AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YALDIZ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 9601/18)
KARAR
STRAZBURG
17 Haziran 2025
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yaldız / Türkiye davasında,
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Péter Paczolay,
Davor Derenčinović,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1985 doğumlu olup, Denizli’de tutuklu bulunan ve İzmir Barosuna kayıtlı Avukat Z. Özdoğan tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Vedat Yaldız (“başvuran”) tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 2 Şubat 2018 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan başvuruyu (no. 9601/18);
Başvuranın gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında dile getirdiği şikâyetin ilgili kısmının Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı;
Tarafların beyanlarını;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı yaptığı itirazın reddine dair kararı göz önünde bulundurarak,
27 Mayıs 2025 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, başvuranın silahlı bir terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle mahkûmiyetine hükmeden yerel mahkemelerin bu hususta gerekçeli bir karar vermemiş olmaları nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Nisan 2008 tarihinde, başvuranın da aralarında bulunduğu 21 kişi hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314/2 maddesi uyarınca PKK (Kürdistan İşçi Partisi) silahlı terör örgütüne üye olma ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesi uyarınca söz konusu örgütün propagandasını yapma suçlarından iddianame düzenlemiştir (söz konusu hükümlerin tam metni için bk. Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 143 ve 147, 22 Aralık 2020). Savcılık, iddianame kapsamında, esas olarak, başvuranın da katıldığının iddia edildiği üç ayrı gösteriye, bu gösterilerde atılan sloganlara ve etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanarak, cezasında indirim yapılması karşılığında yetkili makamlara PKK ve üyeleri hakkında bilgi veren başka bir ceza soruşturmasının şüphelisi konumundaki R.S.nin beyanlarına atıfta bulunmuştur. İddianamede, R.S.nin kendisine gösterilen 268 fotoğraf içerisinden başvuranı ve ayrıca 48 kişiyi daha teşhis ettiği ve R.S.nin ifadesine göre başvuranın PKK/KONGRA-GEL (PKK/Kürdistan Halk Kongresi) silahlı terör örgütünün gençlik yapılanması olan YDGH’nin (Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi) Uşak il yapılanmasında yönetici olarak faaliyet yürüttüğü belirtilmiştir. İddianamede, ayrıca, bazı sanıklar arasında geçen ve “örgütsel nitelikte” olduğu değerlendirilen bazı telefon görüşmelerine de içeriği belirtilmeksizin atıfta bulunulmuştur.
3. Başvuran, 21 Temmuz 2008 tarihli duruşmada, İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi (“yargılamayı yürüten mahkeme”) huzurunda bizzat dinlenmiştir. Savunmasında, önceki beyanlarını kısaca tekrar etmiş ve üzerine atılı suçlamaları açık bir şekilde reddetmiştir.
4. Yargılamayı yürüten mahkeme, 13 Aralık 2010 tarihinde, başvuranı Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca silahlı terör örgütü üyeliğinden suçlu bulmuş ve 6 yıl 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar vermiştir. Diğer suçlamalardan ise beraatine karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, kararında, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasına ve sanıkların soruşturma ve kovuşturma aşamalarında verdikleri ifadelere yer vermiş ve kararını vermeden önce yalnızca delilleri sıralamıştır.
5. Kararın “Delillerin değerlendirilmesi ve gerekçe” başlığı altındaki bölümünde, herhangi ilave bir açıklama yapılmaksızın delillerin sıralandığı bölümün ardından gelen ve başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi kapsamında mahkûmiyetine ilişkin kısmı şu şekildedir:
“Bütün bu kanıtların hayatın olağan akışı ve icapları karşısındaki uygunluğu da denetlenmek suretiyle yapılan irdeleme, değerlendirme ve tartışma sonucunda; yukarıda izah edilen ve ayrıntılı bir şekilde açıklanan kanıtlardan, iletişimin tespiti tutanaklarından, sanıklar hakkında düzenlenen tutanaklardan, görüntülü ve fotoğraflı saptamalardan, sanıklardan ele geçen ve suç unsuru niteliğindeki bilgi ve belgelerden, tanık R.S.nin açıklamalarından ve bütün dosya kapsamından sanıklar A.M.Ö., Y.K., N.A., Vedat Yaldız [başvuran], S.B., S.B., R.S., F.D., O.T., S.A., M.H.S., N.Ö., M.A.Y. ve A.K.nin terör örgütü PKK’nın üyesi olduklarının sabit olduğu, eylemlerinde devamlılık ve süreklilik unsurunun bulunduğu, sanıklarda ele geçen eşyalar ve haklarında yapılan saptamalara göre eylemlerinde çeşitlilik bulunduğu görüldüğünden eylemlerine uyan TCK’nın 314/2 maddesi uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları yoluna gidilmek gerekmiştir.”
6. Kararın delillerin değerlendirilmesi ile ilgili bölümünde, belirli bir telefon görüşmesinden, görüşme içeriğinden veya başvurana ait belirli bir görüntüden bahsedilmemiştir.
7. Başvuran, 11 Kasım 2011 tarihinde temyiz başvurusunda bulunarak, özellikle de yargılamayı yürüten mahkemenin deliller ile sanıklar arasında bir bağ kurmadığını ve bu nedenle, kendi bireysel durumuna uygun olan ilgili ve yeterli gerekçeler sunma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmüştür.
8. Yargıtay, 28 Nisan 2016 tarihinde, başvuranın üzerine atılı suçun sübutunun kabul, olay niteliğine ve kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfının tayin edildiğini ve başvuranın savunmalarının inandırıcı gerekçelerle reddedildiğini belirterek, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararını onamıştır.
9. Anayasa Mahkemesi, 18 Temmuz 2017 tarihli kısa kararıyla, başvuranın gerekçeli karar hakkına ilişkin şikâyeti de dâhil olmak üzere çeşitli şikâyetlerini açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Karar, 2 Ağustos 2017 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Kabul Edilebilirlik Hakkında10. Hükümet, başvuranın şikâyetlerinin özünün yargılamanın sonucuna ilişkin olduğunu ileri sürerek, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetin dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğinde olduğunu belirtmiş ve bu nedenle Mahkemeyi söz konusu şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez ilan etmeye davet etmiştir.
11. Mahkeme, başvuranın şikâyetinin, bağımsız bir usuli güvenceye, yani Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında öngörülen gerekçeli karar hakkına ilişkin olduğunu belirtir. Dolayısıyla, bu şikâyetin dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğinde olduğu söylenemez. Bu anlamda, Hükümetin itirazı reddedilmelidir.
12. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 (a) fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını belirtir. Bu nedenle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
Esas HakkındaTarafların beyanları13. Başvuran, silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilme gerekçelerinin ulusal mahkemeler tarafından yeterli açıklıkta ortaya konulmamış olması nedeniyle ceza yargılamasının adil olmadığından şikâyet etmiştir. Başvuran, özellikle, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından hakkındaki delillerle ilgili bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapılmadığını ve söz konusu deliller ile varılan sonuç arasında bir illiyet bağı kurulmadığını ileri sürmüştür.
14. Hükümet, dosyada yer alan delillerin, başvuranın silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmesini haklı kılacak yeterlilikte olduğunu ileri sürmüştür. Bu kapsamda şu delillerden bahsedilmiştir: (i) başvuranın evinde ele geçirilen yasaklı yayınlar, (ii) başvuranın YDGH’nin Uşak ili yapılanmasında yönetici olarak görev yapan kişilerden biri olduğunu ifade eden R.S.’nin verdiği bilgiler, (iii) sanıklar arasında geçen dinlemeye takılmış telefon görüşmeleri ve (iv) başvuranın yalnızca gösterilere katılmakla kalmayıp bu gösterileri organize ettiğine ve bu gösteriler sırasında slogan attığına dair deliller. Hükümet, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından, bu unsurların gerekçeli kararda delil olarak gösterildiğini ve tartışıldığını, bu nedenle başvuranın mahkûmiyeti için yeterli gerekçe sunulduğunu belirtmiştir. Hükümet, sanıkların eylemlerindeki benzerlikler ve her bir sanığın kendi koşulları göz önüne alındığında, birden fazla sanığı aynı bölümde ele alan yerel mahkemenin değerlendirmesinin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bakımından yetersiz sayılamayacağını ifade etmiştir. Hükümet, her halükarda, başvuranın sadece ceza yargılamasının sonucuna itiraz ettiğini, aleyhindeki delilleri bildiği hâlde bunlara itiraz etmediğini ileri sürmüştür. Hükümet, aynı şekilde, başvuranın ileri sürdüğü kayda değer iddialardan hiçbirinin yerel mahkemeler tarafından cevapsız bırakılmadığını savunmuştur. Dolayısıyla, Hükümet, somut davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edilmediği kanaatinde olduğunu belirtmiştir.
Mahkemenin değerlendirmesi15. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında güvence altına alınan gerekçeli karar hakkına ilişkin genel ilkeler, Moreira Ferreira /Portekiz (no. 2) ([BD], no. 19867/12, §§ 83-84, 11 Temmuz 2017), Bochan/Ukrayna (no. 2) ([BD], no. 22251/08, § 61, AİHS 2015) ve Ayetullah Ay/Türkiye (no. 29084/07 ve 1191/08, § 128, 27 Ekim 2020) kararlarında yer almaktadır. Mahkeme, adaletin düzgün işleyişiyle bağlantılı bir ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadı uyarınca, mahkemelerin kararlarında esas alınan gerekçelerin yeterli düzeyde belirtilmesi gerektiğini yineler. Bu gerekçelendirme yükümlülüğünün kapsamı, kararın niteliğine göre değişiklik gösterebilmektedir ve davanın koşulları ışığında belirlenmelidir (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Moreira Ferreira, § 84, ve García Ruiz/İspanya [BD], no. 30544/96, § 26, AİHM 1999-I).
16. Somut olayda, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararında Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünün ve sanıkların savunmalarının özetlendiğini ve mevcut delillerin sıralandığını, ancak bunların içeriğine veya bunlardan çıkarılabilecek sonuçlara değinilmeksizin bir sonuca varıldığını ve söz konusu sonuç bölümünün, 14 sanığın silahlı terör örgütü üyeliğinden suçlu bulunduğuna ilişkin tek bir paragraftan ibaret olduğunu gözlemler. Yargılamayı yürüten mahkemenin anılan paragrafta başvuranla ilgili bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapmadığı görülmektedir (bk. yukarıda 4-5. paragraflar).
17. Her ne kadar Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası, aynı fiili ve hukuki durumda bulunan bir grup birey açısından, ulusal mahkemelerin aynı gerekçelere dayanmalarını engellemese de, bir suç isnadının karara bağlanacağı hallerde, ulusal mahkemelerin davanın esasına ilişkin kararlarında 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca gerekçe gösterme yükümlülüğü, bu gerekçelerin her sanığın özel durumuna uyarlanmasını gerektirir. Ancak, somut olayda, yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararının sadece son derece kısa ve kalıplaşmış ifadeler içerdiği ve başvuran ile mahkemede incelenen deliller arasında bireysel bağlantı kurulmadığı görülmektedir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın terör örgütü üyesi olduğunu kanıtlayan belirli bir eylem veya eylemlerin hangi somut ifadelerden, hangi kayıtların ya da el konulan belgelerin içeriğinden hareketle sabit görüldüğünü kararında açıklamamıştır. Yargılamayı yürüten mahkeme, yalnızca tüm delilleri sıralamakla yetinmiş ve ceza yargılamasının temel unsurlarından biri olan delillerle sanık arasında gerekli bağlantıyı ortaya koymak amacıyla bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapmaksızın başvuran ve diğer 13 sanığın suç işlediği sonucuna varmıştır.
18. Ayrıca, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca mahkûm edilmesi için yeterli delilin bulunduğunu ileri süren Hükümetin bu iddiasına (bk. yukarıda 14. paragraf) ilişkin olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında delillerin nasıl değerlendirileceğine dair herhangi bir kural öngörülmediğini, bu hususun öncelikle iç hukukta ve ulusal mahkemeler tarafından düzenlenmesi gereken bir konu olduğunu hatırlatır. Mahkeme, dördüncü derece bir merci gibi hareket etmemelidir. Bu nedenle, ulusal mahkemelerin tespitleri keyfi veya açıkça makul olmaktan uzak olmadığı sürece, bu mahkemelerin değerlendirmelerini Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında sorgulamayacaktır (bk. yukarıda anılan Moreira Ferreira/Portekiz, § 83 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar).
19. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, yargılamayı yürüten mahkeme önündeki delillerin başvuranın mahkûmiyetini haklı gösterecek nitelikte olup olmadığını belirlemek Mahkemenin görevi değildir (ayrıca karşılaştırınız, bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Mehmet Zeki Doğan/Türkiye (no. 2), no. 3324/19, § 98, 13 Şubat 2024). Mahkemenin tespitleri, başvuranın mahkûmiyetine dayanak teşkil eden gerekçelerin ulusal mahkemeler tarafından yeterli şekilde açıklanıp açıklanmadığına ilişkin şikâyetin incelenmesiyle sınırlıdır.
20. Mahkeme, yukarıda belirtilen değerlendirmeler ışığında, başvuranın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûmiyetine esas teşkil eden gerekçelerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından yeterince açıklanmadığı ve suçun son derece ağır niteliği ile öngörülen ceza ve sonuçlarıyla orantılı bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapılmadığı kanaatine varmıştır.
21. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
22. Başvuran, maddi tazminat olarak 23.348 avro, manevi tazminat olarak 6.000 avro ve masraf ve giderler için 1.632 avro talep etmiştir.
23. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
24. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir. Bununla birlikte, Mahkeme, başvurana, manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 6.000 avro ödenmesine hükmetmiştir. Mahkeme, bununla birlikte, en uygun giderim yolunun, başvuranın talep etmesi hâlinde Sözleşme’nin 6. maddesinin koşullarına uygun şekilde yeniden yargılanmasının sağlanması olacağını yineler (bk. yukarıda anılan Süleyman/Türkiye, no. 59453/10, § 110, 17 Kasım 2020).
25. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bu meblağların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada, Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önüne alarak, başvuranın destekleyici herhangi bir belge sunmadığı gerekçesiyle bu talebini reddetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere içinde üç ay içinde manevi tazminat olarak 6.000 (altı bin) avro ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 17 Haziran 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan