AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SULTAN DÖLEK VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 34902/10)
KARAR
STRAZBURG
28 Nisan 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Sultan Dölek ve Diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan:
András Sajó
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 31 Mart 2015 tarihinde yapılan kapalı müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (34902/10 ) davanın temelinde, detayları ekte yer alan yedi Türk vatandaşının (“başvuranlar”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 3 Haziran 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.
2. Adli yardımdan faydalanan başvuranlar, Mersin Barosuna kayıtlı avukat Ali Tandoğan Kaçıra tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar özellikle, yakın akrabaları Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin etkin soruşturma yürütülmediğini ve bu nedenle soruşturmanın Sözleşme’nin 2. maddesine aykırı olduğunu iddia etmişlerdir.
4. Başvuru, 14 Haziran 2012 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir.
5. Hükümet, 25 Temmuz 2013 tarihinde, Mahkemeye tek taraflı deklarasyon sunmuştur. Mahkeme, 22 Ekim 2013 tarihinde Hükümetin tek taraflı deklarasyonunu incelemiş ve kabul etmemeye karar vermiştir.
OLAYLAR
DAVA KOŞULLARI
6. Birinci başvuran, 1952 yılında doğan ve 2007 yılında hayatını kaybeden Mustafa Döleksoy’un annesi, geri kalan altı başvuran ise kardeşleridir.
7. Dava konusu olaylar, taraflarca bildirildiği şekliyle ve sunulan belgelerden görüldüğü kadarıyla aşağıdaki gibi özetlenebilir.
8. Mustafa Döleksoy’ un komşuları, 25 Ağustos 2007 tarihinde saat sabah 10 sularında, Mustafa Döleksoy’ un Türkiye’nin güneyinde yer alan Erdemli yakınındaki yazlık evinden kuvvetli bir koku geldiğini fark etmişlerdir. Komşular yazlık ev sitesinin görevlisine ve güvenlik görevlisine haber vermişler ve bu kişiler hemen Mustafa Döleksoy’ un evine gitmişlerdir. Kapalı olan ev kapısının altından bakarak içeriyi görebilen bu iki kişi Mustafa Döleksoy’ un sırt üstü yerde yattığını görmüşler ve ardından jandarmaya haber vermişlerdir.
9. Birkaç jandarma görevlisi ile birlikte yerel sağlık ocağında görevli bir doktor sabah saat 10:30 civarında olay yerine gelmiştir. Evin kapısı kilitli olduğundan, kapının açılması için bir çilingir bulunmuştur.
10. Jandarma görevlileriyle birlikte olay yerine gelen doktor sabah saat 10:30 sularında bir rapor hazırlamıştır. Söz konusu raporda, Mustafa Döleksoy’ un mutfaktaki tezgâhtan düşerek kafa travması geçirmesinden kaynaklanan beyin kanaması ve dolaşım yetmezliği sebebiyle öldüğü tespit edilmiştir. Doktor ölümün dört ya da beş gün önce gerçekleştiğini tahmin etmiştir.
11. Başvuranlar Mahmut ve Ahmet Cengiz Dölek, jandarmaya verdikleri ifadelerinde, ağabeylerinin ölümünden kimin sorumlu olabileceğini bilmediklerini ve özellikle şüphelendikleri kimse olmadığını belirtmişlerdir. Jandarma tarafından ifadeleri alınan yazlık ev sitesinin görevlisi ve güvenlik görevlisi, Mustafa Döleksoy’un nasıl öldüğüne ilişkin hiçbir fikirleri olmadığını ifade etmişlerdir.
12. Erdemli Cumhuriyet Savcısı, öğlen saat 11:40 civarında eve giderek, aynı doktorun yardımıyla bir inceleme raporu hazırlamıştır. Mustafa Döleksoy’un cesedi resmi olarak, kendisinin de avukat olarak görev yaptığı hukuk bürosunda çalışan bir meslektaşı tarafından teşhis edilmiştir. Meslektaşı savcıya, Mustafa Döleksoy’un yakın tarihte yazlık ev aldığını ve taşınmak için hazırlıklar yaptığını belirtmiştir.
13. Savcı raporunda, yerde Mustafa Döleksoy’un kafasından akan çok miktarda kurumuş kan bulunduğunu kaydetmiştir. Savcı, cesedin şiştiğini ve yüzün tamamen karardığını gözlemlemiştir. Doktor, başın oksipital bölgesinin hem sağ hem de sol tarafında iki çatlak olduğunu ve kırıklar üzerinde iki kesik bulunduğunu kaydetmiştir. Cesette ateşli silahla yaralanma ya da bıçak yaraları tespit edilmemiştir. Mustafa Döleksoy’un sol elinde bulunan bir avuç saç ve Mustafa Döleksoy’un kendi saçından alınan örnekler iki ayrı zarfa konarak mühürlenmiştir. Savcı, cesedin üzerinde bulunan kıyafetlerde ateşli silah ya da bıçak nedeniyle oluşan herhangi bir delik bulunmaması sebebiyle kıyafetlerin delil niteliği bulunmadığını değerlendirmiş ve bu nedenle kıyafetlerin çıkarılarak aileye teslim edilmesine karar verilmiştir. Pantolon ceplerinin içinde para ve kredi kartları bulunan bir cüzdan ile cep telefonu gibi kişisel eşyalar bulunmuş ve delil olarak alınmıştır.
14. Doktor, kesin ölüm nedeninin kafa travmasından kaynaklanan beyin kanaması ve dolaşım yetmezliği olduğunun tespit edilmiş olması nedeniyle, klasik otopsi yapılmasını gerekli görmemiştir. Bununla birlikte, ölümün boş bir evde gerçekleştiği ve ölen kişinin elinde bir avuç saç olduğu dikkate alındığında, savcı, kesin ölüm nedeninin ve cesedin kafasında gözlemlenen yaralanmaların nedeninin tespit edilerek her türlü şüphenin giderilmesi amacıyla, klasik otopsi yapılması amacıyla cesedin Adana Adli Tıp Kurumuna gönderilmesine karar vermiştir.
15. Savcının incelemesinin ardından öğlen 12:30 civarında cesedi taşıyan jandarma olay yeri görevlileri, kafanın arkasında iki kesik tespit etmiş ve bulguları bir rapora kaydetmişlerdir. Rapora göre, mobilyası bulunmayan evde herhangi bir boğuşma izine rastlanmamıştır. Olay yeri görevlileri ayrıca evin bir krokisini çizmişler ve cesedin konumunu da belirtmişlerdir.
16. Aynı gün, Adana Adli Tıp Kurumunda klasik otopsi gerçekleştirilmiştir. Muayeneye ilişkin rapor 12 Kasım 2007 tarihinde hazırlanmıştır. Raporda, savcının raporunda belirtilenin aksine (bk. yukarıda 13. paragraf), kafatasının sağlam olduğu ve herhangi bir kırık bulunmadığı kaydedilmiştir. Adli tıp uzmanları, savcının yukarıda belirtilen raporunda “kesik” olarak tanımlanan “kafadaki iki lezyonun” çürüme nedeniyle oluşmuş olabileceğini değerlendirmişlerdir.
17. Adli tıp uzmanları, 12 Kasım 2007 tarihli raporlarını hazırlarken, diğer iki adli raporu da dikkate almışlardır. 24 Eylül 2007 tarihli birinci rapor, toksikolojik incelemeyle ilgili olup, Mustafa Döleksoy’un vücudunda herhangi bir zehirli madde bulunmadığını teyit etmiştir.
18. Adana Adli Tıp Kurumunda görevli adli tıp uzmanları tarafından dikkate alınan ikinci rapor ise 28 Eylül 2007 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinden alınmış olup saç örnekleriyle ilgilidir. Söz konusu rapora göre, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saç örnekleri “DNA incelemesine cevap vermemiştir”. Raporda ayrıca, DNA incelemesine göre, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçların sarılı olduğu kağıtta bulunan lekeler ile savcı tarafından Mustafa Döleksoy’un kafasından alınan saç örnekleri (bk. yukarıda 13. paragraf) eşleşmiştir.
19. Adana Adli Tıp Kurumunda görevli adli tıp uzmanları, 25 Ağustos 2007 tarihinde gerçekleştirdikleri klasik otopsi ışığında ve önceki paragraflarda özetlenen iki bilirkişi raporunu dikkate alarak, 12 Kasım 2007 tarihli raporlarında, Mustafa Döleksoy’un zehirlenmediğini ve ölümünde herhangi bir dış unsurun dahil olduğunu gösteren hiçbir tıbbi delil bulunmadığını kaydetmişlerdir. Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçların DNA incelemesine cevap vermemesi nedeniyle, kendi saçı olup olmadığını tespit edememişlerdir. Uzmanlar, cesedin ileri derecede bozulmuş olması nedeniyle, ölümün kesin nedenini tespit edemediklerini kaydetmişlerdir.
20. Birinci başvuranı ve eşini temsil eden avukat, 19 Aralık 2007 tarihli dilekçeyle, müvekillerinin, oğullarının şüpheli koşullarda öldüğünü düşündükleri yönünde Erdemli Cumhuriyet Savcısını bilgilendirmiştir. Mustafa Döleksoy’un anne ve babası savcıdan, oğullarının ölümünü çevreleyen koşulların açıklığa kavuşturulması amacıyla hukuk bürosunun ve cep telefonunun incelenmesini talep etmişlerdir. Ayrıca, soruşturma dosyasının bir kopyasının kendilerine verilmesini talep etmişlerdir.
21. Erdemli Cumhuriyet savcısı, 25 Aralık 2007 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi ile iletişime geçerek, Mustafa Döleksoy’un sol elinde bulunan saç örneklerinin kendisine ait olup olmadığının ve bir insana ait olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla yeniden inceleme yapılmasını talep etmiştir. Savcı ayrıca söz konusu kurumdan, saç örneklerinin neden DNA incelemesine cevap vermediğini açıklamalarını istemiş ve tekrar yapılacak incelemeden sonra her iki saç örneğinin de savcılığa iade edilmesini talep etmiştir.
22. Birinci başvuran Sultan Dölek ve eşi, 21 Ocak 2008 tarihinde Erdemli Cumhuriyet savcısına bir dilekçe vererek, oğullarının ölü bulunduğu yazlık ev sitesinde yaşayan kişiler de dâhil olmak üzere bazı tanıkların dinlenmesini talep etmişlerdir. Bay ve Bayan Dölek ayrıca ölen oğullarının telefon kayıtlarının incelenmesine yönelik daha önceki taleplerini yinelemiş ve iki kişinin kendilerine, oğullarının ölmeden kısa bir süre önce tehdit telefonları aldığını söyledikleri yönünde savcıyı bilgilendirmişlerdir.
23. Mustafa Döleksoy’ un ebeveynleri savcıya ayrıca, oğullarının eşiyle, eşinin boşanmayı reddetmesi nedeniyle eşiyle uzun süredir devam eden uyuşmazlık içinde olduğunu belirtmişlerdir. Anne ve babası, Mustafa Döleksoy’ un eşinin bazı kişilerle birlikte, yaklaşık 1,5 yıl önce yaşadığı çiftlik evine gizlice girmeye teşebbüs ettiklerini ancak Mustafa Döleksoy’un köpekleri tarafından engellendiklerini iddia etmişlerdir. Köpekler daha sonra esrarengiz bir şekilde zehirlenmiş ve öldürülmüşlerdir. Ayrıca, Mustafa Döleksoy’ un eşinin kendilerine birçok kez, Mustafa Döleksoy’dan boşanmayacağını ve “ona çektireceğini” söylediğini eklemişlerdir. Anne ve babası, oğullarının ölümünün, yeni bir boşanma davası açtıktan yaklaşık iki hafta sonra gerçekleştiğini belirtmişlerdir. Son olarak Bay ve Bayan Dölek savcıdan, olay yeri görevlileri tarafından oğullarının kafasından alınan saçlar DNA incelemesine cevap verirken, neden elinde bulunan saçların DNA incelemesine cevap vermediğinin açıklamasını talep etmişlerdir.
24. Bay ve Bayan Dölek, 11 Şubat 2008 tarihinde, aynı savcıya başka bir dilekçe daha sunmuşlardır. Mustafa Döleksoy’un anne ve babası, oğullarının eşinin, oğullarının ölümünde oynadığını iddia ettikleri rol hakkında daha önce dile getirdikleri şüpheleri tekrarlamış ve Mustafa Döleksoy’un eşinin kız kardeşinin de oğullarının ölümüne karıştığına yönelik şüpheleri bulunduğunu eklemişlerdir. Mustafa Döleksoy’un anne ve babası, 2001 yılında oğullarının ölümüne benzer koşullarda evinde ölü bulunan oğullarının eşinin kız kardeşinin eşi İ.B.’nin cesedi üzerinde gerçekleştirilen ölü muayenesine ilişkin raporun bir kopyasını savcıya vermişlerdir. Anne ve baba savcıya, raporun kendilerine oğulları Mustafa Döleksoy tarafından verildiğini belirtmişlerdir. Ayrıca, oğullarının raporu verirken, eşinin ve kız kardeşinin İ.B.’nin ölümünden sorumlu olabileceğini ve kendisine bir şey olursa, söz konusu belgeyi soruşturma mercilerine vermelerini söylediğini belirtmişlerdir.
25. İstanbul Adli Tıp Kurumunda yer alan bir uzmanlık bölümü bir seri yeni inceleme gerçekleştirmiş ve savcının 25 Aralık 2007 tarihli talebine cevaben (bk. yukarıda 21. paragraf), 20 Ekim 2008 tarihli raporu düzenlemiştir. Raporda Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçların insan saçı olduğu ve bu saçların kafa derisinden çıkarılması için bir miktar gücün kullanılmış olabileceği tespit edilmiştir. Raporda, daha önceki incelemelerde yer alan “saç örneklerinin DNA incelemesine cevap vermediği” yönündeki tespit teyit edilmiştir. Rapora göre, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçta yapılan makroskobik ve mikroskobik inceleme, kendi saç örnekleriyle kuvvetli benzerlikler göstermiştir.
26. Erdemli Cumhuriyet savcısı, 4 Aralık 2008 tarihinde, ölüm olayına ilişkin soruşturmanın kapatılmasına karar vermiştir. Savcı, yukarıda özetlenen sağlık raporlarını dikkate alarak, Mustafa Döleksoy’un ölümünün “başka kişi veya kişilerce kasten ya da kazara öldürülme gibi dış etkenlerden kaynaklandığını” gösteren hiçbir delil bulunmadığını değerlendirmiştir.
27. Bayan Dölek, 25 Aralık 2008 tarihinde, savcının kararına itiraz etmiş ve soruşturmanın eksik olduğunu ileri sürmüştür. Mustafa Döleksoy’un annesi, dilekçelerinde sunduğu bilgilerin savcı tarafından dikkate alınmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, oğlunun dairesinin karşısındaki dairede oturan kişilerin dinlenmediğinden ve parmak izi ve diğer delillere yönelik aramanın düzgün bir şekilde gerçekleştirilmediğindenşikayetetmiştir. Oğlunun öldüğü saatlerdeki gelen ve giden aramaların kontrol edilmesi amacıyla cep telefonu kayıtları incelenmemiştir. Bayan Dölek ayrıca adli raporlardan kuşkulanmış ve oğlunun kendi kafasından alınan saç örneklerinin DNA incelemesine cevap verirken elinde bulunan saçların neden cevap vermediği hususunun raporlarda açıklanmadığını belirtmiştir.
28. Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Mart 2009 tarihinde, savcının kararında belirtilen gerekçelerin yeterli olduğunu değerlendirmiş ve birinci başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. Bu karar 28 Mayıs 2009 tarihinde başvuranların avukatına tebliğ edilmiştir.
29. Birinci başvuran, 6 Nisan 2009 tarihinde Adalet Bakanlığına başvuruda bulunarak, Adalet Bakanından müdahalede bulunması ve Tarsus Ağır Ceza Mahkemesinin kararının iptal edilmesine yönelik bir karar vermesi için yetkilerini kullanmasını talep etmiştir. Birinci başvuran, savcının soruşturmasına ilişkin daha önce belirttiği endişelerini yinelemiş ve Tarsus Ağır Ceza Mahkemesince verilen ve itirazını reddeden kararın yeterince gerekçelendirilmediğini iddia etmiştir. Ayrıca, oğlunun öldüğü zaman üzerinde bulunan kıyafetlerin aileye iade edilmesine yönelik bir karar verilmesine rağmen, bunun gerçekleştirilmediğini eklemiştir.
30. Birinci başvuranın Adalet Bakanlığına yaptığı başvuru, 13 Mayıs 2009 tarihinde Tarsus Ağır Ceza mahkemesi tarafından verilen kararın yürürlükteki yasa ve usul açısından uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.
31. Bayan Dölek, 17 Eylül 2009 tarihinde, Erdemli Cumhuriyet Savcısına gönderdiği dilekçe ile saç örneklerine yönelik DNA incelemesinin bir üniversitede özel olarak gerçekleştirilmesini istediği gerekçesiyesoruşturma dosyasının bir kopyasıyla birlikte saç örneklerinin kendisine verilmesini talep etmiştir. Birinci başvuran, iletişime geçtiği çeşitli üniversitelerde görev yapan akademisyenlere göre, saç örnekleri üzerinde yeterli bir DNA incelemesinin gerçekleştirilebileceğini belirtmiştir.
32. Erdemli Cumhuriyet Savcısı, Bayan Dölek’in talebine cevaben, 13 Ekim 2009 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair başka bir karar vermiş ve bu kararında önceki soruşturmada atılan adımları ortaya koymuştur. Soruşturma dosyasında yer alan belgelerin birer kopyasının verilmesine karar veren savcı, saç örneklerinin verilmesine yönelik talebi reddetmiştir. Savcı, talebin bu kısmının ulusal mevzuata uygun olmadığını değerlendirmiştir.
33. Birinci başvuran, 22 Ekim 2009 tarihinde, savcının kararına itirazda bulunmuş ve soruşturmayla ilgili iddialarını tekrarlamıştır.
34. Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu kararın yeterince gerekçelendirildiğini değerlendirerek, 7 Aralık 2009 tarihinde savcının kararını uygun bulmuştur. Bu karar 14 Ocak 2010 tarihinde başvuranların avukatına tebliğ edilmiştir.
35. Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 7 Aralık 2009 tarihinde verilen kararın iptal edilmesine yönelik adım atılması talebiyle birinci başvuran tarafından Adalet Bakanlığına yapılan 18 Ocak 2010 tarihli başvuru da 3 Mart 2010 tarihinde Bakanlık tarafından reddedilmiştir. Bakanlığın kararı, 24 Mart 2010 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmiştir.
36. Başvuru davalı Hükümete tebliğ edildiğinde, Mahkeme Hükümetten, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçın DNA incelemesine tabi tutulamayacağı yönündeki Adli Tıp Kurumu kararının yeterli bir incelemeye dayalı olup olmadığıyla ilgili olarak adli tıp kurumu yetkililerinden bilgi edinip Mahkemeye açıklama sunmasını talep etmiştir.
37. Hükümet talebi yerine getirerek, Adli Tıp Kurumu tarafından 17 Ağustos 2012 tarihinde hazırlanan bir raporu Mahkemeye sunmuştur. Söz konusu raporda, yukarıda belirtilen raporların taslağını hazırlayan adli tıp uzmanları tarafından kullanılan bilimsel yöntemler açıklanmış ve Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçtan otozomik, gonozomik ya da mitokondrial DNA sonuçlarının elde edilmesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
38. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. ve 13. maddelerine dayanarak, Devletin Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin etkin bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle Mustafa Döleksoy’un yaşamını koruyamadığı yönünde şikâyette bulunmuşlardır.
39. Mahkeme, başvuranların şikayetinin sadece Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelenmesini uygun görmüştür. Söz konusu madde şu şekildedir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması.”
40. Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir.
A. Kabul Edilebilirlik
1. İç hukuk yollarının tüketilmesi koşuluna uygunluk
41. Hükümet, sadece birinci başvuran Sultan Dölek’in iç hukukta yürütülen soruşturmaya katıldığını ve Erdemli Cumhuriyet Savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararlara itiraz ettiğini ve geri kalan altı başvuranın ise iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu yerine getirmediklerini belirmiştir.
42. Başvuranlar, Mahkeme tarafından verilen kararlarda yorumlandığı üzere, Sözleşme’nin 2. maddesinin ulusal makamları bir ölümden haberdar olur olmaz soruşturmaya mecbur bıraktığını belirtmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, şikâyetlerinin savcı tarafından yürütülen soruşturmanın etkinliği ile ilgili olduğunu ve müdahil taraf olarak yer alabilecekleri bir ceza davası olmadığını kaydetmişlerdir.
43. Mahkeme, başvuranlar tarafından belirtildiği üzere, şüpheli koşullarda bulunan bir cesedin, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca kendiliğinden (ipso facto) ölümü çevreleyen koşullara ilişkin etkin bir soruşturma yürütülmesini gerektirdiğini kaydetmiştir (bk. diğerlerine ilaveten, Süheyla Aydın / Türkiye, no. 25660/94, § 171, 24 Mayıs 2005). Nitekim, Türkiye’nin yerel mevzuatı da savcıların suç duyurusu yapılmasını beklemeden, şüpheli ölümlere ilişkin resen (ex proprio motu) soruşturma başlatmalarını gerektirmektedir. Mevcut davada bu durum yaşanmış olup, birinci başvuran suç duyurusunda bulunmadan uzun süre önce, Erdemli Cumhuriyet savcısı Mustafa Döleksoy’un cesedinin bulunmasından hemen sonra bir soruşturma başlatmıştır.
44. Ulusal makamların yukarıda belirtildiği üzere şüpheli ölümlere ilişkin resen soruşturma başlatma yükümlülükleri ile başvuranlardan birinin mevcut iç hukuk yollarına başvurduğu ve Sözleşme şikayetlerini ulusal makamların dikkatine sunduğu dikkate alındığında, Mahkeme, başvuranlardan bir tanesinin soruşturmaya dahil olmasının yeterli olduğunu ve yedi başvuranın hepsinin soruşturmaya dahil olmasına gerek olmadığını değerlendirmiştir (bk. diğerlerine ilaveten, Yüksel Erdoğan ve Diğerleri / Türkiye, no. 57049/00, §§ 74-75, 15 Şubat 2007).
45. Mahkeme, yukarıda açıklanan hususlar ışığında, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazını reddetmiştir.
2. Altı ay süre kuralına uygunluk
46. Hükümet, başvuranların akrabasının ölümüne ilişkin soruşturmanın 26 Mart 2009 tarihinde tamamlandığını (bk. yukarıda 28. paragraf) ve aynı tarihte Erdemli Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen 4 Aralık 2008 tarihli ilk kararın Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onandığını (bk. yukarıda 26. paragraf) kaydetmiştir. Hükümet, Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararın 28 Mayıs 2009 tarihinde tebliğ edildiğini belirtmiş (bk. yukarıda 28. paragraf) ve başvuranların, belirtilen tarihten sonra altı ay içerisinde Mahkemeye başvuru yapmadıklarından, altı ay süre kuralına uymadıklarını ileri sürmüştür.
47. Hükümet, Erdemli Cumhuriyet Savcısının, birinci başvuranın bazı eşyaların kendisine iade edilmesine yönelik talebine karşılık daha sonra başka bir kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermesine rağmen, bu kararın altı ay süre sınırının işleyişine ara vermediğini zira Mustafa Döleksoy’un ölümünün soruşturulmasına yönelik usuli yükümlülüğü yeniden ortaya çıkaracak hiçbir yeni delilin gösterilmediğini ya da sunulmadığını iddia etmiştir. Hükümet bu beyanını desteklemek üzere Gasyak ve Diğerleri / Türkiye (no. 27872/03, § 63, 13 Ekim 2009); ve Brecknell / Birleşik Krallık (no. 32457/04, § 71, 27 Kasım 2007) davalarında verilen kararlara atıfta bulunmuştur.
48. Başvuranlar ise, yaptıkları başvurunun Adalet Bakanlığı tarafından reddedilmesine ilişkin kararın 24 Mart 2010 tarihinde kendilerine tebliğ edilmesinden sonra altı ay içerisinde başvuruda bulunmaları nedeniyle altı ay süre kuralına uygun hareket ettiklerini ileri sürerek cevap vermişlerdir (bk. yukarıda 35. paragraf).
49. Mahkeme öncelikle, bir önceki maddede Hükümet tarafından atıfta bulunulan kararların ilgili kısımlarının, bir delil unsurunun ya da önemli yeni bilgilerin, bir ölüm olayına ilişkin etkin soruşturma yürütülmesine yönelik yükümlülüğü ortaya çıkarıp çıkarmadığı hususuyla ilgili olduğunu vurgulamıştır. Bu itibarla, söz konusu kararların mevcut dava ile ilgisi bulunmamaktadır. Mevcut davada, başvuranlar tarafından yapılan itirazın Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesiyle ceza soruşturmasının 26 Mart 2009 tarihinde tamamlanmasının ardından (bk. yukarıda 28. paragraf), başvuranlar savcıya dilekçe vererek yakınlarının elinde bulunan saç üzerinde adli inceleme yaptırabilmek için saçın kendilerine verilmesini talep etmişlerdir.
50. Mahkeme söz konusu talebi, başvuranların yakınlarının ölümüne ilişkin soruşturma yürütülmesini sağlamak açısından girişimlerinin bir devamı olarak değerlendirmiştir. Başvuranlar gibi Mahkeme de Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçın, kendisinin ölümüne ilişkin koşulların açıklığa kavuşturulması bakımından potansiyel olarak konuyla alakalı olduğunu değerlendirerek, başvuranların söz konusu saçın bir üniversitede adli tıp uzmanları tarafından gizli bir şekilde incelenmesine yönelik girişimlerinin mantıksız olmadığını kaydetmiştir. Hükümet, savcının başvuranların talebine yönelik cevabının kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen bir karar şeklinde olduğu dikkate alındığında, başvuranların söz konusu karara itiraz ederek makul hareket ettiklerini kaydetmiştir. Nitekim daha sonra Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi de 7 Aralık 2009 tarihli kararında, hem savcılık tarafından verilen kararı hem de başvuranların itirazını esas açısından incelemiştir.
51. Mahkeme, başvuranların yaptıkları başvurunun Adalet Bakanlığı tarafından reddedilmesine ilişkin kararın 24 Mart 2010 tarihinde kendilerine tebliğ edilmesinden sonra altı ay içerisinde başvuruda bulunmaları nedeniyle altı ay süre kuralına uygun hareket ettikleri yönündeki beyanlarıyla ilgili olarak, başvuranların Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararın iptali istemiyle Adalet Bakanlığına yaptıkları başvurunun, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesinde yer alan “kanun yararına bozma” usulüne uygun olduğunu vurgulamıştır. Mahkeme söz konusu usulü daha önce de incelemiş ve doğrudan erişilebilir olmaması nedeniyle olağandışı bir hukuk yolu olarak değerlendirmiştir (bk. Bayraktaroğlu / Türkiye (k.k.), no. 5283/10, 23 Ekim 2012). Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu hukuk yolunun tüketilmesinin, başvuranlar tarafından savcılığın ikinci kararına yapılan itirazın Tarsus Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmesine ilişkin kararın 14 Ocak 2010 tarihinde başvuranlara tebliğ edildiği tarihte başlayan altı ay süre kuralının işleyişini durdurmadığını kaydetmiştir (bk. yukarıda 34. paragraf). Başvuranların 3 Haziran 2010 tarihinde başvurularını Mahkemeye sunduklarını belirten Mahkeme, başvuranların altı ay süre kuralına riayet ettiklerini değerlendirmiştir.
52. Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, Mahkeme Hükümet’in altı ay süre kuralına dayalı itirazını reddetmiştir.
53. Mahkeme söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, şikâyetin başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez bulunamayacağını kaydetmiştir. Dolayısıyla şikâyet kabul edilebilir olarak beyan edilmelidir.
B. Esas
1. Başvuranlar
54. Başvuranlar, ulusal yetkililerce çok az adım atıldığını belirterek şikayette bulunmuşlar ve söz konusu adımların yakınlarının ölümünü çevreleyen koşulların açığa çıkarılması bakımından yeterli olmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranlara göre, soruşturmada atılan adımlar Mustafa Döleksoy’un kasten ya da kazara öldürülüp öldürülmediğinin tespit edilmesini sağlamak açısından yetersiz olmuştur.
55. Başvuranlar, Mustafa Döleksoy’un ölüm nedeninin tespit edilememesini Mahkeme’nin dikkatine sunmuş ve adli raporların güvenilirliğine itiraz etmişlerdir. Başvuranlar, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saça ilişkin DNA incelemesi gerçekleştirilmediğini belirtmiş ve söz konusu saç üzerinde gerçekleştirilen makroskopik incelemenin, saçın kendisine ait olup olmadığının belirlenmesi açısından yetersiz olduğunu iddia etmişlerdir. Ne olursa olsun, ölümcül bir şekilde yaralanan bir kişinin kendi saçını yolduğu iddiası mantıksızdır.
56. Başvuranlar ayrıca, olay yeri incelemelerinin gerektiği şekilde yapılmadığını ileri sürmüşlerdir; özellikle, olay yeri inceleme görevlileri parmak izi araştırması yapmamış ve Mustafa Döleksoy’un kıyafetlerini incelememişlerdir. Başvuranlar bu bağlamda, sağlık ocağında görevli doktorun, Mustafa Döleksoy’un mutfakta bulunan tezgahtan düştükten sonra hayatını kaybettiği (bk. yukarıda 10. paragraf) yönündeki sonucuna itiraz etmişler ve söz konusu sonucun herhangi bir delille desteklenmediğini iddia etmişlerdir. Ancak, hiçbir yetkili belirtilen bulguyu sorgulamamış ve bu tür bir olayın yaşanmasının imkânsız olabileceğini zira mutfak tezgâhı ile karşısındaki duvar arasındaki mesafenin çok dar olması sebebiyle hiçbir şekilde düşmenin Mustafa Döleksoy’un vücudunda bulunan yaralara yol açmayacağını dikkate almamıştır.
57. Başvuranlar, soruşturmayı yürüten yetkililerin, şüphe uyandıran herhangi bir şey görüp görmedikleri ya da duyup duymadıklarının belirlenmesi amacıyla Mustafa Döleksoy’un karşısında oturan komşularının ifadelerini almadıklarını, aynı zamanda kendileri tarafından isimleri bildirilen ve ifadelerinin alınmasını önerdikleri ve Mustafa Döleksoy’un ölümünden kısa bir süre önce aldığı tehditler hakkında yetkililere bilgi sağlayabilecek bir konumda olan tanıkların da ifadelerini almadıklarını belirterek şikâyette bulunmuşlardır.
2. Hükümet
58. Hükümet, Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin soruşturmanın tarafsız ve bağımsız bir adli merci olan ve olaydan hemen sonra resen soruşturma başlatan Erdemli Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütüldüğünü kaydetmiştir. Soruşturma başvuranlara açık olarak yürütülmüş ve başvuranlar ulusal yetkililere çeşitli taleplerde bulunabilmişlerdir. Ayrıca, yetkililer hızlı bir şekilde hareket etmiş ve soruşturmayı on dokuz ay içerisinde tamamlamışlardır.
59. Yetkililer soruşturma sürecinde gerekli tüm tedbirleri almışlardır. Bu nedenle soruşturma, ölümle ilgili sorumluluğu bulunanların tespit edilmesini sağlayabilecek nitelikte olmuştur.
60. Başvuru Hükümete tebliğ edildiğinde, Mahkeme Hükümetten, soruşturmayı yürüten yetkililerin Mustafa Döleksoy’un yazlığına yakın yerde yaşayan kişilerin ifadelerini almamalarının ve olası görgü tanıklarını aramamalarının altında yatan nedenleri açıklamaya davet etmiştir. Hükümet söz konusu soruya cevap olarak, Mustafa Döleksoy’un iki akrabasının, site görevlisinin ya da güvenlik görevlisinin ifadelerinde (bk. yukarıda 11. paragraf), “ne kasten ne de kasti olmayan bir cinayet şüphesi uyandıracak” hiçbir şey bulunmadığını iddia etmiştir. İkinci olarak, Adli Tıp Kurumu 20 Ekim 2008 tarihli raporunda, “Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saç örneklerinin morfolojik olarak kendi kafasından alınan örneklerle kuvvetli benzerlikler gösterdiğini” belirtmiştir. Hükümete göre söz konusu delil, olayda başka bir kişinin yer aldığı hususunu saf dışı bırakmıştır ve söz konusu dönemdeki mevcut deliller zaten olayı aydınlatmıştır.
61. Hükümet ayrıca, birinci başvuranın 21 Ocak 2008 tarihli dilekçesinde dinlenmeleri yönünde talepte bulunduğu kişilerin (bk. yukarıda 22. paragraf) soruşturmanın gidişatını değiştirebilecek hiçbir kesin bilgiye sahip olmadıklarını kaydetmiştir. Hükümet, Mahkeme içtihadına atıfta bulunarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin soruşturma sürecinde soruşturmayı yürüten mercilere müteveffanın bir yakını tarafından yapılan her talebi yerine getirme görevi yüklemediğini belirtmiştir.
62. Mahkeme tarafından yöneltilen bir başka soruya cevap olarak, Hükümet Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçın, ileri teknikler kullanılarak birçok detaylı analize tabi tutulduğunu iddia etmiştir. Ancak, söz konusu analizler DNA incelemesi yapmanın mümkün olmadığını ortaya çıkarmıştır.
63. Hükümet, bazı kişilerin tanık olarak dinlenmemesi ve saç örneklerinden DNA sonuçlarının alınamaması hususlarının soruşturmanın etkinliğini azaltmadığını belirtmiştir. Hükümet, yetkililer tarafından alınması gereken başka hiçbir tedbir bulunmadığını ve Sözleşme’nin 2. maddesi ile konuya ilişkin Mahkeme içtihadından doğan yükümlülüklerin mevcut davada yerine getirildiğini eklemiştir.
3. Mahkemenin değerlendirmesi
64. Mahkeme, başvuranların şikâyetinin sadece ulusal yetkililerce akrabalarının ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmanın etkinliği ile ilgili olduğunu ve bu itibarla etkin soruşturma yürütülmesine yönelik usulü yükümlülük açısından incelenmesi gerektiğini kaydetmiştir.
65. Mahkeme bu kapsamda, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yer alan yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, Devletin Sözleşme’nin 1. maddesindeki “Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri kendi egemenlik yetkisi içinde bulunan herkes için güvence altına alması” yönündeki genel göreviyle birlikte değerlendirildiğinde, kişilerin güç kullanımı nedeniyle öldürülmeleri durumunda bazı etkin resmi soruşturma türlerinin bulunmasını dolaylı olarak gerektirdiğini hatırlatmıştır (bk. McCann ve Diğerleri / Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, § 161, Seri A no. 324; ve Kaya / Türkiye, 19 Şubat 1998, § 105, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1998‑I).
66. Mahkeme bu bağlamda, belirtilen yükümlülüğün, öldürme olayının Devletin bir görevlisi tarafından gerçekleştirildiğinin açık olduğu durumlarla sınırlı olmadığını belirtmiştir (bk. Salman / Türkiye [BD], no.21986/93, §105, AİHM 2000‑VII). Ayrıca söz konusu yükümlülük, kurbanın öldürüldüğünün açık olduğu durumlarla da sınırlı değildir; şüpheli bir ölümle karşılaşan yetkililerin, etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır (bk. Kolevi / Bulgaristan, no. 1108/02, § 191, 5 Kasım 2009 ve söz konusu paragrafta belirtilen davalar).
67. Mahkeme, soruşturma yükümlülüğünün, sonuç esaslı değil süreç esaslı bir yükümlülük olduğunu yinelemiştir; bu bağlamda, her soruşturmanın başarılı olması ya da davacının olayları anlattığı şekliyle örtüşecek bir sonuca ulaşması beklenemez. Ancak, bir soruşturma ilke gereği davanın olay ve olgularını ortaya çıkaracak nitelikte olmalı ve iddiaların doğru çıkması halinde sorumlu kişilerin tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilmelidir (bk. Mikheyev / Rusya, no. 77617/01, § 107, 26 Ocak 2006 ve söz konusu paragrafta belirtilen davalar).
68. Yetkililer, olaya ilişkin delillerin güvence altına alınması amacıyla diğerlerine ilaveten tanık ifadesi de dâhil olmak üzere kendilerinden beklenen makul tedbirleri almalılardır. Soruşturmada ölüm nedeninin ya da sorumlu kişilerin tespit edilmesini engelleyecek her türlü eksiklik, bu standardın altında kalma riskini doğuracaktır (bk. Aktaş / Türkiye, no. 24351/94, § 300, AİHM 2003‑V (alıntılar) ve söz konusu paragrafta belirtilen davalar). Özellikle, soruşturma neticesinde varılan sonuç tüm ilgili unsurların eksiksiz, tarafsız ve bağımsız incelemesine dayandırılmalıdır. Açık soruşturma çizgisinin takip edilmemesi, soruşturmanın dava koşullarının tespit edilmesine ve sorumluların kimliklerinin belirlenmesine yönelik yeterliliğine kesin bir şekilde zarar vermektedir (bk. Kolevi / Bulgaristan, yukarıda anılan, § 201, ve söz konusu paragrafta belirtilen kararlar).
69. Mahkeme öncelikle, mevcut davaya özgü koşullarla ilgili olarak, Mustafa Döleksoy’un vücudundaki yaralanmalar dikkate alındığında, adli tıp yetkililerinin, cesedin ileri derecede bozulmuş olması nedeniyle ölüme yol açan koşulları tespit edememeleri karşısında, söz konusu yetkililerin ölüm olayında bir dış unsur bulunduğunu gösteren herhangi bir tıbbi delil bulamamalarının cinayet ihtimalini yok etmediğini vurgulamayı uygun görmüştür (bk. yukarıda 19. paragraf). Buna karşın, şüpheli bir ölüm olayında sadece başka bir kişinin olayda yer aldığının tespit edilmesi ya da yer almadığının belirlenmesi amacıyla soruşturma yürütülmesi ise usulü yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli değildir; ulusal yetkililerin yükümlülüğü, ölüm nedeninin tespit edilmesini de kapsamaktadır (bk. Kolevi / Bulgaristan, yukarıda anılan, § 191).
70. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mustafa Döleksoy’un ölümünün bir önceki paragraf kapsamında “şüpheli” olduğunu ve bir soruşturma gerektirdiğini değerlendirmiştir. Mahkeme bu bağlamda, ceset üzerinde inceleme gerçekleştiren savcının da, kesin ölüm nedeninin ve kafada gözlemlenen yaraların nedeninin belirlenerek tüm şüphelerin giderilmesi amacıyla klasik otopsi gerçekleştirilmesinin gerekli olduğu yönünde değerlendirmede bulunmasının önemli olduğu kanısındadır (bk. yukarıda 14. paragraf). Bu nedenle Mahkeme ulusal yetkililerin, Mustafa Döleksoy’un ölümüne yol açan koşulların belirlenmesini ve olaydan sorumlu herkesin belirlenip cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte etkin bir soruşturma yürütüp yürütmediklerini inceleyecektir.
71. Mahkeme, ölüm olayının soruşturulmasında yetkililerce çok az sayıda adım atıldığı konusunda başvuranlarla aynı fikirdedir. Aslında, bütün soruşturma süresince, atılan tek uygun adım adli tıp yetkilileri tarafından gerçekleştirilen incelemelerdir. Aslında söz konusu incelemeler soruşturmayı yürüten savcının talimatı neticesinde gerçekleştirilmiş olsa da (bk. yukarıda 14. ve 21. paragraflar), bahse konu incelemeler devam ederken savcı tarafından başka hiçbir adım atılmadığı görülmektedir. Örnek olarak, 25 Ağustos 2007 tarihinde cesedin tespit edilmesi ile 12 Kasım 2007 tarihinde klasik otopsi raporunun hazırlanması arasında geçen ve ölüm olayına ilişkin bir soruşturmada en önemli dönem olarak görülmesi gereken süre boyunca, savcı tarafından soruşturmaya yönelik hiçbir adım atılmamıştır.
72. Başvuranlar, Mustafa Döleksoy’un yazlık evinin karşısında yaşayan komşularının ifadelerinin soruşturmayı yürüten yetkililerce alınmadığını ileri sürmüşlerdir. Nitekim, savcının ya da başka bir soruşturma yetkilisinin soruşturma sürecinde Mustafa Döleksoy’a ait evin bulunduğu bölgede yaşayan kişilerle konuştuğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Mahkeme, cesedin bulunmasının ardından en kısa sürede bu potansiyel tanıkların ifadelerinin alınmasının, herhangi bir şüpheli durum görüp görmedikleri veya duyup duymadıkları hakkında bilgi sağlayabileceğini değerlendirmiştir. Mahkeme, bu tür bariz bir tedbirin alınmamasının, soruşturmada önemli bir boşluk teşkil ettiği kanısındadır (bk. aşağıda 80. paragraf).
73. Mahkeme bu bağlamda Hükümetin, Mustafa Döleksoy’un iki akrabasının, site görevlisinin ya da güvenlik görevlisinin ifadelerinde “ne kasten ne de kasti olmayan bir cinayet şüphesi uyandıracak” hiçbir şey bulunmadığını belirterek bu eksikliği açıklamaya çalıştığını kaydetmiştir. Mahkeme bu beyanlarla ikna olmamıştır. Mahkeme, iki akraba, site görevlisi ve güvenlik görevlisinden alınan ifadelerin (bk. yukarıda 11. paragraf) sadece söz konusu kişilerin ölümle ilgili paylaşacak bilgilerinin olmadığını teyit ettiğini ve Mustafa Döleksoy’un ölümünde başka bir kişinin yer alma ihtimalini kesin bir şekilde saf dışı bırakmadığını gözlemlemiştir.
74. Hükümet ayrıca Adli Tıp Kurumunun 20 Ekim 2008 tarihli raporuna atıfta bulunmuştur. Söz konusu rapora göre, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saç morfolojik olarak kendi kafasından alınan örneklerle güçlü benzerlikler göstermiştir. Hükümete göre bu durum, söz konusu kişinin ölümünde hiç kimsenin yer almadığı ve olayın zaten çözüldüğü anlamına gelmektedir (bk. yukarıda 25. paragraf). Mahkeme, Hükümetin atıfta bulunduğu raporun Mustafa Döleksoy’un cesedinin bulunmasının ardından bir yıldan uzun bir süre sonra düzenlendiğini ve bu nedenle söz konusu raporun savcının bu süre zarfında herhangi bir görgü tanığını bulup ifadesini almaya çalışmamasını açıklayamayacağını kaydederek, Hükümetin beyanlarını bir kez daha kabul edemeyeceğini belirtmiştir.
75. Mahkeme, Mustafa Döleksoy’un cesedinin bulunmasının ardından, evinde gerçekleştirilen olay yeri incelemesinin etkinliğini sorgulamıştır. Başvuranlar tarafından belirtildiği üzere, parmak izi araması ya da evin giriş ve çıkış noktalarının durumunun incelenmesine yönelik olarak hiçbir girişimde bulunulmadığı görülmektedir. Ayrıca, savcı “delil niteliği bulunmadığını” değerlendirdiğinden, Mustafa Döleksoy’un üzerinde bulunan kıyafetler muhafaza altına alınmamış ve adli incelemeye tabi tutulmamıştır (bk. yukarıda 13. paragraf).
76. Bununla birlikte, Mustafa Döleksoy’a ait cep telefonunun cebinde bulunmasına ve Mustafa Döleksoy’un hareketleri ile ölümünden hemen önce irtibat kurduğu kişiler hakkında ipucu sağlayabilecek olmasına rağmen, söz konusu cep telefonu incelenmemiştir.
77. Mahkeme ayrıca, ulusal yetkililerin hem soruşturmaya yönelik en temel adımları atmadığını hem de başvuranlarca iletilen taleplerle adım atmaları istendikten sonra bile harekete geçmediklerini vurgulamıştır (bk. yukarıda 20, 22-24, 27, 29, 31, 33 ve 35. paragraflar). Yukarıda da belirtildiği üzere, iki yıl altı ay boyunca devam eden soruşturma esnasında başvuranlar tarafından konuyla ilgili olarak belirtilen noktalara hiçbir cevap verilmemiş ve örneğin bölgedeki kişilerin soruşturulması, evde parmak izi aranması, cep telefonundaki görüşme kayıtlarının incelenmesi ve kıyafetlerin adli incelemeye tabi tutulması gibi adımların olayın çözülmesi açısından gerekli olmadığı ileri sürülerek, söz konusu eksikliklerin gerekçelendirilmesine yönelik hiçbir açıklama yapılmamıştır.
78. Mahkeme ayrıca, başvuranlar tarafından soruşturma boyunca gündeme getirilen ve Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçın DNA incelemesine cevap vermediği yönündeki adli inceleme sonuçlarıyla ilgili şüphelere dikkat çekmiştir. Mahkeme, başvuranların adli yetkililerin işlemleriyle ilgili hoşnutsuzluklarının temel nedeninin, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçın DNA incelemesine neden tepki vermediğinin gerekçeleriyle ilgili olarak yetkililerce kesin bir açıklama yapılmaması olarak göründüğü kanısındadır. Mahkeme bu kapsamda, söz konusu gerekçelerin açıklanmamasına ilişkin kendi şüphelerinin, Mahkemenin talebi doğrultusunda Adli Tıp Kurumu tarafından sağlanan bilgilerle giderilmediğinin altını çizmiştir. Mahkeme, raporda sadece Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçla ilgili “otozomik, gonozomik ya da mitokondriyal DNA sonuçlarının alınmasının mümkün olmadığı” hususunun belirtildiğini ve söz konusu durumun nedeninin açıklanması yoluna gidilmediğini kaydetmiştir (bk. yukarıda 37. paragraf).
79. Mahkeme, Mustafa Döleksoy’un elinde bulunan saçın DNA analizine cevap vermezken kafasından alınan örneklerin neden cevap verdiğine ilişkin açıklama yapılmaması eklendiğinde, başvuranların şüphelerinin büyük ihtimalle artmış olabileceğini belirtmiştir. Mahkeme, davalı Devletin etkin soruşturma yürütme yükümlülüğüne karşın, davalı Devletin adli tıp uzmanları tarafından gerçekleştirilen incelemelerin niteliğine ilişkin hüküm vermeden, başvuranların, sonuç alınmasının mümkün olmadığını belirten adli tıp uzmanlarınca saçı özel olarak inceletme imkânından yoksun bırakıldıkları yönündeki değerlendirmesinin uygun olduğu kanısındadır (bk. yukarıda 31. paragraf). Başvuranlar, saçı özel olarak inceletme ve saçın başka birine ait olduğunu tespit edebilme imkânı bulabilselerdi, bu bilgiyi yeni soruşturmaları yürütmek durumunda kalacak olan adli yetkililerin dikkatine sunabilirlerdi. Özel adli incelemelerin sonucu Adli Tıp Kurumu tarafından gerçekleştirilen incelemelerin sonucunu teyit etseydi, o zaman başvuranların şüpheleri hafifletilirdi.
80. Mahkeme son olarak, başvuranların Mustafa Döleksoy’un ölümünden hemen önce aldığı tehditlerle ilgili olarak savcının dikkatine sundukları bilgilerin ve ölümünde bazı kişilerin yer aldığına ilişkin olarak başvuranlar tarafından gündeme getirilen şüphelerin (bk. yukarıda 22-24. paragraflar) önemsiz olmadığını, herhangi bir açıklama yapılmadan göz ardı edilmemesi gerektiğini ve teyit edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Ancak dosyada, belirtilen bilgilere ve şüphelere ilişkin en temel adımların bile atıldığını gösteren hiçbir bilgi bulunmamaktadır.
81. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin soruşturma sürecinde soruşturmayı yürüten mercilere müteveffanın bir yakını tarafından yapılan her talebi yerine getirme görevi yüklemediği konusunda Hükümetle aynı fikirdedir. Ancak Mahkeme, başvuranların taleplerinin çok önemli ve uygun olduğunu ve bu nedenle söz konusu talepler dikkate alınmadan Mustafa Döleksoy’un ölümünü çevreleyen koşulların muhtemelen aydınlatılamayacağını kaydetmiştir.
82. Yukarıda belirtildiği üzere, Mahkeme içtihadı uyarınca, soruşturmada ölüm nedeninin ya da bu tür bir ölüm olayından sorumlu kişilerin tespit edilmesini engelleyecek her türlü eksiklik, ulusal yetkililerden beklenen etkinlik standardının altında kalınması riskini doğuracaktır (bk. yukarıda 68. paragraf). Mevcut davada soruşturma aşamasında yaşanan birçok eksikliği inceleyen ve vurgulayan Mahkeme, Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmanın, ölüm nedeninin tespit edilmesini ya da olaydan sorumlu olabilecek kişilerin belirlenip cezalandırılmasını sağlayabilecek nitelikte olmadığına karar vermiştir.
83. Bu nedenle Mahkeme, Mustafa Döleksoy’un ölümüyle ilgili olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine karar vermiştir.
84. Mahkeme, mevcut davaya özgü koşullar altında, yakın dönemde Türk hukuk sistemine getirilen bir dizi değişikliğe atıfta bulunmanın uygun olduğu kanısındadır. Söz konusu değişiklikler uyarınca, Mahkemenin etkin soruşturma yürütülmemesi nedeniyle Sözleşme’nin ihlaline hükmettiği davalarda, başvuranların, yakınlarının ölümüne ilişkin soruşturmanın yeniden açılmasına yönelik olarak ulusal yetkililerden talepte bulunma imkânları bulunmaktadır (bk. Durmaz / Türkiye, no. 3621/07, § 34 ve 68, 13 Kasım 2014). Dolayısıyla, başvuranlar mevcut davada Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin soruşturmanın yeniden açılmasını talep edebilir ve soruşturma yetkililerine, bir önceki soruşturmada Mahkeme tarafından tespit edilen eksikliklerin dikkate alınarak, yeni ve etkin bir soruşturma yürütülmesi yönünde taleplerini iletebilirler.
II. SÖZLEŞME’YE İLİŞKİN DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
85. Başvuranlar son olarak Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca, akrabalarının ünlü bir kişi olmaması sebebiyle, ceza soruşturmasının yeterli bir şekilde yürütülmediğini belirterek şikâyette bulunmuşlardır.
86. Mahkeme, elinde bulunan bütün belgeler ışığında ve şikâyet konusu hususların görev alanına girdiği ölçüde, bu şikâyetin Sözleşme ve Ek Protokol’lerde yer alan hak ve özgürlüklerin ihlaline yol açmadığı kanısındadır.
87. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 hükümleri uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatine varmıştır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
88. Sözleşme’nin 41. maddesi şu şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
89. Birinci başvuran, maddi tazminat olarak 10.000 avro talep etmiştir. Birinci başvuran, oğlu Mustafa Döleksoy’un kendisine maddi destek sağladığını ve ölmesi nedeniyle maddi destekten yoksun kaldığını iddia etmiştir.
90. Dördüncü ve beşinci başvuranların her biri maddi tazminat olarak 5.000 avro talep etmiş ve ağabeylerinin ölümü nedeniyle, ağabeyleri tarafından kendilerine sağlanan maddi yardımdan yoksun kaldıklarını iddia etmişlerdir.
91. Başvuranlar ayrıca manevi tazminat olarak 90.000 avro talep etmişlerdir.
92. Hükümet, iddia edilen ihlal ile maddi tazminat talebi arasında hiçbir illiyet bağı bulunmadığını kaydetmiştir. Hükümet ayrıca, hem maddi hem de manevi tazminat bakımından talep edilen meblağların fahiş olduğunu ve Mahkeme kararlarında hükmedilen tutarlarla örtüşmediğini değerlendirmiştir.
93. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı görememektedir. Dolayısıyla mahkeme bu talebi reddetmiştir. Diğer taraftan Mahkeme, yedi başvurana manevi tazminat olarak müştereken 20.000 avro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Giderler
94. Başvuranlar, Mahkeme önünde gerçekleşen masraf ve giderler açısından, yasal temsilcilerine toplamda 10.000 Türk lirası (4.220 avro) ödemeyi kabul ettiklerini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, yasal temsilcileri tarafından kendilerine verilen ve yasal temsilcilerine ilk taksit olarak 16 Mayıs 2011 tarihinde 3.000 Türk lirası (yaklaşık olarak 1.260 avro) ödediklerini gösteren faturayı Mahkemeye sunmuşlardır. Başvuranlar ayrıca taleplerini desteklemeye yönelik olarak, Mersin Barosu tarafından tavsiye edilen ücret skalalarının bir kopyasını Mahkemeye sunmuşlardır.
95. Hükümet, başvuranların taleplerini ayrıntılarıyla belirtmemeleri ve söz konusu harcamaların gerçekten gerçekleştirildiğini kanıtlamamaları nedeniyle, Mahkemeyi masraf ve giderler bakımından tazminata hükmetmemeye davet etmiştir.
96. Mahkeme içtihadı uyarınca, bir başvuranın masraf ve harcamalarını geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve harcamaların fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme mevcut davada başvuranların yasal temsilcilerine 3.000 Türk lirası (1.260 avro) ödediklerini gösteren faturayı sunduklarını, bunun dışında talep ettikleri 4.220 avro tutarının geri kalan kısmını desteklemeye yönelik olarak –bir fatura, ücret anlaşması ya da yasal temsilcilerin davada ne kadar süre harcadıklarını gösteren bir belge gibi- herhangi bir belge sunmadıklarını gözlemlemiştir. Bu bağlamda, sadece Barolar tarafından düzenlenen tavsiye edilen ücret skalalarını esas almanın, yasal bir temsilcinin ücretlerine yönelik bir talebin belgelenmesi bakımından yeterli delil teşkil etmeyeceğinin kaydedilmesi gerekmektedir (bk. diğerlerine ilaveten Eşim / Türkiye, no. 59601/09, §§ 28 ve 31, 17 Eylül 2013).
97. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında ve elinde bulunan belgeleri ve yukarıda yer alan kriterleri dikkate alarak, başvuranlara müştereken bütün başlıklar altındaki masrafları karşılayacak şekilde 1.260 avro ödenmesini uygun görmüştür. Avrupa Konseyi’nin adli yardım programı kapsamında sağlanan adli yardım nedeniyle, söz konusu meblağdan 850 avro kesilmesi gerekmektedir (bk. yukarıda 2. paragraf).
C. Gecikme Faizi
98. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmiştir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE
1. Birinci başvuran Sultan Dölek tarafından soruşturmanın etkinliğine ilişkin olarak Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yapılan şikâyetlerin oy çokluğuyla kabul edilebilir olduğuna;
2. Diğer altı başvuran tarafından soruşturmanın etkinliğine ilişkin olarak Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yapılan şikâyetlerin oy çokluğuyla kabul edilebilir olduğuna;
3. Başvurunun geri kalan kısmının oybirliğiyle kabul edilemez olduğuna;
4. Ulusal yetkililerin Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin etkin soruşturma yürütmediğiyle ilgili olarak birinci başvuran tarafından yapılan şikâyetler açısından, bir oya karşılık altı oyla, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
5. Ulusal yetkililerin Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin etkin soruşturma yürütmediğiyle ilgili olarak diğer altı başvuran tarafından yapılan şikayetler açısından, üç oya karşılık dört oyla, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
6. Üç oya karşılık dört oyla,
(a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde; ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilecek şekilde aşağıdaki miktarların ödenmesine:
(i) manevi tazminat olarak, ortaya çıkabilecek vergiler hariç olmak üzere 20.000 (yirmi bin avro) avro ödenmesine;
(ii) masraf ve giderler bakımından, başvuranlara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere 1.260 (bin iki yüz altmış avro) avro ödenmesine ve bu miktardan, adli yardım yoluyla verilen 850 avronun (sekiz yüz elli avro) çıkarılmasına;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
7. Başvuranların adil tazmin taleplerinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 § 2 ve 3 maddesi uyarınca 28 Nisan 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve AİHM İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, Yargıç Sajó, Yargıç Keller ve Yargıç Spano’ya ait ayrık görüşler bu kararın ekinde sunulmuştur.
A.S.
S.H.N.
YARGUÇ SAJÓ’NUN MUHALEFET ŞERHİ
Üzülerek belirtmeliyim ki, her durumda kabul edilemez olan bu davada çoğunluk ile aynı fikri paylaşamadım. Savcının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına ilişkin nihai karar 28 Mayıs 2009 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvuru 3 Haziran 2010 tarihinde, yani nihai yerel kararın verilmesinin ardından altı aydan daha uzun bir süre sonra sunulmuştur. Birinci başvuranın Adalet Bakanlığına yaptığı başvuru konu dışıdır. Bu tüketilmesi gereken bir hukuk yolu değildir. Savcıya, özünde asıl taleple aynı olan başka bir talepte daha bulunulmuş, savcı usule yönelik adım atmamıştır. Yeni bir delil sunulmamıştır (bk. Brecknell / Birleşik Krallık, no. 32457/04, § 71, 27 Kasım 2007). Tabi ki, diğer başvuranlar, kovuşturma açılmasının sürekli olarak reddedilmesinin kendileri açısından fark yarattığını bile iddia edemezler.
Devletin yaşam hakkını korumaya yönelik yükümlülüğü bağlamında, Devlet, şüpheli bir ölüm olayının yaşanması durumunda, etkin bir soruşturma yürütmekle yükümlüdür. Söz konusu yükümlülük, öldürme olayının Devletin bir görevlisi tarafından gerçekleştirildiği hususunun açık olduğu davalarla sınırlı değildir. Dava dosyasında, bir Devlet görevlisinin somut olayda yer aldığını gösteren hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle, ölümün şüpheli niteliği, Devlet görevlilerinin yer aldığı davalarda uygulanan detaylı inceleme görevi olmadan değerlendirilmelidir. Mahkeme, Kolevi / Bulgaristan, no. 1108/02, § 191, 5 Kasım 2009 davası ve kurbanın vücudunda mermi bulunması sebebiyle ölümün şüpheli olduğu diğer davalara atıfta bulunmuştur. Somut dava farklıdır. Kafasında kırıklar bulunan kurban yerde yatmaktaydı. Kapı kapalıydı. Bir güvenlik görevlisi vazife başındaydı. Üç adli rapor alınmış ve DNA analizine cevap vermeyen saçın kökenine ilişkin bir açıklama yapılmıştır. Bu tespitte [1] olağandışı ya da şüpheli bir durum söz konusu değildir. Ayrıca, saç teşhisine yönelik “geleneksel” yöntemler, saçın büyük ihtimalle kurbana ait olduğunu göstermiştir.
Mevcut dava, diğer potansiyel tanıkların ifadelerinin alınmaması ve ek adli incelemelerin gerçekleştirilmemesi hususlarının yerel bir mahkeme tarafından konu dışı olduğuna karar verilmesi sonrasında bir şüphelinin mahkûm edildiği bir dava olsaydı, belirtilen hususlar 6. maddenin (adil yargılama) bir ihlali olarak değerlendirilmezdi. Soruşturma, Anguelovo / Bulgaristan (no. 38361/97, § 140, AİHM 2002-IV) davasının koşullarını karşılamıştır: “gereken kamu denetiminin derecesinin davadan davaya değişebileceği dikkate alındığında ve dışarıdan müdahale olmadığı (başvuranların spekülasyonları dışında) ve herhangi bir gizli anlaşma bulunmadığı göz önünde bulundurulduğunda, somut davada 2. maddenin ihlali söz konusu olamaz.
YARGIÇ KELLER’İN KISMİ MUHALEFET VE KISMİ MUTABAKAT ŞERHİ
Birinci başvuranın, oğlunun ölümüne ilişkin olarak ulusal yetkililerce etkin bir soruşturma yürütülmediğine ilişkin şikâyetleri bağlamında Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edilip edilmediği hususunda meslektaşlarımla aynı yönde oy kullandım. Ancak, aşağıda belirtilen gerekçeler dolayısıyla, diğer altı başvuranla ilgili olarak başvurunun kabul edilebilir olarak beyan edilmesi konusunda çoğunluk ile aynı fikirde değilim. Sonuç itibarıyla, ilk olarak diğer altı başvuranın, Mustafa Döleksoy’un ölümüne ilişkin olarak ulusal yetkililerce etkin soruşturma yürütülmediği yönündeki iddiaları açısından Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği hususunda aynı fikri paylaşamam (I). İkinci olarak, davanın dostane çözüm üzerinden karara bağlanması açısından bir girişimde bulunulduğu ancak sonuç olarak herhangi bir netice alınamadığı hususunun Mahkeme tarafından belirtilmiş olması gerektiğine inanıyorum (II).
I. İç hukuk yollarının Mustafa Döleksoy’un kardeşleri tarafından tüketilmesi
1. Sözleşme kurumları, geçmişte, 2. maddenin ihlali ile ilgili bir durum söz konusu olduğunda, ölen bir kişinin akrabaları tarafından sunulan başvuruları kabul etmiştir. Örnek olarak, Mahkeme, ölen bir kişinin eşinin (bk. Aytekin / Türkiye, 23 Eylül 1998, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1998-VII), ölen bir kişinin annesinin (bk. Çiçek / Türkiye, no. 25704/94, 27 Şubat 2001), ölen bir kişinin babasının (bk. Hugh Jordan / Birleşik Krallık, no. 24746/94, AİHM 2001-III (alıntılar)) ve ölen bir kişinin erkek ve kız kardeşinin (bk. Ergi / Türkiye, 28 Temmuz 1998, Derlemeler 1998-IV; ve Şemsi Önen / Türkiye, no. 22876/93, 14 Mayıs 2002) mağdur statülerini kabul etmiştir. Ancak, somut davadaki mesele, ölen kişinin akrabalarının dolaylı mağdur olarak mağdur statülerinin bulunup bulunmadığı değil, mevcut iç hukuk yollarını tüketip tüketmedikleridir.
2. Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi, başvuranların davalarını Strazburg’a götürmeden önce iç hukuk yollarını tüketmelerini gerektirmektedir. Sözleşme ile kurulan koruma sisteminin ikincilliğini ifade eden söz konusu ilke, Devletlere Mahkemeye cevap vermek zorunda kalmadan önce yerel hukuk sistemleri aracılığıyla ihlalleri telafi etme imkânı sağlamaktadır (bk. Vučkovič ve Diğerleri / Sırbistan [BD], no.17153/11 vb., § 68, 28 Ağustos 2012).
3. Mahkeme geçmişte başvuranları bir ihlal iddiasını gerçek anlamda irdeleme olanağı sunmayan iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutmuştur; Mahkeme ayrıca, iç hukuk yollarının geçerliliğinin ve yeterliliğinin davalı Devlet tarafından kanıtlanması gerektiği sonucuna varmıştır (bk. Aydın / Türkiye, no. 25660/94, 12 Ocak 1998 tarihli Komisyon kararı). Örnek olarak Mahkeme, hepsi en son devlet görevlilerinin gözetiminde görülen başvuranın eşi ve diğer iki kişinin ölümüne ilişkin Süheyla Aydın / Türkiye davasında, somut olayın koşullarını göz önünde bulundurmuştur. Mahkeme, yetkililerin mağdurların öldüğü dönemde gözaltına alındıklarını inkâr ettiklerini ve resen başlatılan yerel soruşturmanın herhangi bir sonuç vermediğini kaydetmiştir; Mahkeme sonuç olarak, başvuranın başka bir iç hukuk yolunu tüketmesine gerek olmadığına hükmetmiştir (bk. Süheyla Aydın, yukarıda anılan).
4. Şüpheli koşullar altında gerçekleşen bir ölüm olayı yaşandığında, söz konusu ölüm Devlet görevlilerine atfedilmese bile, ulusal yetkililer etkin bir soruşturma yürütmekle yükümlüdürler (bk. Menson / Birleşik Krallık (k.k.), no. 47916/99, AİHM 2003-V kararına atıf yapılan Rantsev / Kıbrıs ve Rusya, no. 25965/04, § 232, AİHM 2010 (alıntılar). Yetkililer, soruşturmanın başlatılması ya da soruşturmanın yürütülmesine yönelik sorumluluk alınması bakımından inisiyatif kullanılmasını en yakın akrabaya bırakamaz (bk. İlhan /Turkey [BD], no. 22277/93, § 63, AİHM 2000-VII davasına atıf yapılan Rantsev, yukarıda anılan, § 232; ayrıca bk. Paul ve Audrey Edwards / Birleşik Krallık, no. 46477/99, § 69, AİHM 2002-II). Çoğunluk tarafından 43. ve 44. paragraflarda belirtildiği üzere, belirtilen ilkeler mevcut dava açısından da geçerlidir. Ancak, bu yükümlülük tek başına başvuranları iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutmaya yetmez. Başka herhangi bir sonuç, 2. madde kapsamındaki birçok davada hukuk yollarının tüketilmesi kriterine zarar verirdi ve Devleti, başvuranların iddialarını kendi yargı sistemi üzerinden inceleme imkanından yoksun bırakırdı.
5. Çoğunluk somut davada argümanlarını Yüksel Erdoğan ve Diğerleri / Türkiye (bk. kararın 45. paragrafı) kararına dayandırmıştır. Söz konusu davanın olayları, başvuranların akrabaları ile bir grup polis memuru arasında İstanbul’daki bir kafede yaşanan silahlı bir çatışma ile ilgilidir. Mahkeme söz konusu davada verdiği kararında, ölen kişilerden birinin annesi ve kardeşleri olan üç başvuranın ceza yargılamalarına müdahil taraf olarak katılmadıklarını ve suç duyurusunda bulunmadıklarını belirtmiştir. Ancak Mahkeme, bu adımları atmalarının gerekli olmadığına karar vermiştir. Mahkeme değerlendirmesini, ulusal yetkililerin güvenlik güçleriningüç kullanmasından kaynaklanan ölümleri resen soruşturmakla yükümlü olmaları ile ölen kişinin babasının “söz konusu yargılamalara katılması ve oğlunun öldürülmesine ilişkin bütün hususları gündeme getirmesi”ne dayandırmıştır (bk. Yüksel Erdoğan ve Diğerleri / Türkiye, no. 57049/00, § 75, 15 Şubat 2007).
6. Yüksel Erdoğan ve Diğerleri davası, somut davanın olay ve olgularına ilişkin koşullardan ayrı tutulmalıdır. Başvuranların beyanlarına göre, Yüksel Erdoğan ve Diğerleri davasında, başvuranların yakınlarının hepsi yaklaşık olarak dokuz yıl sonra beraat eden polis memurları tarafından –yakın mesafeden- öldürülmüşlerdir (bk. Yüksel Erdoğan ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 77). Buna karşın, mevcut davada Mustafa Döleksoy’un Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğünü gösteren hiçbir iz bulunmamaktadır. Mevcut davada yürütülen ulusal soruşturma sonuç olarak yetersiz olsa da, Devletin bir ölüm olayına dâhil olduğu ve devlet görevlilerinin hareketsizliği ve hatta taraf tutmasını içeren ya da tamamen yetersiz iç hukuk yollarını ilgilendiren özel durumdan ayırt edilmelidir (karşılaştırınız Aytekin / Türkiye (ilk itiraz), 23 Eylül 1998, § 85, Derlemeler 1998‑VII).
7. Türk mahkemeleri önünde mevcut etkin hukuk yolları olmasına rağmen, Mustafa Döleksoy’un yetişkin kardeşleri ulusal düzeydeki yargılamalara bizzat katılmamış, bunun yerine ebeveynlerinin –ve daha sonra annelerinin- yalnız başlarına yargılamalara katılmalarına izin vermişlerdir. Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamında yer alan iç hukuk yollarının tüketilmesine yönelik koşul biraz esnek bir şekilde uygulanmalıdır. Bu kararda çoğunluk tarafından uygulanan esneklik derecesinin dayanaksız olduğu ve üye Devletlere Sözleşme haklarını güvence altına alma olanağı sağlamak amacıyla başvuranların ulusal düzeyde dikkate alarak hareket etmelerini gerektiren ikincillik ilkesinin altında yatan unsurlar açısından uygun olmadığı kanısındayım. Çoğunluk, ölen kişinin kardeşlerinin iç hukuk yollarını tüketmek zorunda olmadıkları sonucuna vararak, bir başvuranın ya da başvuranların mevcut koşullar altında iç hukuk yollarının tüketilmesi bakımından makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıkları hususunun belirlenmesi kriterinden sapmışlardır (bk. Avşar, yukarıda anılan, § 380, ve burada yer alan diğer atıflar). Mustafa Döleksoy’un kardeşleri, ulusal soruşturma sürecinde, işlemlere katılmak açısından herhangi bir ilgi göstermemişlerdir. Bu durum daha sonra değişmiş olsa bile, hiçbir özel koşul iç hukuk yollarının tüketilmesine yönelik koşuldan muaf tutulmaya izin vermemektedir. Yüksel Erdoğan ve Diğerleri davasının istisnai koşullarında farklı bir sonuç mümkün olabilirdi; ancak, aynı durum somut dava için söylenemez.
8. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, ölen kişinin kardeşlerinin iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulundan muaf tutulması konusunda çoğunluk ile aynı fikri paylaşamam. Çoğunluğun yaklaşımı, Yüksel Erdoğan ve Diğerleri davasında uygulanan esneklik derecesinin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki birçok ya da bütün davalara uygulanmasına olanak sağlamaktadır; bu sonucun hukuk yollarının tüketilmesi kuralının koşullarına aykırı olduğu kanısındayım. Dolayısıyla, 41. madde uyarınca kardeşlere herhangi bir tazminat ödenmemesi gerektiğine inandığımdan, karar hükümlerinin 6. maddesi açısından da olumsuz oy kullandım.
II. Başarısızlıkla sonuçlanan dostane çözüm
1. Çoğunluk, kararın 5. paragrafında, Hükümetin Mahkeme tarafından reddedilen tek taraflı deklarasyona dayanarak davanın kayıttan düşürülmesini teklif ettiğini belirtmiştir. Davanın yargılama şeklinde bir incelemeyi hak ettiği hususuna tümüyle katılıyorum. Ancak, mahkemenin birçok kez yaptığı üzere, dostane çözüm girişiminde bulunulduğu ancak herhangi bir sonuç alınamadığı hususunun kararda belirtilmesi gerektiğine inanıyorum.
Rosenzweig ve Bonded Warehouses Ltd. / Polanya: “Taraflar arasındaki dostane çözüm görüşmelerinde herhangi bir netice alınamamıştır” (Rosenzweig ve Bonded Warehouses Ltd./. Polanya adil tazmin), no. 51728/99, § 6, 5 Haziran 2012).
M SRL / Moldova: “Hükümet, başvuran şirket ile dostane çözüm anlaşmasına varamamasın ardından, 19 Ağustos 2010 tarihinde Mahkemeyi, adil tazmin hususunun çözüme kavuşturulması amacıyla, tek taraflı deklarasyon yayınlama teklifinde bulundukları yönünde bilgilendirmiştir” (M SRL / Moldova, no. 21151/04, § 7, 17 Mayıs 2011 tarihli karar).
Racu / Moldova: “Başvuran ve Hükümet dostane çözüme varamamıştır” (Racu / Moldova, no. 13136/07, § 6, 20 Nisan 2010 tarihli karar).
Toğcu / Türkiye: “Taraflar ayrıca dostane çözüm olasılığını da değerlendirmişlerdir ancak herhangi bir çözüme varılamamıştır” (Toğcu / Türkiye, no. 27601/95, § 7, 31 Mayıs 2005 tarihli karar).
2. Dostane çözüm müzakerelerinin gizli olduğu ve tarafların çekişmeli yargılamalardaki argümanlarına halel getirmediği hususunun tamamen farkındayım. Mahkeme İçtüzüğü’nün 62. maddesi uyarınca, dostane çözüm sağlanmasına yönelik girişim çerçevesinde gerçekleştirilen hiçbir yazılı ya da sözlü iletişime ve yapılan hiçbir teklife veya verilen imtiyaza çekişmeli yargılamalarda atıfta bulunulamaz ya da isnat edilemez (bk. Tahsin Acar / Türkiye [BD], no. 26307/95, § 74, Derlemeler 2003-VI, gizli dostane çözüm müzakeresi ile tek taraflı deklarasyon arasındaki fark için ve konumuz kapsamında daha belirgin olarak, R.R. / Polonya, no. 27617/04, § 96, 26 Mayıs 2011). Ancak, davanın çözüme kavuşturulması amacıyla dostane çözüm üzerinden bir girişimde bulunulduğu konusundaki basit gerçek gizli değildir.
3. Dostane çözümler artık Mahkemenin geçmişindeki herhangi bir zamanda olduğundan daha popüler bir konumda bulunmaktadır (bk., en belirgin şekliyle, yakın zamandaki S.J. / Belçika davasında verilen Büyük Daire kararı (kayıttan düşme) [BD] (no. 70055/10, 19 Mart 2015) ve W.H. / İsveç (kayıttan düşme) [BD] (no. 49341/10, 8 Nisan 2015) ve M.E.v. İsveç (kayıttan düşme) [BD] (no. 71398/12, 8 Nisan 2015)[2]. Özellikle Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin bir dava olmak üzere, davanın kayıttan düşürülmesine yönelik bir girişimin sonuç vermemesi hususunun Mahkeme hariç olmak üzere dünya için kayda değer olduğu belirtilmeli ve bu durum gizlenmemelidir.
YARGIÇ SPANO’NUN BEYANI
Yargıç Keller tarafından kısmi muhalefet ve kısmi mutabakat şerhinde belirtilen gerekçelerle, birinci başvuran haricindeki altı başvuranın 2. madde kapsamındaki şikâyetleri ile ilgili olarak iç hukuk yollarını tükettikleri yönündeki çoğunluk görüşüyle aynı fikirde değilim.
EK 01/01/1930 doğumlu olan Sultan Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir. 04/04/1962 doğumlu olan Mahmut Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir. 22/01/1965 doğumlu olan Ahmet Cengiz Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir. 01/02/1956 doğumlu olan Arife Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir. 09/03/1969 doğumlu olan Güzide Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir. 01/02/1973 doğumlu olan Mahide Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir. 10/03/1959 doğumlu olan Mehmet Dölek Türk vatandaşı olup Mersin’de ikamet etmektedir.
[1] İleri teknolojiyle bile “telojen saçlar, kökü olmayan saçlardaki %65 başarı oranına nazaran % 77.5 başarı oranı ile sonuçlanmaktadır.” Roberts KA, Calloway C., “Saç morfolojisinin bir fonksiyonu olarak mitokondriyal DNA amplifikasyonu”. Journal of Forensic Science, 2007 Ocak; 52(1):40-7.
[2] Mahkeme içtihadının gelişimine ilişkin daha kapsamlı açıklama için bk. Helen Keller / Magdalena Forowicz / Lorenz Engi, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Önündeki Dostane Çözümler – Teori ve Uygulama”, Oxford 2010.
Full & Egal Universal Law Academy