AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ÜRÜN / TÜRKİYE
(Başvuru No. 36618/06)
KARAR
STRAZBURG
4 Ekim 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Ürün / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Işıl Karakaş,
András Sajó,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 6 Eylül 2016 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1.Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu devletin vatandaşı olan Güler Ürün’ün (“başvuran”) 7 Eylül 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu (36618/06 No.lu) başvuru bulunmaktadır.
2.Başvuran İstanbul Barosu’na bağlı Avukatlar, D. Bayır ve M. Avcı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3.Mahkeme 11 Aralık 2009 tarihinde Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında şikâyetleri Hükümete tebliğ etmeye karar vermiştir. Mahkeme 14 Nisan 2015 tarihinde de Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyeti göndermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4.Başvuran 9 Ocak 1986 tarihinde doğmuştur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.
5.Başvuran 6 Ekim 1998 tarihinde, bir grup öğrenciyle birlikte okullarındaki öğretmen eksikliğini protesto etmek için bir gösteriye katılmıştır.
Saat 17.00’da düzenlenen olay tespit ve el koyma tutanağında şunlar belirtilmektedir: Saat 16.00 sularında, polisin gösteri düzenleneceği konusunda haberdar edildiği ve polisin olay yerinde müdahalede bulunduğu; emniyet görevlilerinin, pankartlar taşıyan ve sloganlar atan yaklaşık 14 yaşlarında olan on beş - yirmi kişilik bir öğrenci grubunu fark ettiği; görevlilerin, başvuranın da aralarında bulunduğu altı öğrencinin kimlik kontrollerini yaptıktan sonra, öğrencilerin pankartlarına el koyarak serbest bırakıldığı yer almaktadır. Tutanağın, yürütülecek soruşturma için düzenlendiği belirtilmektedir.
6.Belirtilmeyen bir tarihte, Cumhuriyet savcısı tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuranın ifade tutanağı, dava dosyasında yer almamaktadır.
7.İstanbul Çocuk Mahkemesi Cumhuriyet savcısı 14 Mayıs 1999 tarihinde, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na dayanarak başvuranı yasadışı bir gösteriye katılmakla suçlamıştır.
8.Çocuk Mahkemesindeki ilk duruşmada, başvuran ve arkadaşları, yaptıkları eylemin yasadışı olduğunu kabul etmemişlerdir. Başvuran, polis tarafından sorgulanmasıyla ilgili olarak herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Öğrencilerden birisi, kızların karakola götürüldüğünü söylediği halde bir diğeri ise, polisin sadece herkesi dağıttığını açıklamıştır.
9.Çocuk Mahkemesi 9 Mart 2000 tarihinde, isnat edilen suçun unsurları itibariyle oluşmadığı gerekçesiyle, başvuranın beraatine karar vermiştir. Çocuk Mahkemesi olayların seyrini; polisin öğrencilerin pankartına el koyduktan sonra, öğrencilerin direnç göstermeden dağıldıkları şeklinde belirlemiştir. Temyiz yoluna başvurulmadığından, bu karar 9 Mart 2000 tarihinde kesinleşmiştir.
10.Başvuran 26 Mayıs 2000 tarihinde, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan 466 sayılı Kanuna dayanarak, kanun dışı tutuklama nedeniyle Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi önünde tazminat isteminde bulunmuştur. Başvuran yakalandığını ve serbest bırakılmadan önce, iki üç saat kadar karakolda gözaltında tutulduğunu ileri sürmüştür. Başvuran gözaltındayken, yakınlarına haber verilmeden kanuna aykırı bir şekilde sorgulandığını da eklemiştir. Başvuran, yakalanması ve yasadışı olarak gözaltına alınmasından şikâyet etmiş ve sadece gösteri yapma özgürlüğünü kullanmış olduğu için kendisine isnat edilen eylemlerin suç oluşturmadığını belirtmiştir.
11.Ağır Ceza Mahkemesi, dosyayı incelemesi için üyelerinden birisini naip hakim olarak görevlendirmiştir. Mahkeme celbine rağmen başvuran ve avukatı naip hakim tarafından düzenlenen duruşmaya katılmamışlardır.
12.Ağır Ceza Mahkemesi 18 Mayıs 2001 tarihinde başvuranın, gözaltına alınıp tutuklanmadığına ve sadece kimlik kontrolü için karakola götürüldüğüne ve de ardından serbest bırakıldığına kanaat getirerek başvuranın tazminat talebini reddetmiştir.
13.Yargıtay 26 Eylül 2002 tarihinde, başvuran ve avukatına tebliğ edilmeyen başsavcının yazdığı görüş doğrultusunda ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, ilk derece mahkemesinin, başvuranın gözaltına alınmasına dair iddiaları incelemeyi atladığına kanaat getirmiştir.
14.Ağır Ceza Mahkemesi 7 Kasım 2002 tarihinde, dosyayı incelemesi amacıyla üyelerinden birisini naip hakim olarak yeniden görevlendirmiştir. Aynı gün naip hakimi, tarafları bazı duruşma tarihleri için huzuruna çıkmaya davet etmiştir. Dosyadan, başvuranın ya da avukatının naip hakim huzuruna çıkmadığına dair bir bulgu yer almamaktadır.
15.Emniyet Müdürlüğü 30 Ocak 2003 tarihinde, yaptığı araşmalara göre, başvuranın basit bir kimlik kontrolünün ardından olay yerine gidebildiği ve karakola götürülmediği konusunda Ağır Ceza Mahkemesini bilgilendirmiştir. Emniyet Müdürlüğü, mektubuna olay yeri tutanağını da eklemiştir.
16.Ağır Ceza Mahkemesi dosyaya ve naip hakimi tarafından hazırlanan rapora dayanarak, polisin, başvuranı sorguladığı, pankartlarını aldığı ve karakola götürmeden olay yerinde kimlik tespiti yaptıktan sonra geri bıraktığı gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir.
17.Başvuran 27 Mayıs 2003 tarihinde temyize başvurmuştur. Başvuran, bir kişinin, her nerede olursa olsun polis tarafından alıkonulmasının ve kimliğinin kontrol edilmesinin, tutuklama olarak değerlendirilmesi gerektiğini açıklamıştır.
18.Yargıtay 15 Aralık 2005 tarihinde bu kararı onamıştır. Yargıtay bu kararını, başvurana ve başvuranın avukatına tebliğ edilmeyen başsavcının görüşüne dayanarak vermiştir.
19.10 Mart 2006 tarihinde, başvuranın avukatı verdiği adreste bulunamadığı için karara taşınmıştır ibaresi eklenerek mahallenin muhtarına tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
1. 466 sayılı (yürürlükten kaldırılan) Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun’un somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir.
“1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;
(...)
6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına (...) yer olmadığına veyahut beraatlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
(...)
kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
21. Başvuran idari yargı organları önündeki yargılamanın süresinden ve bu yargılamanın hakkaniyetten yoksun olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
A. Yargılama süresi konusunda
22. Başvuran tazminat yargılamasının çok uzun sürmesinden şikâyet etmektedir.
23.Hükümet bu görüşe karşı çıkmaktadır.
24. Mahkeme öncelikle, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) kararında, pilot karar usulünün uygulanmasının ardından Türkiye’de yeni bir tazminat yolu düzenlendiğini dikkate sunmaktadır. Mahkeme, Turgut ve diğerleri/Türkiye (No. 4860/09, 26 Mart 2013) kararında, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmedikleri, yani söz konusu yeni hukuk yolunu kullanmadıkları gerekçesiyle yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme bu kararı verirken, özellikle bu yeni başvuru yolunun öncelikle (a priori) yargılama süresine ilişkin şikâyetler için erişilebilir ve makul telafi yolları sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır.
25. Mahkeme, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan, § 77), özellikle söz konusu pilot kararın kabul edildiği tarihten önce Hükümet’e tebliğ edilen bu türden başvuruların incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini de hatırlatmaktadır. Mahkeme diğer yandan, Hükümet’in mevcut dava kapsamında, bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak herhangi bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, mevcut başvurunun incelenmesinin sürdürülmesine karar vermektedir.
26.Öte yandan Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
27.Mahkeme dikkate alınması gereken sürenin 26 Mayıs 2000 tarihinden itibaren başladığını ve Yargıtay’ın kararıyla 15 Aralık 2005 tarihinde son bulduğunu kaydetmektedir.
28. Mahkeme, yargılama süresinin makul olup olmadığı konusunun, özellikle de davanın karmaşıklığı, başvuranlar ve yetkili makamların tutumu gibi içtihadında yer alan kriterler dikkate alınarak ve davanın koşulları doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır: (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Frydlender – Fransa [BD], No. 30979/96, § 43 AİHM 2000-VII).
29.Somut olayda yaşanan olaylara benzer sorunların gündeme getirildiği davalarda, Mahkeme birçok kez Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Mehmet Yolcu/Türkiye, No. 33200/05, § 26-30, 15 Kasım 2012, Şevket Kürümet ve diğerleri/Türkiye, No. 54113/08, § 61-67, 25 Kasım 2014 ve Sodan/Türkiye, No. 18650/05, § 66-69, 2 Şubat 2016). Somut olayda Mahkeme, kendisine sunulan tüm unsurları inceldikten sonra, Hükümetin kendisini, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir delil ya da görüş sunmadığına kanaat getirmiştir. Mahkeme, konuya ilişkin içtihadı dikkate alarak, ihtilaflı yargılamanın aşırı uzun olduğu ve “makul süre” şartını karşılamadığı kanısına varmıştır.
30.Dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
B. Yargılamanın Adilliği Hakkında
31.Başvuran adil yargılanma hakkının iki bakımdan ihlal edildiğini ileri sürmüştür: İlk öncelikle, tazminat talebine ilişkin dava çerçevesinde kamuya açık duruşma yapılmamasından şikâyet etmektedir; sonrasında ise, başsavcının, Yargıtay’a sunduğu yazılı görüşe cevap verme imkânı olmaması nedeniyle şikâyet etmektedir.
32.Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası gereğince, kendisine sadece iç hukuk yolları tüketildikten sonra ve kesin karar tarihinden itibaren altı aylık süre içinde başvurulabildiğini hatırlatmaktadır.
Mevcut başvurunun yapıldığı tarihte yürürlükte olan Mahkeme’nin uygulamasına göre, altı aylık sürenin geçerliliği başvuranın, başvurunun konusunu – hatta özet olarak – açıkladığı ilk mektubu ile sona ermiştir (bk. başka birçok karar arasında, Griechische Kirchengemeinde München und Bayern E.V./Almanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 52336/99, 18 Eylül 2007). Mahkeme’ye gönderilen ilk mektuptan sonra, başvuru formunda ilk kez sunulan şikâyet için altı aylık sürenin işlemeye başladığı tarih sadece söz konusu başvuru formunun gönderilmesiyle son bulmaktadır (Adam ve diğerleri/Almanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 290/03, 1 Eylül 2005 ve Cornea/Romanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No.13755/03, 15 Mayıs 2012). Mahkeme ayrıca, bir başvuranın, başvurusunda sadece Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmesinin, başlangıçta iddia edilen ihlalin niteliği ve olgusal temeli konusunda herhangi bir bilgi verilmemesi halinde, söz konusu hüküm uyarınca daha sonradan yapılacak tüm şikâyetlerin ileri sürülmesini gerektirmediğini hatırlatmaktadır (Allan/Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 48539/99, 28 Ağustos 2001 ve Zervakis/Yunanistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 64321/01, 17 Ekim 2002).
33. Somut olayda Mahkeme, başvuranın, yargılamanın hakkaniyetten yoksun olmasına ilişkin herhangi bir şikâyette bulunmadan, tazminat yargılamasının çok uzun sürmesi nedeniyle şikâyette bulunduğu ilk mektubu, 7 Eylül 2006 tarihinde, faksla kendisine gönderdiğini kaydetmektedir. İlgili, yargılamanın hakkaniyetten yoksun olması kapsamındaki şikâyetlerini, ilk kez 30 Aralık 2006 tarihinde gönderilen başvuru formunda, 10 Mart 2006 tarihinde tebliğ edilen iç hukuktaki kesin kararın ardından yaklaşık altı aydan daha fazla bir süre geçtikten sonra sunmuştur.
34.Dolayısıyla bu şikâyet süresinde yapılmamıştır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
35.Başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, kendisine göre tutuklanmasının haksız olmasına rağmen tazminat elde edebileceği ve de bu tedbire karşı itiraz edebileceği etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmadığını ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Ağır Ceza Mahkemesinin, incelemesine sunulan olayları, yanlış değerlendirdiğinden şikâyet etmekte ve yine bu mahkemenin, ek soruşturma talep etmeden Emniyet Müdürlüğünün cevabına dayanarak talebini reddetmesinden yakınmaktadır.
36.Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında iddiada bulunmadığını belirtmektedir. Hükümet ek olarak, altı aylık süreye riayet edilmemesi nedeniyle, Mahkeme’den başvuranın şikâyetini reddetmesini istemektedir.
37.Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki değerlendirmesini yapma yetkisine sahip olan Mahkeme (Martchenko/Ukrayna, No. 4063/04, § 34, 19 Şubat 2009 ve Berhani/Aranavutluk, No. 847/05, § 46, 27 Mayıs 2010), tarafların bunlara atfettiklerine bağlı değildir. Mahkeme, hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesi gereğince, birden fazla şikâyeti, yargılananların ileri sürmediği maddeler ya da fıkralar açısından resen incelemiştir (Scoppola/İtalya (No. 2) [BD], No. 10249/03, § 54, 17 Eylül 2009 ve Gatt/Malta, No. 28221/08, § 19, AİHM 2010). Öte yandan Mahkeme, bir şikâyetin, ileri sürülen basit hukukî araç ya da argümanlarla değil, dile getirilen olay ve olgular çerçevesinde belirginleştiğini hatırlatmaktadır (bk. örneğin, Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44; Karar ve Hükümler Derlemesi 1998-I).
Mahkeme böylece, somut olayda, başvuran tarafından Sözleşme’nin 13. maddesi çerçevesinde ileri sürülen şikâyetin, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasıyla ilgili olduğu kanaatine varmakta ve bu şikâyeti söz konusu hüküm çerçevesinde incelemeye karar vermektedir. Bu madde şu şekildedir:
“5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.”
38.Hükümetin altı aylık süreye riayet edilmediği bağlamındaki itirazıyla ilgili olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası kapsamındaki şikâyeti incelemek için dikkate alınması gereken kesinleşmiş kararın 15 Aralık 2005 tarihinde verilen ve 10 Mart 2006 tarihinde tebliğ edilen Yargıtay kararı olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasına ilişkin inceleme altı aylık süre kuralına ters düşmemektedir. Dolayısıyla Mahkeme hükümetin bu bağlamdaki itirazını reddetmektedir.
39.Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 2, 3 ve 4. fıkralarına aykırı koşullarda gerçekleşen özgürlükten yoksun bırakılma suçlamasına ilişkin olarak tazminat talep edilebilir olması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrasına riayet edilmiş olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla söz konusu hüküm uyarınca tazminat hakkı, Sözleşme’nin 5. maddesindeki fıkralardan başka bir tanesinin ihlal edildiğinin ulusal bir makam ya da Sözleşme kuruluşları tarafından tespit edilmesini gerektirmektedir (N.C./İtalya [BD], No. 24952/94, § 49, AİHM 2002-X).
40.Somut olayda Mahkeme, Türk yetkililerince başvuranın, kanunsuz ya da başka bir şekilde Sözleşme’nin 5. maddesinin 1-4. fıkralarına aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakıldığına dair karar verilmediğini kaydetmektedir. Başvuran, Mahkeme huzurunda hukuksuz olarak özgürlüğünden yoksun bırakıldığını ileri sürmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edilip edilmediği konusuna değinecektir.
41.Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlüğünden yoksun kalmadığını düşünmektedir.
42.Öte yandan Mahkeme, öncelikle, başvuranın gerçekten de Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlüğünden yoksun bırakılıp bırakılmadığı sorusunu kendisine sorması gerektiği kanaatindedir. Bu soruya cevap vermek için ilgilinin somut durumundan yola çıkılarak alınan tedbirin türü, süresi, etkileri ve uygulanma biçimlerinin dikkate alınması gerekmektedir (Guzzardi/İtalya, 6 Kasım 1980, § 92, A serisi No. 39 ve Creangă/Romanya [BD], No. 29226/03, § 91, 23 Şubat 2012).
43.Tazminat talebi konusunda karar vermesi gereken Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın karakola götürülmemiş olması ve polisin, ilgilinin kimliğini tespit edip pankartını aldıktan sonra serbest bırakmış olması nedeniyle başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmadığına kanaat getirmiştir. Mahkeme, söz konusu ulusal mahkeme tarafından tespit edilen olay ve olguların sorgulanmasını gerektirecek bir neden görememektedir.
44.Başvuranın kimlik tespiti için polis tarafından belli bir süre alıkoyulmuş olduğu bir gerçektir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın özgürlüğünden mahrum bırakılmadığına kanaat getirmiş olsa da Mahkeme bu konuda, bir devletin somut bir durumla ilgili yorumunun veya herhangi bir yorumda bulunmamasının, özgürlükten yoksun bırakma durumunun söz konusu olduğuna dair kararını belirleyici bir şekilde etkileyemeyeceğini hatırlatmaktadır. (Creangă, yukarıda anılan, § 92).
45.Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasın, kısa süreli özgürlükten yoksun bırakma nedeniyle de uygulandığına dair yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Shimovolos/Rusya, No. 30194/09, 21 Haziran 2011). Mahkeme, polisin arama ve durdurma yetkilerinin uygulanmasında bir zorlama unsurunun olmasının, tedbirin süresinin kısa olup olmamasına bakılmaksızın, özgürlükten mahrum bırakma göstergesi olduğunu hatırlatmaktadır (Gillan ve Quinton/Birleşik Krallık, No. 4158/05, § 57, AİHM 2010 (özetler)).
46.Mevcut davada Mahkeme, dosyadaki unsurların polisin, başvuranın kimliğinin tespit edilmesi için başvuranı ne kadar süre boyunca alıkoyduğunun belirlenmesine imkân vermediğini kaydetmektedir. Böylelikle tutanaktan, polisin saat 16.00’da müdahale etmesi istendiği ve söz konusu tutanağı saat 17.00’da tuttuğu anlaşılmaktadır; kimlik kontrolleri en fazla bir saat sürmüştür. İhtilaflı süre zarfında, başvuran polislerin kontrolü altında kalmıştır. Başvuranın polislerin izni olmadan karakoldan ayrılması pek muhtemel değildir.
47.Bu değerlendirmeler doğrultusunda Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca özgürlüğünden yoksun bırakıldığını reddetmemektedir. Ancak Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlüğünden yoksun bırakılmış olsa dâhi bu tür bir yoksun bırakmanın “usule uygun” olması ve keyfi olmaması nedeniyle bu meseleyi değerlendirmeyi gerekli görmemektedir.
48.Mahkeme’ye göre, iddia edilen özgürlükten yoksun bırakma, başvuranın yasadışı bir gösteriye katılmak gibi bir suç işlemesinden şüphelenildiği için polis tarafından sorgulanmış olması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendiyle ilgilidir. İlgili üzerine atılı suçlamaların bir suç teşkil etmediğini ileri sürse de, hakkında bir dava açıldığı ve açılan bu dava sonucunda beraatine karar verildiğini belirtmek gerekir. Bu durum, polis memurlarının ilgiliyi sorgulamaya sevk eden şüphelerin makul niteliğinden herhangi bir şey kaybettirmemektedir. (bk. bu anlamda, Strati/Türkiye, No.16082/90, § 89, 22 Eylül 2009).
49.Ayrıca dosyadaki unsurlardan herhangi bir keyfilik görülmemektedir. Bu tedbirin süresi, izlenen amaca ulaşmak için gerekli olan süreyi aşmamıştır. Nitekim ilgili, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının uygun olmayan koşullar altında gerçekleştiğini iddia etmemiştir.
50.Yukarıdaki açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, dava konusu olayın koşullarında başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmış olduğu varsayılsa bile, bu tutuklamanın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasıyla izlenen amaca ve söz konusu hükme uygun olarak gerçekleştirildiği kanaatindedir.
51.Sonuç olarak, ulusal bir makam ya da Sözleşme kuruluşları tarafından Sözleşme’nin 5. maddesindeki fıkralardan başka hiçbirisinin ihlalinin tespit edilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 5. fıkrası kapsamındaki şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasın a) bendi uyarınca Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
III. İDDİA EDİLEN DİĞER İHLALLER
2. Başvuran Sözleşme’nin 8. maddesine dayanarak yakalanmasının ve hakkında ceza kovuşturması yapılmasının önüne geçilmesi için ulusal makamların herhangi bir desteğini görmediğini iddia etmektedir. Son olarak başvuran Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 2. maddesinin ihlal edildiğinden de yakınmaktadır.
53.Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin hiçbir şekilde gerekçelendirmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla söz konusu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca bu şikâyetler reddedilmesi gerekmektedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
54. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder
A. Manevi tazminat
55. Başvuran manevi zarar kapsamında 20.000 avro (EUR) talep etmektedir.
56.Hükümet bu tutara itiraz etmektedir.
57.Mahkeme, hakkaniyete uygun olarak manevi tazminat için başvurana 2.500 EUR ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Masraf ve giderler
58. Başvuran, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için de 16.800 Türk lirası (TL – yaklaşık 8.500 EUR) talep etmektedir. Başvuran talebini desteklemek için yaptığı harcama beyanı ve harcamaların zamanın yer aldığı bir makbuz sunmuştur.
59.Hükümet söz konusu iddialara itiraz etmektedir.
60.Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvuran ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulan masraf ve harcamalarının tazminini elde edebilmektedir.
Somut olayda Mahkeme, elinde bulundurduğu belgeleri ve içtihadını dikkate alarak ulusal yargılama kapsamında yapılan masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir. Mahkeme, AİHM önündeki yargılama için 500 EUR ödenmesinin makul olacağı kanaatinde ve bu meblağın başvurana ödenmesine karar vermektedir.
C. Gecikme faizleri
61. Mahkeme gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, yargılamanın süresi kapsamındaki şikâyetle ilgili olarak kabul edilebilir ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
2. Tazminat yargılamasının çok uzun sürmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, davalı Devletin başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i.Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat için 2.500 EUR (iki bin beş yüz avro) ödenmesine,
ii)Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 500 EUR (beş yüz avro) ödenmesine;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranın uygulanmasının uygun olduğuna;
5.Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine;
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 4 Ekim 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy