AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YAVUZ SELİM GÜLER / TÜRKİYE
(Başvuru No. 76476/12)
KARAR
STRAZBURG
15 Aralık 2015
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yavuz Selim Güler / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 24 Kasım 2015 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından yukarıda belirtilen tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde, T.C. vatandaşı olan Yavuz Selim Güler’in (“başvuran”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 22 Ekim 2012 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde Mahkeme’ye yapmış olduğu bir başvuru (No. 76476/12) yer almaktadır.
2. Başvuran, Ankara Barosu’na bağlı Avukat S. Çalkan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 13 Mayıs 2013 tarihinde, Hükümet’e iletilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1990 doğumlu olup Amasya’da ikamet etmektedir.
5. Astsubay olan başvuran, işe sürekli geç gitmesi ve bu bağlamda haklı bir gerekçe sunmaması nedeniyle, Askeri Ceza Kanunu’nun 171. maddesine dayanılarak, askeri hiyerarşik üstü tarafından 10 Ekim 2011 tarihinde verilen iki günlük oda hapsi cezasından ibaret olan özgürlükten yoksun bırakıcı bir disiplin cezasına çarptırılmıştır.
6. Başvuran, 26 Eylül 2012 tarihinden 28 Eylül 2012 tarihine kadar, Jandarma Komutanlığı bünyesindeki disiplin hücresinde cezasını çekmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
7. Olayların meydana geldiği tarihte, Anayasa’nın 129. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz. Silahlı Kuvvetler mensupları ile hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümler saklıdır. ”
8. İlgili dönemde, disiplin suçu işleyen kişiler hakkında öngörülen çeşitli cezalara ilişkin hükümler Askeri Ceza Kanunu’nun (1632 sayılı Kanun) 171. maddesinde yer almaktaydı. Cezaların niteliği suçlunun ve disiplin amirinin rütbelerine bağlıydı. Bu maddeye göre, askeri disipline uyulmaması halinde, oda hapsi cezası askeri hiyerarşik üstler tarafından verilebilmekteydi.
9. 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 21. maddesinin 3. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cumhurbaşkanının, Yüksek Askeri Şuranın tasarrufları ve Sıkıyönetim Komutanlarının 1402 sayılı Kanunda yazılı tasarrufları ile disiplin suç ve tecavüzlerinden ötürü disiplin amirlerince verilen cezalar yargı denetimi dışındadır.”
10. 477 sayılı Kanun’un 38. maddesinde oda hapsine dair şartlar açıklanmaktadır:
“Disiplin cezası almış asker kişiler mümkün olduğu takdirde, cezayı tek başlarına belirli bir hapis odasında geçirirler. Genel hizmet yapamazlar. Emir veremezler.”
11. 31 Ocak 2013 tarihinde kabul edilen ve 16 Şubat 2013 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6413 sayılı TSK Disiplin Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden bu yana, oda hapsi cezası, savaş zamanları ve karasularının dışında bulunan gemilerde olmak üzere iki durumda verilebilmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
12. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürerek, özgürlüğü kısıtlayıcı iki günlük disiplin cezasının, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından değil de, askeri hiyerarşik üstleri tarafından verilmiş olmasından şikâyet etmektedir. Somut olayda, söz konusu hükmün ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması; (...)”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
13. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
14. Hükümet, başvuranın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde ihtilaf konusu kararın iptal istemiyle dava açması gerektiği görüşündedir.
15. Hükümet, bu hukuk yolunun etkinliğini kanıtlamak amacıyla, bir asker hakkında verilen özgürlükten yoksun bırakıcı cezanın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendine uygun olmadığı gerekçesiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından 24 Mayıs 2012 tarihinde iptal edilen bir karar sunmaktadır.
16. Hükümet, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendine aykırı olan bir tutukluluk nedeniyle maruz kalınan zararın maddi açıdan telafisini elde etmek amacıyla başvuranın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde tazminat davası açması gerektiğini ileri sürmektedir.
17. Bu bağlamda Hükümet, söz konusu hukuk yoluna fiilen başvuran bir askeri haklı bulan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin 22 Şubat 2013 tarihli kararını sunmaktadır.
18. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ancak iç hukuk yolları tüketildikten sonra kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Mifsud/Fransa (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], No. 57220/00, § 15, AİHM 2002-VIII, Vučković ve diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], No. 17153/11 ve 29 diğer başvurular, §§ 69-77, 25 Mart 2014) ve Gherghina/Romanya ((kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], No. 42219/07, §§ 83-89, 9 Temmuz 2015) kararlarında, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına ilişkin genel ilkeler açıklanmaktadır.
19. İç hukuk yollarının tüketilmesi yükümlülüğü, başvuranların iddia ettikleri ihlallerin telafi edilmesine imkân verecek mevcut ve uygun hukuk yollarını olağan şekilde kullanmalarını gerektirmektedir. Bu başvuru yolları teoride olduğu kadar uygulamada da yeterli düzeyde kesin olmalıdır, aksi takdirde istenilen etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun kalırlar (Akdıvar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 66, Derleme 1996‑IV).
20. Bunun yanı sıra, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası, uygun ulusal yargı organı önünde en azından özü itibarıyla (bk. örnek olarak, Castells/İspanya, 23 Nisan 1992, § 32, A serisi No. 236, ve Roire/Fransa [BD], No. 29183/95, § 37, AİHM 1999 I)) ve iç hukukta öngörülen şekil ve süreler içerisinde, Strazburg’ta daha sonradan dile getirme niyetinde olunulan şikâyetleri ileri sürmeyi zorunlu kılmaktadır; öte yandan, Sözleşme’nin ihlalini engelleyecek uygun prosedür yöntemlerinin kullanımını da öngörmektedir (yukarıda anılan Akdıvar ve diğerleri kararı, § 66). Söz konusu gerekliliklerin karşılanmadığı bir başvuru, ilke olarak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olarak değerlendirilmelidir (bk. örnek olarak, Cardot/Fransa, 19 Mart 1991, § 34, A serisi No. 200 ve Thiermann ve diğerleri c. Norveç (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 18712/03, 8 Mart 2007).
21. Bununla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, hiçbir unsur, yeterli ya da etkin olmayan bir hukuk yolunun kullanılmasını gerektirmemektedir. Ayrıca, “uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen” ilkelerine göre, bazı koşullar, basvuranları, kendilerine sunulan iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutabilirler. İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, her türlü prosedürün yararsız ve etkin olmaması nedeniyle Sözleşme ile yasaklanan fiillerin, Devletin resmi şekilde müsamaha göstermesiyle tekrarlanmasından ibaret olan idari bir uygulamanın varlığı kanıtlandığında da uygulanmamaktadır (yukarıda anılan Akdıvar ve diğerleri kararı, § 67).
22. Bir hukuk yolunun etkin olarak değerlendirilebilmesi için şikâyet edilen durumu doğrudan giderebilmesi ve başarı sağlayacak makul bakış açıları sunabilmesi gerekmektedir (Balogh/Macaristan, No. 47940/99, § 30, 20 Temmuz 2004 ve Sejdovic/İtalya [BD], No. 56581/00, § 46, AİHM 2006‑II). Bununla birlikte, olumsuz olarak sonuçlanacağı açık olmayan herhangi bir başvurunun başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair şüphe duyulması olgusunun, söz konusu iç hukuk yollarının tüketilmemesini gerekçelendirecek geçerli bir sebep oluşturmamaktadır (yukarıda anılan Akdıvar ve diğerleri kararı, § 71 ve Scoppola /İtalya (No. 2) [BD], No. 10249/03, § 70, 17 Eylül 2009).
23. Somut olayda Mahkeme, Hükümetin öncelikle belirttiği iptal başvurusu ile ilgili olarak, başvuranın söz konusu hukuk yolunun mevcut ve uygun olduğunu makul olarak öngöremeyeceğini değerlendirmektedir.
24. Nitekim, olayların meydana geldiği dönemde, 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 21. maddesinde askeri disiplin suçundan dolayı hiyerarşik üstler tarafından verilen disiplin cezalarına her türlü yargı denetiminin uygulanması kesin şekilde yasaklanmıştır.
25. Bu bağlamda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin konu hakkındaki yerleşik içtihadı doğrultusunda, askeri hiyerarşik üstler tarafından verilen özgürlükten yoksun bırakıcı cezaların iptali istemiyle açılan davaların, Anayasa’nın 129. maddesi ve yukarıda anılan 1602 sayılı Kanun’un 21. maddesi uyarınca, söz konusu cezaların yargı denetimine tabi tutulmadığı gerekçesiyle sistematik olarak reddedildiğini dikkate almak gerekir. Dolayısıyla, Hükümet tarafından sunulan 24 Mayıs 2012 tarihli karar içtihat değişikliği olarak değerlendirilebilir.
26. Bununla birlikte Mahkeme, yukarıda belirtilen kararda Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin yaptığı ve tatmin olduğu yorumun olayların meydana geldiği tarihte başvuran açısından hukuki olarak öngörülebilir olmadığını değerlendirmektedir. Nitekim, Mahkeme, daha önce, benzer davalarda, içtihadi bir gelişmenin tanınması ve iç hukuk düzeyinde hukuki olarak yeterli bir kesinlik düzeyine ulaşması için genel olarak altı aylık bir süre gerektiğine karar vermiştir. Dolayısıyla, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin 24 Mayıs 2012 tarihli kararının açıklanmasının ardından altı ayı aşkın bir süre sonra, 24 Kasım 2012 tarihi itibarıyla iç hukukta özellikle de hukuki ortamda söz konusu kararın tanındığını düşünmek makuldür. Böylelikle, yukarıda belirtilen kararın 24 Kasım 2012 tarihi itibarıyla kamu tarafından bilinmemesinin mümkün olamayacağını değerlendirmek uygundur. Mahkeme, başvuranların Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, bu tarihten itibaren bu başvuru yolunu kullanmaları gerektiği sonucuna varmaktadır. Mevcut başvuru, 24 Kasım 2012 tarihinden önce, 22 Ekim 2012 tarihinde yapılmıştır. Söz konusu tarihte, söz konusu başvuru yolu Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kullanılabilmesi ve kullanılmasının gerekmesi için Mahkeme’nin talep ettiği kesinlik düzeyine henüz ulaşmamıştır (Valada Matos das Neves/Portekiz, No. 73798/13, § 106, 29 Ekim 2015 ve Savickas ve diğerleri/Litvanya, No. 66365/09, § 86 ve bu kararda yer alan atıflar, 15 Ekim 2013).
27. Dolayısıyla Mahkeme, davanın koşullarını dikkate alarak, başvuranın teorik olarak erişilebilir olmayan bir hukuk yolunu kullanmasının gerekmediği sonucuna varmaktadır.
28. Mahkeme daha sonra, Hükümet tarafından belirtilen tazminata ilişkin başvuru yolu ile ilgili olarak, özgürlükten yoksun bırakma durumunda, bir başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasını ihlal edecek şekilde, iç hukuka aykırı olarak tutuklandığını ileri sürdüğünde ve ihtilaf konusu tutukluluk hali sona erdiğinde, iddia edilen ihlalin kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir tazminat davasının, pratikte kullanılabilir olduğunun gereğince tespit edilmesi halinde, genellikle tüketilmesi gereken etkin bir hukuk yolu olduğunu hatırlatmak ister (Gavril Yossifov/Bulgaristan, No. 74012/01, § 41, 6 Kasım 2008 ve bu kararda yer alan atıflar; Rahmani ve Dineva/Bulgaristan, No. 20116/08, § 66, 10 Mayıs 2012).
29. Dolayısıyla, somut olayda başvuranın şikâyeti bakımından mevcut ve uygun bir hukuk yolunun bulunup bulunmadığı hususunun tespit edilmesi gerekir. Bu bağlamda, başvuranın tutukluluğunun iç hukuk bakımından tamamen yasal olduğunu ancak Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendine aykırı olduğunu da dikkate almak gerekir (Pulatlı/Türkiye, No. 38665/07, §§ 28-34, 26 Nisan 2011).
30. Mahkeme, Hükümetin örnek olarak sunduğu karardan, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin yaptığı (normlar hiyerarşisine ve Sözleşme’nin kanundan üstünlüğüne ilişkin) yorumun, Askeri Ceza Kanunu’nun 171. maddesine dayanılarak hiyerarşik üstleri tarafından verilen oda hapsi cezasına müteakip özgürlüğünden yoksun bırakılan tüm askerler için maddi tazminat hakkına yol açtığının anlaşıldığını memnuniyetle gözlemlemektedir.
31. Mahkeme, kendisi önünde başvuranın şikâyet ettiği durumun söz konusu durumla tam anlamıyla uyuştuğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla, Hükümetin belirttiği tazminata ilişkin başvuru yolu, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlalinin kabul edilmesine ve tazminat elde edilmesine imkân vermesi bakımından yeterlidir.
32. Bununla birlikte Mahkeme, bu hukuk yolunun Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından kısa bir süre önce kabul edildiğini gözlemlemektedir. Nitekim, somut olayda yüksek mahkemenin 22 Şubat 2013 tarihli ilgili kararı mevcut başvurunun yapıldığı tarihten sonra verilmiştir.
33. Olayların meydana geldiği dönemde, ne kanunun metninde ne de Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından bu metnin yorumlanmasında hiyerarşik üstleri tarafından disiplin cezasına çarptırılan askerlere, söz konusu cezanın Sözleşme’nin 5. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle tazminat elde etme imkânı tanınmamaktaydı.
34. Başka bir deyişle, söz konusu hükme dayanan hukuk yolunun etkin duruma gelmesi halinde bile, hiçbir unsur başvurunun yapıldığı esnada bu yolun etkin olduğunu doğrulamaya imkân vermemektedir. Dolayısıyla, başvuran daha önce bu yolu kullanmamış olması nedeniyle suçlanamaz.
35. Sonuç olarak, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itiraz kabul edilemez.
36. Mahkeme, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
37. Hükümet, davanın esası hakkında açıklamada bulunmamaktadır.
38. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendinin hükümlerine uygun olması amacıyla, özgürlüğü kısıtlayıcı cezanın, bir yargı kararı sonucu verilmiş olması gerektiğini ve ceza, ilgili dava konusunda karar verme makamı niteliğine sahip, yürütmeye karşı bağımsız ve gerekli yargı güvencesine sahip yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Dacosta Silva/İspanya, No. 69966/01, § 43, AİHM 2006‑XIII ve Medvedyev ve diğerleri/Fransa [BD], No. 3394/03, §§ 123-126, AİHM 2010).
39. Diğer taraftan Mahkeme, somut olayda sunulan şikâyete benzer şikâyetleri yukarıda anılan Pulatlı kararında (§§ 28-39) incelediğini ve orduda uygulanan özgürlüğü kısıtlayıcı disiplin cezalarının hukuki teminatlara sahip olan bir makam tarafından, yapılan bir başvuru çerçevesinde verilmesini veya kontrol edilmesini güvence altına alan bir mekanizmanın Türk hukuk sisteminde bulunmamasının Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlalini teşkil ettiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır.
40. Mahkeme, Hükümet’in mevcut davada farklı bir sonuca varılmasına imkân verecek herhangi bir görüş sunmadığını gözlemlemektedir.
41. Mahkeme öncelikle, somut olayda başvuranın disiplin hücresinde oda hapsi cezasını çektiğini ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında özgürlüğünden yoksun bırakıldığını tespit etmektedir.
42. Mahkeme daha sonra, başvuranlar hakkındaki tutukluluk kararlarının emir komuta zinciri içerinde bulunan askeri üstleri tarafından verildiğini, bu kişilerin karar verme hususundaki yetkilerini bu hiyerarşik ilişkiden aldığını, ayrıca, bu hiyerarşik yapı içerisinde kendilerinin de bağımsızlıklarının bulunmadıklarını kaydetmektedir. Ayrıca Mahkeme, disiplin cezasını veren kişinin, askeri olarak hiyerarşik üstüne yaptığı itiraz başvurusu da Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca, yargı güvencesine dair teminatları sağlamadığını tespit etmektedir (ibidem, § 32).
43. Sonuç olarak, başvuranın tutukluluğu “yetkili bir mahkeme tarafından verilen mahkûmiyet kararının ardından” yasal bir tutukluluk olarak nitelendirilmemekteydi.
44. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
45. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
46. Başvuran herhangi bir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, bu bağlamda bir meblağın ödenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Aralık 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy