AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YAMAÇ / TÜRKİYE DAVASI
Başvuru No. 69604/12 ve 5642/10
KARAR
STRAZBURG
1 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Yamaç / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Darian Pavli
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”) Daire olarak toplanarak, 10 Eylül 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, biri Türk vatandaşı olan Maşallah Yamaç’ın (“başvuran”) sırasıyla 16 Ekim 2012 ve 11 Aralık 2012 tarihlerinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları iki başvuru (No. 69604/12 ve 5642/13) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat S. Kaya tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkına ilişkin iddia edilen ihlale konu şikâyet, 18 Ocak ve 8 Aralık 2017 tarihlerinde Hükümet’e bildirilmiştir ve başvuruların geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1968 doğumlu olup, Muş’ta ikamet etmektedir. Başvuran, ileri sürülen olay tarihinde, Muş’ta DTP’nin (Demokratik Toplum Partisi) yerel temsilcisidir.
69604/12 No.lu Başvuru
5. Başvuran, 16 Nisan 2018 tarihinde, Tunceli’de silahlı bir çatışma sırasında, güvenlik güçleri tarafından öldürülen PKK’nın bir üyesinin (Kürdistan İşçi Partisi) cenaze törenine katılmıştır. Bu cenaze nedeniyle, başvuran yurt dışına yayın yapan Roj TV kanalında canlı olarak yayınlanan bir konuşma yapmıştır.
6. Van Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet Savcısı”), 11 Kasım 2008 tarihli iddianameyle, Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca, suçu ve suçluyu övme suçundan başvuranı suçlamıştır. Cumhuriyet Savcısı başvuranı, ilgiliyi PKK adına suç işlemesi nedeniyle, övdüğü konuşmalar yapmasından suçlamıştır. İlgili tarafından yapılan konuşmaların somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Dersim’de son zamanlarda hayatını kaybeden bütün gerillaların ailelerine başsağlığı dilerim; dediğim gibi, yarın M.İ.’nin naaşını alıp her birlikte kendisini defnetmek için Varto’ya götüreceğiz (...) Muş’ta ve diğer bölgelerde yaşayan halkımızı [bu duruma karşı] naaşı benimsemeye ve duygusunu göstermek için özellikle Varto halkını duyarlı davranmaya davet ediyorum. ”
7. Van Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 6 Kasım 2008 tarihinde, olayları yeniden değerlendirerek, başvuranı terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan suçlu bulmuştur ve Terörle Mücadele Hakkında 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesini 2. fıkrasına dayanarak (“3713 Sayılı Kanun”), iki yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, “[bu duruma karşı] halkımızı naaşı benimsemeye ve duygusunu göstermeye davet ediyorum” gibi ısrarlı bir şekilde konuşarak, ilgilinin PKK’ya desteğini açıkça gösterdiği kanaatine varmıştır. Bu bağlamda, Ağır Ceza Mahkemesi çatışma sırasında öldürülen PKK üyelerinin naaşının, terör örgütü lehine propagandaya elverişli bir durum oluşturduğunu belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın bu davranışıyla, yerel halkı terörü desteklemeye teşvik etme ve bu halkın PKK üyesinin cenazelerine katılımlarını sağlama niyetinde olduğunu, medyada bu halkın teröristin naaşını ele geçirdiğini, savunduğu davasını benimsediğine inandırmak istediğini ve böylelikle PKK lehine psikolojik bir propaganda yapmayı amaçladığını ifade etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, statüsünü dikkate alarak, başvuranın bütün bunları inkâr edemeyeceğini değerlendirmiştir. Ağır Ceza Mahkemesine göre, ilgilinin konuşmalarının yapıldığı sırada bağlamı ve var olan ortamı dikkate alarak, anayasa ve sözleşme kaynaklarında öngörüldüğü gibi ifade özgürlüğünü kapsayamaz.
8. Yargıtay, 12 Nisan 2012 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusu reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
9. Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Kasım 2012 tarihinde, 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiğini dikkate alarak (aşağıdaki 18. paragraf), söz konusu kanunun geçici 1. maddesi uyarınca, başvurana verilen cezanın infazının ertelenmesine ve 4 Ağustos 2017 tarihinde hakkında açılan kamu davasının kesin olarak düşürülmesine karar vermiştir.
5642/13 No.lu Başvuru
10. Başvuran, 1 Temmuz 2018 tarihinde, Ağrı’da silahlı bir çatışma sırasında, güvenlik güçleri tarafından öldürülen PKK’nın bir üyesinin Muş’taki cenaze törenine katılmıştır. Başvuran, Roj TV kanalında yayınlanan bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmanın somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Kürt olmak Kürtlerin seçimi değildir. Kürt halkı, kimliğini, kültürel haklarını ve insan haklarını talep etmekte ve dünyadaki diğer toplumlar gibi yaşamak istemektedirler. Ancak Kürt halkı bugün zorluklara, zulme ve hakaretlere maruz kalmaktadırlar. Bu arkadaş, diğer iki kişi gibi, şehit olmuştur; (...) aynı şeyleri istemişlerdi, başka bir şey istememişlerdi. Hepimiz biliyoruz ki kendi haklarını, insan haklarını istemişlerdi. Türkiye Başbakanı, Müslüman olduğunu belirtmektedir. Bu, İslam değildir, insan haklarının gerekliliklerini karşılamamaktadır. Başbakan, oğlu için askerlik hizmetine elverişli olmadığına ilişkin sahte raporlar edinmiş, bu raporları Birleşik Devletlere göndermiş ancak burada Türkleri ve Kürtleri birbirlerine düşürmüştür. Başbakan, gençlerimizin, kahramanlarımızın birbirlerini öldürmelerini sağlamaya çalışmıştır. Başbakan, Türk halkının fakir çocuklarını öldürtmektedir. ”
11. Cumhuriyet Savcısı, 11 Kasım 2008 tarihli bir iddianameyle, 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen bir suç olan terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan başvuranı suçlamıştır. Cumhuriyet Savcısı, başvuranı PKK tarafından yönetilen Roj TV kanalında yayınlanan yaptığı bir konuşma, güvenlik güçleri tarafından öldürülen bu örgütün üyesini övme ve terör eylemlerini meşrulaştırmaya çalışma nedeniyle suçlamıştır.
12. Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Şubat 2009 tarihinde, başvuranı terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan suçlu bulmuş ve 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesini 2. fıkrasına dayanarak, on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, kararına dayanarak, ilgilinin konuşmasının sonunda, göstericilerin “Biji serok Apo (yaşasın Apo), ve “Şehit namırın” (şehitler hiç bir zaman ölmez) şeklinde Kürtçe sloganlar attıklarını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın öldürülen teröristleri şehit olarak nitelendirerek, PKK üyelerinin eylemlerini meşrulaştırma ve bu örgüt lehine propaganda yapma niyetinde olduğu kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, bu konuda Mahkemenin içtihadına atıfta bulunarak, başvuranın konuşmalarının ifade özgürlüğü ile güvence altına alınamayacağını belirtmiştir.
13. Yargıtay, 26 Haziran 2012 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
14. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Ekim 2012 tarihinde, 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiğini dikkate alarak (aşağıdaki 18. paragraf), söz konusu kanunun geçici 1. maddesi uyarınca, başvurana verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
15. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“[Yukarıdaki fıkrada] belirtilen örgütlere yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlar hakkında (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur (...) ”
16. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 Sayılı Kanun ile değiştirilen 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) ”
17. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 Sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm şunu öngörmektedir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) ”
B. 6352 Sayılı Kanun
18. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 Sayılı Kanun (“6352 Sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun, geçici 1 maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, kesinleşen her türlü cezanın basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, para cezasına ya da beş yılın altında bir hapis cezasına karşılık gelmesi durumunda bu cezanın infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesini öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
19. Mahkeme, başvurulardaki benzerliği göz önünde bulundurarak, başvuruları tek bir kararda birlikte incelemenin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
20. Başvuran, hakkında verilen mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
21. Hükümet, 69604/12 No.lu başvuruyla ilgili olarak, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ve başvuranın mağdur sıfatına ilişkin iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Bir yandan, Hükümet, bireysel başvuruya ilişkin yerel hükümlerin yürürlüğe girmesinden sonra verilen 22 Kasım 2012 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesinin başvurana verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vererek, kararını tekrar gözden geçirdiğini (yukarıda 9. paragraf) belirtmekte ve başvuranın Anayasa Mahkemesine başvurmuş olması gerektiğini değerlendirmektedir. Diğer yandan Hükümet, başvuranın, hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesinden yararlandığını savunmakta ve dolayısıyla mağdur sıfatını taşımadığı kanaatindedir.
22. Başvuran, Hükümetin iddialarına cevap vermemiştir.
23. Mahkeme, ilk itiraz ile ilgili olarak, daha önce 6352 Sayılı Kanun tarafından öngörülen cezanın infazının ertelenmesinin, davanın esasının gözden geçirilmesini teşkil etmediğini ancak 3713 Sayılı Kanun’a dayanarak, açıklanan ceza süresine ilişkin bir değişikliği teşkil ettiğini ve kesinleştiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Somut olayda, yerel yargılama Yargıtay tarafından 12 Nisan 2012 tarihinde verilen bir karar ile son bulmuş ve dolayısıyla başvuran hakkında verilen cezai mahkûmiyet Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuruya ilişkin hükümlerin 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesinden önce kesinleşmiştir (Uzun/Türkiye (kk.), No. 10755/13, 30 Nisan 2013). Dolayısıyla, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazı reddetmektedir.
24. Mahkeme, ikinci itiraz ile ilgili olarak, cezanın infazının ertelenmesi tedbirinin, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan ihlal nedeniyle, ilgili tarafından doğrudan maruz kalınan ceza yargılamasının sonuçlarını önlemek veya telafi etmek için uygun olmadığı kanaatine varmaktadır (bk. mutatis mutandis (gerekli düzeltmelerin yapılması koşuluyla), Aslı Güneş/Türkiye (kk.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Dolayısıyla, söz konusu itirazı da reddetmek gerekmektedir.
25. Mahkeme, söz konusu başvuruların Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
26. Başvuran, cezai mahkûmiyetinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale olduğu kanaatine varmaktadır.
27. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında yapılan müdahalenin, 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunmasına, düzenin sağlanmasına ve suçun önlenmesine ilişkin meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Başvuran tarafından yapılan ihtilaf konusu konuşmalar, PKK’yı açıkça desteklediğini göstermiştir. Bu nedenle, ihtilaf konusu müdahale demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olmuştur.
28. Başvuran, Hükümetin iddialarına karşı çıkmaktadır.
29. Mahkeme, başvuranın cezai mahkûmiyetinin, ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale olarak incelenmediği ve bu müdahalenin kanun tarafından özellikle 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından, ulusal güvenliğin korunması, düzenin sağlanması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediği hususunda taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.
30. Mahkeme, müdahalenin gerekliliği hususuna gelince, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Belçika/Türkiye (No. 50171/09, §§ 31, 34 ve 35, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
31. Mahkeme, somut olayda, başvuranın iki cenaze töreninde yaptığı konuşmaların içeriği nedeniyle, terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan iki defa cezalandırıldığını kaydetmektedir.
32. Mahkeme, 69604/12 No.lu başvuruya konu olan ilk konuşmanın ihtilaf konusu bölümlerinin özellikle güvenlik güçleri ile PKK arasındaki silahlı çatışmalar sonucu meydana gelen ölümlere ilişkin toplumun duyarlı davranması gerektiğiyle ilgili olduğunu tespit etmektedir.
33. Mahkeme, 5642/13 No.lu başvuruya konu olan başvuranın konuşmalarıyla ilgili olarak, ilgilinin PKK üyesinin ölüm koşullarını eleştirdiğini ve dönemin Başbakanı’nın bu genç kişilerin ölümünde ve ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK arasındaki çatışmalardan belirli bir sorumluluğu olduğunu iddia ettiğini kaydetmektedir.
34. Mahkeme, bir bütün olarak değerlendirdiğinde, bu bölümlerin siyasi eleştiri sınırlarını aşmadığını ve bunların şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya çağrı içerdiğinin ya da nefret söylemi teşkil ettiğinin değerlendirilemeyeceği ve bu durumun kendi nazarında temel bir unsur olduğu kanaatine varmaktadır (Sürek/Türkiye (No.4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999, Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015 ve yukarıda belirtilen Belge, § 34).
35. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, yerel makamlar tarafından başvuran hakkında alınan tedbirlerin, zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her halükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
36. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
37. Başvuran, hakkında verilen iki cezai mahkûmiyet nedeniyle, maruz kaldığı kanaatine vardığı maddi ve manevi zararlar bağlamında toplamda 20.000 avro (EUR) talep etmektedir. Ayrıca, başvuran masraf ve giderler için toplamda 40.320 EUR talep etmektedir. Başvuran, bu taleplerine dayanak olarak hiçbir kanıtlayıcı belge sunmamıştır.
38. Hükümet, maddi zarara ilişkin talep ile iddia edilen ihlal arasında hiçbir nedensellik bağının bulunmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, manevi zarara ilişkin talep ile ilgili olarak, meblağın çok yüksek olduğunu ve Mahkeme içtihadında belirtilen meblağlara tekabül etmediğini ileri sürmektedir. Masraf ve giderler için talep edilen meblağ ile ilgili olarak, Hükümet başvuranın bu taleplerine dayanak olarak hiçbir belge veya kanıtlayıcı unsur sunmadığını belirtmektedir.
39. Mahkeme, maddi zarar için yapılan talebin, hiçbir kanıtlayıcı belge ile desteklenmediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, bu bağlamda yapılan talebi reddetmektedir.
Mahkeme, başvurana hakkında verilen iki mahkûmiyet kararından doğan ve iki başvurunun konusu olan manevi zarar için toplamda 5.000 EUR ödenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir.
Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili olarak, başvuranın bu bağlamda gerekli destekleyici belgeler sunmaması nedeniyle, yapılan talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine,
2. Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4.
a) Davalı Devletin, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, üç ay içinde, başvurana manevi tazminat olarak 5.000 avro (beşbin avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağa, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
5. Adil tazmine ilişkin kalan talebin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 1 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy