AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
SURAT / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 50930/06)
KARAR
STRAZBURG
10 Ekim 2017
İşbu karar kesinleşmiş olup, şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Surat / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Mustafa Erdoğan Surat’ın ("başvuran") 9 Aralık 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 50930/06) bulunmaktadır.Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat B. Alaçam tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuru, 8 Eylül 2016 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını incelemesinin ardından, bu itirazı reddetmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1941 doğumlu olup Ankara’da ikâmet etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde, başvuran, bir üniversitede öğretim üyesi ve haftalık bir dergide köşe yazarı olarak görev yapmaktaydı.Söz konusu haftalık derginin 10-16 Ocak 2003 tarihli baskısında, başvuran tarafından kaleme alınan "Teferruatta batıyoruz" başlıklı bir makale yayımlanmıştır.14 Nisan 2003 tarihli iddianameyle, Bağcılar Cumhuriyet Savcısı, başvuranı Silahlı Kuvvetleri basın yoluyla aşağılamakla suçlamış ve söz konusu makalede yer alan, aşağıda belirtilen bölümler ve ifadeler nedeniyle, eski Türk Ceza Kanunu’nun (eski TCK) 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ilgilinin cezalandırılmasını talep etmiştir:
‘‘(...) Darbeciler ve onların uşakları, hala kılık kıyafetimize karışıyorlar. Baskıların içeriğinde yeni darbeler, işkence, hukuk dışı zulüm tehditleri var. Sadece kaba kuvvete sahipler (...) Bunlar eskimiş yeniçerinin nevzuhur tipidir. (...) Bunlar Saddam yahut General Milos gibi (...) Darbeci katilleri (...) Acımasız öküzlerin altında kırmız halı (...) puta taparlar (...)"
Ceza davası, Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi önünde görülmeye başlanmıştır.Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi, 2 Aralık 2004 tarihinde, Ankara Asliye Ceza Mahkemesinden istinabe yoluyla başvuranın ifadesini almasını talep etmiştir. Başvuran, 31 Ekim 2005 tarihinde Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesinde, kendisine atfedilen suçu işlediğini kabul etmemiştir. Başvuran, hiç kimseyi aşağılama niyeti taşımadığını; makalesinin hiçbir bölümünde onurlu Silahlı Kuvvetlerden söz etmediğini ve yalnızca darbecilerin zihniyetini eleştirdiğini ileri sürmüştür. Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi, 16 Haziran 2006 tarihinde, bu kez 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun (yeni TCK) 301. maddesinin 2. fıkrasına atıfta bulunarak, Ankara Asliye Ceza Mahkemesinden istinabe yoluyla başvuranın ek ifadesini almasını talep etmiştir. Gönderilen mahkeme celbi ve bu amaçla Ankara Mahkemesi tarafından çıkarılan yakalama müzekkeresi, başvuranın ikâmet ettiğini belirttiği adreste bulunamaması nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi, 12 Ekim 2006 tarihinde, ikinci istinabe talebinin bir sonuca ulaşmadığını tespit ederek, söz konusu ek ifadenin alınması amacıyla başvuran hakkında yakalama müzekkeresi çıkarmıştır. Başvuran, 27 Aralık 2006 tarihinde, polis tarafından yakalanmış ve Ankara Asliye Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır. Bu mahkeme huzurunda, başvuran, yukarıda anılan mahkeme önünde verdiği birinci ifadesini yinelemiş, Silahlı Kuvvetleri aşağıladığını kabul etmemiş ve kendisine atfedilen suçu oluşturan unsurların bir araya gelmediğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla başvuran, beraatını talep etmiştir. Söz konusu mahkeme, başvuranın ifadesini almasının ardından, ilgilinin serbest bırakılmasına ve yakalama müzekkeresinin kaldırılmasına karar vermiştir. Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi, 3 Mayıs 2007 tarihinde, başvuranı Silahlı Kuvvetleri aşağılama suçundan suçlu bulmuş ve yeni TCK’nın 302. maddesinin 1. fıkrasına nazaran ilgilinin daha lehine olduğu kanaatine vardığı eski TCK’nın 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, 1.620 Türk lirası (TRY), bu tarihte 882,40 avro (EUR) tutarında adli para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Yargıtay, 16 Aralık 2009 tarihinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirinin uygulanmasının Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesi tarafından dikkate alınmadığı gerekçesiyle, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Bağcılar Adalet Sarayının kapanması nedeniyle, başvuranın dosyası Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir. Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi, 27 Eylül 2010 tarihinde, zamanaşımı nedeniyle davanın düşürülmesine karar vermiştir. Taraflarca herhangi bir temyiz başvurusu yapılmadığından, bu karar kesinleşmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK 1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte olan eski TCK’nın (765 sayılı 1 Mart 1926 tarihli Kanun) 159. maddesinin 1. fıkrasının somut olaya ilişkin kısımları, böylelikle aşağıdaki gibidir:
"Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükümetin manevi şahsiyetini, Bakanlıkları, Devletin askeri veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin manevi şahsiyetini alenen tahrir ve tezyif edenler altı aydan üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar."
(...)
Tahkir, tezyif ve sövme kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez." 5759 sayılı 30 Nisan 2008 tarihli Kanun’la değiştirildiği şekliyle, yeni TCK’nın 301. maddesi (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 5237 sayılı 26 Eylül 2004 tarihli Kanun) aşağıdaki şekildedir:
"Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır."
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, kendi ifadesine göre, yalnızca ifade özgürlüğü hakkıyla korunan unsurları içeren ve kendisi tarafından kaleme alınan bir makalenin yayımlanmasından dolayı Silahlı Kuvvetleri aşağılama nedeniyle hakkında yürütülen ceza davasından şikâyet etmektedir. Başvuran, söz konusu ceza davasının sonunda mahkûm edilmemiş olsa bile, yedi yıldan fazla bir süre boyunca mahkûmiyet tehdidi altında kaldığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, başvuran ifade özgürlüğüne yönelik müdahale nedeniyle mağdur olduğu kanaatindedir. Dahası, başvuran, hakkında çıkarılan yakalama müzekkeresinin kendisini bilimsel araştırmalar yapmak amacıyla yurt dışına gitmesini engellediğini iddia etmektedir. Başvuranın ifadesine göre, hakkında açılan ceza davasının tamamı, kendisine göre kamusal tartışmanın kapsamına giren ve incelemesi kendi mesleğiyle ilişkili olan konular hakkında kendi görüşlerini özgürce ifade etmekten caydıracak niteliktedir. Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında başvuran, kendisinin yargılandığı yeni TCK’nın 301. maddesi ve eski TCK’nın 159. maddesinin kesinlik ve açıklıktan yoksun olmasından şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 5. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 4 No.lu Protokol’ün 2. maddesi açısından başvuran, kendi görüşüne göre, kendisine atfedilen suçu oluşturan unsurların bir araya gelmemesine rağmen, hakkında yakalama müzekkeresi çıkartılmasından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran son olarak, Sözleşme’nin 11. maddesine ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesine atıfta bulunarak, söz konusu ceza davasının kendisini medeni, siyasi ve dernek kurma haklarından yoksun bırakmayı amaçladığını iddia etmektedir. Mahkeme, başvuran tarafından şikâyet edilen koşulların tamamının, ihtilaf konusu makalenin yayımlanması sebebiyle kendisi hakkında açılan ceza davasının sonuçları olduğu kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, bütün bu şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Sözleşme’nin 10. maddesi aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes, ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir."
A. Kabul edilebilirlik hakkında karar Hükümet, başvurunun kişi yönünden yetkisizlik (ratione personae) nedeniyle kabul edilemez olduğu yönündeki itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, açılan ceza davalarına zamanaşımı sebebiyle son verilmesi nedeniyle, başvuran hakkında ceza mahkemeleri tarafından herhangi bir mahkûmiyet kararı verilmediği gerekçesiyle, ilgilinin mağdur sıfatı taşımadığını ileri sürmektedir. Başvuran, herhangi bir görüş sunmamaktadır. Mahkeme, söz konusu itiraz çerçevesinde, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahalenin varlığının incelenmesiyle, dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin özüyle yakından ilişkili olan sorunların ileri sürüldüğü kanısına varmaktadır (Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 38, 15 Eylül 2015). Bu nedenle, Mahkeme, bu itirazı esasla birleştirmeye karar vermektedir. Diğer taraftan, Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların iddiaları Başvuran, hakkında yürütülen ceza davasının ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına engel teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Hükümet, ceza yargılamasının davanın zamanaşımına uğramasıyla sonuçlandırıldığını ve ilgili hakkında herhangi bir mahkûmiyet kararının verilmediğini vurgulayarak, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetin esasının değerlendirmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadır.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
a) Müdahalenin varlığı
Mahkeme, mahkûmiyet kararıyla sonuçlandırılmayan bir ceza davası nedeniyle ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin varlığına ilişkin kendi içtihadından doğan ilkelere atıfta bulunmaktadır (Yukarıda anılan Dilipak kararı, §§ 44-47). Mevcut davada, Mahkeme, başvuran tarafından kaleme alınan, basında yayımlanan ve kendisinin "darbeciler" olarak nitelendirdiği bazı askerlerin antidemokratik uygulamalarını eleştiren bir makaleden dolayı, eski TCK’nın 159. maddesi ve yeni TCK’nın 301. maddesiyle cezalandırılan bir suç olan, Silahlı Kuvvetleri aşağılama nedeniyle ilgili hakkında ceza davasının açıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuranın altı aydan üç yıla kadar sürebilecek bir hapis cezasıyla karşı karşıya kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme ardından, yaklaşık yedi yıl beş ay süren, ilgilinin ifadelerinin alındığı ve ek ifadenin alınması amacıyla ilgili hakkında yakalama müzekkeresinin çıkarıldığı söz konusu ceza davasının, neticede zamanaşımı nedeniyle düşürüldüğünü tespit etmektedir. Mahkeme, başvuran hakkında yürütülen ve yedi yıl beş ay süren ceza davalarının ağır bir şekilde cezalandırılan bir suçtan ötürü açılması nedeniyle, bu davaların caydırıcı bir etkiye sebep olabileceği ve bunların ilgili açısından yalnızca bütünüyle varsayımsal riskler taşıdığı şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır: Ceza davaları, başvuranın öğretim üyeliği ve politik köşe yazarlığı faaliyeti üzerinde gerçek ve etkili sınırlamalar uygulamıştır. Mahkeme, kamu davasının zamanaşımına uğramasına ilişkin tespitin, yalnızca yukarıda belirtilen risklerin varlığını sona erdirdiği, ancak bu risklerin belirli bir süre boyunca başvuran üzerinde bir baskı yarattığı gerçeğini hiçbir şekilde ortadan kaldırmadığı kanaatine varmaktadır (Yukarıda anılan Dilipak kararı, § 50). Yukarıda belirtilenleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme Hükümetin başvuranın mağdur sıfatı taşımadığı yönündeki itirazını reddetmekte ve ilgili hakkında yürütülen ceza davalarının başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir "müdahale" teşkil ettiği sonucuna varmaktadır.
b) Müdahalenin haklı gösterilmesi Mahkeme, özellikle Karácsony ve diğerleri/Macaristan ([BD], No. 42461/13, § 132, 17 Mayıs 2016), ve yukarıda anılan Dilipak (§§ 60-64) kararlarında özetlenen, ifade özgürlüğü konusunda kendi içtihadından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, eski TCK’nın 159. maddesi ve yeni TCK’nın 301. maddesi şeklinde bir yasal dayanağının bulunduğunu saptamaktadır. Mahkeme bununla birlikte, "Silahlı Kuvvetleri aşağılama" şeklindeki ifadelerin geniş kapsamı nedeniyle, bu hüküm uyarınca başvuranın suçlanmasının öngörülebilirliği konusunda ciddi şüphelerin ortaya çıkabileceğini hatırlatmaktadır (Yukarıda anılan Dilipak kararı, §§ 57-58). Ancak Mahkeme, müdahalenin gerekliliği konusunda varacağı sonucu (aşağıda 41. paragraf) dikkate alarak, bu sorunun incelenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır. Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, kamu güvenliğinin korunması, düzenin korunması, suçun önlenmesi ve başkasının itibarının veya haklarının korunması yönünde meşru amaçlar izlediğini kabul etmektedir (Yukarıda anılan Dilipak kararı, § 59). Müdahalenin gerekliliği konusunda, Mahkeme, ihtilaf konusu makalenin, demokratik bir toplumda tartışmasız bir şekilde genel menfaat kapsamına giren bir konu olan, bazı askerlerin baskıcı ve müdahaleci olası eğilimleri hakkında makale yazarının görüş ve fikirlerini ilettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, ilgili bölümler hakkında bir değerlendirmede bulunarak (yukarıda 7. paragraf), kullanılan ifadelerden bazılarının sertliğine rağmen, bu bölümlerin, bazı askeri görevlilere ait olabilecek belirli bir darbeci zihniyetinin keskin bir eleştirisi olarak değerlendirilebileceğini saptamaktadır. Mahkeme, bu makalenin "gereksiz yere incitici" veya aşağılayıcı her türlü nitelikten yoksun olduğu ve şiddete veya kine teşvik etmediği kanısına varmaktadır. Mahkeme nazarında, ilgili metin, devlet ve memurları aleyhine şiddet eylemlerine teşvik eden görüşlere veya yanlış olaylara dayanan onur kırıcı sözler ya da hakaretler içermemektedir (Yukarıda anılan Dilipak kararı, § 68). Mahkeme aynı zamanda, adli makamların, başvuranı önemli bir süre boyunca ağır bir suç nedeniyle ceza yargılamasına tabi tutarak, ilgilinin kamu yararını ilgilendiren konularda kendi görüşlerini ifade etme isteği üzerinde caydırıcı bir etki yarattıkları kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan Dilipak kararı, § 70). Mahkeme, yukarıda ifade edilenleri göz önünde bulundurarak, ihtilaf konusu tedbirin zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her halükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Yargılamanın süresine ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyetin başlangıçta Hükümete bildirilmesine rağmen, dosyanın incelemesinden, bu şikâyetin başvuran tarafından ileri sürülmediği anlaşılmaktadır. Gerçekte başvuran, özünde bile, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamında yargılamanın süresinden şikâyet etmemektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat Başvuran, maruz kaldığı kanısına vardığı maddi zarar bağlamında 60.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran, bu meblağın, hakkında açılan ceza davaları sonucunda uğradığı gelir kaybına karşılık geldiğini belirtmektedir. Başvuran, bu talebi destekleyici nitelikte herhangi bir belge sunmamaktadır. Başvuran, bu bağlamda belirli bir meblağ talep etmeksizin manevi zarara maruz kaldığını da belirtmektedir. Hükümet, iddia edilen ihlâl ile maddi zarar bağlamında başvuran tarafından talep edilen miktar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, tespit edilen ihlâl ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
B. Masraf ve giderler Başvuran, masraf ve giderler bağlamında herhangi bir talep sunmamıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, bu bağlamda ilgiliye herhangi bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvurunun, Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine;a) Davalı devletin, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, üç ay içerisinde başvurana manevi tazminat olarak 2.500 avro (iki bin beş yüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 10 Ekim 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy