvuru (No. 22729/08 ve 10581/09) bulunmaktadır.Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar, N. Okcan ve M. Eyüpoğlu tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuranlar, ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü haklarına müdahale edilmesinden ve gösterinin dağıtılması çerçevesinde güvenlik güçlerini ve bu güçlerin hiyerarşik sorumlularını suçlayabilecekleri bir hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10, 11 ve 13. maddelerini ileri sürmüşlerdir.Mahkeme, 12 Eylül 2013 ve 6 Ekim 2015 tarihlerindeşikâyetleri Hükümete bildirmeye karar vermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran Süleyman Çelebi, 29 Mart ve 10 Nisan 2007 tarihlerinde, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun ("DİSK") Başkanı olarak, basın konferansları sırasında, Taksim Meydanı’nda[1] 1 Mayıs 1977 tarihinde meydana gelen kanlı olayların otuzuncu yıldönümü nedeniyle aynı yerde bir gösteri yapılmasının öngörüldüğünü bildirmiştir. Aynı zamanda Valilik, medya organlarında, 1 Mayıs dolayısıyla yapılacak her türlü kamuya açık gösterinin Taksim Meydanı’nda yasaklanacağını açıklamıştır.19 Nisan 2007 tarihinde, DİSK, Türk Tabipleri Birliği ("TBB") ve Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası ("DSİS"), 1 Mayıs 2007 tarihinde saat 13.05’te Taksim Meydanı’nda bir gösteri yapılacağına dair Valiliği bilgilendirmişlerdir. Üç örgüt, Atatürk Anıtı’na çelenk konulmasını ve 1 Mayıs’ın resmi tatil[2] olarak kabul edilmesini talep etmek amacıyla bir basın açıklaması yapılmasını öngörmüştür.30 Nisan 2007 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, DİSK’in merkezine faks yoluyla bir yazı göndererek, Valiliğin Taksim Meydanı’nda kamuya açık gösteri yapılmasına izin vermediğini, ancak saat 9.00 ve 10.00 arasında çelenk koyma törenine izin verilebileceğini belirtmiştir. Yazıda, yalnızca sendika yönetim kurulu temsilcilerininbu törene katılmalarına izin verildiği ifade edilmiştir.1 Mayıs 2007 tarihinde, saat 07.30’dan itibaren, deniz taşımacılığı hizmetleri Valilik tarafından kaldırılmıştır. Önemli güvenlik araçları,şehirdeki trafiği ve Taksim Meydanı’na her türlü erişimi engellemişlerdir.Hâlihazırda, aralarında başvuranların da yer aldığı sendikacılar, Taksim Meydanı’na yürümek amacıyla saat 07.30’dan itibaren Dolmabahçe Sarayı’nın önünde toplanmışlardır. Polis, ilgilileri bu yasaya aykırı toplanmaya son vermeleri ve dağılmaları konusunda uyarmıştır. Göstericilerin bu uyarıya uymamalarının ardından, güvenlik güçleri, saat 08.30’a doğru bu grubu zor kullanarak (manumilitari) dağıtmaya başlamışlardır. Göstericiler direnmiş ve çıkan çatışma sırasında güç kullanılarak yakalanmışlardır. Polis, göz yaşartıcı gaz ile tazyikli su kullanmış ve göstericileri dövmüştür. Dosyada yer alan unsurlardan, gün boyunca,polisin, ertesi güne kadar, aralarında başvuranlar Celal Ovat, Ali Rıza Küçükosmanoğlu ve Musa Çam’ın da bulunduğu 234 kişiyi gözaltına aldığı anlaşılmaktadır. Sendika binalarında arama yapılmıştır. Olayları çeken gazetecilerin kameraları, güvenlik güçleri tarafından ele geçirilmiştir. Göstericilerin dağıtılması sırasında, 75 yaşındaki bir kişi göz yaşartıcı gaz nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Mahkemeye sunulan dosyada, güvenlik güçleri tarafından göstericilerin güç kullanılarak dağıtılması sırasındauygulanan şiddeti gösteren olaya ilişkin birçok gazete kupürüile televizyon haberleri bulunmaktadır.
A. Başvuranlar tarafından sunulan şikâyetler
Başvuranlar, 1, 2, 6 ve 9 Mayıs 2007 tarihlerinde, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında
Kanun’un ("4483 sayılı Kanun") 12. maddesi uyarınca,İstanbulValisi, Emniyet Müdürü ve Emniyet Müdür Yardımcısı hakkında görevini kötüye kullanma nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyette bulunmuşlardır. Başvuranlar, diğerlerinin yanı sıra, ifade özgürlüğü hakkına ve barışçıl gösteri yapma hakkına yapılan müdahalelerden, özel hayatın ihlalinden ve yasadışı arama yapılmasından ve göz yaşartıcı gazın bir kişinin hayatını kaybetmesine yol açması sebebiyle yaşam hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar,göz yaşartıcı gazların kullanıldığı bazı sendikalarınbinalarının hasar gördüğünü, Vali’nintoplanmayı engellemek amacıyla şehrin bir kısmında trafiği yasakladığını ve Vali’nin yanı sıra Emniyet Müdürü ve Yardımcısı’nın da, güvenlik güçleriningösteriyi önlemek için aşırı şekilde güç kullanmalarına izin verdiğinibelirtmişlerdir. Başvuranların ifadelerine göre, Vali ve Emniyet Müdürleri, güvenlik güçlerinin eylemlerinden dolayı sorumluluktaşımaktaydılar, ziraVali ve Emniyet Müdürleri, güvenlik güçlerine bu anlamda talimatlar vermişler ve ilgililer tarafından gücün kötüye kullanımını engellemek için herhangi bir şey yapmamışlardır.
Başvuranlar aynı zamanda, suç teşkil eden ve yasaya aykırı talimatlara uymamalarının gerekmesine rağmen, hiyerarşik üstleri tarafından verilen talimatlara uygun olarak göstericileri dağıtmak için orantısız güç kullanan bütün güvenlik gücü mensupları hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyetlerde bulunmuşlardır.
1. Güvenlik güçleri hakkında sunulan şikâyetin sonucu
12 Mart 2008 tarihinde, güvenlik güçlerine ilişkin şikâyet, 4483 sayılı Kanun’un 4. maddesine dayanılarak, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla reddedilmiştir. Bu kararda, Cumhuriyet savcısı, polisin provokatörlerin katılımına ilişkin bazı bilgiler aldığını ve uyarılara rağmen,göstericilerin dağılmayı reddettiklerini ifade etmiştir.Söz konusu savcı, polisin göstericilerin Taksim Meydanı’na doğru yürümelerini engellemek amacıyla müdahale ettiğini belirtmiştir. Savcı, bununla birlikte, bazı kişilerin maruz kaldıkları darp ve yaralanmaların doğruluğunu reddetmeksizin, güvenlik güçlerinin, kendi yetki sınırları dâhilinde ve yasal güç kullanma görevleriyle orantılı olarak müdahalede bulundukları kanısına varmıştır. Savcı, güvenlik güçleri hakkında kamu davasının başlatılmasına imkân verecek nitelikte herhangi bir delilin bulunmadığı sonucuna varmıştır. Başvuranlar tarafından yapılan itiraz,16 Haziran 2008 tarihinde, Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kesin olarak reddedilmiştir. Buna paralel olarak, Valilik, 24 Aralık 2008 tarihinde, yeterli delilin bulunmaması nedeniyle 1 Mayıs 2007 tarihinde meydana gelen olaylar konusunda herhangi bir iç soruşturma açılmamasına karar vermiştir. Başvuranlar tarafından bu karara karşı İstanbul Bölge İdare Mahkemesi önünde yapılan itiraz 26 Ocak 2009 tarihinde reddedilmiştir. Bu karar kesinleşmiştir.
2.İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü ve Müdür Yardımcısı hakkında sunulan şikâyetin sonucu
İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü ve Müdür Yardımcısı hakkında görevini kötüye kullanma nedeniyle yapılan şikâyeteilişkin olarak, İstanbul Savcılığı, sanıkların statüsü sebebiyle 4483 sayılı Kanun uyarınca görevsizlik kararı vermiştir. İstanbul Savcılığı, bu şikâyeti incelenmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 Haziran 2007 tarihinde, 4483 sayılı Kanun’un 4. maddesi uyarınca, söz konusu şikâyete cevap verilmemesine karar vermiştir. Bu kararın gerekçeleri çerçevesinde, Cumhuriyet Başsavcılığı, bir yandan, belirli bir yerde gösteri yapılmasının yasaklanmasına ilişkin kararın idari bir karar olduğu ve sonuç olarak, bu karara ilişkin her türlü şikâyetin idare mahkemeleri önünde dile getirilmesi gerektiği kanısına varmıştır. Diğer yandan Başsavcılık, Vali’nin, 5442 sayılı Kanun’un 11/A maddesi uyarınca toplumsal düzenin korunması ve güvenliğin sağlanması amacıyla güvenlik güçlerine talimatlar verme yetkisine sahip olduğunu tespit etmiştir. Başsavcılık, bu kapsamda, suç ve cezanın şahsiliği ilkesine göre, güvenlik gücü görevlileri tarafından işlenen suçların şikâyete konu edilen kişilerle herhangi bir ilgisinin bulunmadığını belirtmiştir. Başvuranlar, bu karara karşı Danıştay önünde itiraz etmişlerdir. Danıştay 1. Dairesi, 21 Eylül 2007 tarihinde, 4483 sayılı Kanun’un Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı itiraz edilmesini öngörmediği gerekçesiyle, başvuranlar tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. Bu karar, 22 Ekim 2007 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmiştir.
B. Süleyman Çelebi hakkında açılan ceza davası
Süleyman Çelebi, 27 Nisan 2007 tarihinde, DİSK’in Başkanı olarak yasadışı bir gösteriye katılmaya kışkırtmakla ve 2911 sayılı Kanun’un 27. maddesine aykırı davranmakla suçlanmıştır. Süleyman Çelebi, yalnızca yaptığı kamu açıklamaları nedeniyle ceza soruşturmasına tabi tutulmuştur. Savcılık,ilgiliyi,basın konferansları sırasında,Taksim Meydanı’nda gösteri yapılmasını yasaklayan Valilik kararına uymayı reddettiği yönünde açıklamalar yapmakla ve 1 Mayıs 2007 tarihinde halkı söz konusu yerde toplanmaya davet etmekle suçlamıştır.Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 1 Temmuz 2008 tarihinde, başvuranın1 Mayıs bayramı dolayısıyla açıklamalar yaparak ifade özgürlüğü hakkını kullandığını kabul ederek, ilgilinin beraatına karar vermiştir. Söz konusu kararın gerekçelerinde, hâkim, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin Mahkeme içtihadının ana hatlarına atıfta bulunmuş ve gerekçelerini şu ifadelerle tamamlamıştır:
"Sanık, kanunlara uygun olarak bir açıklama yapmıştır. [Açıklamalarıyla], sanık, Anayasa ve Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından tanınan ifade özgürlüğü hakkını kullanmaya çalışmıştır. (...) Dahası, Taksim Meydanı’nda polisler günü, lale festivali [veya yine] konserler (...) gibi şenliklerin idarenin izniyle düzenlendiği herkes tarafından bilinmektedir. (...) Dolayısıyla, başvuranın sendika örgütünün, genellikle işçilerin dayanışma bayramının tarihi olarak kabul edilen 1 Mayıs tarihini kutlama isteğine ilişkin olarak başvuranın ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, demokratik bir toplumda gerekli olarak kabul edilemeyecektir (...)"Dosyada yer alan unsurlardan, temyize başvurulmaması nedeniyle, söz konusu kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır.
C. Göstericiler hakkında açılan ceza davası
Olayların ardından, Musa Çam, Celal Ovat ve Ali Rıza Küçükosmanoğlu’nun da aralarında bulunduğu 234 kişi, Valilik tarafından yasaklanan bir gösteriye katıldıkları ve polis memurlarının uyarılarına uymayı reddettikleri gerekçesiyle, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na ("2911 sayılı Kanun") aykırı davranma nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edilmişlerdir.İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, 21 Eylül 2007 tarihinde, göstericiler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Kararının gerekçelerinde, savcılık, polis tarafından göstericilerin dağılması yönünde yapılan çağrının ardından, göstericilerin bu emre uymamasının, kendileri ile güvenlik güçleri arasında arbedelere neden olduğunu ifade etmiştir. Savcılık, "göstericilerin tepkilerinin güvenlik güçlerine karşı bir direniş [şekli] olarak yorumlanamayacağı ve daha ziyade güç kullanımına karşı kendi kendini koruma yönünde bir tepkinin söz konusu olduğu" kanaatine varmıştır. Savcılık ayrıca, söz konusu toplanmanın polis tarafından dağıtıldığını ve bu durumun yasadışı gösteri yapılmasını engellediği kanısına varmıştır.Savcılık, suç teşkil eden herhangi bir unsurun bulunmadığı ve bu nedenle, başvuranlara atfedilen olayların 2911 sayılı Kanun kapsamına girmediği sonucuna ulaşmıştır.
II. İLGİLİ İÇ VE ULUSLARARASI HUKUK İLE UYGULAMALARI
A. İç hukuk
1. Anayasa Anayasa’nın 137. maddesi aşağıdaki gibidir:
"Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Ancak, üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde, emri yerine getiren sorumlu olmaz.
Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.
Askerî hizmetlerin görülmesi ve acele hallerde kamu düzeni ve kamu güvenliğinin korunması için kanunla gösterilen istisnalar saklıdır."
2.6 Ekim 1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 6 Ekim 1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. maddesi, Vali ya da Kaymakam’a, gösteri yerine ve bu gösteriye katılanlar tarafından izlenmesi gereken yürüyüş yoluna ilişkin hususları düzenleme yetkisi vermektedir. Bu Kanun’un 22. maddesinde, ana caddeler ile otoyollarda, parklarda, ibadet yerlerinde, kamu hizmeti görülen bina ve tesislerde ve bunların eklentilerinde gösteri yapılmasının yasaklandığı belirtilmektedir. Göstericiler, Vali veya Kaymakam tarafından alınan tedbirlere uymak zorundadırlar ve insanların ve toplu taşıma araçlarının gelip geçmesini engelleyemezler. Aynı Kanun’un 24. maddesinin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"Kanuna uygun olarak başlayan bir toplantı veya gösteri yürüyüşü, (...) Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşü hâline dönüşürse:
(...)
c) Mahallin en büyük mülki amiri [Vali],(...) mahallin güvenlik amirlerini veya [bunlardan birini] olay yerine gönderir.
Bu amir[ler], topluluğa Kanuna uyularak dağılmalarını, dağılmazlarsa zor kullanılacağını ihtar eder. Topluluk [dağılmazsa] zor kullanılarak dağıtılır. (...)
(...) Güvenlik kuvvetlerine karşı fiili saldırı veya mukavemet veya korudukları yerlere ve kişilere karşı fiili saldırı hali mevcutsa, ihtara gerek olmaksızın zor kullanılır.
(...)
Toplantı veya gösteri yürüyüşlerinin Kanuna aykırı olarak başlaması hallerinde; güvenlik kuvvetleri mensupları, (...) gerekli tedbirleri alır ve olaya müdahale eden güvenlik kuvvetleri amiri, topluluğa dağılmaları, aksi halde zor kullanılarak dağıtılacakları ihtarında bulunur ve topluluk dağılmazsa zor kullanılarak dağıtılır." Söz konusu Kanun’un 27. maddesi,basın yoluyla ya da sözlü olarak, halkı yasadışı bir gösteriye katılmaya kışkırtmayı yasaklamaktadır.
3. 2 Aralık 1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun 4483 sayılı Kanun’un 12. maddesine göre, Valiler hakkındaki soruşturmalar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmektedir.
4. 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 4. maddesi özellikle aşağıdaki gibidir:
"İl genel idaresinin başı ve mercii validir. Bakanlıkların kuruluş kanunlarına göre illerde lüzumu kadar teşkilat bulunur. (...) Bu teşkilat valinin emri altındadır."
Bu hükme göre, Vali, dolayısıyla yalnızca emniyet amiri değildir, aynı zamanda ildeki bütün devlet memurlarının da amiridir. Aynı Kanun’un 11/A maddesi şu şekildedir:
"Vali, il sınırları içinde bulunan genel (örnek olarak jandarmalar ve polis) ve özel (örnek olarak orman bekçileri) bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür." Bu Kanun uyarınca, Vali dolayısıyla, ilde devlet makamının temsilcisidir. Vali, kamu düzeninden sorumlu olmaya devam etmektedir: Vali, kendisini "idari bir polis makamı" yapan polis yetkilerini elinde tutmaktadır. Vali, ildeki her bakanın ve Başbakan’ın doğrudan temsilcisidir.
5. 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 2. maddesi özellikle aşağıdaki gibidir:
"(...) Yetkili amir tarafından verilecek sözlü emirler derhal yerine getirilir. Bu emirlerin yazılı olarak verilmesi istenilemez. [Bu hallerde] emrin yerine getirilmesinden doğabilecek sorumluluk emri verene aittir:
1. Can, ırz veya mal emniyetini korumak için;
(...)
9. Kanunsuz toplantı veya kanunsuz yürüyüşleri dağıtmak veya suçlularını yakalamak için (...)"
B. Avrupa Konseyi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 1222. toplantısı sırasında, 12 Mart 2015 tarihinde, barışçıl gösterilerin dağıtılması sırasında aşırı güç kullanımına ilişkin Türkiye hakkında verilen 46 kararın icra durumunu incelemiştir (Oya Ataman Grubu/Türkiye). Temsilciler, genel tedbirlerle ilgili aşağıdaki kararı vermişlerdir:
"Temsilciler;
(...)
Genel tedbirlere ilişkin olarak
3. Türk makamlarını, ısrarla,bilhassa gösterilerin barışçıl şekilde meydana geldiği ve kamu düzeni açısından bir tehlike arz etmediği durumlarda, toplanma özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin gerekli olup olmadığını değerlendirme gerekliliğini Türk hukukunda düzenlemek amacıyla,özellikle Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nu (2911 sayılı Kanun) ve ilgili mevzuatı düzeltmek için çabalarını artırmaya davet etmektedirler;
4. Türk makamlarından, güvenlik güçlerinin davranışını düzenleyen ve gösteriler sırasında güç kullanımına ilişkin normları belirleyen farklı düzenlemelerin sağlamlaştırılmasını talep etmektedirler;
5. Türk makamlarını, ilgili mevzuatın,gösteriler sırasında güvenlik güçleri tarafından her türlü güç kullanımının orantılı olmasını ve bu tür bir güç kullanımının gerekliliğini, orantılılığını ve makul niteliğini denetlemek amacıyla geriye dönük olarak (ex post facto)yeterli bir hukuk yolunu öngörmesini gerektirmesini sağlamaya davet etmektedirler;
6. Türk makamlarına, mercilerin ve mahkemelerin, Sözleşme’nin normlarına uygun olarak ve rütbeli polisler de dâhil olmak üzere,bütün sorumluların eylemleri nedeniyle hesap vermelerini sağlayacak şekilde,güvenlik güçleri hakkında kötü muamele iddialarıyla açılan ceza soruşturmaları ve davaları kapsamında ivedilik ve özenle hareket etmeleri amacıyla gereken tedbirleri almaları için çağrılarını yinelemektedirler."Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 1288. toplantısı sırasında barışçıl gösterilerin zorla dağıtılmasına ilişkin "Ataman grubunu" yeniden incelemiş ve 8 Haziran 2017 tarihinde aşağıdaki kararı (H46-32) vermiştir:
"Temsilciler
Bireysel tedbirler
1. Bu davalarda başvuranlar tarafından dile getirilen kötü muamele iddialarına ilişkin yeni soruşturmalar çerçevesinde herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini üzülerek belirtmektedirler;
2. Davalı devletin güvenlik gücü mensupları tarafından kötü muamele uygulandığı iddiaları hakkında etkin soruşturmalar yürütmeye devam etme yükümlülüğüne sahip olduğu yönündeki Komite’nin daimi görüşünü hatırlatarak,makamları ısrarla, bu grupta soruşturmaların yeniden açılmasına ilişkin resen (exofficio) değerlendirmelerde bulunarak Anayasa’nın 90. maddesini uygulamaya ve Komiteyi elde edilen sonuçlar hakkında bilgilendirmeye davet etmektedirler;
Genel tedbirler
3. Birçok kararda ve özellikle Mahkemenin barışçıl gösteriler sırasında aşırı ve orantısız güç kullanımının toplum arasında gösterilere katılma kaygısı yaratabileceği ve böylelikle,ilgilileri Sözleşme’nin 11. maddesiyle güvence altına alınan haklarını ileri sürmekten caydırabileceği kanaatine vardığı Süleyman Çelebi ve diğerleri davasında ortaya konulan, bu sorunun sistemik niteliğini dikkate alarak,makamları ısrarla, 1259. toplantısı sırasında Komite tarafından vurgulanan gerekli tedbirleri almaya davet etmektedirler (Haziran 2016) (DH);
4. Bu bağlamda, makamları, ivedilikle, ulusal düzeyde kurulan,bakanlıklar arası çalışma grubunun çalışmalarını hızlandırmaya ve Avrupa Konseyi’nin gayri resmi çalışma grubuyla işbirliklerini sürdürmeye teşvik etmektedirler;
5.Makamları, göz yaşartıcı gazların ve savunma silahlarının kullanımı ve depolanması ile donanım, mühimmatlar ve kullanıcıların eğitimi" hakkında yönerge metnini sunmaya davet etmektedirler;
6. Mart 2018 tarihli İnsan Hakları Toplantıları sırasında bu hususu incelemeye devam etmeye karar vermektedirler."
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA Mahkeme, başvuruların ileri sürülen olaylar ve hukuki sorunlar bakımından benzerlik göstermelerini dikkate alarak, aynı ve tek bir karar altında birlikte incelenmesi amacıyla başvuruların İçtüzüğü’nün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca birleştirilmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuranlar, kendi ifadelerine göre, ifade özgürlüğü ve gösteri özgürlüğü haklarını kullanmalarını engelleyen, güvenlik güçlerinin müdahalesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerini ileri sürmektedirler. Bir sendikanın, dolayısıyla tüzel bir kişinin bir siyasi parti ya da bir dernek gibi barışçıl toplanma özgürlüğü hakkını Mahkeme önünde ileri sürebileceğini kaydetmek gerekmektedir (Stankov ve İlinden Birleşik Makedon Örgütü/Bulgaristan, No. 29221/95 ve 29225/95, AİHM 2001‑IX, ve Hristiyan Demokrat Halk Partisi/Moldova (No. 2), No. 25196/04, 2 Şubat 2010). Başvuranların şikâyetinin dile getirilmesi bakımından, Mahkeme, mevcut davanın yalnızca Sözleşme’nin 11. maddesi açısından incelenmesine karar vermektedir (Süleyman Çelebi ve diğerleri/Türkiye, No. 37273/10 ve diğer 17 başvuru, § 101, 24 Mayıs 2016). Sözleşme’nin 11. maddesi aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarıda anılan haklarını kullanmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir." Hükümet, başvuranların iddiasını kabul etmemektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların iddiaları
Başvuranlar, güvenlik güçlerinin şiddetli müdahalesinden şikâyet etmektedirler. İlgililer, gösterinin barışçıl olduğunu ve güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle topluluklarının dağıtılmasını gerektirecek nitelikte herhangi bir saldırganlık belirtisi göstermediklerini ifade etmektedirler. Hükümet, Taksim Meydanı’nda1 Mayıs tarihinde gösteri yapılmasına ilişkin iznin Valilik tarafından reddedildiğini ileri sürmektedir. Hükümet, güvenlik nedenleriyle - gösterinin İstanbul’da çok yoğun bir meydanda yapılması gerektiğinden - Valiliğin yalnızca sendika yöneticilerinin bu gösteriye katılmasına izin verildiğini belirttiğini ifade etmektedir. Hükümet, gösterinin çok işlek bir caddede yer aldığını belirtmektedir. Hükümet, söz konusu müdahalenin 2911 sayılı Kanun’la öngörüldüğü ve kamu düzeninin ve başkasının haklarının korunması yönünde iki meşru amacı izlediği kanısına varmaktadır. Hükümet, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunu ise Mahkemenin takdirine bırakmaktadır.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
Barışçıl toplanma özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin varlığına ya da bu müdahalenin yasal dayanağına hiç kimse itiraz etmemektedir. Mahkeme, gösterinin yasaklanmasının kamu düzeninin ve başkasının haklarının korunması yönünde meşru amaçlar izlediğini kabul edebilmektedir. Geriye, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunu incelemek kalmaktadır (yukarıda anılan Süleyman Çelebi ve diğerleri kararı, § 107).
a) İlgili genel ilkeler Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin içtihadından doğan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır (Kudrevičius ve diğerleri/Litvanya [BD], No. 37553/05, §§ 142-160, AİHM 2015). Bu ilkelerden, devletlerin yalnızca barışçıl toplanma hakkını korumakla değil, aynı zamanda bu hakka kanuna aykırı ve dolaylı sınırlamalar getirmekten kaçınmakla da yükümlü oldukları anlaşılmaktadır.Mahkeme diğer yandan,Sözleşme’nin 11. maddesinin temelde, kişiyi güvence altına alınan haklarını kullanırken ilgili makamların keyfi müdahalelerine karşı korumayı amaçlaması durumunda, bu haklardan etkin şekilde yararlanılmasını sağlamak amacıyla pozitif yükümlülüklere de yol açabileceğini yeniden ifade etmektedir (Oya Ataman/Türkiye, No. 74552/01, § 36, AİHM 2006-XIII).Aynı anlamda,önceden izin verilmemesi ve bu nedenle eylemin "yasaya aykırılığı" da,Sözleşme’nin 11. maddesinden doğan orantılılık gerekliliğiyle sınırlı kalan makamlara sınırsız yetki vermemektedir. Dolayısıyla, gösteriye başlangıçta izin verilmemesinin nedenlerini, söz konusu kamu yararını ve toplanmaya ilişkin riskleri tespit etmek gerekmektedir.Göstericileri yıldırmak, belirli bir yerde tutmak ya da gösteriyi dağıtmak amacıyla polis tarafından kullanılan yöntem aynı zamanda, müdahalenin orantılılığını değerlendirmek için önemli bir unsuru teşkil etmektedir (yukarıda anılan Kudrevičius ve diğerleri kararı, § 151).
b) Bu ilkelerin somut olaya uygulanması
Mevcut davada, Mahkeme, başvuranların 1 Mayıs İşçi Bayramı dolayısıyla düzenlemek istedikleri gösterinin, 2911 sayılı Kanun’un öngördüğü üzere, hem kamuya açık olarak hem de yetkili makamlara idari yolla bildirildiğini kaydetmektedir (yukarıda 5-6. paragraflar). Mahkeme, ardından gösterinin 1 Mayıs tarihinde saat 07.30 civarında başladığını ve güvenlik güçlerinin, ilerleyen bir vakitte,saat 08.30 sularında müdahale ettiklerini gözlemlemektedir.Toplanmanın barışçıl olduğuna hiç kimse itiraz etmemektedir. Mahkeme daha önce kendi içtihadında, ilgili makamların,Sözleşme’nin 11. maddesiyle güvence altına alınan toplanma özgürlüğünün her türlü içerikten mahrum bırakılmaması amacıyla, barışçıl toplanmalara karşı belirli bir tolerans göstermeleri gerektiğini vurgulamıştır (yukarıda anılan Oya Ataman kararı, § 41, ve Disk ve Kesk/Türkiye, No. 38676/08, § 29, 27 Kasım 2012). Bu bağlamda, Mahkeme, kendi incelemesine sunulan belgelerde, başvuranların gösterisinin Taksim Meydanı’na doğru öngörülen yürüyüşün başlamasından da önce özellikle sert bir şekilde ve zor kullanılarak (manumilitari) dağıtıldığını tespit etmektedir. Mahkeme, Hükümetin Dolmabahçe Sarayı’nın önünde toplanan göstericilerin polisin müdahalesini gerektiren herhangi bir saldırgan davranış sergilemediklerine itiraz etmediğini saptamaktadır. Bu konuda, Celal Ovat, Ali Rıza Küçükosmanoğlu ve Musa Çam’ın da aralarında bulunduğu 234 kişi hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan, göstericilerin polisin müdahalesine karşı kendi kendini koruma yönünde bir tepki gösterdikleri anlaşılmaktadır (yukarıda 24. paragraf). Dolayısıyla, Mahkeme, barışçıl bir toplanmanın söz konusu olduğunu dikkate almaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, İstanbul Savcılığı’nın kamu düzenini ve başkasının haklarını korumak amacıyla demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliğine ilişkin herhangi bir incelemede bulunmaksızın ve aralarında başvuranların da yer aldığı göstericilerin davranışlarının saldırganlığını tespit etmeksizin, güvenlik gücü mensupları tarafından uygulanan sert müdahaleyi söz konusu eden başvuranların şikâyetini reddettiğini saptamaktadır(yukarıda 12. paragraf) (yukarıda anılan Süleyman Çelebi ve diğerleri kararı, § 113).Mahkeme, önceden izin verilmemesinin ve bu nedenle eylemin "yasaya aykırılığının" da barışçıl bir gösteriyi dağıtmak için makamlara sınırsız yetki vermediğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Kudrevičius ve diğerleri kararı, § 151). Bu durumda, Mahkeme,güvenlik güçlerinin herhangi bir tolerans göstermedikleri ve müdahalelerini haklı kılacak nitelikte zorlayıcı bir sosyal ihtiyaç bulunmadan, başvuranların barışçıl toplanma özgürlüğü hakkını ayrıca şiddetle engelledikleri kanısına varmaktadır. Mahkeme, başvuranlar da dâhil olmak üzere, göstericilere karşı aşırı güç kullanımını onaylamadığını yinelemektedir. Mahkeme,gösterinin yapılmasını engellemek için güvenlik güçlerinin sert müdahale etmelerinin ve göz yaşartıcı mühimmatların aşırı kullanımının,başvuranları ve diğer sendika üyelerini kendi menfaatlerini savunmak amacıyla barışçıl gösterilere yasal olarak katılmaktan caydıracak nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır. Bu anlamda, Mahkeme, bu türden sert bir müdahalenin, genel olarak vatandaşlar tarafından gösteri yapma haklarının kullanılması üzerinde "caydırıcı bir etki" yarattığı kanısına varmaktadır (mutatismutandis, yukarıda anılan Süleyman Çelebi ve diğerleri kararı, §§ 116 ve 134). Davanın koşulları ışığında, Mahkeme, güvenlik güçlerinin müdahalesinin ve başvuranların savcılığa sevk edilmesinin orantısız tedbirler olduğu kanısına varmaktadır. Mahkeme, bu tedbirlerin dolayısıyla, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında kamu düzeninin korunması için gerekli olmadığı değerlendirmesinde bulunmaktadır (mutatismutandis, Karatepe ve diğerleri/Türkiye, No. 33112/04, § 50, 7 Nisan 2009, ve Çelik/Türkiye (No. 3), No. 36487/07, § 94, 15 Kasım 2012). Ayrıca Mahkeme, güvenlik güçlerini hedef alan gösterinin güç kullanılarak dağıtılmasına ilişkin şikâyetin, demokratik bir toplumda barışçıl bir gösterinin dağıtılması gerekliliği ve göstericilerin davranışı incelenmeksizin, İstanbul Savcılığı tarafından reddedildiğini gözlemlemektedir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair bu karar, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onaylanmıştır (yukarıda 12-13. paragraflar). Mahkeme, adli bir soruşturma açılmasının,güvenlik güçlerine verilen talimatların içeriğinin belirlenmesine ve hangi ölçüde güvenlik güçlerine atfedilen eylemlerin kendi bireysel inisiyatifleri kapsamına girdiğinin veya bu eylemlerin güvenlik güçlerinin hiyerarşik üstlerinin talimatları üzerine ve alınan emirlere uygun olarak işlenip işlenmediğinin tespit edilmesine imkân verebileceğini kaydetmektedir. Sonuç olarak, Mahkeme, Türk mercilerinin davaya ilişkin koşullarda etkin bir soruşturma yapma yükümlülüklerini yerine getirmedikleri kanısına varmaktadır (mutatismutandis, PromoLex ve diğerleri/Moldova Cumhuriyeti, No. 42757/09, § 28, 24 Şubat 2015). Dolayısıyla, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİYLE BİRLİKTE 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, gösterilerinin zor kullanılarak (manumilitari) dağıtılması konusunda İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürlerini suçlayabilecekleri etkin bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedirler.Başvuranlar, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürlerinin, polislerin üstlerinden alınan emirlere uygun olarak müdahale etmeleri nedeniyle, gösterilerinin şiddet yoluyla durdurulması konusunda sorumluluk taşıdıkları kanaatindedirler. Özellikle, başvuranlar, İstanbul Valisi’ni,gösterilerini dağıtmak amacıyla gücün orantısız kullanımına izin vermekle, en azından bunu önlemek için herhangi bir şey yapmamakla ve olay yerinde bulunan emniyet müdürlerini ise haksız şekilde güç kullanılarak gösteriyi dağıtmak için güvenlik güçlerine doğrudan talimatlar vermekle suçlamaktadırlar.
Başvuranlar ayrıca, güvenlik güçleri tarafından dağıtılma sırasında uygulanan şiddetler konusundaki şikâyetlerinin inceleme yapılmaksızın reddedilmesinden şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, polislerin suç teşkil eden talimatlara uymayı reddedebileceklerini ifade etmektedirler.
Başvuranlar, güvenlik güçleri ve İstanbul Emniyet Müdürleri hakkında sundukları ya da daha önce Vali’nin sorumluluğuna ilişkin şikâyetlerinden hiçbirinin incelenmediğini belirtmektedirler. Sözleşme’nin 13. maddesinin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
"Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır."
Hükümet, Türk hukukunda, idari başvuru yolunun başvuranlara, Anayasa’ya dayanarak, idarenin eylemlerine ilişkin her türlü itiraz için etkin bir hukuk yolu sunduğu kanısına varmaktadır.
1. İlgili genel ilkeler
Mahkemenin birçok defa ifade ettiği üzere, Sözleşme’nin 13. maddesi, iç hukukta, bu maddede belirtildiği şekliyle, Sözleşme’nin hak ve özgürlüklerinden yararlanılmasına imkân veren bir hukuk yolunun varlığını güvence altına almaktadır. Bu hüküm, dolayısıyla, Sözleşme’ye dayanan "savunulabilir bir şikâyetin "içeriğinin incelenmesine olanak sağlayacak ve uygun bir tazminat sunacak nitelikte bir iç hukuk yolunu gerektirmektedir (De SouzaRibeiro/Fransa [BD], No. 22689/07, §§ 78-79, AİHM 2012). Sözleşme’nin 13. maddesinin Sözleşmeci devletlere yüklediği yükümlülüğün kapsamı,başvuranın şikâyetinin niteliğine göre değişmektedir. Devletler, gerçekte, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere uyacak şekilde belli bir takdir yetkisinden yararlanmaktadırlar (Jabari/Türkiye, No. 40035/98, § 48, AİHM 2000‑VIII).Bununla birlikte, Sözleşme’nin 13. maddesinin gerektirdiği başvuru yolunun hukukta olduğu gibi uygulamada da "etkin" olması gerekmektedir (Kudła/Polonya [BD], No. 30210/96, § 157, AİHM 2000‑XI). Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında bir hukuk yolunun etkinliği, başvuran açısından lehte bir sonucun kesinliğine bağlı değildir (yukarıda anılan De Souza Ribeiro kararı, § 79).
2. Bu ilkelerin davaya ilişkin olaylara uygulanması
Mahkeme, başvuranların gösteri yapma hakkının, güvenlik güçlerinin zor kullanarak (manumilitari) müdahale etmesi nedeniyle ihlal edildiğini tespit etmektedir (yukarıda 54-55. paragraflar). Mahkeme, başvuranların dolayısıyla, gösterilerinin güç kullanılarak dağıtılmasından şikâyet etmelerine imkân verecek etkin bir iç hukuk yolundan yararlanmalarını gerektiren "savunulabilir bir şikâyete" sahip oldukları kanaatine varmaktadır. Mahkeme, devletin sorumluluğuna dayanan idari başvuru yolunun, Hükümetin Vali’nin talimatlarıyla ilgili bir şikâyet kapsamında bu hukuk yolunun etkinliğini gösteren herhangi bir örnek sunmaması sebebiyle, somut olayda uygun olmadığını gözlemlemektedir (mutatismutandis, Karabeyoğlu/Türkiye, No. 30083/10, § 130, 7 Haziran 2016). Gerçekte,4483 sayılı Kanun hükümleri uyarınca başvuranlar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürleri hakkında şikâyette bulunmuşlardır. Bununla birlikte, bu şikâyet, suçlamaya konu edilen kişilerin,güvenlik gücü mensupları tarafından işlendiği iddia edilen eylemler hakkında doğrudan cezai sorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 20 Haziran 2007 tarihinde reddedilmiştir. Başvuranlar tarafından yapılan itiraz üzerine, Danıştay, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen karara karşı herhangi bir itiraz yolunun bulunmadığı gerekçesiyle, esas yönünden inceleme yapmaksızın, bu karara karşı sunulan itirazı 21 Eylül 2007 tarihinde reddetmiştir (yukarıda 17-18. paragraflar). Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından ve iç hukukta verilen kesinleşmiş karar tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır.Böylelikle, bu hükmün gerekliliklerini karşılamayan hukuk yollarının kullanılması, "kesinleşmiş karar" tarihini belirlemek veya altı aylık sürenin başlangıç noktasını hesaplamak için Mahkeme tarafından dikkate alınmayacaktır. Sonuç olarak, başvuran tarafın baştan beri neticesiz kalacağı belli olan bir hukuk yolunu kullanması halinde,bu hukuk yolunun kullanılması sonucunda verilen karar, altı aylık sürenin hesaplanması için göz önüne alınmayabilecektir (Jeronovičs/Letonya [BD], No. 44898/10, § 75, AİHM 2016). Bunun üzerine Mahkeme, Vali ve Emniyet Müdürlerine karşı hukuk yollarının bulunmamasına ilişkin şikâyetin 20 Haziran 2007 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen kararın ardından altı ay içinde sunulması gerektiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet (21 Nisan 2008 ve 30 Ocak 2009 tarihlerinde yapılan) geç sunulmuştur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca reddedilmelidir. Şikâyetin gösterinin dağıtılması sırasında orantısız güç kullanılması nedeniyle güvenlik güçlerinin suçlanması konusunda hukuk yollarının etkin olmamasına ilişkin kısmıyla ilgili olarak, Mahkeme, şikâyetin bu kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını saptamaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, şikâyetin bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesi açısından yaptığı değerlendirmeleri göz önünde bulundurarak (yukarıda 55-56. paragraflar), etkin hukuk yollarının varlığı konusundaki şikâyetin Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
"Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder."
1. Manevi tazminat
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, manevi tazminat olarak 200.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık 70.000 avro (EUR)) talep eden Gençay Gürsoy ve Arzu Çerkezoğlu hariç olmak üzere,başvuranların her biri manevi tazminat olarak 10.000 avro talep etmektedir. Hükümet, bu meblağları kabul etmemektedir. Mahkeme, başvuranların her birine 7.500 avro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
2. Masraf ve giderler Başvuranlar aynı zamanda, Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 5.000 avro talep etmektedirler. Başvuranlar, taleplerini destekleyici nitelikte herhangi bir belge sunmamışlardır. Hükümet, bu talebi kabul etmemektedir. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Masraf ve giderler bağlamında başvuranın talebini destekleyecek nitelikte herhangi bir belgenin bulunmamasını dikkate alarak Mahkeme, bu talebi reddetmektedir (Özalp/Türkiye, No. 53717/07, § 34, 18 Temmuz 2017).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine;
2. Vali ve Emniyet Müdürlerini sorumlu tutmak için etkin bir iç hukuk yolunun bulunmamasına ilişkin Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilemez olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Güvenlik gücü mensupları hakkında ceza soruşturması yapılmaması nedeniyle Sözleşme’nin13. maddesi bağlamındaki şikâyetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. a) Davalı devletin, başvuranların her birine (Süleyman Çelebi, Musa Çam, Adnan Serdaroğlu, Kamer Aktaş, Celal Ovat, Ali Rıza Küçükosman, Gençay Gürsoy, Arzu Çerkezoğlu ve DİSK sendikası),işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 7.500 avro (yedi bin beş yüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 12 Aralık 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
StanleyNaismith RobertSpano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
EK
No.
Başvuru No.
Başvuru Tarihi
Başvuran
Doğum tarihi
İkamet yeri
Temsilci
22729/08
21/04/2008
SüleymanÇelebi
23/01/1953
Istanbul
Musa Çam
01/01/1953
Istanbul
Adnan Serdaroğlu
10/12/1961
Istanbul
KamerAktaş
31/03/1949
Istanbul
CelalOvat
19/12/1971
Istanbul
Ali RızaKüçükosmanoğlu
22/01/1959
Istanbul
DİSK
Istanbul
Necdet OKCAN
10581/09
30/01/2009
Gürsoy Gençay
20/08/1939
Istanbul
Arzu Çerkezoğlu
11/08/1969
Istanbul
OyaMeriç EYÜBOĞLU
[1]Taksim Meydanı, 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan 1 Mayıs 1977 tarihli olaylar nedeniyle sembolik bir yerdir.
[2]1978 yılına kadar, gösteriler 1 Mayıs tarihinde Taksim Meydanı'nda düzenlenmiştir. 1981 yılında, Hükümet, 1 Mayıs tarihli resmi tatili iptal etmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde, Türk Parlamentosu, 1 Mayıs tarihini "resmi tatil" olarak ilan etmek için yeniden bir kanun kabul etmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy