AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
TURAN/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 10178/18)
KARAR
STRAZBURG
9 Aralık 2025
İşbu karar kesinleşmiş olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Turan/Türkiye davasında,
Başkan
Péter Paczolay,
Hâkimler
Gediminas Sagatys,
Stéphane Pisani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1992 doğumlu, mevcut başvurunun yapıldığı sırada İzmir’de tutuklu bulunan ve Mahkeme önünde İzmir Barosuna bağlı Avukat N.T. Aslan tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Özgür Turan (“başvuran”) tarafından 25 Ocak 2018 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 10178/18),
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3. fıkralarının d) bendine ilişkin olarak ulusal mahkemelerin kararlarında yeterli gerekçelendirme bulunmaması ve başvurana ilk derece mahkemesi önünde iki tanığın ifadelerini şahsen sorgulama imkânının verilmediği iddiaları ile ilgili şikâyetin ve Sözleşme’nin 7. maddesine ilişkin şikâyetin, söz konusu dönemde Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Sayın Hacı Ali Açıkgül’ün temsil ettiği Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı,
Tarafların görüşlerini,
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı ileri sürdüğü itirazın reddedildiği kararı dikkate alarak;
18 Kasım 2025 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, başvuranın silahlı terör örgütü PKK’ya (Kürdistan İşçi Partisi) üye olmaksızın bu örgüt adına suç işlediği ve örgüt lehine propaganda yaptığı gerekçesiyle mahkûm edilmesine ilişkin olarak, ulusal mahkemelerin gerekçeli bir karar vermemesi nedeniyle ceza yargılamasının hakkaniyete uygun olmadığı iddiasıyla ilgilidir. Başvuru ayrıca, başvurana iki tanığın ifadelerini şahsen sorgulama imkânı verilmemiş olması nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (d) bendinin ihlal edildiği iddiasıyla da ilgilidir. Son olarak, başvuru, başvuranın PKK üyesi olmamasına rağmen bu örgüt adına bir suç işlediği gerekçesiyle suçlu bulunmasının öngörülemez bir şekilde gerçekleştiği iddiası nedeniyle Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiği iddiasıyla da ilgilidir.
2. İzmir Cumhuriyet Savcılığı, 23 Haziran 2011 tarihinde gerçekleştirilen bir gösteri sırasında başvuranın sergilediği davranışlara dayanarak, 4 Ağustos 2011 tarihinde başvuran hakkında çeşitli suçlamalarda bulunan bir iddianame düzenlemiştir (bu suçlamaların ayrıntıları aşağıda yer almaktadır). Bu bağlamda Cumhuriyet savcısı, 23 Haziran 2011 tarihinde saat 22.00 sularında, 150-200 kişilik bir PKK sempatizanı grubun, Yüksek Seçim Kurulunun (Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu -Kürt yanlısı Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ile çeşitli küçük sol partiler ve siyasi gruplar arasındaki bir koalisyon- milletvekili olan) H.D.nin milletvekilliğinin düşürülmesi kararına karşı protesto amacıyla Manisa’da bir caddede toplandığını belirtmiştir. Grup, bir direğe monte edilmiş mobese kamerasını tahrip etmeye çalıştığında iki polis memuru müdahale etmeye çalışmış; ancak göstericiler “Biji Serok Apo” (Yaşasın Başkan Apo) şeklinde sloganlar atmaya başlamış ve polislere taş ve molotof kokteyli atarak saldırarak hafif yaralanmalara neden olmuştur. Göstericiler polis aracına saldırdığında, polis memurları havaya ateş açarak grubu dağıtmıştır. Saat 22.55 sularında, polis memurlarının gruptan bir kişinin Yeni Harmandalı yönüne doğru koştuğu bilgisini alması üzerine başvuran yakalanmıştır.
3. Cumhuriyet savcısı ayrıca, iki polis memurunun başvuranı bizzat teşhis ettiğini ve elde edilen video kayıtlarının, başvuranın polise molotof kokteyli attığını ve elinde molotof kokteyli tutan bir küçüğün mobese kamerasını tahrip etmesine yardım ettiğini ortaya koyduğunu belirtmiştir. Savcıya göre, başvuranın yakalandığı sıradaki kıyafetleri ile video kayıtlarındaki kıyafetler aynıdır.
4. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi ("ilk derece mahkemesi") 4 Nisan 2012 tarihinde, gerekçeli kararını açıklamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı aşağıdaki suçlardan mahkûm etmiş ve aşağıdaki cezaları vermiştir:
(i) Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası delaletiyle aynı Kanun’un 220. maddesinin 6. maddesi uyarınca, üyesi olmamakla birlikte PKK adına suç işlemekten altı yıl üç ay hapis cezası;
(ii) Türk Ceza Kanunu’nun 152. maddesi uyarınca, mobese kamerasını ve polis aracını taş ve molotof kokteyli atarak tahrip etmeye teşebbüs ettiği gerekçesiyle mala zarar verme suçundan dokuz yıl beş ay on beş gün hapis cezası;
(iii) Türk Ceza Kanunu’nun 265. maddesine aykırı olarak, kamu görevlisinin görevini yapmasını engellemek için cebir kullanmak suçundan iki yıl altı ay hapis cezası;
(iv) Türk Ceza Kanunu’nun 174. maddesi uyarınca, tasarrufunda molotof kokteyli bulundurduğu gerekçesiyle tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması suçundan dört yıl iki ay hapis cezası ve 2.500 Türk lirası (TRY) adli para cezası.
5. Bununla birlikte ilk derece mahkemesi, başvuranın eylemlerinin bir bütün olarak Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. maddesi uyarınca yasaklanan suçu oluşturduğuna hükmederek; PKK lehine propaganda yapma suçundan başvurana ceza verilmemesine karar vermiştir.
6. Yargıtay, 2 Kasım 2012 tarihinde, yukarıda (ii), (iii) ve (iv) maddelerinde belirtilen mahkûmiyetler ve cezalar (bk. 4. paragraf) yönünden ilk derece mahkemesinin kararını onamış; ancak PKK lehine propaganda yapma suçu ile (i) bendinde belirtilen suç yönünden, başvuranın hukuki durumunun 2 Temmuz 2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. maddesinde yapılan değişiklikler ışığında yeniden değerlendirilmesi gerektiğine hükmederek kararı bozmuştur (bu suç için bk. Gülcü/Türkiye, no. 17526/10, § 43, 19 Ocak 2016).
7. İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Mayıs 2013 tarihinde, başvuranı aşağıdaki suçlardan mahkûm etmiş ve aşağıda belirtilen cezaları vermiştir:
(i) Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası delaletiyle aynı Kanun’un 220. maddesinin 6. maddesi uyarınca, üyesi olmamakla birlikte PKK adına suç işlemekten altı yıl üç ay hapis cezası (ilgili dönemde yürürlükte olan söz konusu hükümlerin metni için bk. Işıkırık/Türkiye, no. 41226/09, §§ 30-31, 14 Kasım 2017);
(ii) Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendi uyarınca, PKK propagandası yapma suçundan on ay hapis cezası.
8. İlk derece mahkemesinin gerekçesinin (i) maddesiyle ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“... Buna ek olarak, sanığın 2011/56 sayılı dosyamızda [4 Nisan 2012 tarihli karar] hüküm giydiği ve [Yargıtay’ın onama kararıyla] kesinleşen fiilleri de dikkate alındığında, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasında (son cümle) [ilgili tarihte geçerli haliyle] cezai indirim hükmünün, sanığın silahlı suç örgütü adına işlediği suçların niteliği ve amacı ile suçların işlenme şekli dikkate alınarak, 6352 sayılı Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasında yapılan değişikliğe uygun olarak, takdir yetkisi kapsamında uygulanmaması uygun görülmüştür ve bu bireyselleştirmenin gerekçelerini açıklayan aşağıdaki karar verilmiştir ...
9. İlk derece mahkemesi, kararın (ii) maddesiyle ilgili olarak, başvuranın 23 Haziran 2011 tarihinde PKK’yı destekleyen bir propaganda etkinliğine dönüşen gösteri sırasında kimliğini gizlemek amacıyla yüzünü örtmüş olmasının, PKK lehine propaganda yapma suçunu oluşturduğuna hükmetmiştir.
10. Yargıtay, 25 Şubat 2014 tarihinde, başvurana ilişkin mahkûmiyet kararını onamıştır.
11. Anayasa Mahkemesi, 18 Temmuz 2017 tarihinde, diğer hususların yanı sıra, başvuranın gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetini açıkça dayanaktan yoksun bularak başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin başvuranı mahkûm etme kararının yeterli gerekçe içerdiğine ve davanın sonucuna etkisi olabilecek tüm suçlamalar ile savunma beyanlarının tartışılmasının ardından bu kararın verildiğine hükmetmiştir. İlk derece mahkemesinin kararı ve gerekçeleri temyiz aşamasında onandığından, gerekçeli karar hakkının ihlal edilmediği açıktır.
12. Başvuran, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek ve örgüt lehine propaganda yapmak suçlarından cezaya mahkûm edilmesine ilişkin olarak ulusal mahkemelerin gerekçeli karar verme yükümlülüğünü yerine getirmediğini, bu nedenle hakkında yürütülen ceza yargılamasının hakkaniyete uygun olmadığını ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Başvuran ayrıca, aleyhinde ifade veren iki önemli tanığı (yukarıdaki 2. paragrafta belirtilen iki polis memuru) sorgulama fırsatının kendisine tanınmadığını ileri sürerek Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (d) bendinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Son olarak başvuran, üyesi olmamakla birlikte PKK adına suç işlemekten mahkûm edilmesinin, uygulanabilir Kanun’un öngörülemez bir yorumundan kaynaklandığını iddia ederek Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Kabul Edilebilirlik Hakkında13. Hükümet, şikâyetin, esasen iç hukuk mahkemelerinin olguları değerlendirmeleri, delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ile iç hukukun uygulanmasına dayalı olarak gerekçeli bir karar vermemeleriyle ilgili olduğunu ileri sürerek, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Mahkemeden şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermesini talep etmiştir. Bu nedenle şikâyet, dördüncü derece niteliğindedir; zira ulusal mahkemeler, başvuranın davasını üç yargı aşamasında ayrıntılı bir şekilde ve usulüne uygun olarak incelemişlerdir ve bu mahkemelerin kararları keyfi olarak değerlendirilemez.
14. Başvuran bu iddiaya itiraz etmiştir.
15. Mahkeme, şikâyetin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki gerekçeli karar hakkı gibi ayrı bir usuli güvenceyle ilgili olduğuna dikkat çekmektedir. Dolayısıyla bu şikâyet, dördüncü derece mahkemesi düzeyinde bir şikâyet olarak değerlendirilemez. Bu gerekçeyle, Hükümetin itirazı reddedilmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dahilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir.
Esas Hakkında16. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki gerekçeli karar hakkına ilişkin genel ilkeler, Moreira Ferreira/Portekiz (no. 2) ([BD], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017) ve Ayetullah Ay/Türkiye (no.
29084/07 ve 1191/08, § 128, 27 Ekim 2020) davasında özetlenmiştir Mahkeme, adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesi ile bağıntılı ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadı uyarınca mahkeme kararlarında esas alınan gerekçelerin yeterli düzeyde belirtilmesi gerektiğini yineler. Gerekçelendirme yükümlülüğünün ne derece uygulanması gerektiği, kararın niteliğine göre değişebilmektedir ve davanın kendine özgü koşulları kapsamında belirlenmelidir (bk. García Ruiz/İspanya [BD], no. 30544/96, § 26, AİHM 1999). Karardan, davanın temel meselelerinin ele alındığı açıkça anlaşılmalıdır (bk. Taxquet/Belçika [BD], no. 926/05, § 91, AİHM 2010).
17. Mahkeme, ulusal mahkemelerin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, gerekçeli bir karar verme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediklerini; bu yükümlülüğe, Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası (314. maddenin 2. fıkrası ile birlikte değerlendirildiğinde) uyarınca, başvuranı PKK üyesi olmaksızın bu örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle mahkûm ederken, bu gerekçeleri uygun şekilde belirtme yükümlülüğünü de dâhil ederek, değerlendirmeye davet edilmektedir.
18. Mahkeme bu noktada, bir başvuranın adil yargılanıp yargılanmadığının belirlenmesinde, kendilerine sunulan delilleri değerlendirmek, olguları tespit etmek ve iç hukuku yorumlamak konusunda en uygun konumda olan ulusal mahkemelerin yerine geçmediğini bir kez daha vurgulamaktadır (bk. yukarıda anılan Ayetullah Ay, § 123, bu karardaki diğer atıflarla birlikte). Ayrıca, mevcut delillerin başvuranın mahkûmiyeti için yeterli olup olmadığına ya da başvuranın fiilen suçlu olup olmadığına karar vermek Mahkemenin görevi değildir. Bu konular, ikincillik ilkesine uygun olarak, ulusal mahkemelerin yetki alanına girmektedir (karşılaştırınız Karpenko/Rusya, no. 5605/04, § 80, 13 Mart 2012 ve Mehmet Zeki Çelebi/Türkiye, no. 27582/07, § 50, 28 Ocak 2020). Bununla birlikte, ulusal mahkemeler belirli bir davada argümanları seçerken ve tarafların iddialarını destekleyen delilleri kabul ederken belirli bir takdir yetkisine sahip olsalar da, bir yargı organı kararlarını gerekçelendirerek faaliyetlerini haklı göstermekle yükümlüdür (adli deliller bağlamında bk. yukarıda atıfta bulunulan Ayetullah Ay, § 155).
19. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın eylemlerinin şiddet unsuru içerdiğinin, yani polise taş ve molotof kokteyli atmasının ve başka bir göstericinin direğe monte edilmiş bir mobese kamerasına zarar vermesine yardım etmesinin farkındadır. Bununla birlikte, ilk derece mahkemesi söz konusu şiddet unsurlarına dayanarak, başvuranı tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması, mala zarar verme ve kamu görevlisinin görevini yapmasını engelleme suçlarından halihazırda mahkûm etmiş ve toplam on altı yıl bir ay on beş gün hapis cezasına çarptırmıştır. Daha da önemlisi, bu mahkûmiyet kararı, Yargıtay’ın 2 Kasım 2012 tarihinde verdiği karar ile kesinleşmiştir ve bu nedenle Mahkemenin mevcut davadaki incelemesinin kapsamına girmemektedir (bk. yukarıdaki 4 ve 6. paragraflar). Dolayısıyla Mahkeme, ulusal mahkemelerin başvuranın “PKK adına” hareket ettiği yönündeki tespitinin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasındaki güvencelerle orantılı gerekçelerle desteklenip desteklenmediğini saptamaya çalışacaktır.
20. Bu noktada Mahkeme, ilk derece mahkemesinin 6 Mayıs 2013 tarihli gerekçeli kararında, başvuranın “PKK adına” bir suç işlediğine karar vermesinin nedenlerini yeterince açık bir şekilde belirtmemiş gibi göründüğünü kaydetmektedir. Nitekim, kararın ilgili kısımları şu şekildedir: “... sanığın silahlı suç örgütü adına işlediği suçların niteliği ve amacı ile suçların işlenme şekli dikkate alındığında ... aşağıdaki karar verilmiştir ...” ibaresi, Mahkemenin, ilk derece mahkemesinin hangi temele dayanarak, başvuranın “PKK üyesi olmaksızın PKK adına” hareket ettiği sonucuna vardığını anlamasına imkân vermemektedir. Ayrıca, itiraz edilen gerekçeli kararda, “suçların niteliği ve amacının” veya “işleniş şeklinin” neden ilk derece mahkemesini, başvuranın PKK üyesi olmadan kendisine isnat edilen suçları PKK adına işlediği sonucuna varmasına yol açtığına dair herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Buna göre ve iddianameye göre, başvuranın mahkûmiyetine yol açan fiilleri işlediği gösterinin, Yüksek Seçim Kurulunun İşçi, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu Milletvekili H.D.nin görev süresini sona erdirme kararına karşı protesto amacıyla düzenlendiği göz önünde bulundurularak, Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, başvuranın eylemlerini PKK adına suç işleme suçuyla nasıl ilişkilendirdiğine dair yeterli açıklama yapmadığını düşünmektedir.
21. Yukarıda belirtilenler ışığında Mahkeme, başvuranın PKK üyesi olmaksızın bu örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle mahkûm edildiği davada, ilk derece mahkemesinin söz konusu suçun ciddiyeti ve önemine uygun gerekçeler sunmadığını ve bunun sonucunda başvuranın altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldığını tespit etmiştir (bk. ayrıca yukarıda anılan Gülcü davası, § 112 ve § 114). Buna göre Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, başvuranı PKK üyesi olmaksızın bu örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle mahkûm ederken, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası uyarınca gerekçeli bir karar verme yükümlülüğünü yerine getirmediğine karar vermiştir.
22. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
DİĞER ŞİKÂYETLER23. Mahkeme, davanın olay ve olguları, tarafların beyanları ve yukarıdaki tespitleri dikkate alarak, davada ortaya konan temel hukuki meseleleri incelediği ve Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3 (d) fıkraları ile 7. maddesi kapsamındaki geri kalan iddiaları incelemesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır (bk. Centre for Legal Resources on behalf of Valentin Câmpeanu/Romanya [BD], no. 47848/08, § 156, AİHM 2014).
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI24. Başvuran, manevi tazminat olarak 35.000 avro (EUR) ve başvuru formunun hazırlanması ile Hükümetin görüşlerine cevaben hazırlanan gözlemlerle ilgili elli saatlik hukuki çalışmaya karşılık gelen 7.000 Türk lirası (TRY) (ilgili tarihteki döviz kuruna göre yaklaşık 462 EUR) avukatlık ücreti talep etmiştir.
25. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
26. Manevi tazminata ilişkin olarak Mahkeme, davanın özel koşullarını dikkate alarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönündeki tespitinin, tek başına yeterli bir adil tazmin oluşturduğu kanaatindedir ve bu başlık altında herhangi bir tazminat miktarına hükmetmemiştir. Mahkeme, en uygun tazmin şeklinin başvuranın, eğer dilerse, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağını tekrarlamıştır (bk. yukarıda anılan Ayetullah Ay, no. 59453/10, § 203). Bu doğrultuda, Mahkeme bu başlık altında herhangi bir tazminata hükmetmemiştir.
27. Mahkeme, kendisine sunulan belgeleri dikkate alarak, başvuranın Mahkeme önündeki yargılama masraf ve giderleri için talep edilen miktarın tamamının, başvurana tahakkuk edebilecek her türlü vergi tutarı da eklenerek ödenmesini makul bulmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Üyesi olmamakla birlikte PKK adına suç işlemekten başvuranın mahkûm edilmesine ilişkin olarak ulusal mahkemelerin gerekçeli karar verme yükümlülüğünü yerine getirmediğine dair Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddeleri ile 7. maddesi kapsamında yapılan şikâyetlerin kabul edilebilirlik ve esas bakımından incelenmesine gerek olmadığına;- Davalı Devlet tarafından, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 462 avro (dört yüz altmış iki avro) ödenmesine;
Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 9 Aralık 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Pauliine Koskelo
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan