AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YİANOPULU / TÜRKİYE
(Başvuru No. 12030/03)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
14 Ocak 2014
Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yianopulu / Türkiye Davası’nda,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Peer Lorenzen,
András Sajó,
NebojšaVučinić,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Egidijus Kūris,
ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Bölümü) komite olarak, gerçekleştirdiği kapalı müzakerelerin ardından, 10 Aralık 2013 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no. 12030/03) dava, Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik, Yunan vatandaşı Efrosini Yianopulu’sun (“Başvuran”) 17 Mart 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuran Efrosini Yianopulu, 31 Mart 2009 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Maria Çiropulos, 15 Şubat 2010 tarihli bir yazıyla, mirasçı olarak AİHM önündeki başvurunun korunmasını talep ettiğini duyurmuştur. Uygulama düzeni nedeniyle, mevcut kararda bugün Maria Çiropulu’ sun başvuran nitelikte olmasına rağmen, Efrosini Yianopulu “başvuran” olarak anılmaya devam edilecektir (Bk., örneğin, Dalban / Romanya [BD], no. 28114/95, AİHM 1999-VI). Başvuran, İstanbul’da görev yapan Avukat M. Cano tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti, (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir. Başvuran, Türk mahkemeleri tarafından miraçsı olarak gösterilmemesinin, Sözleşme’nin 14. maddesi ile 1 No.Lu Ek Protokolün 1. maddesine aykırı olduğunu iddia etmektedir. Dördüncü Bölüm Başkanı, 28 Eylül 2006 tarihinde, başvurunun Hükümete bildirilmesine karar vermiştir. Sözleşme’nin 29. maddesinin 3. fıkrasının imkân verdiği gibi, Dairenin, davanın esası ile kabul edilebilirliği hakkında aynı anda karar vermesine ayrıca hüküm verilmiştir. Bölümlerin birleşimi yeniden düzenlendikten sonra, dava İkinci Bölüme atfedilmiştir. Yunan Hükümeti, yazılı usule müdahale etme hakkını kullanmıştır (Sözleşme’nin 36. maddesinin 1. fıkrası ile 44. maddesinin 1. fıkrasının b) bendi).
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1924 doğumlu olup Palea Epidavros’da ikamet etmektedir (Yunanistan). Yunan asıllı başvuranın annesi Maria Yianopulu (“de cujus”) Yunanistan’da, 11 Mart 1979 tarihinde, hayatını kaybetmiştir. Bu tarihte, Beşiktaş’ta (İstanbul) bulunan 13 231 m2’lik bir arsa, tapuya kendi adına kaydedilmiştir. Miras bırakanın (de cujus) hayatını kaybetmesinden sonra, mahkeme kararıyla, belirtilmeyen bir tarihte, bu taşınmazın yönetimi kayyıma verilmiştir.İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi, 29 Ocak 1982 tarihinde, başvuranın hayatını kaybedenin tek mirasçısı olarak göstermiş ve veraset ilamını kendisine sunmuştur.
1. Kayyımlığın kaldırılması amacıyla İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
Başvuran, 17 Nisan 1984 tarihinde, annesine ait taşınmazın yönetimi için uygulanan kayyımlığın kaldırılması için İstanbul Altıncı Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur.6. Asliye Hukuk Mahkemesi, 9 Ekim 1985 tarihinde, bu talebi reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2 Kasım 1964 tarihli kararnameye göre, Türkiye’de bulunan taşınmazlara sahip olmanın ve elde etmenin Yunan vatandaşları için yasak olduğunu tespit etmektedir. Asliye Hukuk Mahkemesi, Türkiye’de bir taşınmaza sahip olmaya imkân verecek kayyımlığın kaldırılmasıyla, bu kararnameye aykırı bir durum doğurabileceğini değerlendirmiştir.Yargıtay, 3 Şubat 1986 tarihinde, bu kararı onaylamıştır.
2. Veraset ilamı almaya yönelik İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
Başvuran, 9 Nisan 1991 tarihinde, yeni veraset ilamı verilmesi amacıyla İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır. Devlet Hazinesi, davalı taraf olarak bu yargılama katılmıştır.Sulh Hukuk Mahkemesi, 4 Nisan 1996 tarihli duruşmada, davacının duruşmalara gerekçe göstermeden gelmediğini kaydederek, davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir.Başvuran, 8 Nisan 1996 tarihinde, kararın eski hale iadesi için mahkemeye başvurmuş ancak bu talebi aynı gün reddedilmiştir.
3. Miras bırakanın de cujus mirasçısı olarak Devlet Hazinesi’nin gösterilmesine yönelik 4. Asliye Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
Bu arada Devlet Hazinesi, 15 Aralık 1993 tarihinde, miras bırakanın de cujus ortadan kaybolduğuna karar verilmesi ve mirasçı olarak Maria Çiropulos’un gösterilmesi için İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur.4. Asliye Hukuk Mahkemesi, 24 Mayıs 1995 tarihinde, bu talebi yerinde bulmuştur. Mahkeme, ihtilaflı taşınmazın on yıla aşkın bir süredir kayyım tarafından yönetildiğini ve düzenli olarak bildirilmesine rağmen ne miras bırakanın de cujus ne de mirasçısının itiraz etmediklerini tespit etmiştir. Mahkeme, taşınmazın Devlet Hazinesi’ne devredilmesine karar vermiştir ve bu taşınmaz tapuya Hazine adına 16 Ocak 1996 tarihinde tescillenmesiyle gerçekleşmiştir.Yargıtay, 10 Kasım 1997 tarihinde, başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onaylamıştır. Yargıtay, miras bırakanın de cujus mirasçısı olarak gösterilen başvuranın, bir başvuruyla halen mülkiyet dava açabileceği kanaatindedir. Yargıtay, 3 Nisan 1998 tarihinde, ilgilinin karar düzeltme talebini reddetmiştir.
4. Veraset ilamı almaya yönelik İstanbul 6. Sulh Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
Başvuran, 5 Ekim 1999 tarihinde, miras bırakanın de cujus mirasçısı olarak değerlendirilmesi amacıyla, İstanbul 6. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde dava açmıştır. Devlet Hazinesi, davalı taraf olarak bu yargılamaya katılmıştır.6. Sulh Hukuk Mahkemesi, 15 Kasım 1999 tarihinde, 1979 yılında miras bırakanın hayatını kaybetmesinden sonra, Yunanistan ile Türkiye arasında mütekabiliyet bulunmasına ilişkin talebe cevaben, Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderilen bir mektup almıştır. Mektubun somut olaydaki ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ 2. 1979 yılında Yunanistan mevzuatında miras yoluyla devir konusunda yabancıları ilgilendiren kısıtlama bulunmamaktadır. Belirtilen tarihte, veraset yoluyla taşınmazlara sahip olmakla ilgili olarak, Yunanistan ile Türkiye arasında mütekabiliyet esası bulunduğu değerlendirilmiştir.”
6. Sulh Hukuk Mahkemesi, 29 Aralık 1999 tarihinde, mütekabiliyet ilkesinin miras bırakanın de cujus hayatını kaybetmesinden sonra yerine getirildiği ve başvuranın mirasçı niteliğinin kabul edildiği kanaatine varmıştır. Mahkeme, 1979 yılında, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk (“Adalet Bakanlığı”) ile Dış ilişkiler Genel Müdürlüğü’nün cevabına göre, Yunan mevzuatında, veraset yoluyla devir konusunda yabancıları ilgilendiren bir kısıtlama bulunmadığı ancak belirtilen tarihte veraset yoluyla taşınmazlara sahip olmakla ilgili olarak, Yunanistan ile Türkiye arasında bir mütekabiliyet esasının bulunduğunu tespit edilmiştir.Yargıtay, 18 Nisan 2000 tarihinde, bu kararı bozmuştur. Öncelikle Yargıtay, ilk derece mahkemesinin, 4 Nisan 1996 tarihinde, nihai karar olup-olmadığını incelemek için 5. Sulh Hukuk Mahkemesi ile 6. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından hüküm verilen dava dosyalarının ortaya koyulmasını talep etmediğini (yukarıdaki 11-13 paragraflar) tespit etmiştir. Ardından Yargıtay, ilk derece mahkemesinin uygulamada Yunan ile Türk vatandaşlarının veraset yoluyla bir taşınmaza sahip olmalarının, son derece kısıtlı kaldığı hatta hiç bulunmadığını dair bir değerlendirme yapılmadığını dikkate almıştır.Yargıtay sonucunda verilen 26 Ekim 2001 tarihli kararda mahkeme, yargılamanın, 8 Nisan 1996 tarihinde kesinleşen bir kararla başvuran talebini reddeden 5. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde aynı taraflar arasında yürütüldüğünü tespit etmiştir (yukarıdaki 16. paragraf). Mahkeme, 14. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce sunulan veraset ilamına ilişkin dava dosyasını da incelediğini belirtmektedir (yukarıdaki 10. paragraf). Ayrıca, Yargıtay kararında, Yargıtay tarafından sunulan dava dosyalarının incelenmesinden sonra, mahkeme Yunan ile Türk vatandaşlarının taşınmazlara sahip olmalarında yasal olarak bir kısıtlama bulunmadığını ve Dışişleri Bakanlığı’nın cevabının bu bağlamda yorumlanabileceğini dikkate almıştır; ancak mahkeme, uygulamada Yunan ile Türk vatandaşları için veraset yoluyla bir taşınmaza erişimlerinde geniş olarak kısıtlamaların ve yasakların bulunmasına rağmen, mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmediğini değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeler bağlamında mahkeme, başvuranın talebini reddetmiştir.Yargıtay 24 Haziran 2002 tarihinde, bu kararı onaylamıştır. İlgili Türk ile Yunan hükümlerinin açıklanmasından sonra, aşağıdaki bu değerlendirmeyi yapmıştır:
"Mirasın açıldığı 1979 tarihi itibarıyla Yunanistan’da Türk vatandaşlarının genel olarak veraset yoluyla taşınmazlar edinmelerini doğrudan engelleyen bir kanun hükmü yok ise de; yukarıda açıklanan Yunanistan kanunları ile belirlendiği üzere Yunanistan’ın % 55’ini oluşturan sınır ve kıyı bölgelerinde, gerekse bu bölge dışında kalan tek tek belirtilmeyen diğer bölgelerde Türklerin gayrimenkul edinimi izne tabi tutulduğundan uygulamada izinle yetkili komisyon ve mercilerin bu yetkilerini Türklerin gerek satın alma, gerek veraset yolu ile gayrimenkul edinmelerini önleyici şekilde kullandıkları geçmiş uygulama ile belirlenen hukuki bir gerçektir (...). Sonuç olarak, veraset yoluyla taşınmaza sahip olmakla ilgili olarak mütekabiliyet esasının bulunmadığı tespit edilmiştir. Diğer taraftan, Yunan asıllı olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, özgürce sahip olmadıkları bir taşınmaza veraset yoluyla sahip olmaları kabul edilemezdir.
Dolayısıyla, Yargıtay veraset yolunun açıldığı tarihte, adli durumu yansıtmayan 2 Kasım 2011 tarihli Dışişleri Bakanlığı’nın mektubunda içeren açıklamaların değerlendirmeye almamasıyla kendisi haklı göstermektedir. Bu koşullarda, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesine göre, mütekabiliyet ilkesi bulunmayan ve 1994/634 olarak kaydedilen dava sonucunda, alınan kesin kararı değerlendirmeye alarak, ilgilinin söz konusu taşınmazların mirasçısı olamayacağını tespit ederek talebin reddi kararını onaylamak uygundur.”Yargıtay, 7 Ekim 2002 tarihinde, yapılan karar düzeltme talebini reddetmiştir.Bu arada başvuran, taşınmazın Devlet Hazinesi’ne değil ancak tapuda kendi adına kayıtlı olmasını talep etmiştir. Başvuranın talebi, 24 Ekim 2002 tarihinde, 26 Ekim 2001 tarihli kararda mirasçı olarak kabul edilmemesi gerekçesiyle reddedilmiştir.
Başvuran, 24 Ekim 2002 tarihli karara itiraz etmiştir.Başvuran, 31 Mart 2009 tarihinde, hayatını kaybetmiştir.Nafplio (Yunanistan) Asliye Hukuk Mahkemesi, 23 Temmuz 2009 tarihinde, başvuranın mevcut davaya konu olan arsanın mirasçısı olarak Maria Çiropulos’un gösterilmesine ilişkin 16 Temmuz 2002 tarihinde düzenlenen noter huzurunda düzenlenen vasiyetnameyi kabul etmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULANMASI
Somut olayda ilgili iç hukuk ve uygulaması, Apostolidi ve diğerleri / Türkiye (no. 45628/99, §§ 49-56, 27 Mart 2007) ve Nacaryan ve Deryan / Türkiye (no. 19558/02 ile 27904/02, §§ 17-24, 8 Ocak 2008) kararlarında belirtilmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. ÖN GÖRÜŞ
AİHM, dava halen derdest iken başvuranın 31 Mart 2009 tarihinde hayatını kaybettiğini dikkate almaktadır. 15 Şubat 2010 tarihli bir yazıyla, başvuranın mirasçısı olan Maria Çiropulos, mahkemenin kendi adına devam etmesini beyan etmiştir. İlgiliye, hayatını kaybedenin adına yargılamaya devam etmesi için itiraz edilmemiştir ve AİHM aksi yönde bir karar almayı gerekli görmemektedir (Bk., diğerleri arasında Malhous / Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik kararı), [BD], no. 33071/96, AİHM 2000-XIII).
II. 1 NO.LU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
32. Başvuran, miras bırakanın de cujus mirasçısı olarak gösterilmesine ilişkin, Türk mahkemeleri tarafından bu durumun reddedilmesinin aşağıda belirtilen 1 No.Lu Ek Protokolün 1. maddesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk (...) saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, 24 Ekim 2002 tarihli karara itiraz etmeyen başvuranın, iç hukuk yollarını tüketmediğini değerlendirmektedir.Öncelikle AİHM, mevcut davaya konu olan yargılamanın, miras bırakan de cujus mirasçısı olarak başvuranın gösterilmesi için yerel mahkemelerin bu talebi reddetmeleri dayandığını gözlemlemektedir.
Ardından AİHM, mevcut başvurunun yargılama konusuna paralel olarak, başvuranın mülkiyetinin Devlet Hazinesi adına değil kendi adına tescil edilmesi amacıyla talepte bulunduğunu dikkate almaktadır. Hâlbuki bu talep, başvuranın mirasçı olarak gösterilmesine yakından ilgilidir. Bu bağlamda AİHM, 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, 26 Ekim 2001 tarihli bir kararla, ilgilinin mirasçı olarak gösterilmemesi gerekçesiyle, taşınmazın Devlet Hazinesi adına tescil edilmemesi talebini reddettiğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 27. paragraf). Bu karar nihai hale geldiğinden, AİHM, 24 Ekim 2002 tarihli karara karşı yapılacak olası bir temyiz başvurusunun sonuçsuz kalacağı kanısındadır. AİHM, bu durumda başvuranın temyize gidemeyeceğini değerlendirmekte ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.AİHM, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası bağlamında, dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Diğer taraftan AİHM, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermek uygundur.
B. Esas hakkında
Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 1 No.Lu Ek Protokolü’nün 1. maddesi bağlamında, bir “mülk” sahibi olmadığını savunmaktadır. Hükümet, mütekabiliyet ilkesinin Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesinde açıkça öngörülmesi nedeniyle, miras bırakanın de cujus bu arsayla ilgili olarak, ilgilinin ne bir mevcut taşınmazının olduğu ne de bu taşınmazın mirasçısı olmak için meşru bir beklentisinin bulunduğu görüşündedir. Hükümet, bu hükme göre, mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmesi halinde, Türk olamayan vatandaşların, Türkiye’de bulunan bir taşınmazın tapusuna veraset yoluyla sahip olabileceklerini belirtmektedir. Bu hüküm, meşru olarak de jure veya fiilen de facto bulunmaktadır. Bu konuda Hükümet, Türklerin taşınmazlara sahip olmalarıyla ilgili olarak, Yunanistan’da bulunan kısıtlamaları belirtmekte ve mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmediğini ifade etmektedir. Hükümet, başvuranın Türk mahkemeleri önünde dava açmadan önce annesinin hayatını kaybettikten sonra yaklaşık on beş yıl kadar beklediğini eklemektedir. Hükümet, başvuranın ne kendisinin ne de annesinin uzun bir dönem boyunca kullanmadığı bir hakkın yeniden doğmasına ilişkin isteğinin, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi uyarınca, "meşru bir beklenti" olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır.
Başvuran, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedir. Başvuran, özen eksikliği iddialarının dayanaksız olduğu kanaatindedir; bu bağlamda başvuran, Türk mahkemeleri önünde açmış olduğu davaların tümüne atıfta bulunmaktadır. Başvuran, 1982 yılında kendisine sunulan veraset ilamı bulunmasına rağmen, ihtilaflı arsanın devrini elde edemediğini dikkate getirmektedir. Başvuran, bu bağlamda Tapu Sicil Müdürlüğü’nün, Hazine’nin müdahil olmadığı bir davanın sonucunda edinildiği gerekçesiyle, Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından sunulan veraset ilamının uygulamasını reddettiğini beyan etmektedir. Bu nedenle, başvuran 5 Ekim 1999 tarihinde, 6. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde dava açmıştır (yukarıdaki 20. paragraf).
Sonuç olarak, başvuranın annesinin hayatını kaybetmesiyle, söz konusu taşınmazın mülkiyetini kendiliğinden elde ettiğini ifade etmektedir. Yunan Hükümeti, başvuranın mirasçı olarak gösterilmesinin Türk mahkemelerince reddedilmesinin, başvuranın mülkiyetlerine saygı hakkının icrasında, bir müdahale teşkil ettiğini değerlendirmektedir. Yunan Hükümeti, başvuranın, miras bırakanın de cujus mirasçısı olarak gösterilmesi için bütün koşulları yerine getirdiğini ancak talebinin aşırı şekilci ve özellikle iç hukuk tarafından katı yorumlanması nedeniyle reddedildiği kanaatindedir. Hükümet, Yunan mevzuatında, veraset yoluyla mülkiyetin tapusunu elde etmek için Türk vatandaşlarına ve bu ülkenin hangi bölgesinde olursa olsun yasak koyulmadığını belirtmektedir. Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin kanunla öngörülmediği ve her halükarda izlenen amaca orantılı olmadığı sonucuna varmaktadır.AİHM, sürekli olarak içtihadında, başvuranın itiraz ettiği kararların, bu hüküm bağlamında “taşınmazlarla” ilgisi olması halinde, Sözleşme’nin 1. No.Lu Ek Protokolün 1.maddesinin ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 1 No.Lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ilk bölümünde yer alan "mülk" kavramı, iç hukuktaki resmi tanımlamalardan bağımsız otonom bir özellik taşımaktadır (Beyeler / İtalya [BD], no. 33202/96, § 100, AİHM 2000-I). "Mülk" kavramı "mevcut malları’’ kapsadığı kadar, istida sahibinin bir mülkiyet hakkından efektif istifade etme "meşru beklentisini’’ ileri sürmesine neden olacak, alacaklar da dâhil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsamaktadır (Kopecky / Slovakya [BD], no. 44912/98, § 35, AİHM 2004-IX). Buna karşın, hâlihazırda bihakkın kullanılamayan bir mülkiyet hakkının tanınacağı beklentisi Sözleşme’nin 1 No.Lu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir "mülk" olarak değerlendirilemez (Prince Hans-Adam II de Liechenstein / Almanya [BD], no. 42527/98, §§ 82. ile 83., AİHM 2001-VIII, ve Gratzinger ile Gratzingerova / Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik kararı) [BD], no. 39794/98, § 69, AİHM 2002-VII). Sonuç olarak, Sözleşme’nin 1 No.Lu Ek Protokolü’nün 1. maddesi, veraset yoluyla mülk edinme hakkını garanti etmemektedir (Marckx / Belçika, 13 Haziran 1979, § 50, Seri A no. 31, ve Inze / Avusturya, 28 Ekim 1987, § 37, Seri A no. 126).Somut olayda AİHM, başvuranın ileri sürdüğü gibi miras bırakının de cujus hayatını kaybetmesiyle kayyım haklarını kendiliğinden elde etmediğini gözlemlemektedir. Bu noktada, olayların meydana geldiği tarihte, yürürlükte olan şekliyle, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesine göre, yabancıların veraset yoluyla mülkiyetin tapusunu elde etmeleri, mütekabiliyet ilkesinin gerçekleşmesine bağlı olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Dolayısıyla, burada koşullu bir hak söz konusudur. Türk hukukun hükümlerine göre, miras bırakanın de cujus mirasında bulunan arsanın tapusu, hiçbir şekilde başvurana devredilmemiştir. Dolayısıyla başvuranın “gerçek mülkü” bulunmamaktadır.Somut olayda, başvuranın hayatını kaybeden annesinin arsasıyla ilgili olarak, mirasçısı olarak gösterilmesi için meşru bir beklentisinin olabilmesi amacıyla, ileri sürebileceğine dair mamelek değerinin ve dolayısıyla mülkiyet hakkının bulunup-bulunmadığı konusu kalmaktadır.Daha önce AİHM, bir mülkün iç hukukta yeterince hukuki dayanağının bulunması halinde, “mamelek değeri” olarak değerlendirilebileceğine karar vermiştir (anılan, Kopecky, § 52). Dolayısıyla AİHM için en önemli konu, Sözleşme’nin 1. No.Lu Ek Protokolü’nün 1. maddesi uyarınca, başvuranın alacağının “mamelek değeri” olarak nitelendirilmesi amacıyla, yerel mahkemelerce uygulandığı ve yorumlandığı şekliyle, iç hukukta yeterli bir dayanağın bulunup-bulunmadığıdır. Bu nedenle, ilgilinin Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesinde öngörülen mütekabiliyet ilkesinin yerine getirip-getirmediğini değerlendirmek için bir inceleme yapmak gerekir. Bu konuda AİHM, (anılan) Apostolidi (başvuranın veraset ilamının iptaliyle ilgilidir) ve (anılan) Nacaryan ve Deryan ile Fokas / Türkiye (no. 31206/02, 29 Eylül 2009) (her iki davada başvuranların mirasçı olarak kabul edilmelerinin, yerel mahkemelerce reddedilmesiyle ilgilidir) Davaları’ndaki tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Bu davalarda, AİHM başvuranları ilgilendiren mütekabiliyet ilkesi şeklinin, Sözleşme’yi ihlal edip-etmediğini incelemiştir. Yerel mahkemelerin aksine, AİHM veraset yoluyla taşınmazların elde edinilmesi konusunda, iki ülke arasında mütekabiliyet bulunduğu ve Sözleşme’nin 1 No.Lu Ek Protokolü’nün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (anılan, Apostolidi, §§ 72-78, Nacaryan ve Deryan, §§ 50-57, ve anılan, Fokas, §§ 42-44).Sunulan bütün delillerin incelenmesinden sonra AİHM, somut olayda farklı bir sonuca ulaşmak için herhangi bir neden tespit etmemektedir. Aslında AİHM, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesinde öngörülen mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmemesi gerekçesiyle, başvuranın mirasçı olarak gösterilmesinin reddedildiğini gözlemlemektedir. Hâlbuki Dışişleri Bakanlığı’nın yazısı (yukarıdaki 21. paragraf) ve ayrıca Adalet Bakanlığı’nın cevabında açıkça görüldüğü üzere (yukarıdaki 22. paragraf), veraset yoluyla taşınmazları elde etmekle ilgili olarak, miras bırakanın de cujus hayatını kaybetmesinden sonra iki ülke arasında bir mütekabiliyet bulunmaktadır.Gerek Dışişleri Bakanlığı’nın yazısı gerekse Adalet Bakanlığı tarafından verilen cevapta, miras bırakanın de cujus hayatını kaybettiği tarihte Türk vatandaşlarının, veraset yoluyla mülkiyetin tapusunu elde etmelerinde Yunanistan’da kesin olarak bir kısıtlama bulunmadığı belirtilmektedir (veraset yolunun açılmasıyla ilgili olarak, Yunanistan’da yürürlükte olan kanuna ilişkin ayrıntı bilgi için anılan Apostolidi Kararı’na bakınız, §§ 73-75). Türkiye’deki düzenlemeyle ilgili olarak, AİHM bu düzenlemenin 3 Şubat 1988 tarihinde değişikliğe uğradığını dikkate almaktadır. Söz konusu tarihte, Yunan vatandaşlarının mülkiyetin tapusunu elde etmeyi yasaklayan ve miras bırakının de cujus hayatını kaybettiği tarihte yürürlükte olan 2 Kasım 1964 tarihli kararname kaldırılmıştır. 3 Şubat 1988 tarihli kararnameye eklenen 23 Mart 1988 tarihli kararname, 1964 yılının kararnamesiyle zorunlu kılınan kısıtlama nedeniyle, miras bırakanlarının de cujus mülkiyetlerinin tapusunu elde edemeyen mirasçıların durumunu iyileştirmeyi kesinlikle hedeflemektedir (anılan, Apostolidi, § 76, ve anılan Nacaryan ve Deryan, § 54).Sonuç olarak, AİHM bundan böyle mütekabiliyet ilkesi yerine getirilmese dahi, ülke vatandaşı olmayan kişilere miras hakkı tanındığına dair 2005 yılında Türk Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesine getirilen mevzuat değişikliğini dikkate almaktadır (anılan, Apostolidi, § 77).Bu koşullarda, AİHM, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmediği konusunda karar vermesinin ve başvuranın mirasçı olarak gösterilmesi için belirlenen bütün gerekliliklere meşru olarak sahip olduğuna inanabilmesinin, miras bırakan de cujus ile nesep bağının kesinlikle doğrulanan başvuran için güç olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla, başvuran, AİHM içtihadı uyarınca, ilgilinin taşınmazı üzerindeki veraset haklarının ve dolayısıyla, mülkiyet hakkının tanınması hususunda "meşru beklentiye" sahiptir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 1. No.Lu Ek Protokolü’nün 1. maddesi somut olayda uygulanmaktadır (anılan, Nacaryan ve Deryan, § 56, ve anılan, Fokas, § 34).AİHM, başvuranın mirasçı olarak gösterilmesinin yerel mahkemelerce reddedilmesinin, ilgilinin mülkiyet hakkını kullanmasında bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir. AİHM, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 1. No.Lu Ek Protoklü’nün ilk fıkrasının birinci cümlesinde belirtilen genel kural ışığında, incelenmesi gerektiği kanaatindedir.Yukarıdaki sonuçlar ışığında (43.-47. paragraflar) ve dosyadaki delillerin bütünü dikkate alarak, AİHM Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 35. maddesinin uygulanmasının, başvuran için yeterince öngörülebilir olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, ihtilaf konusu müdahale, eşitlik ilkesiyle uyumlu olmamakta ve dolayısıyla Sözleşme’nin 1. No.Lu Ek Protokolü’nün 1. maddesine aykırıdır (anılan, Nacaryan ve Deryan, §§ 58-60).Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, Sözleşme’nin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcı bir muameleye maruz kalmasından şikâyet etmektedir.AİHM, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası bağlamında, dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Diğer taraftan AİHM, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermek uygundur.Ancak, Sözleşme’nin 1. No.Lu Ek Protokolünün 1. maddesi kapsamında ulaştığı sonuçları dikkate aldığında AİHM, başvuranın uyruğu nedeniyle Sözleşme’nin 14. maddesine aykırı olarak, bir ayrımcılığa maruz kalıp-kalmadığı konusunu incelemenin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır (anılan, Apostolidi, §80).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyet uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
Başvuran, hayatını kaybeden annesine ait olan arsadan mahrum bırakılması nedeniyle maruz kalmış olduğunu iddia ettiği maddi tazminat olarak 10 000 000 Amerikan Doları talep etmektedir. Bu talebe dayanarak, başvuran 16 Şubat 2007 tarihinde bilirkişilerce düzenlenen değerlendirme raporunu sunmaktadır.
Ayrıca başvuran, posta ile çeviri masrafları için 1498,90 Türk Lirası ve yerel mahkemeler önünde yapılan masraflar için de 152 500 Avro (EUR) talep etmektedir.Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.AİHM, dava koşullarında, Sözleşme’nin 41. maddesinin bu aşamada uygulanamayacağı ve davalı devlet ile başvuran arasında uzlaşmaya varılma ihtimali göz önünde bulundurularak bu hakkın saklı tutulması gerektiği kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 1.No.Lu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 14. maddesine ilişkin bu şikâyetin incelenmesinin gerek olmadığına;Sözleşme’nin 41. maddesinin bu aşamada uygulanmasına yer olmadığına, sonuç olarak,a) Bu hakkı saklı tutmaya;
b) Hükümet ve başvuranı, mevcut kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren altı ay içinde bu konuya ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya ve özellikle varabilecekleri her türlü uzlaşmadan haberdar etmeye davet etmeye;
c) Sonraki aşamada olabilecek yargılamayı saklı tutmaya ve ihtiyaç olduğu takdirde, daire başkanını yargılamanın olup olmayacağını belirlemekle görevlendirmeye karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 14 Ocak 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Guido Raimondi Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy