© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Daha fazla bilgi için, bu belgenin sonunda bulunan yazarın telif hakkı ile ilgili kısmı okuyabilirsiniz.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2014. This translation was commissionned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court. For further information see the full copyright at the end of this document.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2014. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund). Elle ne lie pas la Cour. Pour plus de renseignements veuillez lire l’indication de copyright/droits d’auteur à la fin du présent document.
İKİNCİ BÖLÜM
VONA - MACARİSTAN
(Başvuru no. 35943/10)
KARAR
STRAZBURG
9 Temmuz 2013
NİHAİ KARAR
09/12/2013
Bu karar Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen koşullarda kesinleşecektir. Yazınsal düzeltmelere tabi tutulabilir.
Vona – Macaristan davasında,
Daire olarak toplanan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İkinci Bölüm):
Guido Raimondi, Başkan,
Peer Lorenzen,
Dragoljub Popović,
András Sajó,
Nebojša Vučinić,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller, yargıçlar,
ve Stanley Naismith, Yazı İşleri Müdürü’nden oluşmuş,
11 Haziran 2013 tarihinde gizli olarak müzakere ettikten sonra,
Bu tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Dava, bir Macar vatandaşı olan Bay Gábor Vona’nın (“başvurucu”), 24 Haziran 2010 tarihinde İnsan Hakları ve Temel ve Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Macaristan’a karşı Mahkeme’ye bir başvuru (no. 35943/10) yapmasından kaynaklanmıştır.
2. Başvurucu, Budapeşte’de avukatlık yapan Bay T. Gaudi-Nagy tarafından temsil edilmektedir. Macar Hükümeti (“Hükümet”) Kamu Yönetimi ve Adalet Bakanlığı’ndan Ajan Bay Z. Tallódi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucu, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında, kendisi tarafından yönetilen bir dernek olan Magyar Gárda Egyesület’in feshedilmesinin, dernek özgürlüğünü ihlal ettiğini iddia etmiştir.
4. 14 Mart 2012 tarihinde başvuru Hükümet’e bildirilmiştir. Ayrıca, kabul edilebilirliğin ve esasın aynı zamanda hükme bağlanmasına karar verilmiştir (Madde 29 § 1).
5. 12 Haziran 2012 tarihinde, Bölüm Başkanı, Avrupa Roman Hakları Merkezi’ne, Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, yargılamaya üçüncü taraf olarak müdahale izni vermiştir.
OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvurucu 1978 yılında doğmuş ve Budapeşte’de yaşamaktadır.
7. 8 Mayıs 2007 tarihinde Magyar Gárda Egyesület (Macar Muhafızlar Derneği – “Dernek”), diğer amaçlar arasında, Macar gelenekleri ve kültürünü korumak hedefiyle, siyasi parti Jobbik Magyarországért Mozgalom’un (Daha İyi Macaristan Hareketi) on üyesi tarafından kurulmuştur.
8. Dernek de, 18 Temmuz 2007 tarihinde, Magyar Gárda Mozgalom’u (Macar Muhafızlar Hareketi – “Hareket”) kurmuştur. Dernek bürosu, Derneğin, “önce bir hareket olarak çalıştırmak, fakat sonra Dernek içinde bir bölüm olarak bütünleştirmek için Macar Muhafızları Hareketi’nin kurulmasına” karar verdiğini açıklamıştır. Aynı zamanda “Macar Muhafızları’nın, Dernek ile bütünleşmesi amacıyla, 10 Ekim 2007 tarihinden önce ... [mevcut] niteliğinin değişmesine ihtiyaç bulunduğuna” da karar verilmiştir.
Hareket’in amacı, “savunmasız Macaristan’ı maddeten, manen ve entelektüel olarak savunmak” şeklinde tanımlanmıştır. Kuruluş senedinde listelendiği üzere, dernek üyelerinin fiziksel ve psikolojik eğitimi, afet yönetimine katılmaları ve kamu güvenliğini sağlama, aynı zamanda halka açık etkinlikler düzenleyerek bu konularla ilgili sosyal diyalog başlatma, Hareket’in üstlendiği görevler içinde yer almaktadır.
9. 4 Ekim 2007 tarihinde, Budapeşte savcılık bürosu, hukuka aykırı faaliyetlerini durdurması talebiyle Derneğe bir ihbar göndermiştir. Derneğin yürüttüğü faaliyetlerin, tüzüğünde tanımlanan amaçlarla uyum içinde olmadığı not edilmiştir. Özellikle, 5 Ağustos 2007 tarihinde, Budin Kalesi’nde, elli altı “muhafız”ın yemin törenini organize etmeleri gözlemlenmiştir. Dernek daha sonra, Dernek amaçlarına uygun olmayan, Hareket bakımından tanımlanan görevlerin tanınmasını sağlamayı amaçlayan bir ulusal kampanya yürütmüştür. Hareket’in belli amaçlarının Dernek için tanımlanan amaçlar arasında yer almadığı, aynı zamanda Derneğin kültürel ve gelenekleri koruma nitelikli amaçlarıyla uyum içinde olmadığı not edilmiştir.
9 Kasım 2007 tarihinde, Derneğin Başkanı olarak, başvurucu, Hareket’in kuruluş senedinden tartışmalı kısmın çıkarılarak, hukuka aykırı faaliyetlerin durdurulduğu ve Dernek tüzüğünde değişiklik başlattığını savcılık bürosuna bildirmiştir. Bu nedenle, 7 Aralık 2007 tarihinde Dernek Genel Kurulu, tüzüğün 2. paragrafına şu hükmü eklemeye karar vermiştir: “(f) Adına uygun olarak, Macar Muhafızları Derneği toplumla diyalog içinde olmak ve etkinlikler düzenlemek ve afet yönetimi, ulusal savunma ve hayat kurtarma teknikleri gibi güvenliklerini etkileyen konularda vatandaşlar için toplantılar düzenlemek amaçlarına sahiptir”.
10. İleri sürülen bu hedeflerin peşinde, Hareket’in üniforma giyen on üyesi daha sonra, büyük Roman nüfusu olan köyler de dahil olmak, üzere tüm Macaristan’da toplantılar ve gösteriler yapmış ve “etnik Macarlar”ın sözde “Çingene suçu”na karşı savunulması çağrısında bulunmuşlardır. Bu gösteriler ve toplantılar yetkililer tarafından yasaklanmamıştır.
Yaklaşık 200 eylemcinin katıldığı bu gösterilerin birisi, 1800 civarında yerleşimcisi bulunan Tatárszentgyörgy köyünde 9 Aralık 2007 tarihinde düzenlenmiştir. Gösteride polis hazır bulunmuştur ve yürüyüşün Roman ailelerin oturduğu bir cadde boyunca yapılmasına izin vermemiştir.
11. Bu olaya tepki olarak, 17 Aralık 2007 tarihinde, Budapeşte Başsavcılık bürosu, Derneğin feshedilmesi amacıyla mahkemeye bir başvuru yapmıştır. Başvuru, Derneğin dernek özgürlüğünü kötüye kullandığı iddiasına ve konuşma ve görünüşleriyle, yani, eylemcilerin üniforma giymesi, yürüyüş düzenleri ve askeri tarzda emirler vermelerinin Roman’lar arasında korku yayarak, onların haklarını ihlal eden faaliyetler yürüttüğü olgusuna dayandırılmıştır.
Başsavcılık Bürosu, Hareket’in, Derneğin bir bölümünü ve faaliyetlerinin de Derneğin faaliyetlerin önemli bir parçasını oluşturduğu görüşündedir. Hareket’in, bütün üyeleri kayıtlı olduğu için, “spontane bir topluluk” olmadığını iddia etmişler ve Dernek Başkanlığı tarafından oluşturulduğunu, üyelik başvurusunun Dernek tarafından değerlendirildiğini ve üniformalarının Dernek’ten satın alınabileceğini vurgulamışlardır.
12. Sonraki yargılamalarda, Dernek, yine de, kendisi ve Hareket arasında ikisinin birleşmesi anlamına gelecek örgütsel bir bağ olmadığını iddia etmiştir; dolayısıyla, Hareket bakımından hiçbir sorumluluk taşımadığını ileri sürmüştür. Dernek aynı zamanda, her halde, Hareket’in faaliyetlerinin hiç kimseye objektif bir tehlike arz etmediğini belirtmiştir. Derneğe göre, sübjektif korku duygusu, dernek özgürlüğünün de içinde bulunduğu temel hakların sınırlanmasına yol açmaz; tarafsız olarak bakılırsa, Hareket’in faaliyetleri göz korkutucu değildir.
13. Dört duruşma yaptıktan sonra, Budapeşte Bölge Mahkemesi 16 Aralık 2008 tarihinde Başsavcılık Bürosu lehine karar vermiştir ve dernek özgürlüğü hakkına dair 1989 tarih ve II sayılı Kanun’un 16(2)(d) maddesi uyarınca Derneği feshetmiştir (bakınız aşağıda 18. paragraf).
Mahkeme, iki oluşum arasında ayrım olduğu ile ilgili argümanları kabul etmemiş ve bu ikisi arasında bir “ortak yaşam ilişkisi” var olduğuna karar vermiştir. Mahkeme, diğer bağlantılar arasında, Hareket’in Derneğin banka hesabından bağışlar aldığını gözlemleyerek, Derneğin temel faaliyetinin Hareket’in kurulması, çalışması, idaresi ve finanse edilmesi olduğuna karar vermiştir. Öte yandan, kararın hukuksal sonucu Derneğin feshedilmesi ile sınırlıdır; Mahkeme’nin görüşüne göre, Hareket herhangi bir hukuksal kişiliğe sahip olmadığı için, karar doğrudan Hareket’e kadar genişlemez.
Tatárszentgyörgy’deki toplantı bakımından, Bölge Mahkemesi şöyle karar vermiştir:
“Etkinliğin temel amacı gerçekten de spot ışıklarını “Çingene suçu”na tutmaktı. Açıkça ırksal ve etnik temellere dayanan bu genelleştirmenin kullanılması, insan onurunun eşitliği ilkesini ihlal etmiştir ... Ayrıca, bu bir kerelik bir durum olmamıştır ... [Hareket] programını, insanlar arasında ayrımcılığa dayandırmış ve bu amacı bir kaç kez yürüyüşler aracılığıyla açıklamıştır; bu, [yürüyüşlere katılanların] görünüşleri aracılıyla, bir güç gösterisi ve diğerlerini tehdit edilmesi ile aynı anlama gelmektedir. ... Mahkeme, anayasal bakış açısıyla, aslında bir misyon olarak korku yaymanın, amaç veya görev olarak kabul edilemeyeceğini görüşündedir.”
14. Mahkeme, üniformalı katılımcıların Ok ve Haç (1944/45’te Macaristan’da terör döneminden sorumlu olan) görevlilerininkine oldukça benzer pazubentler taktıklarını not etmiştir. Mahkeme, bu şekilde giyinen katılımcılarla yapılan yürüyüşlerin objektif olarak “tarihi hassasiyetleri” yaralayabileceği göz önünde bulundurmuştur.
Mahkeme, Derneğin beyan edilen amacına karşın, eylemlerinin Macaristan Dernekler Kanunu’nu ihlal ettiğini ve anti-Roman fikirli bir atmosfer yarattığını açıklamıştır. Mahkemeye göre, tarihsel deneyimin ışığında, sadece sözlü ve görsel güç gösterisi de hukukun ihlali anlamına gelmektedir; bu nedenle, Derneğin feshedilmesi için gerçek bir suç işlemesi gerekli değildir: gerçek şu ki, ayrımcılık içeren programı, [1989 tarih ve II sayılı Kanun’un] 2(2) bölümü anlamında, diğerlerinin haklarına zarar vermekle aynı anlama gelmektedir (bakınız aşağıda 18. paragraf).
15. 2 Temmuz 2009 tarihinde Budapeşte İstinaf Mahkemesi Bölge Mahkemesi’nin kararını onaylamıştır. Mahkeme aynı zamanda 21 Haziran 2008 tarihinde Fadd köyü ile belirtilmeyen bir tarihte Sárbogárd köyünde Hareket tarafından sahneye konulan diğer gösteriyi daha dikkate almıştır. İstinaf Mahkemesi Hareket üyeleri tarafından, Fadd toplantısı sırasında yapılan konuşmaların Roman’ları dışlamayı amaçlayan sayısız görüş içerdiğini not etmiştir. Sárbogárd etkinliği bakımından, Temyiz Mahkemesi birçok Yahudi aleyhtarı ifade bulunduğunu gözlemlemiştir.
Budapeşte İstinaf Mahkemesi, kararının alanını Hareket’i kapsayacak şekilde genişleterek, iki oluşum arasında daha yakın bir bağlantı saptamıştır. Mahkeme, Derneğin gerçekte Hareket’i bir “birim” olarak içerdiğini; sonuç olarak, hükmün her ikisiyle de ilgili olduğuna karar vermiştir. Derneğin feshi, ayrıca, feshedilmiş bir dernekle ilişkili herhangi bir oluşum içinde çalışan bireylerin örgütsel çerçevesini de parçalamaktadır.
Mahkeme, gösteri mekanlarının, yani büyük Roman nüfuslu köylerin seçilmesinin sosyal diyalog olarak görülemeyeceğini, aksine askeri tarzdaki üniformalarıyla, formasyonlarıyla ve selamlaşmalarıyla bütüncül etkisi olan, yarı-askeri güç gösterisi bağlamında, aşırı görüşlerin açıklanma biçimi olarak görülebileceğine hükmetmiştir. İstinaf Mahkemesi, Bölge Mahkemesi’nin argümanlarını esas bakımından onaylarken, köy nüfuslarının, bunları dinlemekten kaçınmaları mümkün olmayan “zoraki dinleyiciler” olarak, bu aşırı ve dışlayıcı görüşlere maruz kaldıklarını tartışmıştır. Mahkeme’nin görüşüne göre, polis tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilen bütün gösterilerin, fiili şiddet eylemleri olmaksızın bitirilmiş olması olgusuna karşın, Hareket tarafından düzenlenen etkinlikler şiddet riski oluşturmuş, çatışma üretmiş, kamu düzeni ve barışını bozmuş ve köylerde yaşayanların özgürlük ve güvenlik haklarını ihlal etmiştir.
Mahkeme ayrıca başvurucunun ifade özgürlüğünü ele almıştır. İlk derece mahkemesinin kararını onaylayarak ve Avrupa Mahkemesi’nin içtihatlarına atıfta bulunarak, bu özgürlüğün nefret konuşmalarını veya şiddete teşviki kapsamadığını belirtmiştir.
16. Yüksek Mahkeme 15 Aralık 2009 tarihinde Budapeşte İstinaf Mahkemesi’nin kararını onamıştır. Temyiz Mahkemesi’nin, Hareket’in, aslında Dernek içindeki bir oluşum olduğu bulgularını onaylamıştır. Yüksek Mahkeme aynı zamanda, Hareket’in toplantılarının, Hareket’in destekçilerinin potansiyel olarak şiddete başvurabileceği çatışma durumları yarattığına işaret ederek, Derneğin dağılmasının gerekliliği bakımından alt derece mahkemeleri ile aynı görüşe varmıştır.
Karar 28 Ocak 2010 tarihinde verilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
17. Söz konusu dönemde yürürlükteki biçimiyle Anayasa aşağıdaki hükümleri içermektedir:
Madde 2
“(3) Sosyal örgütlerin, hükümet organlarının veya vatandaşların faaliyetleri kamu yetkilerinin zorla iktisabını veya kullanılmasını ya da bu yetkileri kendi tekellerine almayı amaçlayamaz. Herkes, kanunun izin verdiği yollarla, bu faaliyetlere direnme hak ve yükümlülüğüne sahiptir.”
Madde 63
“(1) Macaristan Cumhuriyeti’nde herkes, dernek özgürlüğüne dayanarak, yasaklanmamış amaçlarla dernek kurma ve bu örgütlere katılma hakkına sahiptir.
(2) Dernek özgürlüğüne dayanılarak, siyasi amaçlarla silahlı örgüt kurulmasına izin verilmez.
(3) Dernek hakkı ve siyasi partilerin mali yönetimi ve çalışmasına dair kanunun kabul edilmesi için, toplantıya katılan Parlamento üyelerinin üçte-iki çoğunluğunun oyu gereklidir.”
18. 1989 tarih ve II sayılı dernek özgürlüğü hakkına dair Kanun’a göre:
Bölüm 2
“(1) Dernek özgürlüğü vasıtasıyla, gerçek kişiler, tüzel kişiler ve hukuki kişiliği olmayan oluşumlar amaçlarına ve kuruluş hedeflerine tabi olarak faaliyet göstermek üzere, sivil toplum örgütleri kurabilir ve yönetebilirler.
(2) Dernek hakkının kullanılması Anayasa’nın 2 (3) maddesine aykırı olamayacağı gibi, bir suç oluşturamaz veya suça teşvik edemez ve diğerlerinin hak ve özgürlüklerine halel getiremez.”
Bölüm 3
“(1) Bir sivil toplum örgütü, kayıtlı üyeleri olan ve amaçlarını geliştirmek için üyelerinin faaliyetlerini organize eden, ana sözleşmesinde beyan edilen amaçlar için oluşturulan gönüllü olarak kurulmuş bir özerk kuruluştur.
(2) Kayıtlı olmayan üyeler de büyük ölçekli halk etkinliklerine katılabilir.”
Bölüm 4
“(1) ... Bir sivil toplum örgütü, mahkemeye tescil yoluyla varlık kazanır..”
Bölüm 5
“Düzenli çalışmayan veya kayıtlı üyesi bulunmayan veya bu Kanun’un öngördüğü şekilde yapılanmamış dernek hakkı aracılığıyla oluşturulan özel bireyler topluluğu, bir sivil toplum örgütü teşkil etmez.”
Bölüm 16
“(2) Savcı tarafından dava açılması üzerine, mahkeme:
(d) çalışması 2(2) bölümü ihlal ederse, sivil toplum örgütünü fesheder; ...”
Derneklerin hukuki statüsü kısaca şöyle sınıflandırılabilir. Faaliyetleri kamu yararı taşımayan dernekler, bireyler tarafından gelir vergisinden düşülebilir bağışlarla desteklenemez ve başka bağışlar alma veya kamu sübvansiyonları için başvurma hakkına sahip değildir, çünkü bu imtiyazlar 1996 tarih ve CXXVI sayılı Kanun ve 2011 tarih ve CLXXV sayılı Kanun ile kamuya yararlı örgütlere tahsis edilmiştir. Öte yandan, 1996 tarih ve LXXXI Kanun, herhangi bir derneğin kar amacı gütmeyen faaliyetlerinin gelirinin kurumlar vergisinden muaf olacağını ve derneğin iş faaliyetlerinin tercihli kurum vergilendirmesine tabi olacağını düzenlemektedir. Ek olarak, 1995 tarihli CXVII sayılı Kanun uyarınca, dernekler tarafından sağlanan belli hizmetlere ve belli ödemelere ve kendileri tarafından alınan sosyal yardım kazançlarına avantajlı gelir vergisi kuralları uygulanır. Bundan başka, 1959 tarih ve IV sayılı Kanun (Medeni Kanun) bir dernek üyesinin derneğin borçlarından sorumlu olmadığını düzenlemektedir.
19. Söz konusu dönemde yürürlükte olan ulusal ve etnik azınlıkların haklarına dair 1993 tarihli ve LXXVII sayılı Kanun aşağıdaki düzenlemeyi getirmektedir:
Bölüm 4
“(1) Macaristan Cumhuriyeti:
(a) azınlıkların, çoğunlukta bulunan ulusla asimilasyonunu amaçlayan veya asimilasyonu ile sonuçlanan veya çoğunlukta bulunan ulustan dışlanmasını veya ayrılmasını amaçlayan;
(b) azınlıklar tarafından iskan edilen alanların ulusal veya etnik oluşumunu değiştirmeyi amaçlayan;
(c) bir azınlık grubuna ait olmaları nedeniyle, azınlığa veya azınlık grubundan birisine zulmetmeden, yaşamlarını tehlikeye atan veya haklarını kullanmasını engelleyen; ...
siyaset veya davranışların tamamını yasaklar.”
20. 16 Aralık 1966 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun XXI. toplantısında kabul edilen Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ni onaylayan 1976 tarihli, 8 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye göre:
Madde 20
“2. Ayrımcılığa, kin ve nefrete veya şiddete tahrik eden ulusal, ırksal veya dinsel düşmanlığın savunulması hukuk tarafından yasaklanır.”
21. New York’ta, 21 Aralık 1965 tarihinde kabul edilen, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’yi onaylayan 1969 tarih ve 8 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye göre:
Madde 1
“1. Bu Sözleşmede, “ırk ayrımcılığı” terimi, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel veya toplumsal yaşamın herhangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, uygulanmasını, bu hak ve özgürlüklerden yararlanılmasını ortadan kaldırmak veya zayıflatmak amacına ya da etkisine yönelik, ırk, renk, soy ya da ulusal veya etnik kökene dayalı her türlü ayrım, dışlama, kısıtlama ya da tercih anlamındadır.”
Madde 2
“1. Taraf Devletler ırk ayrımcılığını kınar ve uygun her imkânla ve gecikmeden, ırk ayrımcılığının her türünün ortadan kaldırılması ve tüm ırklar arasında bu anlayışın geliştirilmesi politikası izlemeyi üstlenir ve bu amaçla: ...
(d) Her Taraf Devlet, koşullar gerektirdiği takdirde yasal düzenlemeler yapmak dahil, tüm uygun yöntemlerle, herhangi bir birey, grup veya örgüt kaynaklı ırk ayrımcılığını yasaklayacak ve bu tür ayrımcılığa son verecektir; ...”
Madde 4
“Taraf Devletler ... her ne şekilde olursa olsun ırkçı nefreti ve ayrımcılığı haklı çıkarmaya ya da yüceltmeye çalışan tüm propaganda ve tüm örgütleri kınarlar ve ...
(a) tüm ... ırk ayrımcılığını teşviki ... ve ayrıca ırkçı eylemleri finanse etmek dahil bu eylemlere her türlü yardım sağlamayı yasayla cezalandırılacak suç olarak ilan etmeyi;
(b) Irk ayrımcılığını destekleyen ya da bu tür ayrımcılığa teşvik eden tüm örgütleri ve ayrıca örgütlü ve diğer tüm propaganda faaliyetlerini yasa dışı ilan edecek ve yasaklayacaklar ve bu tür örgütlere ya da faaliyetlere katılımı yasayla cezalandırılacak bir suç olarak ilan etmeyi; ...
üstlenirler”
22. Anayasa Mahkemesi’nin 30/1992 (V. 26) AB sayılı kararı aşağıdaki paragrafları içermektedir:
“II. 3. Anglo Sakson hukuk sistemine sahip İngiltere ve Galler, Kanada ve Yeni Zelanda’nın yanı sıra, Kıta Avrupası hukuk sistemine sahip tüm demokratik Avrupa ülkelerinin ceza kanunları, “ırk” temelli tahriki yasaklamaktadır. Tahrik, nefret uyandırma ve düşünce açıklaması arasındaki sınır çizgisi uluslararası düzeyde bile hararetle tartışmalıdır
IV. 1. Nüfus içindeki belli gruplara karşı nefrete teşvik ve aşağılayıcı hakaret ifadelerinden kaynaklanan potansiyel zararlar, insanlık deneyiminin tarihsel olaylarında fazlasıyla belgelenmiştir. ....
Yüzyılımızın trajik tarihsel deneyimleri, ırksal, etnik, ulusal veya dinsel düşüklük veya üstünlük telkin eden görüşler ve nefret, hakaret ve dışlama fikirlerinin yayılmasının insan uygarlığını tehlikeye attığını kanıtlamaktadır.
Belli bir grup insana yönelik nefretin canlandırılması niyetini dışa vuran söylemlerin toplumsal gerilimi aşırı düzeye yükselttiğini, toplumsal uyum ve barışı bozduğunu ve aşırı durumlarda, toplumun belli grupları arasında şiddetli çatışmalarla sonuçlanabileceğini hem tarih hem de günümüzde yaşananlar göstermektedir.
Nefret uyandırmanın son derece zararlı etkilerini ortaya koyan tarihsel ve güncel deneyimlere ek olarak, nefret uyandırmaktan sorumlu düşünce ve kavramların sınırsız açıklanmasından kaynaklanan gündelik tehditleri de göz önünde bulundurmak gereklidir. Bu tür açıklamalar insan toplulukların farklı gruplarla bir arada uyum içinde yaşamasını engeller. Ufak ya da daha büyük topluluklarda duygusal ve toplumsal gerilimi derinleştirmek, toplumdaki bağlara zarar verir, aşırı görüşleri güçlendirir ve önyargı ile hoşgörüsüzlüğü artırır. Tüm bunlar, çoğulculuğu, farklı olma hakkını, insan onurunun eşitliğini kabul eden ve ayrımcılığın bir değer kabul olarak kabul edilmediği hoşgörülü ve çok kültürlü bir toplum yaratma şansının azalmasına neden olur.
2. Belli gruplara yönelik nefretin tahrikine ifade ve basın özgürlüğü kılıfı altında anayasal koruma sağlamak, Anayasa’da açıklanan değer sistemi ve siyasi uyum ile, yani, Anayasa’nın çeşitli maddelerinde kabul edildiği üzere, demokratik hukuk devleti, insanların eşitliği, eşit onur, ayrımcılığın yasaklanması, din ve vicdan özgürlüğü ve ulusal ve etnik azınlıkların korunması ile çözülemez bir tezat yaratacaktır. ...
Şiddet kullanımına duygusal hazırlık olan nefret uyandırmaya tahrik, yukarıda belirtilen kavramların inkarıdır. Bu, demokrasilerden ziyade diktatörlüklerin ortak özelliğinin hoşgörüsüz sınıflandırılması olarak, ifade özgürlüğünün kötüye kullanılmasıdır. İfade ve basın özgürlüğünün Ceza Kanunu’nun 269 (1) maddesinde yasaklanan şekilde kullanılmasına hoşgörü göstermek, demokratik hukuk devletinden kaynaklanan gerekliliklerle çelişmektedir. ...
Görüşlerinin özeti olarak, Anayasa Mahkemesi, belli gruplara karşı nefret uyandırmayı çevreleyen negatif tarihsel deneyimlerin, anayasal değerlerin korunmasının ve Macaristan Cumhuriyeti’nin uluslararası hukuk çerçevesindeki taahhütlerine uyma yükümlülüğünün, ifade ve basın özgürlüğünün sınırlandırılmasını gerekli ve haklı kıldığına işaret eder. ...”
23. Anayasa Mahkemesi’nin 14/2000 (V. 12) AB sayılı kararı aşağıdaki paragrafları içermektedir:
“3. Kişinin düşüncesini açıklama özgürlüğü yalnızca sübjektif bir hak değil, aynı zamanda kamuoyunu biçimlendiren çeşitli görüşlerin özgür açıklamasının da güvencesidir. ...
Bu hak sınırlandırılabilmesine karşın, birincil rolü nedeniyle özel korumadan yararlanır ve böylelikle yalnızca diğer birkaç hakla bağlantılı olarak sınırlandırılabilir. Bu sebeple kamu huzuru gibi ikincil teorik değerler, söz konusu hakka göre daha az korumadan yararlanır. ...
Yaşama hakkı gibi insan onuru hakkı da Anayasada oldukça koruma altına alınmıştır ... Anayasa, değerler bakımından tarafsız olmayıp, kendi değerler bütünü vardır. Anayasal değerlerle bağdaşmayan fikirlerin açıklanması, Anayasanın 61. maddesi tarafından korunmamaktadır ...
Anayasa Mahkemesi, ifade özgürlüğünün, aynı zamanda Sözleşme kapsamında da, “görev ve sorumlulukları” beraberinde getirdiğine işaret eder. Bütün devlet yetkilileri, hukuk devleti kapsamında demokratik bir Devletin değerlerini korumak ve insan onuruna saygı göstermekle yükümlüdür. Baskı, nefret ve çatışma ifade eden davranışlara karşı önlem alınmalıdır. Çatışmaları çözme yolu olarak güç kullanmayı veya kullanma tehdidini reddetmek, kompleks demokrasi kavramının bir parçasıdır.”
24. Anayasa Mahkemesi’nin 18/2004 (V. 25) AB sayılı kararı aşağıdaki paragrafları içermektedir:
“III. 2.1. ... Aşırı görüşler durumunda bile, düşüncenin içeriği değil, bu düşüncenin iletilmesinin doğrudan ve öngörülebilir sonuçları, medeni kanun veya, bazı durumlarda, ceza kanunu kapsamında ifade özgürlüğünün sınırlanmasını ve yasal tedbirlerin uygulanmasını haklı kılmaktadır.”
25. Anayasa Mahkemesi’nin 95/2008 (VII. 3) AB sayılı kararı aşağıdaki paragrafları içermektedir:
“III. 3.4. ... [Ceza Kanunu’ndaki] değişikliğin amacı, zarar gören taraf belirlenemese bile, nefret söylem ve hareketlerini cezalandırmaktır. Öte yandan, bunun sonucu olarak, değişiklikle, yalnızca belli kişilerin onur ve şerefinin çiğnenmesi değil; fakat genellemeler içeren ırkçı ifadelerin de içinde olduğu, nefret söyleminin her türü cezalandırılacaktır, yani ‘etkilenen’ taraflar veya “etkilendiğini” düşünen taraflar nefret ifade eden kişiler arasındaki iletişimi takip etmeye veya bunlar içinde yer almaya veya bu nefrete medyada maruz kalmaya zorlanmamalıdır. ... Aşırı sesler, anayasal demokrasilerde sadece içerikleri nedeniyle bastırılmazlar. Böyle genellemelerin olduğu bir toplumda, ırkçı söylemler her vatandaşın Devletin karşısında eşit değerde ve aynı temel haklara sahip olduğu gerçeğini değiştiremez.
Mevcut biçimiyle, Ceza Kanunu’nda yapılan değişiklik sadece böyle genellemeler içeren söylemleri de cezalandıracaktır. Saldırılan gruba ait kişilerin düşünce iletişimine katılması, yani, bunları dinlemeleri veya ırkçı beyanlara bir şekilde maruz tutulmaları, değişiklikte tanımlandığı üzere, suçun kanuni bir unsuru değildir.
Öte yandan, bunlar, bir düşünce açıklamasının sadece belli kişilerin yalnızca hassasiyet ve onuruna değil, aynı zamanda anayasal haklarına da tam olarak bir saldırı oluşturan vakalardır. Örneğin, bir fail aşırı siyasal inançlarını, düşünce iletişimini aşağılanma hali içinde dinlemeye zorlayacak şekilde mağdur gruba ait bir kişiye açıklarsa ve bu kişi dinlemekten kaçınacak bir durumda da değilse [‘zoraki dinleyici’] ... bu durumda, ilgili kişinin dinlememe hakkı veya tatsız veya incitici görüşlerden haberdar olma hakkı korunmayı hak eder. ...
Kişiler sadece yurttaşlar topluluğuna değil, aynı zamanda daha dar gruplara veya topluluklara aittirler. Bir birey, ayrıca, böyle bir gruba ait olma sebebiyle, sorunu gidermek için ceza hukuku yaptırımlarının kullanılmasını gerektirecek derecede ağırlık ve yoğunlukta bir yaralanmaya maruz kalabilir.”
III. ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI İZleme organlarının gözlemleri
26. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin Macaristan hakkındaki sonuç gözlemleri (11-29 Ekim 2010’da Cenevre’de kabul edilmiş) aşağıdaki paragrafları içermektedir:
“18.” Komite, feshedilen Magyar Gárda’nın üyeleri ... tarafından yapılan tehlikeli ve yaygın Roma karşıtı beyanlardan endişelenmektedir. ... Buna ek olarak, taraf Devlet’te yükselen Yahudi düşmanlığı göstergelerinden de endişelidir. Komite, Anayasa Mahkemesi’nin Ceza Kanun’unun şiddet olaylarına teşvikle ilgili 269. maddesine yaptığı, taraf devletin 20. madde altındaki yükümlülükleriyle bağdaşmayabilecek sınırlayıcı yorumundan da kaygı duymaktadır.”
27. Macaristan’da Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe karşı Avrupa Komisyonu’nun (dördüncü izleme periyodu) 20 Haziran 2008 tarihli Raporu (ECRI) aşağıdaki paragrafları içermektedir:
“61. ... Irkçılık ve hoşgörüsüzlüğün Macaristan’daki kamusal söylemlerde rahatsız edici bir yükselişi bulunmaktadır. Özellikle, radikal sağ kanat Macar Muhafızlar’ın (Magyar Gárda) kurulması ve yükselişi ... devamlı olarak derin kaygı nedeni olarak gösterilmektedir. Ağustos 2007’deki oluşumundan ve Ekim 2007’de yüzlerce yeni üyenin halka açık yemin etmesinden bu yana, Macar Muhafızlar, Roman halkın yoğun olduğu köyler dahil, ülke genelinde pek çok halk toplantısı düzenlemiştir; derneğin görünüşteki masum tüzüğüne karşın, grubun temel mesajları arasında etnik Macarları sözde ‘Roman Suçuna[1]‘ karşı savunmak bulunmaktadır. Macar Muhafız üyeleri, paramiliter tarz siyah botlar ve üniformalarla, II. Dünya Savaşı döneminde Macaristan’da kısa bir süre iktidara gelen ve bu iktidar süresince on binlerce Yahudi ve Roman’ın öldürüldüğü veya sürgün edildiği, apaçık bir Nazi örgütü olan Ok ve Haç Partisi’nin bayrağına çok yakından benzeyen nişanlarla ve bayraklarla gösteriler yapmaktadır.
73. ... Macar Muhafız gibi gruplar ayrıca Yahudi düşmanı görüşlerini de açıkça ifade etmektedir. ... Yahudi düşmanı görüş halen Macaristan’da yükseliştedir.”
28. Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Sözleşmesi Danışma Komitesi’nin 18 Mart 2010 tarihinde Macaristan ile ilgili kabul ettiği Üçüncü Görüşü aşağıdaki paragrafı içermektedir
“75. 2007’de kurulduğundan bu yana, Macar Muhafızlar (Magyar Gárda), Roman nüfusun fazla olduğu köyler de dahil olmak üzere ülke genelinde, örgüt üyelerinin paramiliter tarz siyah bot ve üniformalar giyerek, Nazi nişan ve bayraklarıyla geçit töreni yaptığı pek çok halk toplanması düzenlemiştir. ... Danışma Komitesi bu tehditkar tutumdan kaygı duymaktadır.”
IV. KARŞILAŞTIRMALI HUKUK
29. Almanya Federal Anayasa Mahkemesi “Stoppt den Synagogenbau!” kararında (BVerfGE, 111, 147 – InhaltsbezogenesVersammlungsverbot) (23.06.2004), kamu düzeninin bozabilecek tehlikeleri önlemek için, dernek özgürlüğü eğer Art und Weise ise, yani içeriği değil, derneğin yönetildiği yöntem veya araçlar endişelere neden oluyorsa, bu özgürlüğü kısıtlamanın mümkün olduğunu karar vermiştir. Dolayısıyla, “vatandaşları korkutan, dernek yoluyla şiddet sergileyen bir iklim ve şiddete hazır olma potansiyeli yaratan göstericilerin, saldırgan ve kışkırtıcı davranışlarının” kısıtlanmasına izin verilebilir. Ayrıca Soykırım Anma Günü’nde sahnelenen aşırı sağ kanat yürüyüşü konusunda, Mahkeme ek olarak, “[bir derneğin yönetildiği] yöntem ve araçların manevi hassasiyetlere önemli ölçüde zarar veren kışkırtmalara yol açabileceğine (sittliches Empfinden) karar ermiştir. Derneğin yönetildiği biçim bakımından, Federal Anayasa Mahkemesi de göstericilerin kışkırtıcı davranışlarına ayrıca önem yüklemiştir. Mahkeme, “bir tören alayının, genel karakteri itibariyle (durch sein Gesamtgepräge), Nazi zorbalığının tören ve sembollerini betimlemesi ve eski totaliter ve insanlık dışı rejimin korkularını çağrıştırmak suretiyle diğer vatandaşları korkutması halinde”, aynısının geçerli olduğunu eklemiştir.
30. Bir derneğin feshedilmesi bağlamında, Federal Alman İdare Mahkemesi, BVerwG 6 A 3.08 (05.08.2009) sayılı kararında, derneklerin yasaklanması konusundaki içtihatlarını şu şekilde özetlemiştir:
16. Bir derneğin amaç veya faaliyetlerinin ceza kanunu kapsamında cezalandırılabilir nitelikte olup olmadığı, örgüt üyelerinin niyet ve tutumlarına bağlıdır. Böyle bir dernek cezai olarak sorumlu tutulamaz. Ceza kanunu kapsamında sadece gerçek kişiler cezalandırılabilir; çünkü suçlu olmak yalnızca gerçek kişilerde var olan ceza sorumluluğuna işaret eder [Schuldzurechnungsfähigkeit]. Dernekler Kanun’unun 3(5) bölümünde açıkça belirtildiği üzere [VereinsG], bir örgütün yine de cezai açıdan sorumlu tutulabilmesi yasal olarak mümkündür [Strafgesetzwidrigkeit einer Vereinigung]; çünkü dernek, üyeleri ve temsil organlarıyla, üyelerin her birinden ayrı olan ve kendi amacını geliştiren [Zweckrichtung] ve bağımsız hareket edebilen bir kolektif bir irade oluşturabilir. Bir derneğin kendi amacının veya bağımsız faaliyetlerinin sonucu olarak ceza kanunu ihlal edilirse, yasağın uygulanması [Verbotstatbestand] için tüm koşullar yerine getirilir. Bu bağlamda belirleyici faktör, üyelerinin davranışlarının derneğe yüklenebilir olmasıdır. Derneğin niteliği, üyelerinin işlediği suçlarla [Strafgesetzwidrigkeit] şekillenmelidir [prägen]. Bir dernek aynı anda farklı amaçları gerçekleştirmek için çalışabilir; tüzüğünde belirtilen yasal amaçlarının yanında, ayrıca üyelerinin davranışlarıyla ulaşabileceği suç teşkil eden amaçları da izleyebilir.
17. Anayasa’nın 9(2) maddesinin ilk seçeneğiyle bağlantılı okunduğunda, Dernekler Kanun’un, 3(1). bölümün ilk cümlesinin ilk seçeneğine dayandırılan bir derneğin yasaklanması, derneğin bir üyesi veya görevlisinin hüküm giymesinden hukuken bağımsızdır. Bu yasaklama emrini veren makamın yetkisi içindedir ve idare mahkemesi ceza kanunlarının ihlal edilip edilmediğini inceler [Gesetzeswidrigkeit]. Öte yandan, yasaklamanın amacı [Verbotstatbestand] ceza hükümlerini zaten ihlal etmiş kişilere ek ceza uygulamak değildir. Daha ziyade, [bu hükmün] amacı, suç fiillerini planlayan veya işleyen bir örgütün kuruluşu veya devam eden varlığının ifade ettiği, kamu güvenliği ve kamu düzenine karşı belli bir tehdidi ele almaktır. Bu tür örgütler, ceza kanunuyla korunmuş menfaatlere [Rechtsgüter] karşı özel tehdit oluştururlar. Örgütün özünde var olan ivme ve örgütlenmiş insan ve maddi kaynakları, cezalandırılabilir eylemleri kolaylaştırır ve destekler. Aynı zamanda, her bir üyenin sorumluluk duygusu genellikle zayıflamakta, suç işlemeye karşı bireysel direnç azalmakta ve daha fazla suç işleme güdüsü yaratılmaktadır. (18 Ekim 1988 tarihli karar, op. cit., sırasıyla, s. 307 ve s. 23-24; Löwer, in: - Münch/Kunig, GG, Vol. 1, 5th ed. 2000, not 39 ve madde 9)).”
Federal Alman İdare Mahkemesi (neo-) Nazi fikirlerini destekleyen dernekler bakımından verilen fesih kararlarını defalarca onamıştır. Federal İdare Mahkemesi, dernek üyelerinin ırkçı Nazi tez ve düşüncelerini propaganda yapmasına ilişkin Heimattreue Deutsche Jugend kararında (BVerwG 6 A 4.09 (01.09.2010), yasaklama şartlarını sağlamak için, derneğin, güç kullanımı veya kanunun özel bir ihlalini gerektirmeyen bir durum olan, anti-anayasal amaçlarını militan veya saldırgan şekilde gerçekleştirmeye niyetlenmesi gerektiğini belirterek, ilgili içtihatlarını tekrarlamıştır. Yasağı haklı kılan anayasal bir amacın saptanması için, programın, görüntünün ve üslubun Nazizm’le esaslı bir ilişkiyi göstermesi yeterlidir. Bir derneğin kendisini (Almanya’da yasaklanmış) Nazi partisi ile ilişkilendirmesi veya anayasal ayrımcılık yasağı ile bağdaşmayan ırksal bir teorinin propagandasını yapması olgusu derneğin yasaklanması şartlarını karşılamak için yeterlidir. Bir dernek anayasaya aykırı amaçlarını gizlemeye teşebbüs ederse, yasaklama koşulları, sadece bireysel açıklamalar ve davranışlarla ortaya çıkan genel resimden anlaşılacaktır. Gerçek şu ki, bu unsurlar aslında önemlerine dair hiçbir şey söylemeyen değişen sayıda zararsız durumlara tabi olabilir.
31. Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, Virginia - Black, 538 U.S. 343 (2003) davasında, korkutma sorununu incelemiştir. Bir Virginia kanunu, korkutmayı “herhangi bir kişi veya grubu korkutmak amacıyla ... , başkasının mülkiyeti üzerinde, otoyolda veya başka bir kamusal alanda haç yakmayı herkes bakımından” ağır bir suç haline getirmekte ve “bu şekilde herhangi bir yakma eyleminin ... bir kişi veya gruba karşı korkutma niyetinin ilk bakışta kanıtı olduğunu” belirtmektedir.
Yüksek Mahkeme, Birleşik Devletlerde haç yakmanın, Klux Klan tarihiyle ayrılmaz şekilde birbirine sarıldığına karar vermiştir. Klan, haç yakmaları genellikle korkutma aracı ve yaklaşan şiddet tehdidi olarak kullanmıştır. Bugüne kadar, mesajı ister politik, veya aynı zamanda korkutma amaçlı olsun, haç yakmak bir “nefret sembolü”ydü. Haç yakmak kaçınılmaz olarak korkutma mesajı vermese de, haç yakanlar genellikle, mesajı alanların hayatları için korkmalarını hedeflemektedir. Birleşik Devletler Anayasası’nın Birinci Değişikliği, konuşmacının belli bir kişiye veya kişi grubuna karşı hukuk aykırı bir şiddet fiili işleme niyetinin ciddi bir ifadesini iletmeyi amaçladığı durumda, Devletin, bu beyanların kapsadığı ‘gerçek tehdit’leri yasaklamasına izin vermiştir. Konuşmacının, tehdidi fiilen icra niyetinin bulunmasına gerek yoktur. Daha ziyade ‘gerçek tehdit’lerin yasaklanması, insanları şiddet korkusundan, korkunun neden olduğu karmaşalardan, aynı zamanda tehdit edilen şiddetin meydana gelme ihtimalinden korumaktadır. Kelimenin anayasal yasaklanmış anlamıyla korkutma, konuşmacının, kurbana bedensel zarar veya ölüm korkusu yaşatmak amacıyla, bir kişi veya kişi grubuna tehdit yönelttiği bir ‘gerçek tehdit’ biçimidir. Birinci Değişiklik, Virginia’ya korkutma amaçlı haç yakma eylemlerini yasa dışı ilan etme olanağı vermiştir, çünkü haç yakmak, korkutmanın özellikle çok tehlikeli bir biçimidir.
KARAR
I. SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
32. Başvurucu, yöneticisi olduğu Derneğin feshedilmesinin, aşağıda belirtilen 11. maddede güvence altına alındığı üzere, dernek özgürlüğü hakkına bir müdahale anlamına geldiğinden şikayet etmiştir:
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir. »
Hükümet bu argümana itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik
33. Hükümet’in görüşüne göre, 17. madde ışığında Sözleşme’nin hükümleri ile konu bakımından bağdaşmazlık nedeniyle kabul edilemez ilan edilmelidir, çünkü Dernek Yahudi ve Roman vatandaşlara karşı ırksal nefretin açıklanması bakımından kurumsal bir çerçeve sağlamaktadır. Aynı zamanda, uluslararası gözetim organlarının (Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşme, Danışma Komitesi ve Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komitesi gibi, bakınız yukarıda 26 – 28 arası paragraflar), Hareket’in gösterilerinde kullanılan üniforma, sembol ve bayrakların tehditkar etkisi hakkında endişelerini dile getirdiği olgusuna dikkat çekmişlerdir.
34. Hükümet, Mahkeme’nin Garaudy - Fransa (24 Haziran 2003, no. 65831/01, ECHR 2003-IX (alıntılar)) kararının da içinde olduğu, Sözleşme organlarının içtihatlarına atıfta bulunmuştur. Sözleşme’nin ruhunu ve demokrasinin temel değerlerini ihlal eden metinlerin yayınlanmasının başvurucular tarafından ifade özgürlüğüne dayanıldığı hallerde, İnsan Hakları Avrupa Komisyonu’nun, argümanlarını reddederken ve başvuruları kabul edilemez ilan ederken, doğrudan veya dolaylı olarak, Sözleşme’nin 17. maddesini kullandığına işaret etmişlerdir (örneklerin içinde Glimmerveen ve Hagenbeek - Hollanda, no. 8348/78 ve 8406/78 (birleştirilmiş), 11 Ekim 1979 tarihli Komisyon kararı, Decisions and Reports (DR) 18, s. 187 ve Pierre Marais - Fransa, no. 31159/96, 24 Haziran 1996 tarihli Komisyon kararı, DR 86, s. 184, kararları girmektedir). Hükümet’in görüşüne göre, Mahkeme bu yaklaşımı sonradan teyit etmiştir (Lehideux ve Isorni - Fransa, 23 Eylül 1998, §§ 47 ve 53, Reports of Judgments and Decisions 1998-VII davasına atıfta bulunmuşlardır). Bundan başka, 11. madde ile ilgili bir davada (W.P. ve Diğerleri - Polonya (karar), no. 42264/98, 2 Eylül 2004, Reports 2004-VII), Mahkeme’nin “17. maddenin genel amacının totaliter grupların Sözleşme’de ilan edilen ilkeleri kendi menfaatlerine kötüye kullanmasını engellemek” olduğunu gözlemlediğine işaret etmişlerdir Benzer sonuçlara Norwood – Birleşik Krallık ((karar), no. 23131/03, 16 Kasım 2004, Reports 2004-XI) ve Witzsch - Almanya ((karar), no. 7485/03, 13 Aralık 2005; Hükümet aksine Vajnai - Macaristan (no. 33629/06, § 25, ECHR 2008) davasına atıfta bulunmuştur) davalarında da ulaşılmıştır.
35. Başvurucular cevap olarak, suçlulardan vatandaşları koruyarak hukuk devletinin iyileştirilmesi amacını taşıdıklarından, Derneğin faaliyetlerinin ifade ve dernek özgürlüğü hakkının kötüye kullanılmasını oluşturmadığını iddia etmişlerdir. Dernek, Sözleşme’de düzenlenen hak ve özgürlüklerin herhangi birisinin tahrip edilmesini amaçlayan bir faaliyet içinde bulunmamıştır.
36. Mahkeme, Hükümet’in referans yaptığı ifade özgürlüğü hakkını içeren davaların aksine, mevcut davanın, başvurucunun dernek özgürlüğü hakkı ve aslında, bu hakka getirilen, Derneğin hukuki varlığını durdurma ile sonuçlanan oldukça ciddi bir sınırlama ile ilgili olduğunu başından gözlemler. Bundan dolayı, mevcut başvuru Hükümet’in dayandığı davalardan ayrılmalıdır. Hükümet’in dayandıkları bakımından, Mahkeme, özellikle Garaudy ve Lehideux ve Isorni (her ikisi de yukarıda belirtilmiştir) davalarında, Nazi benzeri politikaların haklı gösterilmesinin riskte olduğunu gözlemler. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 17. maddesi kapsamındaki bir kötüye kullanma bulgusu, totaliter güdülü gruplar tarafından 10. maddeye dayanıldığı olgusundan kaynaklanır.
37. Öte yandan mevcut davada, başvurucunun totaliter rejim mağdurları için hor ifade kullandığı ((yukarıda belirtilen) Witzsch davasının tersine) veya totaliter hevesli bir gruba dahil oldukları Hükümet tarafından tartışılmamıştır. Dava dosyasında yer alan bilgiler de böyle bir sonucu desteklememektedir. Başvurucu, söz konusu dönemde, tescil edilmiş derneğin başkanıdır. Bu Derneğin, iç hukuk mahkemelerinin görüşüne göre, Dernek içinde bir oluşum olan, esas olarak iç hukuk düzeyinde hukuka aykırı ilan edilmeyen ve herhangi bir şiddet hareketine sebep olmayan gösteriler nedeniyle, bir hareketle birlikte feshedilmesinden şikayet etmektedir. Bu şartlar altında, Mahkeme, Dernek faaliyetlerinin “totaliter gruplara” hizmet eden bir baskı ideolojisini haklı kılmayı veya propagandasını yapmayı amaçladığı sonucuna varamaz.
38. Sözleşme’nin 11. maddesi ile bağdaşırlığı esas incelemesine konu olacak olan bu faaliyetler (karşılaştırınız Féret - Belçika, no. 15615/07, § 52, 16 Temmuz 2009), ilk bakışta Sözleşme’de öngörülen hak ve özgürlüklerden herhangi birisinin tahrip edilmesini amaçlayan bir eylemi (bakınız Sidiropoulos ve Diğerleri - Yunanistan, 10 Temmuz 1998, § 29, Reports 1998‑IV) veya ilk bakışta başvurucuların totaliter görüşleri alenen savunma veya propaganda yayma niyeti bulunduğunu ortaya çıkarmaz (bakınız yukarıda belirtilen Vajnai, §§ 24 - 26). Sadece yukarıda belirtilen inceleme tamamlandığında, Mahkeme, davanın bütün koşulları ışığında, Sözleşme’nin 17. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına karar verecek pozisyonda olacaktır (bakınız Refah Partisi (the Welfare Party) ve Diğerleri - Türkiye [BD], no. 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98, § 96, ECHR 2003‑II).
39. Sonuç olarak Mahkeme’ye göre, başvuru, Sözleşme’nin 17. maddesinin amaçları bakımından dilekçe hakkının kötüye kullanılmasını oluşturmaz. Bundan dolayı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, Sözleşme hükümleri ile konu bakımından bağdaşmaz değildir. Mahkeme ayrıca başka gerekçelerle de kabul edilemez olmadığını not eder. Bu nedenlerle kabul edilebilir ilan edilmelidir.
B. Esas
1. Tarafların sunumları
(a) Hükümet
40. Hükümet, Hareket’in ayrı bir hukuki statüye sahip olmadığını fakat Dernek tarafından kurulan, organize ve finanse edilen Dernek içinde bir birim olduğunu ileri sürmüştür. Üyeleri, Derneğin menfaatleri yönünde ve kılavuzluğunda hareket etmişlerdir ve Derneğe üyelik ücretlerini ödemişlerdir. Derneğin tüzüğünün iç yapılanmasını açıklığa kavuşturmamış olması, Hareket’in hukuken Derneğin bir parçası olmadığı sonucuna yol açamaz. Öte yandan, Hareket’in hukuken ayrı bir varlık olduğu varsayılsa bile, Dernek’le olan fiili bağları, Derneğin Hareket’in çalışması nedeniyle ifade özgürlüğü sınırını aştığı bulgusunu haklı kılmaktadır. Bundan dolayı, başvurucu tarafından yönetilen Dernek, ayrı bir varlığın faaliyetleri nedeniyle değil, fakat kendi eylemlerinden dolayı feshedilmiştir.
41. Bundan başka, Hükümet, başvurucunun dernek özgürlüğüne hiçbir müdahalenin olmadığı görüşündedir; çünkü bu özgürlük ırkçı propaganda yaymak için toplanma hakkını kapsamaz. Öte yandan, bir müdahale olmuş olsa bile, bu müdahale kanunla öngörülmüştür ve kamu güvenliğini korumak, düzensizliği veya suçu önlemek ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korumak meşru amaçlarını izlemektedir.
42. Bundan başka, Hareket tarafından sahnelenen ırkçı ve Yahudi aleyhtarı içerikli gösteriler ve göz korkutan ve travmaya neden olan, ayrılığı destekleyen, sosyal gerilimi arttıran ve şiddeti kışkırtan paramiliter törenleri dikkate alındığında, müdahale demokratik bir toplumda gereklidir. Orantılılık bakımından, ırk ayrımcılığı ve fark gözetme propagandası bakımından fesih uygun bir yaptırımdır. Hatta, mevcut en sert yaptırım değildir; çünkü bir son çare olarak, çok ciddi ırksal nefret açıklamalarından, diğerlerini şiddete kışkırtmaktan dolayı sorumlu olan bireylere karşı ceza yaptırımları da uygulanabilir.
(b) Başvurucu
43. Öncelikle başvurucu, iç hukuk mahkemelerinin bulgularının aksine, Hareket’in tartışmalı eylemlerinin feshedilen derneğe atfedilemeyeceğini vurgulamıştır. Hareket’in Derneğin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğuna karşı çıkmıştır, çünkü iki oluşum ayrı ayrı ve bağımsız olarak, yine de işbirliği içinde çalışmaktadır. Başvurucu aynı zamanda Dernek üyelerinin hiçbirisinin Hareket’e katılmadığını vurgulamıştır.
44. Başvurucu Hükümet’in, derneğin feshedilmesinin, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası kapsamında, ulusal güvenlik, kamu güvenliği menfaatleri için, yani, düzensizliği veya suçu önlemek ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korumak bakımından meşru bir amaç izlediği argümanlarına karşı çıkmıştır. Başvurucunun görüşüne göre, mahkemeler fiili düzensizlik olayları veya başkalarının haklarına yönelik herhangi bir ihlal saptayamamışlardır. Başvurucu iç hukuk kararlarının sadece, önlenmesi Sözleşme kapsamında meşru bir amaç olarak görülemeyecek olan farazi bir tehlikeye atıfta bulunduğunu vurgulamıştır.
45. Bundan başka, başvurucu, Sözleşme’nin 11. maddesinde güvence altına alınan haklara müdahalenin hukuki olduğu varsayılsa bile, derneğin feshedilmesinin ne gerekli ne de izlenen amaçlarla orantılı olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu, kamu makamları tarafından dernek özgürlüğü hakkının kullanılmasına yapılan herhangi bir müdahalenin tartışmalı davranışın ciddiliği ile orantılı olması gerektiğini not etmiştir; bu nedenle, iç hukuk mahkemeleri tarafından bildirilen yaptırım aşırı derecede serttir. Mahkeme’nin içtihatları uyarınca, fesih yaptırımına, bir derneğin faaliyetlerinin demokratik sistemin özünü ciddi şekilde tehlikeye attığı durumlar için başvurulmaktadır; ne Dernek ne de Derneğin faaliyetleri böyle bir sonucu amaçlamış ya da böyle bir amaca sahip olmuştur. Zaten, ilgili iç hukuk, bir derneğin hukuk dışı faaliyetleri iddiasının bulunduğu haller bakımından, bizzat orantılılığı dışlayan bir olgu olan fesih haricinde hiçbir yaptırım öngörmemiştir.
46. Başvurucu ayrıca 11. maddenin 2. fıkrasında belirtilen istisnaların dar olarak yorumlanacağına; sadece inandırıcı ve zorlayıcı nedenlerin dernek özgürlüğü üzerindeki sınırlamaları haklı kılabileceğine işaret etmiştir. Öte yandan, mevcut davada, iç hukuk mahkemeleri sınırlama için yeterli ve ilgili gerekçeler ortaya koyamamışlardır; çünkü, Derneğin faaliyetlerinin çatışmaları kışkırtabilme yeterliliğine nasıl sahip olduğunu ya da şiddeti ve demokrasinin tahribatını hem desteklediğini hem de ilerlettiğini gösterememişlerdir. Gerçekten de, Derneğin faaliyetleri sadece, korumasız insanların güvenliğinin ve olağanüstü derecede yüksek suç oranı gibi çözülmemiş sosyal sorunların tartışılmasına olanak vermeyi amaçlamıştır.
47. Başvurucu ayrıca 11. maddeyi 10. madde ışığında ele alan Mahkeme’nin içtihatlarına dikkat çekmiştir. Bu bağlamda, Hareket tarafından açıklanan fikirlerin incitici veya şok edici olduğunu itiraf etmiştir. Bununla birlikte, bu fikirler nefrete teşvik, hoşgörüsüzlük anlamına gelmemektedir ve dolayısıyla demokratik bir toplumda çoğulculuk ve hoşgörü ilkeleri ile uyumludur.
(c) Üçüncü taraf
48. Avrupa Roman Hakları Merkezi, Sözleşme’nin 11. maddesinde güvence altına alınan özgürlüklerin azınlık topluluklarının hak ve özgürlüklerini korumak için sınırlanabileceğini belirtmiştir. Diğer metinler arasında, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin ilgili hükümlerine referans yaparak, herhangi bir çeşit ırksal nefreti veya ayrımcılığı haklı gösterme veya destekleme girişiminde bulunan örgütlerin 11. madde tarafından sağlanan koruma alanı içine girmediğini iddia etmişlerdir. Üçüncü taraf, ayrıca, azınlıkların, özellikle Roman’ların, Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında özel korumadan yararlandıkları olgusuna dikkat çekmiş ve Avrupa Konseyi Devletleri arasında Roman’ların güvenliklerini koruma yükümlülüğünü kabullenme yönünde ortaya çıkan uluslararası konsensüse atıfta bulunmuşlardır.
2. Mahkeme’nin değerlendirilmesi
(a) Müdahale olup olmadığı
49. Mahkeme, başvurucu tarafından yönetilen Derneğin feshedildiğini ve bu tedbirin etkilerinin Hareket’e kadar uzandığını not eder (bakınız yukarıda 15. paragraf). Bu nedenle, başvurucunun Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan haklarına müdahale bulunduğu görüşündedir.
(b) Müdahalenin haklı olup olmadığı
50. Bu tür müdahale, kanunla öngörülmedikçe veya 11. maddenin 2. fıkrasının amaçları bakımından bir veya daha fazla meşru amaç izlemedikçe ve bu amaçlara ulaşmak için demokratik bir toplumda gerekli olmadıkça 11. maddenin bir ihlalini oluşturacaktır.
(i) “Kanunla öngörülme”
51. Mahkeme, Derneğin ve dolayısıyla Hareket’in, 2(2) bölümüne yapılan referansı da içine alarak (“başkalarının hak ve özgürlüklerini engelleme”), dernek özgürlüğü hakkına dair 1989 tarih ve II sayılı Kanun’un 16(2)(d) bölümüne göre (bakınız yukarıda 18. paragraf) feshedildiğini gözlemler.
Mahkeme ayrıca, iç hukuk mahkeme kararlarının, Derneğin dağılması emri içine Hareket’in hukuken dahil edildiğine ilişkin tarafların farklı argümanlarını da not eder.
Bu bağlamda Mahkeme, yargılama makamlarının olgusal gözlemlerine cevap olarak (ayrıntılı olarak bakınız yukarıda 11. paragraf), Budapeşte İstinaf Mahkemesi ile Yüksek Mahkeme’nin, Hareket’in, derneklerle ilgili iç hukukun yorumlanması konusu olarak, bağımsız çalışmaktan ziyade, Dernek içinde çalışan bir teşekkül olarak kabul edilmesi gerektiğine karar verdiğini (bakınız yukarıda 15. ve 16. paragraflar) gözlemler. Bu mahkemeler Derneğin temel faaliyetinin Hareket’in kuruluşu, çalışması, idaresi ve finanse edilmesi olduğunu gözlemiştir.
Ulusal hukuku daha iyi yorumlamak ve delilleri değerlendirmek bakımından ulusal makamlar daha iyi bir pozisyonda olduğundan, Mahkeme, dava dosyasında veya tarafların sunumlarında, Kanun’un bu şekilde uygulanmasını keyfi kılacak hiçbir özel unsur saptamıştır. Hareket’in yaratılmasının Derneğin bir projesi olması; Hareket ve Derneğin bir banka hesabını paylaştığı; Hareket’e üyelik için adaylığın Dernek tarafından değerlendirildiği ve Hareket’in üniformasının Dernek’ten satın alınabileceği göz önünde bulundurularak, Mahkeme bu mahkemelerin görüşlerinin makul olmadığını saptamamaktadır.
Sonuç olarak, Mahkeme, iç hukuk mahkemelerinin ilişkileri bakımından bulgularını dikkate alarak, Hareket’in eylemleri nedeniyle Derneğin feshedilmesinin “kanunen öngörüldüğü”ne ikna olmuştur.
(ii) Meşru amaç
52. Mahkeme, başvurucunun iç hukuk mahkemelerinin gerçek düzensizlik olaylarının veya başkalarının haklarına yönelik herhangi bir ihlalin mevcudiyetini gösteremediği iddiasına (bakınız yukarıda 44. paragraf) karşın, tartışmalı tedbirin, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasındaki amaçlar bakımından hepsi meşru olan kamu güvenliği, düzensizliği önlenmesi ve başkalarının haklarının korunması amaçlarını izlediğinin kabul edilebileceğini düşünmektedir.
Geriye tartışmalı tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının açıklığa kavuşturulması kalmaktadır.
(iii) Demokratik bir toplumda gereklilik
(α) Genel ilkeler
53. Bu alanda Mahkeme’nin içtihatlarında açıkça belirtilen genel ilkeler, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri - Türkiye (30 Ocak 1998, Reports 1998-I) davasından aşağıdaki gibi özetlenebilir:
“42. Mahkeme, özerk rolüne ve belli uygulama alanına karşın, 11. maddenin 10. madde ışığında değerlendirilmesi gerektiğini tekrarlar. Düşünce ve bu düşünceleri açıklama özgürlüğünün korunması 11. maddede güvence altına alınan toplanma ve dernek özgürlüklerinin amaçlarından birisidir (diğer kararlar arasında bakınız the Young, James ve Webster – Birleşik Krallık 13 Ağustos 1981 tarihli karar, Series A no. 44, s. 23, § 57 ve the Vogt – Almanya 26 Eylül 1995 tarihli karar, Series A no. 323, s. 30, § 64).
43. Bu, siyasi partilerin çoğulculuğu ve demokrasinin tam olarak işlemesindeki temel görevleri göz önünde tutulduğunda, siyasi partiler bakımından daha çok ilgilidir (bakınız yukarıda paragraf 25).
Mahkeme’nin birçok kez söylediği üzere, çoğulculuk yoksa demokrasi de yoktur. Bu nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü, ikinci fıkradaki sınırlamalara tabi olarak, sadece hoş karşılanan veya zararsız veya ilgilenmeye değmeyen bir sorun olarak kabul edilen ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil, fakat rencide eden, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve fikirlere de uygulanır (diğer bazı kararlar arasında bakınız yukarıda belirtilen the Vogt kararı, s. 25, § 52). Faaliyetinin ifade özgürlüğünün kolektif kullanımının bir parçasını oluşturması, siyasi partilere Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin getirdiği korumadan bizzat yararlanma hakkı verir (diğer bazı kararlar arasında bakınız yukarıda belirtilen the Vogt kararı, s. 25, § 52). ...
45. Demokrasi hiç şüphesiz Avrupa kamu düzeninin temel bir özelliğidir (bakınız yukarıda belirtilen Loizidou kararı, s. 27, § 75). ...
Ek olarak, Sözleşme’nin 8., 9., 10. ve 11. maddeleri, güvence altına aldıkları hakların kullanılmasına yönelik müdahalenin ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olan ölçütü ile değerlendirilmesini gerektirir. Dolayısıyla, bu haklardan herhangi birisine müdahaleyi haklı kılma yeterliliğinde olan tek gereklilik biçimi, ‘demokratik toplum’dan kaynaklandığı iddia edilebilecek olandır. Demokrasinin böylece Sözleşme ile tasarlanmış ve dolayısıyla ve Sözleşme ile uyumlu olan tek siyasi model olduğu anlaşılmaktadır.
46. Sonuç olarak, 11. maddede düzenlenen istisnalar, siyasi partiler söz konusu olduğunda, dar yorumlanmalıdır; sadece ikna edici ve zorlayıcı nedenler bu partilerin dernek özgürlüğüne getirilen sınırlamaları haklı kılabilir. 11. maddenin 2. fıkrası anlamında bir gerekliliğin olup olmadığının değerlendirilmesinde, Sözleşmeci Devletler, hem hukuk, hem de, bağımsız mahkemeler tarafından verilenlerle birlikte bu hukuku uygulayan kararları içine alan, sıkı bir Avrupa denetimine tabi olarak, sadece sınırlı bir takdir marjına sahiptir. Mahkeme halihazırda, hakaret etmekten mahkum olan bir Parlamento Üyesi ile ilgili davada böyle bir denetimin gerekli olduğuna karar vermiştir (bakınız yukarıda belirtilen Castells kararı, s. 22–23, § 42); bu tür bir denetim bir siyasi parti tamamen feshedildiğinde ve liderleri gelecekte benzer biçimdeki herhangi bir faaliyeti yürütmekten yasaklandığında, her şeyden çok gereklidir.
47. Mahkeme denetimini yaparken, görevi, kendi görüşlerini ilgili ulusal makamların görüşlerinin yerine geçirmek değildir, fakat daha ziyade, bu takdir yetkisinin kullanılması kapsamında verilen kararları 11. madde kapsamında incelemektir. Bu, kendisini davalı Devlet’in takdirini makul, dikkatli ve iyi niyetli olarak kullanıp kullanmadığını açığa kavuşturmakla sınırlamak zorunda olduğu anlamına gelmez; şikayet edilen müdahaleye davanın ışığında bir bütün olarak bakmalı ve müdahalenin ‘izlenen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve ulusal makamlar tarafından gösterilen gerekçelerin müdahaleyi haklı kılmak için ‘ilgili ve yeterli’ olup olmadığını saptamalıdır. Bu incelemeyi yaparken, Mahkeme ulusal makamların 11. maddede yer alan ilkelere uygun olarak standartları uyguladıklarına ve ayrıca, kararlarını ilgili olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandırdıklarına bizzat ikna olmalıdır (aralarındaki farkları dikkate alarak bakınız 23 Eylül 1994 tarihli the Jersild - Danimarka kararı, Series A no. 298, s. 26, § 31).”
54. Diğer bağlantılı ilkeler (yukarıda belirtilen) Refah Partisi (the Welfare Party) ve Diğerleri kararında yer almaktadır; buna göre:
“(γ) Sınırlama uygulama olasılığı ve sıkı Avrupa Denetimi
96. Sözleşme’nin 9., 10. ve 11. maddelerinde güvence altına alınan özgürlükler, bir örgütün, faaliyetleriyle Devletin kurumlarını tehlikeye düşürdüğünde, Devletin yetkililerini bu kurumları koruma hakkından yoksun bırakmaz. Bu bağlamda, Mahkeme, demokrasiyi savunma gerekleri ile bireysel haklar arasında bir şekilde uzlaşmanın Sözleşme sisteminin özünde bulunduğuna dair daha önceden karar verdiğine işaret eder. Bu çeşit bir uzlaşma olması için, yetkililerin herhangi bir müdahalesi, Mahkeme’nin aşağıda ele alacağı bir konu olan, 11. maddenin 2. fıkrasına uygun olarak yapılmalıdır. ...
98. [Bir] siyasi parti, hukuk sistemindeki veya Devletin yasal ve anayasal yapısındaki değişikliği iki şartla destekleyebilir: ilk olarak, bu amaçla kullanılan araçlar, yasal ve demokratik olmalıdır; ikinci olarak, önerilen değişiklik temel demokratik ilkelerle bizzat uyumlu olmalıdır. Bu zorunlu olarak, lideri şiddete kışkırtan veya demokrasiye saygı göstermeyen veya demokrasinin tahrip edilmesini amaçlayan bir politikayı öneren ve bir demokraside kabul edilen hak ve özgürlükleri hor gören bir siyasi partinin, bu gerekçelerle uygulanan yaptırımlara karşı Sözleşme koruması talebinde bulunamaması sonucunu verir (bakınız Yazar ve Diğerleri - Türkiye, no. 22723/93, 22724/93 ve 22725/93, § 49, ECHR 2002-II ve aralarındaki farkları karşılaştırarak şu kararlara bakınız: Stankov ve Birleşik Makedon Örgütü Ilinden - Bulgaristan, no. 29221/95 ve 29225/95, § 97, ECHR 2001-IX ve 25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, Reports 1998-III, s. 1256-57, §§ 46-47).
99. Bir siyasi partinin, Sözleşme’nin 11. maddesi ve ayrıca 9. ve 10. maddelerinde yer alan hakları talep ederken, uygulamada Sözleşme’de düzenlenen hak ve özgürlükleri tahrip etmeyi amaçlayan ve böylece demokrasinin tahribatına sebep olabilecek faaliyetlerle aynı anlama gelen davranışlarda bulunma hakkını bu maddelerden sağlamaya teşebbüs etme olasılığı yok sayılamaz (bakınız Komünist Parti (KPD) - Almanya, no. 250/57, 20 Temmuz 1957 tarihli Komisyon kararı, Yearbook 1, s. 222). Sözleşme ve demokrasi arasındaki çok açık bağlantıyı dikkate alarak, (bakınız yukarıda paragraf 86-89), hiç kimse demokratik bir toplumun ideallerini ve değerlerini zayıflatmak veya tahrip etmek için Sözleşme hükümlerine dayanmakla yetkili kılınamaz. Çoğulculuk ve demokrasi, bir bütün olarak ülkenin daha büyük istikrarını güvence altına almak için, yararlandıkları bazı özgürlüklerin sınırlanmasını bazen kabul etmek durumunda olan birey ya da birey gruplarının tavizler vermesini gerektiren bir uzlaşmaya dayanır (aralarındaki farkları karşılaştırarak bakınız Petersen - Almanya (karar), no. 39793/98, ECHR 2001-XII).
Bu bağlamda, Mahkeme, modern Avrupa tarihinde örnekleri bulunan, siyasi parti biçiminde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim altında başarılı olduktan sonra, demokrasiden uzaklaşabileceğinin tamamen ihtimal dışı olmadığı görüşündedir. ...
(δ) Üyelerinin eylem ve konuşmalarının siyasi partiye yüklenebilirliği
101. Mahkeme ayrıca, siyasi partinin tüzük ve programının amaçları ve hedeflerinin saptanmasında tek ölçüt olarak dikkate alınamayacağını düşünmektedir. Sözleşmeci Devletlerin siyasi deneyimleri geçmişte demokrasinin temel ilkelerine aykırı amaçları olan siyasi partilerin, iktidarı elde edinceye kadar bu nitelikteki amaçları resmi yayınlarında açığa vurmadığını göstermiştir. Bu nedenle Mahkeme, bir partinin siyasi programının ilan ettiklerinden farklı amaçlar ve hedefler gizleyebileceğine her zaman işaret etmektedir. Böyle olmadığını doğrulamak için, programın içeriği ile parti liderlerinin eylemleri ve savundukları görüşler karşılaştırılmalıdır. Birlikte alındığında, bir bütün olarak amaçları ve hedefleri açığa vurması şartıyla, bu eylem ve tutumlar bir siyasi partinin fesih yargılamalarında ilgili olabilir ...
(ε) Fesih bakımından uygun zamanlama
102. Ek olarak, Mahkeme, bir Devletin müdahale etmeden önce, bir siyasi partinin iktidarı alıncaya ve Sözleşme ve demokrasi standartları ile bağdaşmayan bir politikayı, bu politikanın demokrasi için tehlikesi yeterince saptanmış ve yakın olsa bile, uygulamak için somut adımlar atmaya başlayıncaya kadar beklemesi gerekmediğini düşünmektedir. Mahkeme böyle bir tehlikenin varlığının ulusal mahkemeler tarafından saptandığı durumda, sıkı Avrupa denetimine tabi ayrıntılı denetim sonrasında, bir Devletin, ‘iç barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek politikayı somut adımlar atarak uygulamaya teşebbüs etmeden önce, Sözleşme hükümleri ile bağdaşmayan böyle bir politikanın uygulanmasını makul olarak önleyebileceğini’ kabul eder (bakınız Daire kararı, § 81).
103. Mahkeme Devletin bu nitelikteki önleyici müdahale yetkisinin, Devletlerin Sözleşme’nin 1. maddesinde kapsamındaki, yetki alanları içindeki kişilere hak ve özgülükleri sağlama pozitif yükümlülükleriyle de ayrıca tutarlı olduğu görüşündedir. Bu yükümlülükler sadece Devletin görevlilerine yüklenebilir veya kamu kurumlarında meydana gelen eylem ve işlemlerden kaynaklanan müdahaleler ile ilgili değildir fakat aynı zamanda devlet olmayan entitelerde bulunan özel bireylere yüklenebilecek müdahalelerle de ilgilidir ... Bir Sözleşen Devletin, varlık nedeni iktidara gelmek ve Devlet aygıtının önemli bir bölümün çalışmasını yönetmek olan siyasi partilere, Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı gösterme ve bunları sağlama görevi ile demokrasinin temel ilkeleri ile bağdaşmayan bir siyasal program önermeme yükümlülüğü getirmesi, pozitif yükümlülükleri çerçevesinde haklı görülebilir.
(ζ) Genel inceleme
104. Yukarıdaki mülahazaların ışığında, Mahkeme’nin, bir siyasi partinin demokratik ilkelerin zayıflatılması riski nedeniyle feshedilmesinin ‘zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacı’ karşılayıp karşılamadığı sorusunu genel incelemesi (örneğin bakınız yukarıda belirtilen Sosyalist Parti ve Diğerleri, s. 1258, § 49) şu noktalara yoğunlaşmalıdır: (i) demokrasiye yönelik tehlikenin varlığının kanıtlandığı varsayıldığında, bir tehlikenin yeterince yakın olduğunun inandırıcı delillerinin bulunup bulunmadığı; (ii) söz konusu siyasi partinin liderleri ve üyelerinin eylemleri ve konuşmalarının bir bütün olarak partiye yüklenip yüklenemeyeceği ve (iii) siyasi partiye yüklenebilir eylemler ve konuşmaların, parti tarafından algılanan ve savunulan, ‘demokratik toplum’ kavramıyla bağdaşmaz olan, bir toplum modelinin açık bir fotoğrafını gösteren bir bütün oluşturup oluşturmadığı..
105. Mahkeme’nin yapacağı yukarıdaki noktaların genel incelemesi ayrıca, ‘demokratik toplum’un tam işlemesini sağlamak için feshin ... yapıldığı ... söz konusu ülkedeki tarihsel bağlamı dikkate almak zorundadır (aralarındaki farkları karşılaştırarak bakınız yukarıda belirtilen Petersen).”
55. Mahkeme’nin Herri Batasuna ve Batasuna - İspanya (no. 25803/04 ve 25817/04, ECHR 2009) davasındaki kararı başka ilgili bölümler içermektedir:
“79. ... Bu zorunlu olarak, lideri şiddete kışkırtan veya demokrasiye saygı göstermeyen veya demokrasinin tahrip edilmesini amaçlayan bir politikayı öneren ve bir demokraside kabul edilen hak ve özgürlükleri hor gören bir siyasi partinin, bu gerekçelerle uygulanan yaptırımlara karşı Sözleşme koruması talebinde bulunamaması sonucunu verir ...
81. ... [Bir] Devlet ‘iç barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek politikayı somut adımlar atarak uygulamaya teşebbüs etmeden önce, Sözleşme hükümleri ile bağdaşmayan böyle bir politikanın uygulanmasını makul olarak önleyebilir’ (bakınız yukarıda belirtilen Refah Partisi, § 102). ...
83. Mahkeme’nin, bir siyasi partinin demokratik ilkelerin zayıflatılması riski nedeniyle feshedilmesinin ‘zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacı’ karşılayıp karşılamadığı sorusunu genel incelemesi (örneğin bakınız yukarıda belirtilen Sosyalist Parti ve Diğerleri, § 49) şu noktalara yoğunlaşmalıdır: (i) demokrasiye yönelik tehlikenin varlığının kanıtlandığı varsayıldığında, bir tehlikenin yeterince yakın olduğunun inandırıcı delillerinin bulunup bulunmadığı; (ii) söz konusu siyasi partinin liderleri ve üyelerinin eylemleri ve konuşmalarının bir bütün olarak partiye yüklenip yüklenemeyeceği ve (iii) siyasi partiye yüklenebilir eylemler ve konuşmaların, parti tarafından algılanan ve savunulan, ‘demokratik toplum’ kavramıyla bağdaşmaz olan, bir toplum modelinin açık bir fotoğrafını gösteren bir bütün oluşturup oluşturmadığı ...”
(β) Bu ilkelerin mevcut davaya uygulanması
56. Mahkeme, tıpkı sosyal örgütler kurma ve yönetme hakkı gibi, siyasi parti kurma ve yönetme hakkı da Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına girmesine karşın, bu iki tip oluşumun, diğer unsurlar arasında, demokratik bir toplumun işlemesinde oynadıkları rol bakımlarından birbirlerinden farklı olduğuna, çünkü bazı sosyal örgütlerin bu işleyişe sadece dolaylı bir şekilde katkı yaptığına başından işaret eder.
Çeşitli Avrupa Konseyi üye Devletlerinde, siyasi partiler genel olarak politikaya ve özellikle seçimlere katılmalarını kolaylaştıran özel bir hukuki statüden yararlanırlar; siyasi partiler ayrıca, seçim sürecinde ve kamu politikalarının ve kamuoyunun oluşturulmasında hukuken kabul edilmiş özel işlevlere de sahiptirler.
Sosyal örgütler normal olarak bu tür bir hukuki ayrıcalıktan yararlanmazlar ve ilke olarak, siyasi karar almayı etkilemek için daha az fırsata sahiptirler. Her ne kadar çeşitli dernek biçimleri arasında bu açıdan katı bir ayrım olmamasına ve fiili siyasi ilişkileri sadece olay bazında saptanabilmesine karşın, bunların bazıları siyasi yaşama alenen katılmazlar.
Sosyal hareketler siyasetin ve politikaların biçimlenmesinde önemli bir rol oynayabilirler, fakat siyasi partilerle karşılaştırıldığında bu örgütler genellikle siyasi sistemi etkilemek için yasal olarak çok az ayrıcalıklı olanaklara sahiptir. Öte yandan, demokrasiye karşı herhangi bir tehlike değerlendirilirken, sosyal örgütlerin ve hareketlerin sahip olduğu fiili siyasi etkiler göz önünde tutulduğunda, bunların nüfuzları dikkate alınmak zorundadır.
57. Mahkeme’nin görüşüne göre, diğerlerinin haklarına yönelik yeterince yakın bir zarar, demokratik bir toplumun sayesinde var olduğu ve işleyişinin dayandığı temel değerleri zayıflatma tehdidinde bulunuyorsa, Devlet ayrıca parti niteliğinde olmayan oluşumlara karşı demokrasiyi korumak için gerekli tedbirleri alma yetkisine sahiptir. Toplumun üyelerinin ırk ayrımcılığı olmadan birlikte yaşamaları böyle bir değerdir; ki bu olmadan demokratik bir toplum tasavvur edilemez. Devletin, müdahale etmeden önce, bir siyasi hareketin demokrasiyi zayıflatmak için harekete geçmesini veya şiddete başvurmasını beklemesi gerekmez. Hatta o hareket, yönetimi ele geçirmek teşebbüsünde bulunmasa ve politikalarının demokrasi bakımından riskleri yakın olmasa dahi, bu hareketin Sözleşme ve demokrasi standartları ile bağdaşmayan politikaları uygulamak için kamusal yaşamda somut adımlar atmaya başladığı saptanırsa, Devlet önleyici bir şekilde hareket etme yetkisine sahiptir (bakınız yukarıda belirtilen Refah Partisi (the Welfare Party) ve Diğerleri, § 102).
58. Şikayet edilen tedbirin gerekliliği ve orantılılığını değerlendirirken, Mahkeme mevcut davanın, bir siyasi partiden ziyade, bir dernek ve bir hareketin feshedilmesi ile ilgili olduğunu not eder. Belli anayasal görevlerden ve Avrupa Konseyi üye Devletleri’nin bir çoğunda siyasi partilere ilişkin hukuki imtiyazlardan kaynaklanan sorumluluklar, sosyal örgütlerin durumuna ancak bu örgütlerin karşılaştırılabilir derecede bir siyasi etkiye fiilen sahip olması halinde uygulanabilir. Diğer yandan, Mahkeme, Derneğin ve Hareket’in hukuki varlığına son verilmesinin kayda değer ağırlıkta bir yaptırım olduğunun farkındadır, çünkü bu yaptırım, çoğu ülkede normal olarak tescil edilmiş derneklere sağlanan hukuki, mali ve pratik avantajların bu gruplardan alınmasıyla eşitlenmektedir (bakınız yukarıda paragraf 18). Bu nedenle, bir derneğin söz konusu olduğu durumda, ulusal düzeyde etkili olmak için daha sınırlı olanağa sahip olduğu dikkate alındığında, önleyici sınırlayıcı tedbirlerin haklı gösterilmesi, siyasi bir partinin durumuna göre meşru olarak daha az zorlayıcı olabilmesine karşın, bu nitelikteki herhangi bir tedbir, tıpkı siyasi bir partinin kapatılmasında olduğu gibi, ilgili ve yeterli nedenlerle desteklenmelidir. Demokrasi için bir siyasal parti ile siyasi olmayan bir dernek arasındaki önem bakımından farklılıkların ışığında, dernek hakkı üzerindeki sınırlama gerekliliğinin çok sıkı denetlenmesine sadece siyasi parti hak kazanır (siyasi konuşmalara tanınan koruma düzeyini Lingens - Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 42, Series A no. 103 ve Tammer - Estonya, no. 41205/98, § 62, ECHR 2001‑I davalarındaki kamu menfaatleri ile ilgili olmayan konuşmalarla kıyas yoluyla karşılaştırınız). Bu ayrım yeterli esneklikle uygulanmalıdır. Siyasi amaç ve etkiye sahip dernekler bakımından, denetim düzeyi, davanın şartları göz önünde tutularak, derneğin niteliği ve işlevlerine bağlı olacaktır.
59. Mahkeme başvurucunun feshedilmesinden şikayet ettiği Hareket’in, “savunmasız Macaristan’ı maddeten, manen ve entelektüel olarak savunmak” amacıyla Dernek tarafından kurulduğunu gözlemler (bakınız yukarıda 8. paragraf). Hareket’in sonraki faaliyetleri toplantı ve gösteriler, askeri benzeri düzen içinde, üniformalı spor ve geçit töreni yapan üyeleri içine almıştır. Bu olaylar ülkenin çeşitli bölgelerinde, ve özellikle, Tatárszentgyörgy gibi büyük Roman nüfuslu köylerde yapılmıştır; “etnik Macarlar”ın sözde “Çingene suçu”na karşı savunulması için çağrılar da yapılmıştır (bakınız yukarıda 10. paragraf). Bu olaylar dizisine tepki olarak, savcı Hareket’e ve Derneğe karşı dava açmıştır; davanın esası, davalıların faaliyetlerinin Roman kökenli vatandaşlara ırkçı gözdağı verilmesi ile aynı anlama gelmesine dayanmaktadır (bakınız yukarıda paragraf 11).
60. Sonradan yürütülen yargılamalarda, mahkemeler iki davalı arasındaki ilişkileri değerlendirmiş ve bunları ayrı oluşumlar olmadıklarına dair ikna edici deliller bulmuşlardır. Bu bağlamda incelenen argümanlara göre, Mahkeme bu kararın makul olmadığı veya keyfi olduğunu saptayamaz (bakınız yukarıda paragraf 11, 13, 15, 16 ve 51).
61. Dava, hem Derneğin hem de Hareket’in feshedilmesi ile sonuçlanmıştır. Esas itibariyle, iç hukuk mahkemeleri, davalıların faaliyetleri sonucunda fiili hiçbir şiddet eylemi meydana gelmemiş olmasına karşın, sözlü ve görsel güç gösterileri yoluyla Roman karşıtı bir atmosfer yaratmış olmaktan dolayı sorumlu olduklarını saptamıştır. Bu, dernekler ile ilgili mevzuatın ihlali anlamına gelmekte, insan onuruna aykırı düşmekte ve başkalarının, yani Roman vatandaşların haklarına zarar vermektedir. Sonraki bağlamında, mahkemeler, Tatárszentgyörgy toplantısının merkezi temasının, ırkçı bir kavram olan “Çingene suçu” olduğunu gözlemlemişlerdir. Mahkemeler, tartışmalı toplantıların, Ok ve Haç Partisi sembollerini anımsatan pazubentler yanında, asker üniforması benzeri üniformalar, komutlar, selam duruşları ve askeri düzen içerdiği olgusunu özel olarak dikkate almışlardır. Temyiz aşamasında, bu gerekçe, Hareket tarafından hedef seçilen köylerdeki nüfusların “zoraki dinleyiciler” olduğu anlamındaki mülahazaları içine alarak genişletilmiştir, çünkü bu köyün vatandaşları Hareket’in eylemleriyle yayılan aşırı ve dışlayıcı görüşlerden kaçınmak için iyi bir pozisyonda değildiler. Mahkeme’nin görüşüne göre, bu son durum, sosyal gerilim üreterek ve yakın şiddet atmosferine sebep olarak bir kamusal tehdidi ifade etmektedir (bakınız yukarıda paragraf 15 ve 16).
62. Mahkeme, iç hukuku yorumlama ve uygulamanın ilk olarak ulusal makamlara, özellikle mahkemelere ait olduğunu tekrarlar (diğer bazı kararlar arasında bakınız, yukarıda belirtilen Lehideux ve Isorni, § 50). Mahkeme’nin görevi sadece yetkililerin takdir marjı içinde verdiği kararları incelemektir. Bu görevi yerine getirirken, kararlarını ilgili olguların kabul edilebilir değerlendirmelerine dayandırdıklarına bizzat ikna olmalıdır (bakınız Incal - Türkiye, 9 Haziran 1998, § 48, Reports 1998‑IV). Mevcut davanın koşullarında, Mahkeme, Macar mahkemelerinin kararlarının makul olmadığı veya keyfi olduğunu saptayamaz ve Hareket tarafından yapılan faaliyetler ve açıklanan ifadelerin Roman azınlık ve etnik Macar çoğunluğu arasındaki ırk temelli karşılaştırmaya dayandığına ilişkin bu mahkemelerin görüşlerini paylaşır (bakınız yukarıda paragraf 13).
63. Mahkeme, düşünce ve davranışların Sözleşme tarafından sağlanan koruma kapsamında, sadece vatandaş guruplarında huzursuzluk duygusu yaratma kapasitesi olduğu veya bazılarının bu görüşleri saygısız bulduğu gerekçeleriyle çıkarılamayacağına 10. madde çerçevesinde daha önceden karar vermiştir (bakınız yukarıda belirtilen Vajnai, § 57). Mahkeme, yaygın olandan daha az kabul gören veya şok edici veya rahatsız edici olan fikirlerin bile geliştirilmesi için, bireylerin dernekleşmesi ile ilgili oldukça, dernek özgürlüğüne benzer mülahazaların uygulanacağı görüşündedir. Gerçekten de, söz konusu dernek makul olarak, şiddet temeli üretiyor veya demokratik ilkelerin reddini canlandırıyor olarak görülmedikçe, – demokrasiyi koruma adına – dernek özgürlüğü gibi temel hakları sınırlayan radikal tedbirleri, dernek ve toplanma özgürlüğü dahil, bütün barışçıl ve hukuki araçlarla siyasi görüşlerin (hatta yetkililer veya vatandaşların çoğunluğu tarafından kabul edilmesi zor olanların ve yerleşik toplum düzenine karşı çıkanların bile) dile getirilmesini amaçlayan Sözleşme’nin ruhu ile uzlaştırmak zordur (aralarındaki farkları karşılaştırarak bakınız, Güneri ve Diğerleri - Türkiye, no. 42853/98, 43609/98 ve 44291/98, § 76, 12 Temmuz 2005).
64. Bu nedenle, bu davada, Dernek ve Hareket’in eylemlerinin yasal ve barışçıl faaliyetlerin sınırları içinde kalıp kalmadığı açıklığa kavuşturulmak zorundadır. Bu bağlamda Mahkeme, Hareket’in eylemcilerinin, yaklaşık 1800 yerleşimcinin bulunduğu bir köyde, 200 kişinin katıldığı Tatárszentgyörgy’daki etkinlik gibi, çeşitli toplantılar düzenlendiği olgusunu görmezlikten gelemez. Hiçbir fiili şiddetin meydana gelmediği doğrudur, ne var ki, bunun polisin varlığı nedeniyle gerçekleşip gerçekleşmediğini geriye dönüp bakarak saptamak mümkün değildir. Eylemciler askeri üniforma benzeri üniformalar giyerek ve tehditkar pazubentler takarak, askeri düzen benzeri bir düzen içinde selamlar vererek ve askeri türde emirler vererek köyün içinde yürümüşlerdir.
65. Mahkeme’nin görüşüne göre, böyle bir toplantının orada bulunanlara mesaj iletme yeterliliği vardır ve toplantıyı organize edenler amaçlarını, ki bunlar her ne ise, gerçekleştirmek için paramiliter örgütlenmeye başvurma niyeti ve kapasitesine sahiptirler. Paramiliter biçimlenme, Macaristan’da, diğer suçlar arasında, Roman’ların kitlesel yok edilmesinden sorumlu, rejimin bel kemiği olan Macar Nazi (Ok ve Haç) hareketini hatırlatmaktadır. Eylemcileri toplantıda hazır olan Hareket ile Dernek arasında yerleşik bir örgütsel bağlantı bulunduğu olgusu dikkate alındığında, Mahkeme ayrıca, Tatárszentgyörgy ve diğer yerlerdeki toplantıların göz korkutan etkisinin, hukuki tanımadan yararlanan tescil edilmiş bir dernek tarafından toplantılara arka çıkılmasından dolayı hız kazanmış olabileceğini – ve gerçekten de toplantı sayılarının katlandığını –da saptar.
66. Mahkeme, siyasi destekçiler tarafından paramiliter bir kuvvet organize etme gücü ve isteğini göstermenin, siyasi görüşlerin barışçıl ve hukuksal yollarla dile getirilmesini aştığını düşünmektedir. Ok ve Haç’ın iktidarı döneminin izinden gidilen Macaristan’daki durum gibi, tarihsel deneyimin ışığında, bir derneğin, ırksal ayrımlar beyan eden ve dolaylı olarak ırka dayanan eylem çağrısında bulunan paramiliter gösterilere dayanması, özellikle evlerinde kaldıkları ve bu şekilde zoraki dinleyiciler olduklarından, ırksal azınlığın üyeleri üzerinde korkutucu bir etkiye sahip olmuş olmalıdır. Mahkeme’nin görüşüne göre, bu, ifade (bakınız Vajnai, loc. cit.) veya toplanma ile ilgili olarak Sözleşme tarafından güvence altına alınan korumanın alanının sınırlarını aşar ve korkutma, – Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi’nin Virginia - Black davasındaki kararındaki kelimelerle (bakınız yukarıda 31. paragraf ) – “gerçek tehdit” anlamına gelir. Devlet bu nedenlerle, hedef grup üyelerinin korkmadan yaşama haklarını korumakla yetkilidir. Irk temeliyle kendilerine ayrımcılık yapıldığı ve etnik bir gruba dahil olmaları nedeniyle korkutuldukları için, bu Roman’lar açısından özellikle doğrudur. Mahkeme’nin görüşüne göre, bir paramiliter yürüyüş sadece rahatsız edici veya incitici ifade açıklamasının ötesine geçer, çünkü mesaja organize eylemcilerin tehditkar grubunun fiziksel mevcudiyeti eşlik etmektedir. Düşüncelerin açıklanmasına bir davranış biçiminin eşlik ettiği hallerde, Mahkeme ifade özgürlüğüne genel olarak tanınan koruma düzeyinin, bu davranışla ilgili önemli kamu düzeni menfaatleri ışığında azaltılabileceğini düşünmektedir. İfade açıklamaları ile bağlantılı davranış, korkutuyor, tehdit ediyor veya herhangi bir Sözleşme hakkının diğerleri tarafından serbestçe kullanılmasına veya yararlanılmasına müdahale ediyorsa veya kişinin ırkı nedeniyle imtiyaz veriyorsa, bu mülahazalar 10. ve 11. maddeler kapsamında bile göz ardı edilemez.
67. Mevcut davadaki tartışmalı faaliyetler, “Çingene suçu”ndan sorumlu olduğu varsayılan Roman azınlığı oldukça açık biçimde hedef almıştır ve Mahkeme, başvurucunun, feshedilen varlıkların niyetlerinin bu korumasız grubu ayrımcılık yapmak ve korkutmak olmadığı şeklindeki argümanlarından ikna olmamıştır (bakınız Horváth ve Kiss - Macaristan, no. 11146/11, § 102, 29 Ocak 2013). Bu bağlamda, Mahkeme çeşitli uluslararası organların kaygılarını haklı bulur (bakınız yukarıda paragraf 26 - 28).
68. Mahkeme’nin halihazırda işaret ettiği üzere (bakınız yukarıda paragraf 57), bu tür koşullarda, yetkililerin diğerlerinin haklarını korumak için müdahale etmeden önce sonraki gelişmeleri beklemesi gerekmez, çünkü Hareket, Sözleşme ve demokrasi standartları ile bağdaşmayan bir politikayı uygulamak için kamusal yaşamda somut adımlar atmıştır.
69. Mahkeme, yapılan toplantıların yetkililer tarafından yasaklanmamış veya hiçbir şiddet eylemi veya suç meydana gelmemiş olması olgusuna karşın, söz konusu toplantıların göz korkutan niteliğinin daha ağır basan bir önemde olduğunu düşünmektedir. Önemli olan tekrarlanan toplantı organizasyonlarının (bakınız yukarıda paragraf 15) başkalarını korkutma yeterliliğinin olması ve bu nedenle, özellikle geçit töreninin yeri dikkate alınacak olursa, haklarını etkilemesidir. Derneğin feshedilmesi ile ilgili olarak, gösterilerin, tek başına alındığında, illegal olmaması önemsizdir ve Mahkeme’den mevcut davada gösterilerin ne derece Sözleşme’de yer alan dernek özgürlüğünün kullanılması anlamına geldiğinin saptanması istenmemiştir. Bir derneğin gerçek niteliği ve amaçları belki sadece bu tip gösterilerin gerçek idaresi ışığında ortaya çıkabilir. Mahkemenin görüşüne göre, askeri geçit törenleri yoluyla “Çingene suçu”nu köşeye sıkıştırıp orada tutmak iddiasıyla bir dizi toplantı düzenlemek, bir ırk ayrımcılığı politikasının uygulanması olarak kabul edilebilir. Gerçekte, göz korkutan yürüyüşler, özünde ırkçı olan belli bir “hukuk ve düzen” vizyonunun gerçekleştirilmesinin ilk adımları olarak görülebilir.
Mahkeme bu bağlamda, dernek özgürlüğü hakkının büyük grupların katıldığı korkutucu bir şekilde tekrar tekrar kullanılması halinde, Devletin, böyle büyük çaplı bir korkunun demokrasinin işlemesi açısından sergilediği tehlikeyi bertaraf etmek için ilgili dernek özgürlüğü hakkını sınırlayan tedbirleri gerekli olduğu oranda almakla yetkili olduğuna işaret eder (bakınız yukarıda paragraf 54). Demokrasinin temel değerleri ile bağdaşmayan, ırksal olarak motive edilmiş politikaların savunulmasıyla ilgili olarak, büyük ölçekli, eşgüdümlü korkutma, mevcut davada uygulanabilir dar takdir marjı kapsamında bile, Devletin dernek özgürlüğüne müdahalesini haklı gösterebilir. Bunun gerekçesi, böyle bir korkutmanın insanların siyasi istekleri üzerinde negatif sonuçları ile ilgilidir. Anti-demokratik fikirlerin tesadüfi savunulması, zorlayıcı gereklilik nedenleriyle bir siyasal partinin kapatılmasını haklı kılmak için bizzat yeterli olmamasına (bakınız yukarıda paragraf 53) ve hatta, siyasi partilere tanınan özel statüyü kullanamayan bir dernek durumunda daha da yetersiz kalmasına karşın, bir bütün olarak alınan şartlar ve özellikle herhangi eşgüdümlü ve planlanmış eylemler, özellikle şok edici fikirlerin açıklanmasının diğer muhtemel yollarının doğrudan etkilenmediği durumda, böyle bir tedbir için yeterli ve ilgili gerekçeleri oluşturabilir (bakınız aşağıda paragraf 71 son cümle).
70. Yukarıdaki değerlendirmelere göre, Mahkeme, ulusal yetkililer tarafından ileri sürülen argümanların, tartışmalı tedbirin zorlayıcı bir sosyal ihtiyacı karşıladığını göstermek bakımından ilgili ve yeterli olduğuna ikna olmuştur.
71. Mahkeme Hareket’in ve Derneğin dağıtılmasının oldukça sert bir tedbir olduğunun farkındadır. Öte yandan, konuyu ele almak için yetkililerin yine de daha az müdahaleci davranış biçimini – aslında, tek makul olanı – seçtiklerine ikna olmuştur. Bundan başka, iç hukuk yetkilileri daha önceden Derneğin dikkatini Hareket’in hukuka aykırı nitelikteki faaliyetlerine çektiği, bu hareketin sadece şekli uygunlukla sonuçlandığı (bakınız yukarıda 9. paragraf), öyle ki soruşturmaların devamı süresince diğer toplantıların yapılmaya devam ettiği not edilmelidir (bakınız yukarıda paragraf 15) (karşılaştırınız S.H. ve Diğerleri - Avusturya [BD], no. 57813/00, § 84, ECHR 2011). Mahkeme’nin görüşüne göre, Hareket’in toplantılarıyla başkalarının haklarına yönelik olarak yansıtılan tehdit, sadece Derneğin Hareket’e sağladığı kurumsal desteğin kaldırılmasıyla etkili bir şekilde bertaraf edilebilir. Yetkililer, dernekler kanunu kapsamında imtiyazlı bir oluşum biçiminde hukuki varlıklarını onaylayarak, Hareket’in ve Derneğin faaliyetlerine devam etmesini kabullenirlerse, halk bunu tehdidinin Devlet tarafından meşrulaştırılması olarak algılayabilir. Böyle bir durum Derneğin, yasal olarak tescil edilmiş bir oluşumun imtiyazlarından yararlanarak, Hareketi desteklemeye devam etmesine imkan verebilecek ve böylece Hareket’in miting kampanyalarının yönetilmesini Devlet dolaylı olarak kolaylaştıracaktı. Bundan başka, Mahkeme, Dernek veya Hareket ya da siyasi faaliyetlere diğer biçimde devam etmeleri hiçbir şekilde engellenmeyen üyeleri üzerinde hiçbir ek yaptırım uygulanmadığını not eder (öncelikle bakınız yukarıda belirtilen Refah Partisi (the Welfare Party) ve Diğerleri, §§ 133-34). Bu şartlar altında, Mahkeme şikayet edilen tedbirin izlenen meşru amaçla orantısız olmadığını saptar.
72. Yukarıdaki mülahazalar Mahkeme’nin, Sözleşme’nin 11. maddesinin hiçbir ihlalinin bulmadığı sonucuna varmasını sağlamak için yeterlidir.
BU NEDENLERLE, MAHKEME OYBİRLİĞİ İLE
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğunu ilan eder;
2. Sözleşme’nin 11. maddesinin hiçbir ihlalinin olmadığına karar verir.
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına uygun olarak, 9 Temmuz 2013 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, Pinto de Albuquerque’nin ayrı görüşü bu karara eklenmiştir.
G.R.A.
S.H.N.
Bu görüşlerin çevirisi yapılmamıştır, İngilizce veya Fransızcasına, Mahkeme içtihadının veritabanı olan HUDOC’tan ulaşılabilir.
© Avrupa Konseyi/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2014.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Bu çeviri, Avrupa Konseyi’nin insan haklarına destek Fonu’nun desteğiyle hazırlanmıştır (/humanrightstrustfund). Mahkeme’yi bağlamamaktadır ve Mahkeme, kalitesi konusunda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının veritabanı olan HUDOC üzerinden () veya HUDOC’un bildirdiği başka veritabanları üzerinden yüklenebilir. Davanın isminin tamamen yazılması, yukarıdaki telif hakkıyla ilgili ifadeler kullanılması ve insan haklarına destek Fonu’na referans yapılması şartıyla ticari olmayan amaçlarla kullanılabilir. Bu çevirinin tamamını veya bir kısmını ticari amaçlarla kullanmak isteyen herkesin, bu durumu belirtilen adrese bildirmesi rica olunur: publishing@.
© Council of Europe/European Court of Human Rights, 2014.
The official languages of the European Court of Human Rights are English and French. This translation was commissioned with the support of the Human Rights Trust Fund of the Council of Europe (/humanrightstrustfund). It does not bind the Court, nor does the Court take any responsibility for the quality thereof. It may be downloaded from the HUDOC case-law database of the European Court of Human Rights () or from any other database with which the Court has shared it. It may be reproduced for non-commercial purposes on condition that the full title of the case is cited, together with the above copyright indication and reference to the Human Rights Trust Fund. If it is intended to use any part of this translation for commercial purposes, please contact publishing@.
© Conseil de l’Europe/Cour européenne des droits de l’homme, 2014.
Les langues officielles de la Cour européenne des droits de l’homme sont le français et l’anglais. La présente traduction a été effectuée avec le soutien du Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme du Conseil de l’Europe (/humanrightstrustfund) Elle ne lie pas la Cour, et celle-ci décline toute responsabilité quant à sa qualité. Elle peut être téléchargée à partir de HUDOC, la base de jurisprudence de la Cour européenne des droits de l’homme (), ou toute autre base de données à laquelle HUDOC l’a communiquée. Elle peut être reproduite à des fins non commerciales, sous réserve que le titre de l’affaire soit cité en entier et s’accompagne de l’indication de copyright ci-dessus ainsi que de la référence au Fonds fiduciaire pour les droits de l’homme. Toute personne souhaitant se servir de tout ou partie de la présente traduction à des fins commerciales est invitée à le signaler à l’adresse suivante : publishing@.
[1] Ayrıca ‘suçluluk’ olarak belirtilecektir.
Full & Egal Universal Law Academy