187 No’lu (Temmuz 2015) Bilgi Notu’ndan alıntıdır
V.M. ve Diğerleri / Belçika– 60125/11 - 7.7.2015 tarihli Karar [II. Bölüm]
Olaylar – Başvuranlar, Roman bir çift olup; beş çocuk sahibidirler. Doğuştan zihinsel ve bedensel engelli olan en büyük kızları, başvurunun yapılmasından sonra hayatını kaybetmiştir. Sırbistan’dan gelen aile, ilk önce Kosova’ya sonrasında ise ayrımcılık nedeniyle iltica başvurusunda bulundukları Fransa’ya gitmişlerdir. İltica başvuruları, 2010 yılının Haziran ayında kesin bir kararla reddedilmiştir. Aile önce Sırbistan’a dönmüş ve sonrasında Belçika’ya gitmişlerdir. Belçika’da Nisan 2011 tarihinde ikinci iltica başvurusunda bulunmuşlardır. Avrupa Birliği’nin Dublin II Yönetmeliği[1] uyarınca, başvuranlara, ülkede kalmalarına olanak tanımayan bir karar ile birlikte iltica başvurularını incelemekten sorumlu ülke olan Fransa’ya gitmek üzere ülkeyi terk etmelerini öngören bir emir tebliğ edilmiştir. Belçika yetkilileri özellikle, başvuranların Avrupa Birliği Üye Devletlerinin topraklarını üç aydan daha fazla bir süre içerisinde terk ettiklerine dair bir kanıt olmadığını belirtmişlerdir. Ülkeyi terk etmelerini öngören emirlerin süresi, anne hamile ve doğum yapmak üzere olduğu için dört ay daha uzatılmıştır. Başvuranlar, kalmalarına olanak tanımayan karar ile ülkeyi terk etmeleri yönündeki emirlere itiraz etmişlerdir. Yargılama işlemleri sonucunda, Belçika’nın başvuranların iltica başvurusunun Yabancı Temyiz Kurulunda incelenmesini sağlamakla sorumlu olduğu tespit edilmiştir. Aynı zamanda, başvuranlar, büyük kızlarının sağlık durumu nedeniyle göçmenlik statülerinin düzenlenmesi talebiyle yargılama işlemleri başlatmışlardır. Bu taleplerinin kabuledilemez olduğuna ilişkin kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdindeki davaları devam ederken öğrenmişlerdir.
Belçika’daki iltica sürecine ilişkin yargılamalar devam ederken başvuranlar, iki kabul merkezine yerleştirilmişlerdir. Ülkeyi terk etmelerine yönelik emrin uygulanması için öngörülen süre dolduğunda, 26 Eylül 2011 tarihinde kabul merkezinden tahliye edilmişlerdir. Sonrasında Brüksel’e, gönüllü kurumların kendilerine yol göstermeleri üzerine evsiz diğer Romanların kaldığı şehir meydanına gitmişlerdir. Bu şehir meydanında 27 Eylül ile 5 Ekim 2011 tarihleri arasında kalmışlardır. Mültecilere yönelik kabul merkezi, başvuranların ülkede kalmasına izin vermeyen ve ülkeyi terk etmelerini öngören karar ve emirlere karşı yapılan itirazın askıya alma etkisi olmaması nedeniyle başvuranların kabul merkezinde kalmalarına izin verilemeyeceği kanaatine varmıştır. Fransızca Konuşulan Topluluktan Sorumlu Çocuk Komiserinin olaya müdahale etmesi ile birkaç gün daha başvuranların bakımı üstlenilmiştir. Brüksel’e 150 km den fazla bir uzaklıkta bulunan kabul merkezine yönlendirilmelerinden sonra – Hükümet tarafından kabul edilmeyen bir savdır – başvuranlar, bir yardım derneği 2011 yılının Ekim ayında Sırbistan’a dönmelerini sağlayana kadar, üç hafta boyunca evsiz ve geçim kaynağı olmadan yaşamak zorunda kaldıkları Brüksel tren istasyonuna ulaşmışlardır. Sırbistan’a döndükten sonra, büyük kızlarının durumu kötüleşmiş ve 2011 yılının Aralık ayında akciğer enfeksiyonu nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Avrupa Mahkemesi önündeki yargılamalarda, başvuranlar özellikle, 26 Eylül 2011 tarihinde kabul merkezinden tahliye edilmeleri ile 25 Kasım 2011 tarihinde Sırbistan’a gittikleri tarihler arasında kendilerine temel ihtiyaçlarını karşılayacak kabul tesislerinden yararlandırılmamalarından şikâyetçi olmuşlardır.
Hukuki Değerlendirme – Madde 3 (esas bakımından): “Kabul” Yasasının 6. maddesi uyarınca, iltica işlemleri boyunca mültecilere maddi destek sağlanması gerekmekte olup; söz konusu bu yardım, ülkenin terk edilmesine ilişkin kararın süresi sona erene kadar devam edecektir. Söz konusu zamanda, “kabul krizlerine” ilişkin yaşanan geçmiş olaylar temelinde, kabul merkezleri; bu hükmü, özellikle başvuranlar gibi Dublin usulü kapsamına giren mülteciler açısından daha sınırlı şekilde yorumlamaktaydı. İlgili kişilere sağlanan maddi yardım; başka bir Devlet sorumlu olduğu gerekçesiyle iltica başvurularının incelenmesine yer olmadığına dair kararın beraberindeki ülkeyi terk etmelerine ilişkin emrin uygulanmasına kadar tanınan sürenin sona ermesi üzerine, söz konusu bu karara karşı yapılan itiraz süreci devam etmesine rağmen, derhal sona erdirilmiştir. Buna rağmen, Belçika kanunları uyarınca, sağlanan tüm maddi ve tıbbi destekler, istisnai durumlarda sağlanmaya devam edebilmekteydi. Ancak, ilgili zamanda, mültecilerin kabulüne yönelik uygulama, doyum noktasına ulaşmasına rağmen kabul merkezleri, başvuranlar gibi ülkeyi terk etmeleri yönünde verilen emir sonrasında yasaya aykırı şekilde ülkede kalan ve iltica başvurularına ilişkin nihai kararı bekleyen çocuklu ailelerin kapsam dışı bırakılmasını öngören bir politika uygulamaktaydı. Bu durumdaki ailelerin tümü evsiz barksız kalmış ve her türlü yardımdan yoksun kalmışlardır.
Başvuranların Çocuk Komiseri’nin olaya el atmasından sonra yönlendirildikleri konaklama merkezine gerçekten başvurup başvurmadıkları hususunda ise, Mahkeme, gerçekte ne olduğunu ortaya çıkarma görevinin olmadığını dile getirmiştir. Ancak, bu durumda, doğru usule aşina olmayan başvuranların olanlar karşısında şaşkına dönmüş olmalarını ve Brüksel’den yaklaşık 150 km uzaklıkta olan konaklama olanağından yararlanmak için gerekli özeni gösterememiş olmalarını tahmin etmek çok zor değildi. Durum böyle ise, bu başvuranların aleyhine olacak şekilde yorumlanmamalıdır. Aksine, Belçika yetkilileri, başvuranlara konaklayacakları imkân sağlamak için daha fazla özen göstermelilerdi.
Başvuranların karşı karşıya kaldığı durum, oldukça ciddiydi. Bu tespit, bu tür durumların 1996 tarihli Revize Edilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 17 § 1. maddesi uyarınca çocuğun korunma hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşan Avrupa Sosyal Haklar Komitesinin tespitleri ile desteklenmiştir.
Ayrıca, başvuranların kendilerini içinde buldukları durum; iptal başvurusu ile ülkede kalmalarına izin vermeyen ve ülkeyi terk etmelerini emreden kararlara yönelik yürütmenin durdurulması talebi daha hızlı şekilde ele alınmış olsaydı, önlenebilecekti veya en azından daha kısa sürebilirdi. Yabancılar Temyiz Kurulu, başvuranlar kabul merkezinden tahliye edildikten sonra iki aydan fazla süren ve Belçika’dan ayrılmalarından sonra ise bir aydan fazla süren dönem boyunca kararını açıklamamıştır.
Sonuç olarak, başvuranların maruz kaldıkları durum, M.S.S. / Belçika ve Yunanistan ([BD], 30696/09, 21 Ocak 2011, 137 sayılı Bilgi Notu) davası ile aynı sonucu ortaya çıkarmıştır. Belçikalı yetkililer, mülteciler olarak başvuranların ve çocukların içinde bulunduğu hassas durumu yeterli ölçüde dikkate almamıştır. Söz konusu kriz istisnai bir durum olmasına rağmen, Belçikalı yetkililerin, başvuranları dört hafta boyunca sokaklarda yaşamaya mahkûm ederek, sağlık tesislerine erişim ve temel ihtiyaçlarının karşılanması hususunda olanaklardan yoksun bırakarak yoksulluğa maruz bırakmama yükümlülüğünü yerine getiremediğinin kabul edilmesi gerekir. Bu nedenle, başvuranlar, onurlarına saygı gösterilmeyen muamelenin mağdurlarıdır. Bu muamele, hiç kuşkusuz, başvuranların korku, üzüntü ve aşağılık duygusu hissetmesine ve böylelikle ümitsizliğe kapılmalarına neden olmuştur. Bu yaşam koşulları, durumlarında iyileşme olacağı yönünde herhangi bir ihtimal olmaması ile birleştiğinde, Sözleşme’nin 3. maddesi ile gerekli kılınan ağırlık derecesine ulaşmış olmakla birlikte aşağılayıcı muamele teşkil etmiştir.
Sonuç: ihlal (ikiye karşı beş oyla)
3. Madde ile birlikte ele alındığında 13. Madde: Başvuranlar, ülkelerine geri gönderilme amacıyla tutulmadıkları için Yabancı Temyiz Kurulu tarafından iptal başvuruları esastan incelenirken, aşırı ivedilik arz eden usul gereğince geri gönderilme kararları yönünden yürütmenin durdurulmasını talep etme hakkına sahip değillerdi. Dolayısıyla, iptal davasının yanı sıra, olağan usul uyarınca ülkeyi terk etmeleri yönündeki emir bakımından yürütmenin durdurulması için bir talepte bulunmuşlardır. Başvuranlar; söz konusu talep, ülkeyi terk etmeleri yönündeki emrin uygulanmasını durdurmadığı için kabul merkezinin 26 Eylül 2011 tarihinden bu tarihe kadar aldıkları maddi desteğe son vermesinden şikâyetçi olmuşlardır. Bu nedenle, koruma talep ettikleri yetkililer tarafından geri dönmeye zorlandıkları ülkeye ilişkin korkularının sağlam gerekçeye dayanıp dayanmadığı hususunda herhangi bir inceleme yapılmadan, Belçika’dan ayrılmaya ve kaçtıkları ülkelerine geri dönmeye mecbur bırakılmışlardır. Bu nedenle başvuranlar, Belçika’dan ayrılıp kaçtıkları ülkelerine geri dönmeye mecbur bırakılmışlardır. Bu aşamada, koruma talebinde bulundukları yetkililer, başvuranların kaçtıkları ülkeye istinaden yaşadıkları korkunun haklı nedenlere dayanıp dayanmadığını incelememişlerdir.
Ülkeyi terk etme emrinin iptal edilmesi talebiyle Yabancılar Temyiz Kuruluna yapılan itirazlar, sınır dışı etme tedbirinin uygulanmasını durdurmamıştır. Ancak, Yabancılar Yasası, kararın durdurulması taleplerine yönelik özel bir usul öngörmüştür: aşırı ivedi usul ve “olağan” usul. Aşırı ivedi usul uygulaması kapsamında yapılan bir başvuru, sınır dışı etme tedbirini kendiliğinden askıya almaktadır. Söz konusu zamanda yürürlükte olan Belçika kanunu uyarınca, Yabancılar Temyiz Kurulu, Sözleşme’nin ihlaline yol açtığı iddia edilen gerekçelerin ciddiyetine ilişkin yaptığı inceleme temelinde, 72 saat boyunca ihtilaf konusu karar bakımından yürütmenin durdurulmasına karar verebilir. Böylece, yapılan iptal başvurusu bağlamında, ilgili kişilerin iddiaları detaylı bir şekilde incelenene kadar bu kişilerin sınır dışı edilmesi önlenmiş olur. Sınır dışı kararı açısından yürütmenin kendiliğinden durdurulması için başka bir yöntem de izlenebilir. Bu yöntemde, ilk olarak iptal başvurusunda bulunulduktan sonra ihtilaflı kararın bildirilmesinden itibaren 30 gün içerisinde olağan usul kapsamında yürütmenin durdurulması talebinde bulunulur. Akabinde zorlayıcı bir tedbir uygulandığı zaman aşırı ivedilik arz eden bir husus olarak geçici tedbir talebinde bulunulur. Yabancılar Temyiz Kurulu, 72 saat içerisinde ve eş zamanlı olarak, aşırı ivedilik arz eden bir husus olarak geçici tedbir talebini ve olağan usul kapsamında daha önce bulunulan yürütmenin durdurulması talebini incelemekle yükümlüydü. Aşırı ivedilik arz eden bir durum olarak geçici tedbir talebinde bulunması, sınır dışı etme tedbirini kendiliğinden askıya almaktadır. Ancak, Yabancılar Temyiz Kurulu’nun aşırı ivedilik kavramına ilişkin yaptığı yoruma göre, aşırı ivedi usul kapsamında yapılan yürütmenin durdurulması talebi ve aşırı ivedilik arz eden bir husus olarak geçici tedbir talebinin her ikisi de zorlayıcı tedbirin – normal şartlarda söz konusu kişilerin tutulması –var olmasını gerektirir. Böylece, söz konusu iddiaların kabul edilebilir olduğu ve dayanağının bulunduğu tespit edilebilir.
Bu sistem, sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya kalan ve sınır dışı tedbirine istinaden yürütmenin durdurulmasının ivedilik arz eden bir durum olduğunu ileri süren yabancı uyruklu kişilerin, tedbir başvurusunda bulunmasını zorunlu kılmıştır. Mevcut durumda, tedbir başvurusu, olağan usul kapsamında yapılan yürütmenin durdurulması talebidir. Askıya alma etkisi olmayan bu başvurunun, Yabancılar Temyiz Kurulunun içtihadında tanımlandığı üzere, söz konusu durum gerçekten aşırı ivedilik seviyesine ulaştığında, yani ilgili kişiler hakkında zorlayıcı bir tedbir uygulandığında, sadece gerekli adımları atma hakkını elde edebilmek amacıyla yapılması gereklidir. Bu sistem, çeşitli eleştirilere açık bir uygulama niteliğindeydi.
İlk olarak, yürütmenin durdurulması kararının sadece başvuru üzerine ve olay bazında verildiği bir sistemde, esas bakımından karar veren yargı merciin, Sözleşmeye aykırı olduğu gerekçesiyle sınır dışı kararını iptal etmesi halinde, başvurunun hatalı olarak reddedilebileceği göz ardı edilemez. Yargı merciin detaylı bir inceleme yapmasının ardından, esasında ilgili kişinin iade edileceği ülkede kötü muamele riskiyle karşılaşabileceği kanısına varması bu duruma örnek olarak verilebilir.
Bu tür durumlarda, ilgili kişi tarafından başvurulan aşırı ivedi hukuk yolu, Sözleşme’nin 13. maddesinin amaçları dâhilinde yeterli ölçüde etkin olmayacaktır. 13. maddenin gereklilikleri, sadece niyet bildirisi veya uygulamaya yönelik düzenleme değil; güvence niteliğinde ortaya çıkmıştır.
İkinci olarak, Belçika kanunları kapsamındaki düzenlemelerin teoride pratik görünmesine rağmen, pratikte çok karmaşık ve uygulanması zor olduğunun ortaya konması gerekti. Mevcut davada, olağan usul kapsamında yürütmeyi durdurma talebinin askıya alma etkisi olmamasının, başvuranlara sağlanan maddi yardımın kesilmesine ve Belçikalı veya Fransız yetkililerin başvuranların korkularının dayanağı olup olmadığını araştırmaksızın, başvuranları kaçtıkları ülkeye geri dönmeye “zorlamalarına” yol açmıştır. Başvuranlar, Fransa’nın sorumlu olduğu iddiasına itiraz etmişlerdir ve birkaç ay sonra, Yabancılar Temyiz Kurulu, kendi lehine olacak şekilde bu tespitte bulunmuştur. Bu doğrultuda, Belçika sistemi, hem kanun hem de uygulamadaki hukuk yollarının bulunabilirliği ve erişebilirliği açısından Sözleşme’nin 3. maddesi ile birlikte ele alındığında 13. madde kapsamındaki zorunlu güvenceleri sağlamamıştır.
Üçüncü olarak, sistem, hassas bir konumda olan kişileri, tedbirin uygulanması esnasında umutsuz durumdayken gereğinin yapılması için faaliyette bulunmak zorunda bırakmıştır. Bu durum, küçük çocukları olan aileler için daha da önemli bir husustur. Kaçınılmaz olan durumlarda, tutulma şeklinde ortaya çıkan tedbirin uygulanmasının, özellikle Mahkeme içtihatları uyarınca asgari seviyede tutulması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.
Dördüncü olarak, söz konusu yargılama işlemlerindeki gecikmeler dikkate alınmalıdır. Ülkeyi terk etme emrinin iptal edilmesine yönelik başvuru, 16 Haziran 2011 tarihinde yapılmıştır; ancak, Yabancılar Temyiz Kurulu, 29 Kasım 2011 tarihine kadar - başvurunun lehine olan - kararını vermemiştir. Bu tarihte başvuranlar, kaçtıkları ülkelerine geri dönmüşlerdi. Ayrıca, bu aşamada Belçikalı veya Fransız yetkililer tarafından, Belçika’da gerçekleşen iltica işlemlerinde dile getirildiği üzere, başvuranların duyduğu korkunun dayanağı olup olmadığı araştırılmamıştır. Bu durum, başvuranları, Belçika ve Fransa’daki yargılama işlemlerine devam etme olanağından pratikte mahrum bırakmıştır. Yabancılar Temyiz Kurulu nezdinde öne sürülen savların mahiyeti ve bu Kurul nezdinde başvuranların yasal ve fiziksel durumları hakkında şikâyette bulunulan kararın ciddi sonuçları dikkate alındığında, iptal başvurusu, yargılamaların uzunluğu nedeniyle yeterli olmayan bir hukuk yoluydu.
Son olarak, başvuranlar, sınır dışı edilmelerini önlemek için başka bir hukuk yolu ile çözüm arayışına girmişler ve sağlık nedenleriyle ikamet durumlarının düzenlenmesi talebinde bulunmuşlardır. Ancak, başvuranlar, daha sonra, Mahkeme nezdinde yargılama işlemleri devam ederken verilen karardan haberdar olmuşlardır. Bu nedenle, başvuranların, bu karara karşı itirazda bulunabilecekleri etkin bir hukuk yolu mevcut değildi.
Sonuç olarak, başvuranlar açısından, kendiliğinden askıya alma etkisi olan ve Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği yönündeki iddialarının daha hızlı ve etkili şekilde incelenmesine olanak tanıyacak itiraz süreci anlamında etkili bir hukuk yolu mevcut değildi.
Sonuç: ihlal (üçe karşı dört oyla).
Mahkeme ayrıca, oybirliğiyle, başvuranlar, büyük kızlarının ölümünün Belçika’daki yaşama koşullarından kaynaklandığını ve Belçikalı yetkililerin, bu bağlamda herhangi bir pozitif yükümlülüğü ihlal ettiğini makul şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya koyamadıkları için, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
Madde 41: manevi tazminat olarak, başvuranlara müştereken 22,275 avro ödenmesine karar verilmiştir.
(Ayrıca bakınız Tarakhel / İsviçre [BD], 29217/12, 4 Kasım 2014, 179 sayılı Bilgi Notu ve “Dublin” davaları hakkında Tematik Bilgi Notu).
191 No’lu (Aralık 2015) Bilgi Notu’ndan alıntıdır
V.M. ve Diğerleri / Belçika– 60125/11
7.7.2015tarihli Karar [II. Bölüm]
Olaylar –Roman kökenli başvuranlar, bir çift ve bu çiftin beş çocuklarıdır. Başvuranların, doğuştan nöromotor yetersizliği bulunan en büyük kızları, başvuru yapıldıktan sonra hayatını kaybetmiştir. Sırbistan’dan gelen aile, ilk olarak Kosova’ya ve ardından ayrımcılığa maruz kaldıkları gerekçesiyle sığınma başvurusu yaptıkları Fransa’ya gitmiştir. Başvuruları 2010 yılının Haziran ayında verilen nihai karar neticesinde reddedilmiştir. Aile Sırbistan’a iade edilmiş, daha sonra 2011 yılının Nisan ayında tekrar bir sığınma başvurusu yaptıkları Belçika’ya gitmiştir. Dublin II Yönetmeliği kapsamında, aileye Belçika’da bulunma izni verilmesini reddeden ve sığınma taleplerinin incelenmesinden sorumlu Fransa’yagitmek üzere ülkeyi terk etmeleri emrini içeren bir karar tebliği edilmiştir. Belçikalı yetkililer özellikle, başvuranların Avrupa Birliği Üye Devletlerine ait toprakları üç aydan uzun bir süre terk ettiklerini gösteren hiçbir delil bulunmadığını belirtmişlerdir. Annenin gebe olması ve doğum yapmak üzere olması nedeniyle, ülkeyi terk etme kararının geçerliliği daha sonra dört aya uzatılmıştır. Başvuranlar, ülkede bulunma izni verilmesinin reddedildiği ve ülkeyi terk etme emrini içeren karara itirazda bulunmuşlardır. Yargılamalar neticesinde, diğer hususlara ek olarak, Yabancılar Temyiz Kurulu, başvuranların sığınma başvurularının incelenmesinden Belçika’nın sorumlu olduğunu kabul etmiştir. Aynı zamanda başvuranlar, en büyük kızlarının sağlık durumu nedeniyle göçmenlik statülerinin düzenlenmesine yönelik dava açmışlardır. Başvuranlar, taleplerinin kabul edilemez olarak beyan edildiğini ancak Avrupa Mahkemesi önündeki yargılamalar esnasında öğrenmişlerdir.
Başvuranlar, Belçika’da yürütülen sığınma yargılamaları esnasında, iki farklı kabul merkezine yerleştirilmişlerdir. Başvuranlar, ülkeyi terk etmelerine yönelik kararların icra edilme süresinin dolduğu 26 Eylül 2011 tarihinde sınır dışı edilmişlerdir. Başvuranlar Brüksel’e gitmişlerdir. Burada gönüllü dernekler başvuranları diğer evsiz Romen ailelerinin kaldığı bir kent meydanına yönlendirmiştir. Başvuranlar söz konusu meydanda 27 Eylül’den 5 Ekim 2011 tarihine kadar kalmışlardır. Sığınmacıları kabul eden barındırma merkezleri, ülkede bulunma izni verilmesinin reddedildiği ve ülkeyi terk etmelerini öngören karara yapılan itirazın askıya alma etkisi bulunmadığından, başvuranları kabul edemeyeceklerini değerlendirmişlerdir. Fransızca Konuşanlar Topluluğu Çocuklar Komiserinin müdahalesi sonrasında, başvuranların bakımıyla birkaç gün ilgilenilmiştir. Başvuranlar –Hükümetin itiraz ettiği- iddiaya göre 160 km uzaklıktaki bir kabul merkezine gittikten sonra, Brüksel’de bulunan bir tren istasyonunda, 2011 yılının Ekim ayında bir hayır kuruluşu Sırbistan’a dönüşlerini ayarlayana kadar, herhangi bir geçim kaynağı olmadan üç hafta boyunca evsiz birşekilde kalmışlardır. Başvuranlar Sırbistan’a döndükten sonra, en büyük kızlarının durumu kötüleşmiş ve 2011 yılının Aralıkayında akciğer enfeksiyonundan hayatını kaybetmiştir.
Başvuranlar, Avrupa Mahkemesi önünde yürütülen yargılamalarda, özellikle barındırma merkezinden çıkarıldıkları 26 Eylül 2011 tarihi ile Sırbistan’a gitmek üzere ayrıldıkları 25 Ekim 2011 tarihi arasındaki dönemde, temel ihtiyaçlarının giderilmesi için kendilerinebarınmaimkânı sağlanmaması konusunda şikâyette bulunmuşlardır.
Mahkemenin bir Dairesi, 7 Temmuz 2015 tarihinde verdiği kararında (bk. 187 sayılı Bilgi Notu), ailenin yaşam koşulları ile birlikte herhangi bir iyileşme umudu bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 3. maddesinin; sığınma işlemleri bakımından etkin bir hukuk yolu bulunmaması nedeniyle 13. maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir.
Dava, Hükümetin talebi üzerine, 14 Aralık 2015 tarihinde Büyük Daireye gönderilmiştir.
[1] 343/2003 sayılı ve 18 Şubat 2003 tarihli, üçüncü ülke vatandaşı tarafından Üye Devletlerden birinde yapılan iltica başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devletin belirlenmesine yönelik kıstasları ve sistemleri oluşturan Konsey Yönetmeliği
Full & Egal Universal Law Academy