AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
URFANİ YILDIZ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 59173/08)
KARAR
STRAZBURG
13 Haziran 2017
İşbu karar kesinleşmiş olup, şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Yıldız / Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Urfani Yıldız’ın ("başvuran") 3 Aralık 2008 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 59173/08) bulunmaktadır.Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat G. Günay tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Başvuran hakkında yürütülen ceza davasının süresine ve hakkaniyete uygunluğuna ilişkin şikâyetler, 11 Ocak 2011 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1964 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.Olayların meydana geldiği dönemde, başvuran, Ermenek Cezaevinde (Karaman) hapis cezası çekmektedir.20 Aralık 2000 tarihinde, başvuran ile cezaevi görevlileri arasında üst araması sırasında bir arbede yaşanmıştır. Cezaevi idaresi, 21 Aralık 2000 tarihinde, bu olaylar hakkında bir tutanak düzenlemiştir.Başvuran, 3 Ocak 2001 tarihinde, Ermenek Cezaevinin Müdürü ve Müdür Yardımcısı da dâhil olmak üzere, cezaevinin pek çok görevlisi hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, bu kişilerin 20 Aralık 2000 tarihli müdahaleleri sırasında kendisine hakaret ettiklerini ve sopalarla vurduklarını iddia etmiştir.Ermenek Cumhuriyet Savcısı ("savcı"), 2 Şubat 2001 tarihinde, başvuranı avukat yardımı olmaksızın şikâyetçi olarak dinlemiştir. Başvuran, 20 Aralık 2000 tarihli arbedeye ilişkin olayları kendi anlatımıyla dile getirmiş ve cezaevi personeli tarafından kendisine hakaret edildiğini ve darp edildiğini ileri sürmüştür.29 Mart 2001 tarihli iddianameyle, savcı, başvuranı memura hakaret etmek ve direnmekle suçlamıştır. Savcı, iddianamesinde şunları belirtmiştir: 20 Aralık 2000 tarihinde, Ermenek Cezaevinde, Cezaevi Müdür Yardımcısı ile başvuran arasında bir arbede yaşanmıştır; başvuran Cezaevi Müdür Yardımcısı’na hakaret etmiştir; Müdür Yardımcısı, düzeni yeniden sağlamak amacıyla diğer memurlarla birlikte hücreye girmeye çalışmıştır; başvuran ve aynı hücrede kalan üç arkadaşı, Müdür Yardımcısı’nın ve memurların üzerine dolap kapakları, sandalyeler, bardaklar ve diğer eşyaları atmışlardır.
Savcı aynı zamanda, başvurana yönelik darp ve yaralama nedeniyle, Cezaevi Müdür Yardımcısı Y.I. ve Cezaevi Başgardiyanı H.Ş. hakkında da ceza soruşturmaları başlatmıştır. Ayrıca, savcı aynı gün, Cezaevi Müdürü S.K. hakkında delil yokluğundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Ceza davası, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi önünde başlamıştır. İlk duruşma sırasında, 11 Mayıs 2001 tarihinde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun ("eski CMUK") 135. maddesi uyarınca sahip olduğu haklara dair bilgilendirilmesinin ardından başvuran, avukat yardımını reddetmiş ve kendisini bizzat savunmak istediğini dile getirmiştir. Başvuran, olaylara ilişkin kendi anlatımını sunmuş ve mahkemeden, kendi ifadesine göre, arbede sırasında barikat olarak bir dolabı kullanmasının mümkün olmadığının tespit edilmesi amacıyla olay yerinde keşif yapılmasını talep etmiştir. Başvuran ayrıca, savcı huzurunda şikâyetçi olarak verdiği ifadenin ve savcıya sunduğu suç duyurusunun içeriğini doğrulamıştır. Başvuran, Cezaevi idaresi tarafından düzenlenen tutanakta olayların doğru şekilde anlatılmadığını eklemiştir. Son olarak, başvuran, duruşmalara katılmaktan muaf tutulmayı talep etmiş ve bu talebi mahkeme tarafından kabul edilmiştir.Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi, 20 Eylül 2001 tarihinde, başvurana dosyada yer alan yeni unsurlar bakımından kendisini yeniden savunma imkânı vermek amacıyla ilgilinin bir sonraki duruşmaya çağrılmasına karar vermiştir. Başvuran dolayısıyla, 27 Eylül 2001 tarihli duruşmaya katılmıştır: Önceki duruşmalar sırasında başvuranın yokluğunda dinlenen tanıkların beyanları okunmuştur. Başvuran, önceki savunma vasıtalarını yinelemiş, suçlamayı reddetmiş ve beyanların kendisi aleyhine olan bölümlerine itiraz etmiştir. 27 Aralık 2001 tarihli kararla, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranı, memura hakaret ve direnme nedeniyle, yedi ay on gün hapis cezasına ve 83.655.000 eski Türk lirası (TRL)[1] para cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın suçluluğunu tespit etmek için 21 Aralık 2000 tarihli tutanağa ve tanıkların beyanlarına dayanmıştır. Söz konusu mahkeme, delil yokluğundan Y.I. ve H.Ş.nin beraatine karar vermiştir.Başvuran, 21 Ocak 2002 tarihinde, Yargıtay nezdinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran bilhassa, Asliye Ceza Mahkemesi tarafından olaylara ve delillere ilişkin yapılan değerlendirmeye itiraz etmiş ve kötü muamelelere maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, ilk derece mahkemesini, 20 Aralık 2000 tarihli arbede sırasında barikat olarak bir dolabı kullandığı yönündeki iddiayı reddederek dile getirdiği olay yerinde keşif yapılması yönündeki talebini dikkate almamakla suçlamıştır.8 Mayıs 2002 tarihli kararla, Yargıtay, memura hakaret nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesine ilişkin Asliye Ceza Mahkemesinin 27 Aralık 2001 tarihli kararını onamıştır. Yüksek Mahkeme, bütün delillerin, suçlama argümanlarının ve savunma vasıtalarının, ilk derece mahkemesi tarafından ortaya konularak ele alındığını ve mahkumiyet kararının doğru ve tutarlı verilere dayandığını tespit etmiştir. Memura direnme suçuna ilişkin olarak, Yargıtay, Asliye Ceza Mahkemesinin başvuranın eylemlerinin Cezaevi idaresine karşı isyan suçu teşkil edip edemeyeceğini incelemediği gerekçesiyle, söz konusu kararı bozmuştur. Son olarak, Yargıtay, kararın Y.I. ve H.Ş.nin beraatine hükmeden kısmını onamıştır.Ceza davasına, başvuranın yokluğunda Ermenek Asliye Ceza Mahkemesinde devam edilmiştir. Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi, 20 Aralık 2002 tarihinde, bu süre zarfında Nazilli Cezaevine nakledilen başvuranın savunmasının alınması amacıyla, Nazilli Asliye Ceza Mahkemesine istinabe talebi göndermiştir.Başvuran, 6 Mart 2003 tarihinde, Nazilli Asliye Ceza Mahkemesi huzurunda ifade vermiştir. Eski CMUK’un 135. maddesi uyarınca savunma haklarına dair bilgilendirilmesinin ardından başvuran, avukat yardımını reddetmiş ve kendisini bizzat savunmak istediğini dile getirmiştir. Başvuran aynı zamanda, duruşmalara katılmaktan muaf tutulmayı talep etmiştir. Ayrıca başvuran, savunması için herhangi bir ek süre talep etmediğini bildirmiş ve 11 Mayıs 2002 tarihli duruşmada verdiği ifadeleri tekrar etmiştir. Başvuran özellikle, 20 Aralık 2000 tarihli arbede sırasında barikat kurmasının mümkün olmadığını, zira kendi ifadesine göre, hücresinde herhangi bir mobilya bulunmadığını belirtmiştir.Başvuran, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yirmi duruşmanın hiçbirine katılmamıştır. 31 Mart 2005 tarihli duruşmanın sonunda, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranı memura direnme nedeniyle beş ay on beş gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Söz konusu mahkeme, başvuran ile cezaevi personeli arasında yaşanan arbede sırasında, başvuran ve aynı hücrede kalan arkadaşlarının, hücrelerinin kapısının arkasına dolaplar koyarak barikat kurdukları ve ardından, hücreye giren memurların üzerine eşyalar attıkları kanaatine varmıştır.Başvuran, 26 Nisan 2005 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, önceki savunma vasıtalarına atıfta bulunarak, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesinin kararına itiraz etmiştir.6 Aralık 2006 tarihli kararla, Yargıtay, yeni Ceza Kanunu’nun ve yeni CMK’nın 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi sebebiyle, 31 Mart 2005 tarihli kararı bozmuştur. Bu süre zarfında, başvuran, belirtilmeyen bir tarihte tahliye edilmiştir.Ceza yargılamasına Ermenek Asliye Ceza Mahkemesinde devam edilmiştir. 10 Ocak 2007 tarihinde, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi, 6 Aralık 2006 tarihli Yargıtay kararı konusunda başvuranın savunmasının alınması amacıyla istinabe talebi göndermiştir.Başvuran, 14 Mayıs 2007 tarihinde, Kartal Asliye Ceza Mahkemesi (İstanbul) huzuruna çıkarılmıştır. Bu mahkeme, istinabe talebi üzerine, başvuranı, kendisi tarafından seçilen ya da res’en atanan bir avukatın yardımından yararlanma hakkının bulunduğuna dair bilgilendirmiştir. İlgili, avukat yardımını reddetmiş, kendisini bizzat savunmak istediğini belirtmiş ve duruşmalara katılmaktan muaf tutulmayı talep etmiştir. Başvuran, önceki savunma vasıtalarını yeniden sunarak, olay yerine keşif yapılmasını talep etmiştir ve ilgilinin ifadesine göre, bu keşif, barikat olarak bir dolabı kullanmasının mümkün olmadığını ortaya koyabilecektir.4 Temmuz 2007 tarihli kararla, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesi, 31 Mart 2005 tarihli kararını yinelemiştir.Başvuran, 4 Ağustos 2007 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, olaylara ilişkin kendi anlatımını tekrar etmiş ve mahkeme tarafından yapıldığı şekliyle olaylara ilişkin değerlendirmeye itiraz etmiştir. Başvuran ayrıca, olay yerine keşif yapılmamasından şikâyet etmiştir. 12 Haziran 2008 tarihli kararla, Yargıtay, Ermenek Asliye Ceza Mahkemesinin 4 Temmuz 2007 tarihli kararını onamıştır. Yüksek Mahkeme, bütün delillerin, suçlama argümanlarının ve savunma vasıtalarının, ilk derece mahkemesi tarafından ortaya konularak ele alındığını ve suçluluk kararının doğru ve tutarlı verilere dayandığını tespit etmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanun’la yürürlükten kaldırılan ve 4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Kanun’dan doğan eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 135. maddesinin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"(...) Cumhuriyet Savcısı tarafından ifade almada ve hâkim tarafından sorguya çekilmede aşağıdaki hususlara uyulur:
(...)
2. Kendisine isnat edilen suç anlatılır.
3. Müdafi tayin hakkının bulunduğu, müdafi tayin edebilecek durumda değilse baro tarafından tayin edilecek bir müdafi talep edebileceği ve onun hukuki yardımından yararlanabileceği (...) bildirilir. (...)
4. İsnad edilen suç hakkında açıklamada bulunmamasının (...) hakkı olduğu söylenir.
5. Şüpheden kurtulması için somut delillerinin toplanmasını talep edebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan [şüphe sebeplerini] [ortadan kaldırmak] ve lehine olan hususları ileri sürmek imkânı verilir.
(...)"
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Yargılamanın süresine ilişkin şikâyet hakkında Başvuran, hakkında açılan ceza davasının süresinden şikâyetçi olmaktadır. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)"
1. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamında kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın hizmet kusuru nedeniyle Adalet Bakanlığına karşı İdare Mahkemesinde tazminat davası açarak, yargılamanın süresine ilişkin şikâyetini sunma imkânına sahip olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, tazminat talebini reddeden Edirne İdare Mahkemesinin kararını söz konusu yargılamanın süresi nedeniyle bozan Danıştay’ın kararını bildirmektedir. Başvuran, davaya ilişkin koşullarda, iç hukukun kendisine yargılamanın süresinden şikâyet etmek için bu tür bir davayı açma imkânı vermediğini ileri sürmektedir.Mahkeme daha önce, olayların meydana geldiği dönemde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında, başvuranın davasının makul sürede görülmesini isteme hakkının ihlal edilmesi neticesinde yaptırım uygulanmasına imkân verecek bir başvuru yolunun iç hukukta mevcut olmadığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Daneshpayeh/Türkiye, No. 21086/04, § 37, 16 Temmuz 2009, ve Ümmühan Kaplan/Türkiye, No. 24240/07, § 58, 20 Mart 2012). Mahkeme daha önce de, somut olayın koşullarına benzer koşullarda bu türden bir itirazı reddettiğini hatırlatmaktadır (Aydan/Türkiye, No. 16281/10, § 122, 12 Mart 2013, ve Şevket Kürüm ve diğerleri/Türkiye, No. 54113/08, § 57, 25 Kasım 2014). Mevcut davaya gelince, Mahkeme, bu içtihattan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir. Mahkeme, Ümmühan Kaplan (yukarıda anılan karar) davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından, Türkiye’de tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun oluşturulduğunu vurgulamaktadır. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında (No. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını, yani söz konusu yeni hukuk yolunu kullanmadıkları gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu karara varırken, Mahkeme, özellikle, bu yeni hukuk yolunun, ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve yargılamanın süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi açısından makul perspektifler sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme, aynı zamanda, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan karar, § 59), özellikle Hükümete daha önce tebliğ edilen aynı tür başvuruların incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, Hükümetin, somut olayda bu yeni hukuk yolu hakkında herhangi bir itiraz ileri sürmediğini kaydetmektedir. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, mevcut başvurunun incelemesini sürdürmeye karar vermektedir. Bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, Mahkeme, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
2. Esas hakkındaHükümet, somut olayda, yargılamanın süresinin, davanın karmaşıklığı, birbirini izleyen istinabe talepleri ve yeni Ceza Kanunu ile yeni CMK’nın yürürlüğe girmesi dikkate alındığında aşırı olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadır.Başvuran, Hükümetin iddialarına karşı çıkmaktadır ve Hükümet tarafından ileri sürülen gerekçelerin, somut olayda yaklaşık yedi buçuk yıl süren bir yargılama süresini haklı gösteremeyeceği kanaatine varmaktadır.Mahkeme, dikkate alınması gereken sürecin 29 Mart 2001 tarihli iddianameyle başladığını ve 12 Haziran 2008 tarihli Yargıtay kararıyla sona erdiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla yargılama, iki dereceli bir yargılama sürecinde yaklaşık yedi yıl üç ay sürmüştür.Mahkeme, yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşullarına göre ve içtihadında belirtilen kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı ile başvuranların ve yetkili makamların tutumları dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bk., diğer birçok karar arasından, Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], No. 25444/94, § 67, AİHM 1999-II).Mahkeme ardından, mevcut davadaki sorunlara benzer sorunların ileri sürüldüğü pek çok davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Pélissier ve Sassi kararı). Somut olayda kendisine sunulan bütün unsurları incelemesinin ardından, Mahkeme, Hükümetin mevcut davada farklı bir sonuca varmasını sağlayacak herhangi bir olgu ya da argüman sunmadığı kanısına varmaktadır. Bu konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak, Mahkeme somut olayda, ihtilaf konusu yargılama süresinin aşırı olduğu ve "makul süre" gerekliliğini karşılamadığı kanaatine varmaktadır.Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
B. Davanın hakkaniyete uygunluğuna ilişkin şikâyetler hakkında
Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek başvuran, mahkûmiyet kararının, kendi ifadesine göre, yasaya aykırı tutanaklara ve iddia makamı tarafından sunulan tanıkların beyanlarına dayandırıldığı gerekçesiyle, davanın hakkaniyete uygun olmamasından şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 3. fıkrasının b) bendi ile 13. maddesi kapsamında başvuran, Asliye Ceza Mahkemesi tarafından delilleri incelemesine izni verilmemesi, cezaevi güvenlik kamera kayıtlarının sunulmaması ve olay yerinde keşif yapılmasının reddedilmesi nedeniyle savunmasını hazırlamak için gerekli kolaylıklara sahip olmadığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 3. fıkrasının b) bendi bağlamındaki şikâyetini ileri sürmesine imkân verebilecek bir iç hukuk yolunun mevcut olmamasından şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 3. fıkrasının c) bendi açısından başvuran, ceza mahkemelerinde açılan dava sırasında avukat yardımından yararlanmadığını ileri sürmektedir. Son olarak, başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ve 3. fıkrasının d) bendine dayanarak, ulusal mahkemelerin delillerin incelenmesine ve tanıkların çağrılmasına yönelik talebini kabul etmediği gerekçesiyle, lehte ve aleyhte tanıkları sorgulama ve sorgulatma hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve 3. fıkrasının b), c) ve d) bentleri açısından incelenmesinin uygun olduğu kanısına varmaktadır. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan (...) bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
(...)
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddi olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullarda davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
(...)"Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamındaki kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın avukat yardımından yararlanmadığı, kendi savunmasını hazırlamak için gereken kolaylıklara sahip olmadığı ve iddia makamı tarafından sunulan tanıkları sorgulama veya sorgulatma imkânının bulunmadığı gerekçesiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki şikâyetini ulusal mahkemeler önünde dile getirmediğini ileri sürmektedir. Özellikle başvuranın 21 Ocak 2002, 26 Nisan 2005 ve 4 Ağustos 2007 tarihlerinde sunduğu temyiz başvurularına atıfta bulunarak, Hükümet, başvuranın yalnızca kötü muamelelerden ve yerel mahkemeler tarafından davasının yeterince incelenmemesinden şikâyet ettiğini iddia etmektedir.Başvuran, bu bağlamda kendisinin herhangi bir talepte bulunmamasına rağmen, ulusal mahkemelerin kendisinin savunma haklarından yararlanmasını sağlamakla yükümlü oldukları yönünde cevap vermektedir. Başvuran ayrıca, duruşmalara katılmaktan muaf tutulması yönündeki talebinin, cezaevi ve mahkeme arasında yaptığı yolculuklar sırasında maruz kaldığı kötü muamelelerden ve zorluklardan kaynaklandığını iddia etmektedir. Başvuran, ulusal mahkemeler önünde avukat yardımından faydalanmayı istemediğini belirttiğinde, avukat yardımını reddetmesinin yalnızca söz konusu duruşmayla ilgili olduğunu eklemektedir.Mahkeme, Sözleşme ile kurulan koruma mekanizmasının insan haklarını güvence altına alan ulusal sistemlere nazaran ikincil bir nitelik taşımasının büyük önem arz ettiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Sözleşmeci devletlerin Sözleşme uyarınca yükümlülüklerine riayet edip etmediklerini denetlemekle görevlidir. Mahkeme, Sözleşme ile güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklere ulusal düzeyde riayet edilmesini ve korunmasını sağlamakla görevli olan Sözleşmeci devletleri ikame edemeyecektir ve etmemelidir. Dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, bu koruma mekanizmasının işleyişinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Devletler, söz konusu durumu iç hukuk düzenleri çerçevesinde düzeltme imkânına sahip olmadan önce uluslararası bir kuruluş huzurunda eylemleri nedeniyle hesap vermek zorunda değildirler. Bu nedenle, bir devlete karşı yöneltilen şikâyetlere ilişkin olarak Mahkemenin denetim yetkisinden yararlanmak isteyen kişiler, ilgili devletin yargısal sisteminin sunduğu hukuk yollarını önceden kullanmakla yükümlüdürler (bk., diğer birçok karar arasından, Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 65, Derleme 1996‑IV).Somut olayda, Mahkeme, dosyadaki belgeler bakımından, başvuranın delilleri incelenmesine, cezaevi güvenlik kameraları kayıtlarının elde edilmesine ve aleyhte tanıkların çağrılmasına ve/veya ulusal mahkemeler önünde yargılamanın herhangi bir aşamasında lehte tanıkların sorgulanmasına ilişkin bir talepte bulunmadığının anlaşıldığını kaydetmektedir.Avukat yardımına ilişkin olarak, Mahkeme öncelikle, başvuranın 2 Şubat 2001 tarihinde avukat yardımı olmaksızın Cumhuriyet savcısı huzurunda şikâyetçi olarak verdiği ifadenin, ilgilinin mahkûm edilmesi için delil olarak kullanılmaması sebebiyle, bu şikâyetin yalnızca ulusal mahkemelerde görülen ceza davası sırasındaki müdafi yardımıyla ilgili olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın müdafi yardımı talep etmediğini ve sahip olduğu haklar yerel mahkemeler tarafından kendisine hatırlatıldığında, bu yardımı sürekli olarak reddettiğini saptamaktadır (yukarıda geçen 11, 18 ve 24. paragraflar). Başvuran, aynı zamanda, temyiz başvuruları çerçevesinde avukat yardımından faydalanmamasına ilişkin herhangi bir şikâyet sunmamıştır (yukarıda geçen 15, 20 ve 26. paragraflar). Dolayısıyla, Mahkeme, başvurunun bu kısmıyla ilgili olarak Hükümetin itirazını kabul etmekte ve iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle bu şikâyetleri reddetmektedir.Yerel mahkemelerin başvuranı mahkûm etmek için dayandıkları delillere ve başvuranın olay yerinde keşif yapılması yönündeki talebinin dikkate alınmamasına ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak, Mahkeme, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü olmadığını hatırlatmaktadır (bk., örnek olarak, García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I, ve Perez/Fransa [BD], No. 47287/99, § 82, AİHM 2004‑I). Sözleşme’nin 6. maddesi, her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da, bununla birlikte, delillerin kabul edilebilirliği veya değerlendirmesi gibi öncelikle iç hukuku ve ulusal mahkemeleri ilgilendiren bir konuyu düzenlememektedir. Kural olarak, ulusal mahkemelerin bu türden bir delile atfettikleri önem veya baktıkları davalarda vardıkları bu türden bir sonuç veya değerlendirme ile ilgili konuların incelenmesi, Mahkeme’nin yetkisi dışındadır. Mahkeme, kendisini dördüncü derece hâkimin yerine koymamakta ve ulusal mahkemelerin vardığı sonuçlar keyfi veya açıkça mantığa aykırı olarak kabul edilmediği sürece, bu mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmeyi Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından reddetmemektedir (bk., örnek olarak, Khamidov/Rusya, No. 72118/01, § 170, 15 Kasım 2007, Anđelković/Sırbistan, No. 1401/08, § 24, 9 Nisan 2013, ve Bochan/Ukrayna (No. 2) [BD], No. 22251/08, § 61, AİHM 2015).Somut olayda, Mahkeme, başvuranın delillere, bilhassa tanıkların beyanlarına itiraz edebilecek ve kendi argümanlarını sunabilecek bir durumda bulunduğunu tespit etmektedir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın duruşmalara katılmaktan bilerek vazgeçmesine rağmen, yerel mahkemelerin kendisini çağırarak veya istinabe yoluna başvurarak ilgiliye yeni deliller hakkında kendi savunma vasıtalarını sunma imkânı verdiğini kaydetmektedir (yukarıda geçen 12-13, 17-18 ve 23-24. paragraflar).Başvuranın olay yerinde keşif yapılması yönündeki talebine ilişkin olarak, Mahkeme, delillerin yönetiminin öncelikle iç hukuk kuralları kapsamına girdiğini ve ilke olarak, ulusal mahkemelerin kendileri tarafından kabul edilen unsurları değerlendirmekle görevli olduklarını hatırlatmaktadır (Edwards/Birleşik Krallık, 16 Aralık 1992, § 34, A serisi No. 247‑B). Mahkeme, somut olayda, başvuranın olay yeri keşfinin ne şekilde kendi lehine belirleyici bir delil teşkil edebileceğini kanıtlayamadığını tespit etmektedir.Dolayısıyla Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından delillere ilişkin yapılan değerlendirmenin somut olayda keyfi ve açıkça mantığa aykırı olmadığı kanısına varmaktadır.Dolayısıyla, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Şayet Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku, bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat Başvuran, maddi zarar bağlamında 25.000 Türk lirası (TRY[2]) ve manevi zarar bağlamında 50.000 TRY talep etmektedir. Hükümet, iddia edilen zararlar ile ileri sürülen ihlal arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Hükümet ayrıca, talep edilen meblağların desteklenmediğini ve haklı gösterilmediğini tespit etmektedir. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 3.000 avro ödenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
B. Masraf ve giderler Başvuran aynı zamanda, avukatlık masrafları için 8.000 TRY ve telefon, pul, gereç, fotokopi ve tercüme masrafları için 1.000 TRY talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda herhangi bir belge sunmamaktadır. Hükümet, başvuran tarafından iddia edilen masrafların ayrıntılı olarak belirtilmediği ve bu masrafların doğruluğunun ve gerekliliğinin kanıtlanmadığı kanısına varmaktadır. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak Mahkeme, iddia edilen masraflara karşılık gelen herhangi bir kanıtlayıcı belgenin bulunmaması nedeniyle masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvurunun, yargılamanın süresine ilişkin şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;a) Davalı devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvurana manevi tazminat olarak 3.000 avro (üç bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 13 Haziran 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan Bakırcı Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1] Bu meblağ, kararın açıklandığı tarihte geçerli olan döviz kuruna göre 62,9721 avro tutarına denk gelmektedir.
[2] Eski Türk lirasının (TRL) yerine geçen Türk lirası (TRY), 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 TRY, bir milyon TRL değerine karşılık gelmektedir.
Full & Egal Universal Law Academy