AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YAMAN VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 46851/07)
KARAR
STRAZBURG
15 Mayıs 2018
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yaman ve Diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Ledi Bianku,
Yargıçlar,
Nebojša Vučinić,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
10 Nisan 2018 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Davanın temelinde, Ömer Yaman, Mustafa Ürek ve Kerem Bilen (“başvuranlar”) adlı üç Türk vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (“Sözleşme”) 34. maddesine uygun olarak, 23 Ekim 2007 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 46851/07) bulunmaktadır.
2. Hukuki yardım sağlanan başvuran Diyarbakır barosuna bağlı E. Talay tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar, özellikle, polis nezaretinde kendilerine adli yardım sağlanmaması nedeniyle adil yargılanmadıklarını iddia etmişlerdir. Buna ek olarak ilk iki başvuran, polis nezaretinde tercüman yardımı sağlanmaması nedeniyle adil yargılanmadıklarını iddia etmiştir. Son olarak, başvuranlar, ceza yargılamalarının aşırı uzunluğundan ve Türk Hukukunda ceza yargılamasının aşırı uzunluğuna karşı başvuracak iç hukuk yollarının bulunmamasından şikâyetçi olmuşlardır.
4. 26 Eylül 2011 tarihinde başvuru Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
5. İkinci Bölüm Başkan Yardımcısı, 12 Ekim 2016 tarihinde, Hükümeti, İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve diğer 3 başvuru, AİHM 2016) kararının ardından, arzu ederlerse, ek görüşlerini sunmaya davet etmiştir.
OLAYLAR VE OLGULAR
I. DAVALARIN KOŞULLARI
6. Başvuranlar Ömer Yaman (birinci başvuran), Mustafa Ürek (ikinci başvuran) ve Kerem Bilen (üçüncü başvuran) sırasıyla 1956, 1967 ve 1977 doğumludur.
7. Başvuranlar 20 Haziran 1999 tarihinde Şırnak’ta bir askeri operasyon sırasında tutuklanmışladır. Daha sonra avukatları bulunmaksızın jandarmalar tarafından sorgulanmıştır. Başvuranlar ifadelerinde, aleyhindeki suçlamaları kabul etmiş ve PKK (yasadışı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) üyelikleri hakkında detaylı açıklamalar vermişlerdir.
8. Başvuranlar, 23 Haziran 1999 tarihinde, önce Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ve akabinde nöbetçi hâkim önüne çıkarılmıştır. Sorgulama esnasında ilk ve ikinci başvurana bir tercüman tahsis edilmiştir. Başvuranlar savcı ve hâkim önünde aleyhlerindeki suçlamaları reddetmiştir. Buna ek olarak, başvuranlar jandarmaya verdikleri ifadeleri okumadan imzaladıklarını ifade etmişlerdir. Sorgunun ardından nöbetçi hâkim başvuranların gözaltına alınmasına karar vermiştir.
9. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde görevli Cumhuriyet savcısı, 2 Temmuz 1999 tarihinde iddianamesini mahkemeye sunmuş ve başvuranları Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi kapsamında Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelikbir fiil işlemekle suçlamıştır.
10. Yargılamalar Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde devam etmiş ve ilk ve ikinci başvuranların tercüman yardımı almasına izin verilmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme önünde verdikleri savunmalarında başvuranlar ön soruşturma aşamasında verdikleri iddia edilen ifadeleri geri çekmiştir. Başvuranlar jandarmaların ifadelerini okumadan imzalamalarını istediklerini belirtmişlerdir.
11. 7 Mayıs 2002 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranların suçunu sabit bulmuş ve Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işlediği gerekçesiyle mülga Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca başvuranları mahkûm etmiştir. Ayrıca başvuranları ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır. Yerel mahkeme başvuranların mahkumiyetlerine karar verirken, başvuranların jandarmaya verdikleri ifadeleri dikkate almıştır.
12. 25 Mart 2003 tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını, yargılamalar esnasında istinabe yoluyla alınan tanık ifadelerinin, görüşlerini sunabilmeleri için başvuranlara okunmadığı gerekçesiyle bozmuştur. Dolayısıyla dosya Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne geri gönderilmiştir.
13. Bu esnada, 16 Haziran 2004 tarihinde 5190 sayılı Kanun ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış ve başvuranlara karşı yürütülen dava Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilmiştir.
14. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 7 Mart 2005 tarihinde Yargıtay kararına uymuş ve başvuranların görüşlerini sunmaları için istinabe yoluyla alınan tanık ifadelerini okumuştur. Davanın sonunda Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların suçunu sabit bulmuş ve başvuranları ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir.
15. 17 Haziran 2005 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu’nda (5237 sayılı Kanun) başvuranlar için daha elverişli hükümler olup olmadığının incelemesi için dava dosyasının Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne geri gönderilmesi gerektiğine karar vermiştir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi son yapılan yasal değişiklikler ışığında davayı tekrar incelemiştir.
16. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Ekim 2005 tarihinde, eski ceza kanunun 125. maddesinin başvuranlar açısından yeni ceza kanununun ilgili hükmüne göre daha elverişli olduğunu tespit ederek başvuranları bu madde uyarınca bir kez daha mahkûm etmiştir.
17. Yargıtay, 30 Mayıs 2006 tarihli kararında, özellikle ilk derece mahkemesi tarafından hüküm kurulmasına dayanak teşkil eden belirli belgelerin resmi nitelikte olmadığına karar vererek usuli gerekçelerle kararı bozmuştur.
18. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Nisan 2007 tarihinde dava dosyasındaki tüm belgelerin resmi nüshalarını aldıktan sonra başvuranları mülga Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca mahkûm etmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır.
19. 11 Aralık 2007 tarihinde Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
20. Avukata erişim hakkı hususundaki ilgili iç hukuka ilişkin açıklamalar, Salduz/Türkiye ([BD], no. 36391/02, §§ 27 ‑31, AİHM 2008) kararında yer almaktadır.
21. 15 Temmuz 2003 tarih ve 4928 sayılı Kanun ile 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi yürürlükten kaldırılmış, dolayısıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki davalarda sanıkların avukata erişim hakkı üzerine getirilen kısıtlama kaldırılmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
22. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6 § 3 (c) maddesi uyarınca, yargılamaların hazırlık aşamasında avukata erişimlerinin reddedilmesi nedeniyle savunma haklarının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmuşlardır. İlk iki başvuran, polis nezaretindeyken kendilerine yardımcı olacak bir tercüman bulunmamasından ve bu nedenle adil yargılanma haklarının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmuştur. Ayrıca başvuranlar, son olarak haklarındaki ceza yargılamalarının aşırı uzun olduğundan şikâyetçi olmuştur. Mahkeme, söz konusu şikâyeti, ilgili kısımları aşağıda verilen Sözleşme’nin 6 §§ 1, 3 (c) ve 3 (e) maddesi kapsamında değerlendirecektir:
“1Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
...
(e) mahkemede kullanılan dili anlamıyor ya da konuşamıyor ise, bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanmak.”
A. Yargılamaların hazırlık aşamasında avukata erişim
1. Kabul edilebilirlik hakkında
23. Hükümet, Mahkeme’den bu şikâyeti başvuranların yerel mahkemeler nezdinde dava açmadıkları gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekliliğine uymamasına ilişkin olarak reddetmesini istemiştir.
24. Mahkeme, benzer davaları daha önce incelediğini ve bu davalarda Hükümetin ilk itirazlarını reddettiğini yinelemektedir (bk., özellikle, Halil Kaya /Türkiye, no. 22922/03 § 14, 22 Eylül 2009). Mahkeme, somut davayı benzer davalardaki bulgularından ayırmayı gerektirecek herhangi belirli bir durum bulmamıştır.
25. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
2. Esas hakkında
26. Başvuranlar 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi uyarınca Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren bir suç işlemekle suçlandıkları için avukat yardımından mahrum bırakılmaktan şikâyetçi olmuştur.
27. Mahkeme’nin Salduz / Türkiye ([BD no. 36391/02, AİHM 2008) ve İbrahim ve diğerleri / Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve 3 diğer başvuru, AİHM 2016) davalarına atıfta bulunan Hükümet, zorlayıcı sebeplerin yokluğunun, başlı başına, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğinin tespiti için yeterli olmadığını belirtmiştir. Hükümet başvuranların yargılama aşamasında avukatlar tarafından temsil edildiklerini ve davanın karşı tarafına göre herhangi bir önemli dezavantaja maruz bırakılmaksızın davalarını sunmaları için kendilerine makul bir fırsat verildiğini iddia etmiştir.
28. Mahkeme, başvuranların avukat yardımına erişiminin 3842 sayılı Kanun gereği kısıtlandığını ve bu durumun başvuranların yakalandığı dönemde uygulanan sistematik bir kısıtlama olduğunu kaydetmiştir (bk. yukarıda anılan Salduz, § 56). Mahkeme, başvuranların avukat yardımına erişimine getirilen kısıtlamanın sistematik mahiyetinin özünde Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesini ihlal edip etmediğini incelemeyi gerekli görmemektedir. Zira her hâlükârda Hükümet, kısıtlamayı zorunlu kılan herhangi bir sebep sunmamış veya soruşturmanın ilk safhasında avukat yardımından faydalandırılmamış olmalarının başvuranların savunma hakkına geri döndürülemez biçimde halel getirmediğini ispat etmemiştir (bk. yukarıda anılan Salduz, §58, ve yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 274). Bu bağlamda Mahkeme, ilk derece mahkemesinin, başvuranlar hakkında mahkûmiyet kararı verirken, başvuranların jandarmaya verdiği ifadelere dayandığını gözlemlemektedir. Ayrıca, yargılama esnasında delilleri kabul edilebilirlik yönünden incelememiştir. Benzer şekilde, Yargıtay da bu meseleyi şeklî olarak ele almış ve bu eksikliğin giderilmesini sağlayamamıştır (bk. Bayram Koç/Türkiye, no. 38907/09, § 23, 5 Eylül 2017).
29. Yukarıdaki açıklamalar, Mahkemenin, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi için yeterlidir.
B. Polis nezaretinde tercümanın yardımının olmaması
1. Kabul edilebilirlik hakkında
30. Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
2. Esas Hakkında
31. İlk iki başvuran, gözaltında jandarmalar tarafından sorgulanırken tercüman yardımı alamamaktan şikâyet etmiş ve bu şartlarda alınan ifadeleri imzalamaya zorlandıklarını iddia etmişlerdir.
32. Mevcut davada, Mahkeme öncelikle, ilk iki başvuranın Türkçe konusundaki bilgi düzeyinin bir tercümanın yardımını gerekli kıldığı konusunda ihtilaf olmadığını gözlemlemektedir. Savcı, nöbetçi hâkim ve yargılamaları yürüten hâkim başvuranların tercümana ihtiyaç duyduklarına karar vermiştir. Hükümet bu durumun aksi bir iddiada bulunmadığından, Mahkeme, bu durumun sabit olduğuna karar vermiştir.
33. Mahkeme halihazırda benzer bir şikâyeti Baytar / Türkiye (no. 45440/04, §§ 46-59, 14 Ekim 2014) davasında incelemiş ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile bağlantılı olarak Sözleşme’nin 6 § 3 (e) maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Mahkeme, yukarıda belirtilen kararındaki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koşul görmemektedir.
34. Dolayısıyla, ilk iki başvuran bakımından, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (e) maddesi ihlal edilmiştir.
C. Yargılamaların Uzunluğu
1. Kabul edilebilirlik hakkında
35. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ve başvuranların, yargılamaların aşırı uzun sürdüğü iddiaları bakımından idare aleyhine tazminat davası açabileceğini ileri sürmüştür.
36. Başvuranlar, şikâyetleri ile ilgili olarak etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığını ileri sürmüştür.
37. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca dile getirilen, makul bir sürede yargılanma hakkının ihlal edilmesine karşı başvurulabilecek etkili bir iç hukuk yolunun bulunmamasına ilişkin şikâyet ile yakından bağlantılı olduğunu belirtir. Bu nedenle, Mahkeme esasa ilişkin ilgili itirazı da değerlendirmeye katmaya karar vermiştir (bk. Daneshpayeh / Türkiye, no. 21086/04, § 24, 16 Temmuz 2009). Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı kanısındadır. Mahkeme ayrıca, başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğuna ilişkin başka bir gerekçe de bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
2. Esas hakkında
38. Başvuranlar, yargılamaların süresinin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinde öngörülen “makul süre” şartına uygun olmadığından şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar, belirli usuli eksikliklerinin tamamlanması amacıyla yerel mahkemelerin duruşmaları erteleme kararlarının ve genellikle 45-60 gün arası süreyle yapılan ertelemelerin yargılamalarda ciddi bir gecikmeye yol açtığını iddia etmiştir. Başvuranlar özellikle, 18 Kasım 2003 ve 12 Temmuz 2004 tarihleri arasında yerel mahkemelerin usuli gerekleri yerine getirmek için ortak sanıklardan biri hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından rapor hazırlanmasını beklerken bir gecikmenin oluştuğunu belirtmiştir. Başvuranlar ayrıca yetkililerin başvuranları cezaevinden yargılamayı yürüten mahkemenin huzuruna getiremedikleri için 12 Haziran 2001 ve 18 Eylül 2001 tarihli iki duruşmanın ertelenmesi gerektiğini belirtmiştir.
39. Hükümet, davanın karmaşıklığı, sanık sayısı, başvuranların diğer sanıklarla ilişkileri ve toplu suçlar için delil ve karar toplamanın zorluğu nedeniyle yargılamaların uzunluğunun makul olarak kabul edilmemesinin yanlış olacağını ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca başvuranlar ve hukuki temsilcilerinin davranışlarının yargılamalardaki gecikmeye önemli katkıda bulunduğunu savunmuştur. Hükümet, özellikle başvuranların avukatının, ibrazların hazırlanması için sürenin uzatılmasını talep ettiğini ve başvuranların avukatının sırasıyla 23 Ocak 2007 ve 15 Mart 2007 tarihli son iki duruşmaya katılmadığını belirtmiştir.
40. Mahkeme, ilk başta, Ümmühan Kaplan/Türkiye (no. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında uygulanan pilot karar usulünün ardından Türkiye’de yeni bir iç hukuk yolunun oluşturulduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme, ayrıca Turgut ve Diğerleri/Türkiye (no. 4860/09, 26 Mart 2013) davasında vermiş olduğu kararda, başvuranların yeni hukuk yolu olmak üzere iç hukuk yollarını tüketmedikleri gerekçesiyle yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğuna hükmettiğini belirtmiştir. Bu kararı verirken Mahkeme özellikle, bu yeni hukuk yolunun muhtemel surette (a priori) erişilebilir olduğunu ve yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyetler için makul bir tazmin imkânı sunabildiğini değerlendirmiştir.
41. Bununla birlikte Mahkeme, yukarıda anılan Ümmühan Kaplan (§ 77) kararında, yeni iç hukuk yolunun yürürlüğe girmesinden önce Hükümete hâlihazırda tebliğ edilmiş olan bu tür başvuruları normal usul kapsamında inceleyebileceğini kaydetmiştir. Ayrıca, Mahkeme mevcut davada Hükümetin yeni iç hukuk yolu bakımından bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, mevcut davanın incelenmesine devam etmeye karar vermiştir (bk. Rıfat Demir/Türkiye no. 24267/07, §§ 34‑36, 4 Haziran 2013).
42. Mahkeme, yargılamaların uzunluğunun makullüğünün davanın karmaşıklığı ile başvuranlar ve ilgili mercilerin hareketleri kriterlerine istinaden söz konusu davanın koşulları ışığında değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir (bk., diğer yetkililer arasında, Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], no. 25444/94, § 67, AİHM 1999‑II).
43. Mahkeme, dikkate alınması gereken sürenin, 20 Haziran 1999 tarihinde başvuranın tutuklanması ile başladığını ve 11 Aralık 2007 tarihinde Yargıtay’ın nihai kararını verdiği zaman sona verdiğini gözlemlemektedir. Böylece bu süreç yaklaşık sekiz yıl altı ay sürmüş ve dava her iki yargı derecesinde de 3 kere incelenmiştir. Mahkeme, ayrıca her ne kadar davada 9 sanık bulunsa da ceza mahkemesi önündeki davanın özellikle karmaşık olmadığını kaydetmektedir.
44. Başvuranın davranışlarıyla ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın avukatının özellikle de 11 Ekim 2004, 8 Kasım 2004 ve 27 Aralık 2004 tarihlerinde savunma hazırlamak için bir süre uzatma talebinde bulunduğunu, bu istekler sonucunda davanın 7 Şubat 2005 tarihine kadar uzadığını belirtir. Öte yandan, Mahkeme, tarafların Mahkeme’ye başvuranların temsilcisinin bulunmadığı iddia olunan 23 Ocak 2007 ve 15 Mart 2007 tarihli duruşma tutanaklarını ibraz etmediğini gözlemlemektedir. Her halükârda, Mahkeme, ilk derece mahkemeleri tarafından verilen kararların ikisi yargı makamlarının eksiklikleri ile ilgili usuli gerekçelerle ve biri de ceza yasasında yapılan değişiklik nedeniyle olmak üzere üç kez bozulmuş olduğu gerçeğini dikkate alarak, Mahkeme’nin yargılama usulündeki değişiklikten öncelikli olarak başvuranların sorumlu tutulması gerektiği iddiasını kabul etmekte zorlanmaktadır.
45. Yetkili makamların davranışlarına dönülecek olursa, Mahkeme bazı usuli eksiklikleri gidermek için duruşmaların birkaç kez ertelendiğini, özellikle 18 Kasım 2003 ve 12 Temmuz 2004 tarihleri arasında yerel mahkemelerin usul gerekleri yerine getirmek için aynı dava dosyasındaki ortak sanıklardan biri hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından rapor hazırlanmasını beklediğini gözlemlemektedir. Ayrıca, dava dosyasından anlaşıldığı üzere yetkililer başvuranları cezaevinden yargılamayı yürüten mahkemenin huzuruna getiremedikleri için 12 Haziran 2001 ve 18 Eylül 2001 tarihli iki duruşmanın ertelenmesi gerekmekteydi.
46. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin Sözleşmeci Devletlere, hukuk sistemlerini yerel mahkemelerinin Mahkeme’nin her bir şartını yerine getirebilecek şekilde düzenleme (bk. Pélissier ve Sassi / Fransa, yukarıda belirtilen, § 74) ve yargılamaların uzamasını önleme veya asgari seviyeye indirme yükümlülüğünü yüklediğini yinelemektedir.
47. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, söz konusu yargılamaların aşırı uzunluğu hakkındaki birincil sorumluluğunun Devlet makamları tarafından üstlenildiği sonucuna varmıştır. Konuya ilişkin Mahkeme içtihadı göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme mevcut davada yargılamaların uzunluğunun aşırı olduğunu ve “makul süre” gerekliliğini karşılamadığını görüşündedir.
48. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
49. Başvuranlar haklarındaki ceza yargılamalarının uzunluğuna yönelik olarak Türk hukukunda bir hukuk yolunun bulunmadığından şikâyet etmiştir. Başvuranlar ayrıca Sözleşme’nin 13. maddesine dayanmıştır, bu hüküm ise aşağıdaki gibidir:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
50. Hükümet, başvuranların ulusal yargı makamlarına başvurabilecekleri halde böyle bir başvuruda başvurmadıklarını ileri sürmüştür. Mahkeme, bu itirazın şikâyetin esasına yönelik incelemeyle yakından bağlantılı olması sebebiyle bu şikâyeti esas üzerinde yapacağı incelemeye dahil etmeye karar vermiştir.
B. Esas hakkında
51. Mahkeme, önceki başvurularda benzer konuları incelediğini ve Türk hukuku uyarınca başvuranların söz konusu yargılamaların uzunluğuna itiraz edebileceği etkili bir hukuk yolu olmaması bakımından Sözleşmenin 13. maddesinde ihlaller tespit ettiğini not etmektedir (bk. Daneshpayeh, yukarıda anılan, §§ 35-38; Ümmühan Kaplan, yukarıda anılan §§ 56-58; ve Gürbüz ve Özçelik \Türkiye, no. 11/05, §§ 29 ve -30, 2 Şubat 2016). Mahkeme söz konusu davadaki kararından ayrılmayı gerektirecek bir durum görmemektedir.
52. Buna göre, Mahkeme Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
III. SÖZLEŞME’NİN 5 § 3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
53. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanarak, tutukluluk süresinin aşırı uzunluğundan şikâyet etmişlerdir.
54. Hükümet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) 141 § 1 (d) maddesi uyarınca kanunsuz tutukluluk nedeniyle tazminat talep etme imkanına atıfta bulunarak, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediğini ifade ederek bu iddiayı reddetmiştir.
55. Başvuranlar bu iddiaya itiraz etmiştir.
56. Mahkeme, tutukluluk süresinin uzunluğu bakımından CMK’nın 141 § 1 (d) maddesinin uygulanmasına ilişkin iç hukuk yolunun Demir/Türkiye, ((k.k.) no. 51770/07, §§ 17‑35, 16 Ekim 2012) ve A.Ş./Türkiye (no. 58271/10, § 85‑95, 13 Eylül 2016) davalarında incelendiğini gözlemlemektedir.
57. Mahkeme, yukarıda anılan Demir davasında, söz konusu hukuk yolunun mahkûmiyetleri kesinleşmiş olan başvuranlar tarafından tüketilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bununla beraber, Mahkeme, A.Ş. kararında (yukarıda anılan, § 92), Haziran 2015 tarihi itibariyle, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 § 1 (d) maddesinde öngörülen iç hukuk yolunun, yargılamalarının kesinleşmesinden önce dahi başvuranlar tarafından tüketilmesi gerektiğine karar vermiştir.
58. Mahkeme somut davada, başvuranların tutukluluğunun 24 Nisan 2007 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinin mahkûmiyetlerine hükmetmesi ile sona erdiğini kaydetmektedir. Başvuranların mahkumiyetleri, 11 Aralık 2007 tarihli nihai kararla Yargıtay tarafından onanmıştır. Bu nedenle, Mahkeme başvuranların CMK’nın 141 § 1 (d) maddesi kapsamında tazminat talep etme hakkı olduğunu ancak böyle bir girişimde bulunmadıklarını kaydeder.
59. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine ilişkin değerlendirmenin, normal şartlarda, Mahkemeye başvurunun yapıldığı tarih esas alınarak gerçekleştirildiğini hatırlatmaktadır. Ancak, Mahkeme’nin birçok kararında belirttiği üzere bu kural, her davanın kendine özgü koşullarıyla haklı kılınabilecek istisnalara tabidir (bk. İçyer / Türkiye (k.k.), no. 18888/02, § 72, AİHM 2006-I). Mahkeme geçmişte, ceza yargılamalarındaki nihai karardan sonra uygulanabilir olan, tutukluluğun uzunluğuna ilişkin yukarıda belirtilen hukuk yoluna ilişkin davalarda bu kuraldan ayrılmıştır (bk. diğer kararlar arasında, Tutal ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 11929/12, 28 Ocak 2014). Mahkeme, söz konusu istisnanın somut davada da uygulanması gerektiği kanaatindedir.
60. Sonuç olarak, Hükümetin başvuranın CMK’nın 141 § 1 (d) maddesi kapsamında tazminat talep etmediğine ilişkin itirazını dikkate alan Mahkeme, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
IV. SÖZLEŞME’NİN DİĞER MADDELERİ KAPSAMINDAKİ İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
61. Son olarak, başvuranlar Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca, Sözleşme kapsamında korunan diğer haklarının ihlal edildiği iddiası için etkili bir hukuk yolu bulunmamasından şikâyetçi olmuşlardır. Mahkeme bu şikâyetleri dayanaksız olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmelidir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
62. Her bir başvuran, maddi tazminat olarak 59.100 avro ve manevi tazminat olarak 250.000 avro talep etmiştir. Başvuranlar, aynı zamanda, avukatlık masrafları için 6.473 avro, Mahkeme önünde gerçekleşen, tercüme, postalama ve iletim bedelleri gibi diğer masraf ve giderler için ise 500 avro ödenmesini talep etmiştir. Başvuranlar, taleplerini desteklemek için Diyarbakır Barosu’nun ücret baremine atıfta bulunmuş ve avukatlarına ödeme yapılması gereken ödeme saatlerini gösteren bir döküm ibraz etmiştir.
63. Hükümet, talep edilen miktarların dayanaksız olduğunu ve yeterli biçimde belgelendirilmediğini ileri sürerek bu taleplere itiraz etmiştir.
64. Mahkeme, Sözleşme’nin ihlal edilmemiş olması hâlinde, yargılamaların nasıl sonuçlanabileceği hususunda herhangi bir tahminde bulunamayacağı görüşündedir (bk. yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 315). Bu nedenle, başvuranlar manevi tazminat talebinin reddedilmesine karar vermiştir.
65. Manevi tazminata ilişkin olarak, somut davada yargılamaların aşırı uzunluğundan dolayı Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c), 6 § 1 maddesinin ve Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca ilk iki başvuran bakımından Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (e) maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Sözleşmenin 6 ve 13. maddeleri kapsamında varılan sonuçlar ve başvuranlar tarafından talep edilen miktarları dikkate alan Mahkeme, manevi tazminat olarak ilk iki başvurana ayrı ayrı 4.550 avro ve üçüncü başvurana 3.500 avro ödenmesine hükmetmiştir.
66. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Mahkeme, mevcut belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, başvurana, mahkeme önünde gerçekleşen masraflarını karşılayacak şekilde, 1.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan, Bayram Koç, § 30-32). Bu meblağdan Avrupa Konseyi adli yardım planı kapsamında adli yardım yoluyla verilen 850 avro düşülmelidir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca yargılamaların hazırlık aşamasında avukat yardımına, polis nezaretinde tercüman yardımından faydalandırılmamaya, yargılamaların aşırı uzunluğuna ve Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca yargılamaların aşırı uzunluğuna karşı başvurulabilecek bir iç hukuk yolu olmayışına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir, başvurunun kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
3. İlk iki başvurana ilişkin olarak Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (e) maddesinin ihlal edildiğine;
4. Ceza yargılamalarının uzunluğu nedeniyle, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
5. Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (e) maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesinin başvuranların bu bağlamda uğramış olabileceği manevi zararlar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
7.
(a) Davalı Devlet tarafından, başvuranlara, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:
(i) İlk iki başvuran Ömer Yaman ve Mustafa Ürek’e manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 4.550 avro (dörtbinbeşyüzelli avro);
(i) Üçüncü başvuran Kerem Bilen’e manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 3.500 avro (üçbinbeşyüz avro);
(ii) Masraf ve giderler için, başvuranlara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, adli yardım yoluyla verilen 850 avro (sekizyüzelliavro) çıkartılarak 1.000 avro (bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
8. Başvuranların adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 15 Mayıs 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy