İKİNCİ BÖLÜM
TOPUZ/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 44240/18)
KARAR
STRAZBURG
26 Mayıs 2026
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Topuz/Türkiye davasında,
Başkan
Jovan Ilievski ,
Hâkimler
Péter Paczolay,
Juha Lavapuro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1959 doğumlu ve İstanbul’da ikâmet eden ve ayrıca İstanbul Barosuna bağlı Avukat T. Büyüksoy tarafından temsil edilen Metin Topuz’un (“başvuran”), 10 Eylül 2018 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 44240/18),
Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. ve 3. fıkraları hakkındaki şikâyetlerin, söz konusu dönemde Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı olan Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümeti’ne (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olarak açıklanmasına ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
Mahkemenin, bir komite tarafından başvurunun incelenmesine ilişkin Hükümetin itirazını reddettiği kararı dikkate alarak,
5 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU1. Başvuru, Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak tanımlanan bir örgütle bağlantılı suçları işlediği şüphesiyle başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamıyla ilgilidir.
2. Olayların meydana geldiği tarihte, başvuran, Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Başkonsolosluğunda, Amerika Federal Uyuşturucu ile Mücadele Kurumu DEA (Drug Enforcement Administration) bünyesinde irtibat memuru yardımcısı olarak çalışmaktadır.
3. Başvuran, 25 Eylül 2017 tarihinde, başvuran FETÖ/PDY ile bağlantılı yürütülen soruşturmalar kapsamında yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.
4. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, 4 Ekim 2017 tarihinde, ilgilinin tutuklanmasına karar vermiştir. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın, 17-25 Aralık 2013 tarihli soruşturmaları düzenlediği şüphesiyle FETÖ/PDY ile bağlantılı olarak ceza yargılamalarına tabi tutulan 121 kişiyle olağanüstü yoğun temaslarda bulunduğunu tespit etmiştir (bk. bu soruşturmalar hakkında daha ayrıntılı bilgiler için Murat Aksoy/Türkiye, no. 80/17, § 12, 13 Nisan 2021). Başvuran bu bağlamda, söz konusu yazışmaların ve görüşmelerin DEA’nın resmi çalışmaları kapsamında ilgili makamlarla sürdürülen olağan temaslar çerçevesinde gerçekleştiğini ve kendisinin bu süreçte özellikle tercümanlık görevini üstlendiğini açıklamıştır.
5. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, somut delillerin, başvuranın Hükümeti devirmeye teşebbüs veya Hükümetin işleyişine zarar vermeye teşebbüs, anayasal düzeni devirmeye teşebbüs ve siyasi ya da askeri casusluk amacıyla “gizli” sınıflandırılmış bilgileri elde etme suçlarını işlediğine dair şüphe uyandırdığı kanaatine varmıştır. İlgiliyi tutuklamak için İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen “katalog” suçlar arasında yer alan isnat edilen suçların niteliğini, delillerin durumunu ve çekilen cezayı da dikkate almıştır. İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği, bu aşamada adli denetimin yetersiz bir tedbir olduğu kanaatine varmıştır.
6. Soruşturma süresi boyunca, başvuranın tutukluluk hali düzenli olarak (genellikle ayda bir defa) incelenmiştir; bu incelemeler ya resen ex officio, ya başvuranın talebi ya da itirazı üzerine gerçekleştirilmiştir. Sulh Ceza Hâkimlikleri, özellikle şu gerekçeleri ileri sürerek, istinat edilen suçların niteliği ve ağırlığı, çekilen ceza, delillerin durumu ve tüm delillerin henüz toplanmamış olması, soruşturmanın hangi aşamada olduğu, isnat edilen suçların Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrası anlamında “katalog” suçlar arasında yer alması nedeniyle tutukluluk gerekçelerinin varlığı varsayımı, tutukluluk halinin sona erdirilmesini gerektirecek bir delilin bulunmaması ve tutukluluk gerekçelerinin devam etmesi gibi başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermişlerdir. 11 Haziran, 26 Ekim ve 24 Aralık 2018 tarihlerindeki incelemeler esnasında, Sulh Ceza Hâkimlikleri kaçma riskinin olduğunu da ileri sürmüştür. Sulh Ceza Hâkimlikleri ayrıca, adli bir denetimin yetersiz olacağı kanaatine varmışlardır.
7. Başvuranın davası, 25 Ocak 2019 tarihinde, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi önünde (“Ağır Ceza Mahkemesi”) başlamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi önünde yapılan dokuz duruşmada ve duruşmalar arasında resen ex officio gerçekleştirdiği tutukluluk incelemesinde, kendisi özellikle soruşturma sırasında ileri sürülen tutukluluk gerekçelerini tekrarlayarak, tutukluluk tedbirinin devamına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, verilen ceza ile kaçma riski arasında açıkça bir bağlantı kurmuş ve ayrıca, ifadeleri henüz alınmamış tanıklar üzerinde baskı oluşturulması riskinden bahsetmiş ve bu bağlamda, soruşturma aşamasında, başvuranın FETÖ/PDY ile olduğu iddia edilen bağlantısını ortaya koyan bir ifade veren tek tanık olan F.Ö.’nün adını vermiştir.
8. Ağır Ceza Mahkemesi, 11 Haziran 2020 tarihinde, tanık F.Ö.’nün dinlenmesinden vazgeçerek kararını açıklamış ve Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın casusluk, soruşturmanın gizliliğini ihlal etme ve kişisel verileri yasadışı olarak elde etme suçlamalarından beraatına karar vermiştir. Hükümeti devirmeye teşebbüs suçlamasıyla ilgili olarak, Ağır Ceza Mahkemesi, başvurana isnat edilen fiillerin silahlı bir terör örgütüne (FETÖ/PDY) yardım suçunu teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, bu suç nedeniyle, başvuranın sekiz yıl ile dokuz ay hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir.
9. Bölge Mahkemesi, 22 Ekim 2020 tarihinde, başvuranın başvurusunun reddedilmesine karar vermiştir.
10. Yargıtay, 21 Haziran 2023 tarihinde, Bölge Mahkemesinin kararını onamıştır.
11. Başvuran, 8 Kasım 2023 tarihinde adli denetim altında serbest bırakıldığını belirtmektedir.
12. Anayasa Mahkemesi, mevcut durumda, 7 Şubat 2019 tarihinde, başvuranın tutukluluk hali hakkında bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Başvuran, özellikle kendisine bir suç işlediği şüphesi için makul gerekçelerin bulunmamasına, tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devam ettirilmesine ilişkin kararın gerekçelendirilmemesi ve tutukluluk halinin aşırı uzun sürmesi konularında şikâyetlerini ileri sürmüştür.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİSÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuran, bir suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe uyandıracak nitelikteki delillerin bulunmamasına rağmen, kendisinin tutuklandığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların uygun ve yeterli gerekçeler içermediği kanaatine varmakta olup tutukluluk yerine geçebilecek alternatif tedbirlerin gerektiği gibi öngörülmediğinden şikâyet etmekte ve tutukluluk süresinin aşırı uzun olduğunu değerlendirmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddenin 1. ve 3. fıkralarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.
Kabul edilebilirlik hakkında14. Hükümet, Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinin 1. fıkrasının (a) ve (d) bentlerinde öngörülen tazminat başvurusunun tüketilmemiş olması nedeniyle, Mahkemeden başvuruyu reddetmesini talep etmektedir.
15. Başvuran, Hükümetin itirazını kabul etmemektedir.
16. Mahkeme, Türkiye hakkında diğer davalarda da benzer itirazları daha önce incelemiş ve reddetmiş olduğunu hatırlatmaktadır (bk. örneğin Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 212-214, 22 Aralık 2020, Baş/Türkiye, no. 66448/17, §§ 118-124, 3 Mart 2020 ve Turan ve diğerleri/Türkiye, no. 75805/16 ve diğer 426 başvuru, §§ 57-60, 23 Kasım 2021). Mahkeme, mevcut durumda, söz konusu davalarda vardığı sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.
17. Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
Esas Hakkında Başvuranın tutukluluk haline ilişkin karar gerekçelerinin bulunmaması hakkında (Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası)18. Mahkeme, özellikle Buzadji/Moldova Cumhuriyeti ([BD], no. 23755/07, §§ 87 -88 87-88, 5 Temmuz 2016) ve Merabishvili/Gürcistan (yukarıda anılan, § 222‑225) kararlarında açıklandığı şekliyle, bir tutukluluğun haklı gösterilmesine ilişkin olarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasıyla ilgili içtihatlarından doğan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır.
19. Dolayısıyla, söz konusu kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphelere ilişkin nedenlerin varlığı ve bu nedenlerin tutukluluk süresince devam etmesi durumunda, Mahkeme, tutukluluk hakkındaki kararların – ilk tutukluluk kararından itibaren – bu tedbirin gerekliliğini haklı gösteren uygun ve yeterli gerekçeler içermesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, Türkiye’de, Sözleşme’nin gerektirdiği üzere, iç hukukun, yetkili adli makamlara, bir kişinin tutuklanması ve tutukluluk halinin devam ettirilip ettirilmemesi gerektiğini incelerken “uygun ve yeterli” gerekçeler sunmalarının zorunlu kıldığını gözlemlemektedir. Bu, durum, Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 101. maddesinde öngörülen usulî bir yükümlülüktür; bu maddeye göre, tutuklama ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların hukuki ve fiili gerekçeleri belirtilmelidir (Tuncer Bakırhan/Türkiye, no. 31417/19, §§ 23 ve 24, 14 Eylül 2021).
20. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın tutukluluğuna ilişkin kararların, isnat edilen suçların niteliği ve bu suçların Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasında sırayla belirtilen “katalog” suçlar arasında yer alması gibi, neredeyse her zaman aynı veya dahası delillerin durumu, çekilen ceza, tutuklulukta geçirilen süre ve kaçma ya da tanıklara baskı uygulama riski gibi basmakalıp ifadelere dayandığını gözlemlemektedir (yukarıda 5-7. paragraflar).
21. Tutukluluk halinin suçun niteliğinden gerekçelendirildiği ölçüde, Mahkeme, başvuranın tutukluluk haline ilişkin karar veren adli makamların, başvuranın Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasında yer alan suçlarla itham edildiği gerçeğini dikkate aldıklarını kaydetmektedir. Bu hükme göre, başvurana isnat edilen suçlar da dahil olmak üzere bazı suçlarda, tutuklama gerekçelerinin varlığına ilişkin yasal bir varsayım bulunmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, kanunun tutukluluk gerekçeleri hakkında bir varsayım öngördüğü durumlarda, bireysel özgürlüğe saygı kuralından sapmaya yol açan somut olguların varlığının yine de ikna edici bir şekilde kanıtlanması gerektiğini yeniden belirtmektedir (Galip Doğru/Türkiye, no. 36001/06, § 58, 28 Nisan 2015 ve yukarıda anılan Tuncer Bakırhan, §§ 46-49). Hâlbuki bu davada, Sulh Ceza Hâkimlikleri ve ardından Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasına atıfta bulunmakla yetinmişlerdir: Bu mahkemeler, gerekçelerinde bu hükümde öngörülen belirli bir riskin varlığını destekleyecek somut koşulları belirtmemişlerdir; ayrıca bu tür risklerin ne şekilde ortaya çıktığını ve başvuranın tutukluluk süresi boyunca ne şekilde devam ettiğini de açıklamamışlardır.
22. Nitekim kaçma riski ve tanıklar üzerinde baskı oluşturma riski hiçbir açıklama yapılmaksızın ileri sürülmüş ve Ağır Ceza Mahkemesi, kaçma riskini zaman zaman çekilen cezaya dayandırmıştır. Hâlbuki Mahkeme burada, kaçma riskinin değerlendirilmesinde çekilen cezanın ağırlığının dikkate alınması gereken bir unsur olmakla birlikte, bu riskin yalnızca bu unsura dayanılarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatmaktadır; bu risk, ilgilinin kişiliği, ahlaki değerleri, ikâmetgahı, mesleği, kaynakları, aile bağları ve yargılandığı ülkeyle olan diğer türden bağları gibi unsurlar ışığında incelenmelidir (Becciev/Moldova, no. 9190/03, § 58, 4 Ekim 2005) ve bu tehlikeyi doğrulayacak ya da o kadar zayıf olduğunu gösterecek ki, bu durumun tutukluluğu haklı gösteremeyeceği kesin olgularla ilişkilendirilmelidir (Panchenko/Rusya, no. 45100/98, § 106, 8 Şubat 2005). Bununla birlikte, ulusal mahkemelerin somut olayda benzer bir uygulama yapmadıkları açıktır. Mahkeme öte yandan, kaçma riskinin genellikle zaman geçtikçe azaldığını hatırlatmaktadır (Neumeister/Avusturya, 27 Haziran 1968, § 10, A Serisi, No 8). Bu bağlamda, başvuranın halihazırda geçirdiği tutukluluk süresine rağmen, Ağır Ceza Mahkemesi kaçma riskinin devam ettiğini hiçbir şekilde gerekçelendirmemiştir (bk. bu anlamda, Ergezen/Türkiye, no. 73359/10, § 39, 8 Nisan 2014).
23. Tanıklara baskı uygulanması riskiyle ilgili olarak, Mahkeme, bu riskin yargılamanın ilk aşamasında geçerli bir gerekçe oluşturmuş olsa da, delillerin toplanmasıyla birlikte zamanla azaldığını ve yargılamanın ileri bir aşamasında, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuranın tutukluluk halinin devam ettirilmesini gerekçelendirmek için bundan böyle bu riskin ileri sürülemeyeceğini değerlendirmektedir.
24. Mahkemenin görüşüne göre, mevcut davada olduğu gibi genel ve soyut bir şekilde ifade edilen, iç hukukta öngörülen tutukluluk gerekçelerinin biçimsel bir şekilde sıralanmasından ya da daha fazla açıklama yapılmaksızın, delillerin durumu ve tutuklulukta geçirilen süre gibi gerekçelerin (yukarıda 20. paragraf) sıralanmasından ibaret olan kararlar, bir kişinin tutuklanması ve tutukluluk halinin devam ettirilmesini haklı göstermek için yeterli olarak değerlendirilemez (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde mutatis mutandis, Şık/Türkiye, no. 53413/11, § 62, 8 Temmuz 2014).
25. Tutukluluğa alternatif çözümlerin aranmasıyla ilgili olarak, adli makamlar tarafından öne sürülen gerekçeler, tutukluluğun son çare olarak kullanıldığını düşündürmemektedir (bk., aynı anlamda, Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye, no. 36443/06, § 88, 14 Nisan 2015).
26. Ayrıca, yukarıda belirtilen gerekliliklere uyulmamasının Türkiye tarafından bildirilen istisna ile gerekçelendirilebileceği tespit edilmiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde mutatis mutandis, Mehmet Hasan Altan/Türkiye, no. 13237/17, § 140, 20 Mart 2018).
27. Somut olayda dolayısıyla, başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamına ilişkin yeterli gerekçelerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ihlal edilmiştir. Bu tespit göz önüne alındığında, Mahkeme, başvuranın tutukluluk süresinin 5. maddenin 3. fıkrası bakımından makul olup olmadığının incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
Başvuranın bir suç işlediğinden şüphelenilmesi için (Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi) inandırıcı nedenlerin bulunmadığı iddiası hakkında28. Mahkeme, yukarıda belirtilen paragraftaki hususları ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki kararları (yukarıda 27. paragraf) dikkate alarak, başvuranın tutuklandığı esnada, ilgilinin bir suç işlediğine dair şüphelenmek için makul nedenlerin olup olmadığı konusunu daha fazla incelemenin gereksiz olduğu kanaatine varmaktadır (benzer bir yaklaşım için, bk. yukarıda anılan Tuncer Bakırhan, §§ 36‑39).
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI29. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
30. Başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği manevi zararın tazminini talep etmekte ve tazminat tutarının belirlenmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadır.
31. Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmaktadır.
32. Mahkeme, hakkaniyet çerçevesinde, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvurana manevi tazminat olarak 3.000 avro ödenmesi gerektiğine karar vermiştir.
33. Başvuran, masraf ve giderler bağlamında hiçbir talep sunmamıştır. Sonuç olarak, bu bağlamda başvurana bir ödeme yapılmasına gerek yoktur.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, Başvurunun kabul edilebilir olduğuna, Başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamına ilişkin gerekçelerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine; Tutukluluk süresi ile ilgili olarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi ve 5. maddesinin 3. fıkrası kapsamında ileri sürülen şikâyetlerin esasının ayrı ayrı incelenmesine gerek olmadığına; Davalı Devletin başvurana üç aylık bir süre içinde ve ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 3.000 EUR (üç bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna; Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağa, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 26 Mayıs 2026 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan