AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
TUTAKBALA / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 38059/12)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
17 Mayıs 2022
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Tutakbala / Türkiye davasında,
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Gilberto Felici,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvuruyu (38059/12 no.lu), üç Türk vatandaşının (başvuranların listesi ve ilgili açıklamalar, ekte bulunan tabloda yer almaktadır) (“başvuranlar”) İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 17 Nisan 2012 tarihinde Mahkemeye başvurmasını, başvurunun Türkiye temsilcisi olan, Adalet Bakanlığı bünyesinde Daire Başkanı H. A. Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi yönündeki kararı ve tarafların görüşlerini dikkate alarak, 26 Nisan 2022 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Dava, Bozkaya Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde, 18 Mart 2006 tarihinde vurularak yaralanması sonucu hayatını kaybeden polis memuru Mehmet Tutakbala (M.T.) ile ilgilidir. Söz konusu tarihte, yaşanan bir tartışmanın ardından, memur M.S.G. şarjörünü bir meslektaşının üzerine boşaltmıştır. Pek çok polis memuru, terör saldırısını önceden tahmin ederek, -H.K. gibi çekilen silahlarla veya H.A. gibi nişan alan silahlarla- saldırıda bulunmuştur. Tuvalete ulaşanlar, M.S.G.’nin tabancasını kendilerine doğrulttuğunu görmüşler ve paniğe kapılarak, geriye gitmişler ve böylelikle, bir karışıklığa neden olmuşlardır; M.T., birkaç el silah sesi daha duyulduğunda, tökezleyen ve silahlarını düşüren H.A. ve H.K.’nın yakınında bulunmaktaydı; bu grubun arkasında bulunan T.Ö., M.T.’nin düştüğünü görmüş, ilgiliyi ayağa kaldırmaya çalışmış, ancak bunu başaramamıştır. Karnının üzerine yatmış halde olan M.T., başının arkasından vurulmuştur. M.T., daha sonra 5 Mayıs tarihinde hastanede hayatını kaybetmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA2. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddelerini ileri sürerek, soruşturma makamlarını, bu ölümü aydınlatmak için bazı önemli tedbirleri almamakla ya da gerçeği bilerek gizlemekle suçlamaktadırlar.
3. Bu şikâyetlerin içeriği dikkate alındığında, yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında inceleme yapılması uygun olacaktır.
4. Hükümete göre, başvuru, olayın kasıtlı bir eylemden kaynaklanmaması nedeniyle, bu hükümle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamakta ve sonuç olarak, yalnızca tazminata ilişkin idari yargılamanın incelenmesi gerekmektedir.
Ayrıca, İzmir İdare Mahkemesi tarafından ödenmesine karar verilen maddi ve manevi tazminat bağlamında M.T.’nin anne ve babasına 6 Ekim 2016 tarihinde ödenen, 19.274,41 Türk lirası (TRY) tutarındaki meblağ ve İçişleri Bakanlığı tarafından ilgilinin babasına “ölüm yardımı” olarak ödenen, 6.500 TRY tutarındaki meblağ (toplamda yaklaşık 57.900 avro) dikkate alındığında, ilgililer, herhangi bir ihlalden dolayı mağdur olduklarını iddia edemeyeceklerdir.
Dahası başvuru, süresinden önce sunulmuştur, zira bu tam yargı davasına ilişkin temyiz başvurusu, Danıştay nezdinde halen derdesttir.
5. Bu itirazların kaçınılmaz bir şekilde şikâyetlerin özüyle bağlantılı olması nedeniyle, itirazların esasla birleştirilmesi gerekmektedir; bununla birlikte, Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen bir başka gerekçeyle, açıkça dayanaktan yoksun veya kabul edilemez olmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
6. Mevcut davaya ilişkin ilkeler, Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye ([BD], no. 24014/05, §§ 130, 131, 169 ila 182, 14 Nisan 2015) kararında özetlenmektedir; ayrıca karşılaştırılabilir bir durumla ilgili olan Beker/Türkiye davasını (no. 27866/03, §§ 41 ve 42, 24 Mart 2009) hatırlatmak gerekmektedir.
7. Hükümet, soruşturmaların tarafsız ve bağımsız bir Cumhuriyet savcılığı tarafından yürütüldüğünü belirtmektedir; Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine, soruşturma ekipleri, olaydan beş dakika sonra harekete geçmişlerdir; ekipler olay yerini ve burada bulunan bütün silah ve mühimmatları muhafaza altına almışlardır. Bu ekipler, polis memurlarının ve mağdurların bağlı oldukları Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğüyle herhangi bir bağlantısı olmaksızın, Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürlüğüne bağlı olarak görev yapmaktaydılar.
Dolayısıyla, soruşturma makamlarının vardıkları sonuçtan ayrılmaya imkân veren herhangi bir unsur bulunmamaktadır: Olay yerinde bulunan nesneler arasında, M.T.ye ait olan X38777A-02 numaralı yarı otomatik Beretta’dan gelen “bir kovan ve bir mermi çekirdeği” yer almaktaydı (21 Mart 2006 tarihli balistik bilirkişi incelemesi); bu nedenle, M.T., karışıklık sırasında kazara kendisini vurmuştur.
8. Mahkeme, Hükümetin görüşlerinin, olayın seyri hakkındaki endişelerini gidermeye veya kendi kendine yaralanmaya ilişkin resmi iddiayla ilgili oluşan ciddi şüpheleri ortadan kaldırmaya imkân vermediğini üzüntüyle kaydetmektedir. Başvuranlar tarafından belirtilen eksikliklerin her biri üzerinde durmak zorunda kalmadan, polis idaresinin müdahalesi olmaksızın devreye giren tek bilirkişi olan Ceza Avukatı G.U.’nun tespitlerini hatırlatmak yeterlidir.
G.U.’nun vardığı suçlayıcı sonuçlara, ulusal düzeyde veya Mahkeme önünde itiraz edilmemiş ya da bunlar reddedilmemiştir; bu sonuçlar yalnızca, 29 Mart 2007 tarihli nihai kararında şu sonuca varan İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi dışında gizlenmiştir: M.S.G.’nin atışları ile bu atışların ulaşamayacağı bir yerde meydana gelen M.T.’nin ölümü arasında herhangi bir bağlantının kurulamaması nedeniyle, “Mehmet Tutakbala, tuvalete giren görevliler tarafından yaşanan arbedenin ortasında ‘öldürülmüş’ olabilirdi”, ayrıca M.T. hakkında işlenen “suçun Cumhuriyet Savcılığına bildirilmesi” gerekmekteydi.
9. G.U.’nun vardığı sonuçlar, şu şekilde özetlenmektedir: Ö.D.’nin öldürülmesinin ardından, polis memurları, bir ila üç -çoğuna göre iki- olmak üzere, yeni ateş sesleri duyduklarını belirtmektedirler. M.T.’nin silahı, şarjörü takılı ve 15 mermi ile doldurulmuş bir halde bulunmuştur; namlusu boştur; toplanan kovanlardan birinin ve mermi çekirdeklerinden birinin, bu silahtan gelmiş olması muhtemeldir.
Oysa bu model silahlar, 15 mermi kapasitelidir. 16. merminin namluya takılması durumunda, şayet 16. mermi takılı bir şarjör ile atılırsa, 15. mermi kendiliğinden namluya yerleşecek ve şarjörde yalnızca 14 mermi kalacaktır. Tam dolu şarjörlü ve boş namlulu bir silahtan ateş edildiği iddiası yalnızca 16. merminin buraya takılı olması ve şarjörün yanlış takılmış olması halinde öngörülebilir olmaktadır; oysa M.T.’nin silahında “herhangi bir mekanik arızanın bulunmadığı” belirtilmektedir. Adli Tıp Kurumuna göre, ölüme yol açan mermi, oksipital bölgenin sol üst tarafından girmiş ve arkadan öne, aşağıdan yukarıya doğru giden bir yol izlemiştir. Atış mesafesinin belirlenmesine ilişkin zorluklara rağmen, “bu özellikleri gösteren bir yaraya, hiçbir durumda, hangi elini kullanırsa kullansın, müteveffa tarafından ateşlenen bir silah neden olamaz.”
10. Dolayısıyla, Cumhuriyet Savcısı’nın, M.T.’nin her şeye rağmen görünüşe göre kullanılmayan bir silahla kendisini başının arkasından vurduğu sonucuna varılması yönündeki ısrarı, her türlü mantıktan uzaktır, zira M.T.’nin başına isabet eden mermi olay yerinde bulunamamıştır; bu durumun kapalı bir yerde nasıl mümkün olabileceğini hiç kimse açıklamamıştır. Üstelik, bu merminin bulunmaması, son bir mantıksızlığı ortaya koymaktadır: -Balistik inceleme yapan bilirkişiler tarafından iddia edildiği gibi- olay yerinde bulunan kovanlardan birinin ve mermi çekirdeklerinden birinin M.T.’nin silahından gelmiş olması halinde, soruşturma makamları, M.T.’yi yaralayan ve bulunamayan ikinci mermi çekirdeğinin kaynağını açıklamaya çalışmışlar mıdır? Cumhuriyet Savcısı’nın vardığı sonuçların kabul edilmesinin gerekmesi halinde, dolayısıyla, M.T.’nin bir değil, iki mermiyle -biri havaya, diğeri başının arkasına olmak üzere- ateş ettiğinin ve bunu yapmak için 17 merminin yerleştirilebileceği sıra dışı bir silaha sahip olduğunun kabul edilmesi gerekirdi.
11. Böylesine ihtimal verilmeyen bir senaryoyla karşı karşıya kalan başvuranlar, soruşturmanın daha kötü bir açıklamayı gizleyebileceğini, yani Ağır Ceza Mahkemesi tarafından da belirtildiği üzere, arbede sırasında M.T.’nin yakınında bulunan bir diğer polis memuru tarafından, kazara da olsa, işlenen bir suçun üstünü örtmek için birimin üst düzey görevlileri tarafından birlikte bir plan yapıldığını düşünme hakkına sahiptirler.
12. Nitekim başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan suçlamayı dikkate almayan Cumhuriyet savcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına karşı sundukları 28 Ocak 2011 tarihli itirazları çerçevesinde, polis memurlarını, M.T.’nin panik esnasında H.A. tarafından kazara yaralandığını anlatırken duyduklarını ileri sürmüşlerdir. H.A., amiri A.G.ye “Sanırım, onu ben vurdum” demiş, ancak A.G., H.A.’nın evli ve çocuklarının olması nedeniyle, “Bunu başka yerde söyleme, o kendisini vurdu” şeklinde cevap vermiştir; amir M.K.’ya da bilgi verilmiştir.
Hâkimler, bu iddiaya önem vermişlerdir. Hâkimler, H.K. ve T.Ö.’nün ayrıntılı olarak yeniden sorgulanmalarının ardından, kasıtsız adam öldürmek suçundan H.A. hakkında ve delilleri yok etmek suçundan A.G. ve M.K. hakkında soruşturma açılmasına karar vermişlerdir.
13. Hâlbuki faillerden hiçbiri, karışıklık sırasında, H.A. ve H.K.’nın tökezleyerek, silahlarını düşürdükleri ve H.A.’nın silahının nişan aldığı yönündeki itiraz edilmeyen olguya rağmen, yalnızca inkâr etmekten ibaret olan ifadeleri kabul eden Cumhuriyet savcısı tarafından tedirgin edilmemiştir.
Öncelikle, T.Ö.’ye, H.A. ve H.K.’nın silahlarını, Amir V.A.’ya, ardından 18 Mart 2006 tarihli resmi bilirkişi raporunu imzalayan kişilere teslim etmek için bunları geri almakta ısrar ederek, olay yerini hangi sebeple kirlettiğinin ve bu kadar çok elde tutulan bu iki silahta nasıl herhangi bir parmak izinin bulunmadığının sorulması gerekirdi.
İkinci olarak ve daha da önemlisi, M.S.G.’nin atışlarını müteakip birkaç el ateş edilmesi nedeniyle, H.A. ve H.K.’ya, sırasıyla en az bir ve üç el olmak üzere, nereden ve neden ateş ettiklerinin sorulması gerekirdi, zira olayın sonunda, aynı bilirkişi raporuna göre (ibidem), bunların şarjörlerinde 15 değil, yalnızca sırasıyla 14 ve 12 mermi bulunmaktaydı.
14. Dolayısıyla, daha önce Beker davasında (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan karar, §§ 51 ve 52) olduğu gibi, söz konusu soruşturmalar açıkça yetersiz kalmış ve pek çok soruyu yanıtsız bırakmıştır ve böylelikle, M.T.’nin kendisini yaraladığı kabul edilemeyecektir. Aksini ileri sürmek, M.T.’nin, 16 mermiden daha fazla bir kapasiteye sahip sıra dışı silahıyla bile ateş etmeksizin, yine de, biri başının arkasına olmak üzere, iki el ateş ettiğinin hayal edilmesi anlamına gelebilecektir.
15. Dolayısıyla, başından beri, M.T.’nin kendisini kazara yaralaması ve kasıtsız olsun ya da olmasın, adam öldürme iddiasının savunulabilir olarak kalması hususları, öncelikle ve açık bir şekilde tespit edilmemiştir; ayrıca Devletin, M.T.’nin ölümüne yol açan yaralanmanın, özellikle polis memurlarının bilgisi dâhilinde olan koşullarda, polisin münhasır denetimi altındaki bir bölgede meydana gelmesi nedeniyle, bu yaralanmaya ilişkin makul bir açıklama sunma yönünde kaçınılmaz bir görevi bulunmaktaydı (yukarıda anılan Beker kararı, § 42). Bu amaçla, Sözleşme’nin 2. maddesi, resmi makamların nihai olarak kabul ettikleri resmi iddianın kapsamının bu hususu etkilemediği, zira soruşturma yapma yükümlülüğünün şüphesiz, mevcut iddiaların reddedilmesini ya da doğrulanmasını amaçladığı göz önünde bulundurulduğunda, şikâyet edilen ölüme neden olan koşullara ışık tutacak nitelikte bir soruşturmanın yapılmasını gerektirmekteydi (yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararları, §§ 130 ila 133).
16. Mevcut davada, Devlet, söz konusu görevi yerine getirememiştir; iki başvurana ödenen tazminat nedeniyle kendisini bu görevden muaf sayamaz, (yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararları, § 134, ve Erkan/Türkiye (k.k.), no. 41792/10, §§ 54 ila 62, 28 Ocak 2014).
17. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin itirazını tüm yönleriyle reddetmekte ve Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI18. Başvuranların her biri, manevi tazminat bağlamında 50.000 avro (toplam 150.000 EUR) talep etmektedir.
19. Hükümet, bu meblağın aşırı olduğu kanaatine varmaktadır.
20. Başvuranların tespit edilen ihlal nedeniyle ıstırap yaşadıkları konusunda herhangi bir şüphe bulunmasa da, bu bağlamda İzmir 2. İdare Mahkemesinin 6 Nisan 2016 tarihli kararı uyarınca, başvuranlar Ayşegül ve Selahattin Tutakbala’ya manevi tazminat olarak ödenen, 60.000 Türk lirası (TRY) (ilgili tarihte yaklaşık 18.750 avro) tutarındaki meblağın göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bununla birlikte, buna ilişkin temyiz başvurusuyla ilgili yargılama, Danıştay önünde halen derdesttir ve Ayşegül ve Selahattin Tutakbala’nın, kısmen de olsa, bu meblağı geri ödemekle yükümlü oldukları göz ardı edilemeyecektir.
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması hususu, bir karara bağlanmamış olup, söz konusu başvuranlar açısından -daha sonraki prosedürle aynı şekilde- saklı tutulmalıdır (Saçılık ve diğerleri/Türkiye, no. 43044/05 ve 45001/05, § 112, 5 Temmuz 2011).
21. Buna karşın, Mahkeme, kendi içtihadı ışığında hakkaniyete uygun olarak karar vererek (yukarıda anılan Beker kararı, § 64), müteveffanın erkek kardeşi olan başvuran Murat Tutukbala’ya, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 5.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Hükümetin itirazlarının reddedilmesine ve başvurunun kabul edilebilir olduğunun belirtilmesine;Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı Devletin, başvuran Murat Tutakbala’ya, üç aylık bir süre içinde, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 5.000 EUR (beş bin avro) tutarındaki meblağı ödemekle yükümlü olduğuna ve bu başvurana ilişkin olarak adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine;b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun, başvuranlar Ayşegül Tutakbala ve Selahattin Tutakbala tarafından maruz kalınan manevi zararla ilgili olarak bir karara bağlanmamasına; sonuç olarak,a) Bu hususun saklı tutulmasına;
b) Hükümetin ve başvuranların, mevcut kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren on iki aylık bir süre içinde bu husus hakkında yazılı görüşlerini Mahkemeye sunmaya ve özellikle, kendi aralarında varabilecekleri her türlü anlaşmadan Mahkemeyi haberdar etmeye davet edilmelerine;
c) Daha sonra yapılacak yargılama usulünün saklı tutulmasına ve gerektiği takdirde, bunu belirleme konusunda Başkan’ın yetkili kılınmasına karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince, 17 Mayıs 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
EK
Başvuranların Listesi
38059/12 No.lu Başvuru
No.
Adı
SOYADI
Doğum/Kayıt Yılı
Uyruğu
İkamet Yeri
1.
Ayşegül TUTAKBALA
1956
Türk
Mardin
2.
Murat TUTAKBALA
1984
Türk
Mardin
3.
Selahattin TUTAKBALA
1951
Türk
Mardin