AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
USLU / TÜRKİYE
(Başvuru no. 51590/19)
KARAR
STRAZBURG
21 Mart 2023
İşbu karar kesin olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Uslu / Türkiye davasında,
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Lorraine Schembri Orland,
Diana Sârcu
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1984 doğumlu ve Düzce’de ikamet eden, Mahkeme önünde Düzce Barosuna kayıtlı Avukat M. Çabuk tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Mustafa Uslu (“başvuran”) tarafından 5 Temmuz 2019 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 51590/19),
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”), Sözleşme’nin 10. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı, tarafların beyanlarını, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı Hükümet tarafından öne sürülen itirazın reddedilmesine ilişkin kararı dikkate alarak; 28 Şubat 2023 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, Türk makamlarınca “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) şeklinde anılan bir örgüte üye oldukları şüphesiyle ceza infaz kurumunda tutulan bazı kişilerin birbirleriyle haberleşmek için defterleri kullandıkları ve bazı defterlerde üçüncü kişilerin kimliklerini ortaya çıkarabilecek açıklamalar ve isimler gibi bilgiler yer aldığı ve bunun da güvenlik zafiyeti oluşturduğu gerekçesiyle, ceza infaz kurumu idaresi tarafından başvurana ait defterlere el konulmasıyla ilgilidir.
2. Olay tarihinde başvuran, Düzce Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu olarak bulunmaktaydı.
3. Ceza infaz kurumu görevlileri, 30 Eylül ve 16 Ekim 2016 tarihlerinde başvuranın kaldığı koğuşta yaptıkları aramalarda; başvurana ait olan ve kendisinin ulusal mahkemelere sunacağı savunma taslaklarını, ailesine hitaben yazdığı notları ve hakkında devam eden ceza yargılamaları boyunca yaşadığı tecrübeleri tasvir eden notlarını içeren iki deftere el koymuşlardır.
4. Başvuran, defterlerinin kendisine geri verilmesi talebiyle ceza infaz kurumu idaresine başvurmuştur. Kurum idaresi, 25 Ekim 2016 tarihli kararıyla, FETÖ/PDY üyesi oldukları şüphesiyle ceza infaz kurumunda tutulan bazı kişilerin birbirleriyle haberleşmek için defterleri kullandıkları ve bu defterlerde üçüncü kişilerin kimliklerini ortaya çıkarabilecek bilgiler yer aldığı ve bunun da güvenlik zafiyeti oluşturduğu gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.
5. Ceza infaz kurumu idaresinin kararına karşı başvuran tarafından yapılan itirazlar, sırasıyla Düzce İnfaz Hâkimliği ve Düzce Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, bu kararın usule ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.
6. Anayasa Mahkemesi, 12 Mart 2019 tarihli kararıyla, başvuranın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin öne sürmüş olduğu şikâyeti, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Mülkiyet hakkı kapsamındaki şikâyeti bakımından ise Anayasa Mahkemesi, mevcut başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir.
7. Öte yandan, 2017 yılının Temmuz ayında ilgili defterler başvuranın eşine teslim edilmiştir. Ardından 8 Ağustos 2017 tarihinde de başvuran serbest bırakılmıştır.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA8. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanarak, ceza infaz kurumu idaresi tarafından defterlerine el konulmasının yasal dayanağı bulunmadığını iddia etmiştir. Yine aynı madde kapsamında, ulusal makamların kararlarında yeterli gerekçeler sunmadığından yakınmıştır. Sözleşme’nin 8. maddesine dayanan başvuran, aile fertlerine hitaben yazdığı ve tecrübe ettiği olayları anlattığı ve hislerini paylaştığı yazılar ile ulusal mahkemeler nezdinde kullanacağı savunma taslaklarını içeren defterlerine el konulması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir. Ayrıca başvuran, defterlerine el konulmasının Sözleşme’nin 9 ve 10. maddelerini de ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
9. Mahkeme, ceza infaz kurumu yetkilileri tarafından el konulan belgelerin başvuran tarafından üretilen el yazmaları olduğunu gözlemlemektedir. Mahkemeye göre, bu belgelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasının bir sonucu olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.
10. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, dava konusu olayların hukuki açıdan nitelendirilmesi hususunda yetkili olan Mahkeme, bu şikâyetin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi bakımından incelenmesi gerektiği kanaatindedir (benzer şekilde bk. Sarıgül/Türkiye, no. 28691/05, §§ 32‑33, 23 Mayıs 2017).
11. Hükümet, kabul edilebilirliğe dair üç itiraz öne sürmüştür. İlk olarak, başvuran serbest bırakıldığında defterlerin kendisine iade edildiği ve defterler nedeniyle kendisine herhangi bir yaptırım uygulanmadığı dikkate alındığında, başvuranın mağdur sıfatına sahip olmadığını savunmuştur. İkinci olarak Hükümet, başvuranın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi kapsamında tazminat talebinde bulunmaması nedeniyle, başvurunun kabul edilemez olduğunu iddia etmiştir. Bu itirazını desteklemek üzere Hükümet, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından verilen 22 Mayıs 2019 ve 1 Temmuz 2020 tarihli iki karar sunmuştur. İlgili kararlarda, savcılığın ve infaz hâkimliğinin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilen ceza infaz işlemleri ile ilgili tazminat talepleri yönünden Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesi uyarınca ağır ceza mahkemelerinin görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Son olarak ikincillik ilkesine dayanan Hükümet, hâlihazırda Anayasa Mahkemesi tarafından esas bakımından incelenmiş ve kabul edilemez bulunmuş olan şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulunması gerektiğini ileri sürmüştür.
12. Hükümetin başvuranın mağdur sıfatıyla ilgili ilk itirazı bakımından Mahkeme, defterlerin yaklaşık on aylık bir süre sonunda başvurana iade edilmesinin Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlalinin kabulü anlamına gelmediği ve dolayısıyla kendisinin mağdur sıfatını kaldırmaya yeterli olmadığı kanaatindedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Murat Türk/Türkiye [Komite], no. 20686/19, § 10, 5 Nisan 2022).
13. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmesi kriteriyle bağlantılı ikinci itirazıyla ilgili olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesine göre yalnızca etkili ve başvurulabilir durumdaki - yani erişilebilir, başvuranın şikâyetleri hakkında giderim sağlamaya elverişli ve makul bir başarı şansı sunan - hukuk yollarının tüketilmesinin gerekli kılındığını hatırlatır. Mevcut davada Anayasa Mahkemesi 12 Mart 2019 tarihli kararında başvuranın ifade özgürlüğü hakkı kapsamındaki şikâyetinin esasını incelemiş; bu şikâyeti olağan kanun yollarının tüketilmemesi nedeniyle değil, açıkça dayanaktan yoksunluk gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Ayrıca Hükümet, benzer koşullarda ulusal yargı mercileri tarafından tazminat taleplerinin kabulüne yönelik verilmiş herhangi bir karar örneği sunmamıştır. Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin bu husustaki itirazını reddetmektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Baş/Türkiye, no. 66448/17, § 121, 3 Mart 2020 ve burada atıf yapılan kararlar).
14. Hükümetin son itirazı konusunda ise Mahkeme, başvuranın ileri sürdüğü argümanın, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin esası hakkında bir inceleme yapılmasını gerekli kılan meseleler içerdiği kanısındadır. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir.
15. Mahkeme, başvuranın karşı karşıya kaldığı ceza yargılamalarına ilişkin tecrübelerini ve hislerini anlattığı yazılar içeren defterlerine el konulmasının, ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir (bk. yukarıda anılan Sarıgül, § 43 ve Günana ve Diğerleri/Türkiye, no. 70934/10 ve 4 diğer başvuru, §§ 60-61, 20 Kasım 2018).
16. Hükümet, şikâyete konu edilen müdahalenin yasal dayanağının 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 36. maddesi ile Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’ün 46. maddesi olduğunu belirtmiştir.
17. Başvuran, Hükümet tarafından belirtilen hükümlerin el yazması belgelere el konulmasıyla değil, yalnızca ceza infaz kurumlarında yürütülen “aramalar” ile ilgili olduğunu savunmuştur.
18. Mahkeme, Türk iç hukukunda bir tutukluya ait el yazması belgeye el konulmasını öngören herhangi bir yasal dayanak bulunmadığını hâlihazırda tespit etmiş olduğunu hatırlatır (bk. yukarıda anılan Günana ve Diğerleri, § 67 ve yine yukarıda anılan Murat Türk, §§ 14-15).
19. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın defterlerine el konulmasına karar veren ve başvuranın buna karşı yaptığı itirazları reddeden ulusal makamların herhangi bir yasal dayanak göstermemiş olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca Mahkeme, Hükümet tarafından şikâyete konu tedbirin yasal dayanağı olduğu belirtilen 5275 sayılı Kanun’un 36. maddesi ve ilgili Tüzük’ün 46. maddesinin yalnızca ceza infaz kurumlarında arama yapılmasıyla ilgili olup; ceza infaz kurumunda tutulan kişilerin el yazması belgelerine el konulmasına dair bir düzenleme olmadığını gözlemlemektedir. Bu gerekçelerle Mahkeme, mevcut davada yukarıda anılan davalarda izlemiş olduğu yaklaşımdan ayrılmasını gerektiren herhangi bir sebep görmemektedir (bk. yukarıda 18. paragraf).
20. Yukarıdaki açıklamalar temelinde Mahkeme, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamı dâhilinde “yasayla öngörülmüş” olmadığı tespitine ulaşmaktadır. Ulaşılan bu kanaat ışığında, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinde aranan diğer şartlara (meşru amaç ve müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliği) mevcut davada uyulup uyulmadığının belirlenmesine gerek yoktur.
21. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
DİĞER ŞİKÂYET22. Başvuran, defterlerine ceza infaz kurumu yetkililerince el konulması hususunda ayrıca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında da şikâyette bulunmuştur. Mahkeme, dava konusu olayları, tarafların beyanlarını ve yukarıda anılan tespitlerini göz önünde bulundurarak, bu başlık altında ayrı bir sorunun ortaya çıkmadığı kanaatindedir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
23. Başvuran defterlerinin değerine karşılık maddi tazminat olarak 5 avro talep etmiştir. Ayrıca, manevi zararına ilişkin olarak 50.000 avro talep etmiştir. Mahkeme önünde oluşan avukatlık ücreti ve posta giderlerinden ibaret masraf ve giderleri için de 1.275 avro talep etmiştir. Türkiye Barolar Birliğinin tavsiye ettiği ücret tarifeleri ile birlikte 35 avro tutarında iki posta makbuzu ibraz etmiştir.
24. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
25. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmektedir. Manevi tazminat konusunda ise Mahkeme, mevcut koşullar içerisinde ihlal tespitinin iddia edilen manevi zarar için tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanısındadır (benzer şekilde bk. yukarıda anılan Murat Türk, § 19).
26. Mahkeme, avukatlık ücreti ile ilgili olarak başvuranın fatura, makbuz, kontrat, ücret sözleşmesi veya avukatının bu dava üzerinde kaç saat çalıştığını gösteren bir zaman çizelgesi gibi herhangi bir belge ortaya koyamamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, bu talebi reddetmektedir. Posta giderleri bakımından ise Mahkeme, elinde bulunan belgeleri dikkate alarak, bu başlık altında başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 35 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir olduğuna, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında ayrı bir sorunun ortaya çıkmadığına, İhlal tespitinin, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine,(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana üç ay içerisinde;
Masraf ve giderlerine karşılık, ödeme tarihindeki kur üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç 35 avro (otuz beş avro) ödenmesine,
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına,
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 21 Mart 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan