AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YEŞİL / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 28349/11)
KARAR
STRAZBURG
19 Ekim 2021
İşbu karar kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yeşil / Türkiye davasında,
Başkan,
Aleš Pejchal,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Marko Bošnjak,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Bir Türk vatandaşı olan Ali Haydar Yeşil’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 28 Şubat 2011 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 28349/11);
Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını;
Tarafların beyanlarını dikkate alarak;
21 Eylül 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
1. Başvuru, polisler tarafından arama emrinin gerektirdiği gerçek aramadan önce yapılan ön aramanın hukuka aykırı olduğu iddiası ve arama sırasında elde edilen ve sonrasında gerçekleşen ceza yargılamalarında başvuranın mahkûmiyeti için kullanılan yasa dışı ve güvenilir olmadığı iddia edilen delillerin yargılamayı yürüten mahkeme tarafından kullanılması nedeniyle bu yargılamaların adil olmadığı iddiası ile ilgilidir.
DAVANIN KONUSU
2. Başvuran 1983 doğumlu olup, başvurunun yapıldığı sırada Tunceli’de hapis cezasının infazına devam edilmektedir. Kendisine adli yardım verilmiş olan başvuran, Tunceli Barosuna bağlı Avukat Ö.U. Kaplan tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet ise Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
5. 25 Haziran 2007 tarihinde isimsiz bir ihbar alındıktan sonra, yasadışı bir örgüte üye olduğundan şüphelenilen U.M.’nin evi aranmıştır. Arama sırasında, üzerinde başvuran, B.A. ve E.S.’nin ismi geçen bir not çamaşır makinesinin tamburunda bulunan bir telsizin pil bölmesinde bulunmuştur.
6. Aynı gün, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı başvuranın evinin aranmasına ilişkin arama emri vermiştir. Arama, başvuranın ailesiyle birlikte yaşadığı evde bir kere ve gece saatlerinde gerçekleştirilecekti.
7. Polis 27 Haziran 2007 tarihinde saat 00.50’de başvuranın evine ulaşmıştır. Başvuranın o sırada evde bulunmayan ailesiyle iletişime geçilmiş ve eve gelip arama için kapıyı açmaları istenmiştir. Başvuranın ailesi geldikten sonra, kapı açılmış ve özel harekât timi, güvenlik nedeniyle “ön arama” yapacaklarını belirterek tek başlarına eve girmişlerdir. Başvuranın ailesi aramaya karşı çıktıklarında yere yüzüstü yatırılmış ve evdeki bütün odalar yanlarında başka kimse bulunmayan özel tim tarafından aranmış olduğu görülmektedir.
8. “Ön arama” sona erdikten sonra, arama emrinin verildiği gerçek arama başlamıştır. Muhtarın eşlik ettiği polis memurları ve başvuranın ailesi eve girmişler ve daha sonra video kaydı alınmaya başlanmıştır. Polis, yatak odasında ve balkonda bulunan yatakların arasındaki boşlukta bir masa saatiyle birlikte birçok patlayıcı madde, bataryalar, kablolar ve bir not bulmuştur. Polis, bomba düzeneği hazırlamak için kullanılabilecek bazı eşyaları ele geçirdiği için aramayı ertelemiş ve bomba imha uzmanlarını çağırmıştır. Aramanın sonunda, başvuranın ailesi arama sırasında bulunan malzemelerin kendilerine ait olmadığını ve polis memurları tarafından oraya konulduklarını iddia etmişlerdir. Bu doğrultuda, arama tutanağını imzalamayı reddetmişlerdir.
9. Başvuranın evi aranırken “Reyhan arkadaş” adlı bir not ele geçirilmiştir. Söz konusu notun içeriği aşağıdaki gibidir:
“Selamlar saygılar. Başkan Apo’ya yönelik olarak yapılan saldırıların arttığı, sizlerin için dağlarda bulunan özgürlük savaşçılarının imha edilmesine yönelik girişimlerin yoğunlaştığı Güney Kürdistan’a yönelik saldırıların arttığı süreçte demokratikleşme adına önümüzde gelen 22 Temmuz seçimlerinde Dersim sahası olarak biz bağımsız aday Ş. H.’i destekliyoruz. Dersim’den aday olan diğer düzen parti düzey adayların ve bağımsız adayların seçimden çekilmesini istiyoruz. Bu konuda tavrımız nettir. Eğer kendi istekleri ile çekilmezlerse sonuçlarından biz sorumlu değiliz. Bu konuda sizinle görüştüğümüz gibi bu görüşümüzü adaylara iletirseniz iyi olur. Eğer olumsuz cevap veren olursa size notu gönderdiğimiz Haydar arkadaşla cevap gönderseniz biz ona göre tavır belirleriz. Ayrıca görüşmemizden sonraki günlere denk gelen Fırat arkadaşın şahadet yıldönümünde yurtsever ailenizin gururu bizimde gururumuzdur. Bunu ailenize iletirseniz seviniriz. Selamlar.”
10. Başvuranın avukatının beyanlarından açık olduğu üzere, U.M. arama emrinden haberdar olduktan sonra 26 Haziran 2007 tarihinde kendi iradesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığına gitmiştir ve orada yasadışı bir örgüte üye olduğu şüphesi ile tutuklanmıştır. Ayrıca başvuran yurt dışına kaçma girişiminde bulunmamıştır.
11. Başvuran 27 Haziran 2007 tarihinde saat 06.10’da avukatının nezdinde polis tarafından sorgulanmıştır. Başvuran evinde bulunan malzemelerle ilgili sorulara ilişkin olarak sessiz kalmayı tercih etmiştir.
12. Başvuran, aynı gün, avukatı huzurunda Tunceli Cumhuriyet Savcısına ifade vermiştir. Vermiş olduğu ifadesinde evinde bulunan malzemeler hakkında bilgisi olmadığını belirtmiş ve bu aramanın kendisini suçlamak için yapılmış olabileceğini ileri sürmüştür. Başvuranın avukatı ayrıca gerçekleştirilen ön aramanın özel tim tarafından başka bir kişi yanlarında olmaksızın yapıldığını ve video kaydının ön arama bittikten sonra başlatıldığını ifade etmiştir. Başvuranın avukatı ön arama sırasında başvuranın evine giren kişilerin oraya suçlayıcı malzemeleri koymuş olabileceklerini ileri sürmüştür.
13. Yine aynı gün, başvuran Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi önüne çıkartılmış ve Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadeleri yineleyerek bizzat ifade vermiştir. Başvuranın evinde yapılan arama sırasında orada bulunan muhtar da mahkeme önünde ifade vermiştir. Muhtar, arama yapılmadan önce, maskeli ve silahlı özel polis timinin kendilerine dışarıda beklemelerini söylediğini ve birkaç dakikalığına evin içine girdiklerini belirtmiştir. Başvuranın avukatı tarafından sorulan soruya ilişkin olarak muhtar ön aramanın video kaydına alınmadığını ifade etmiştir. Başvuran duruşma sonunda tutuklanmıştır.
14. Elazığ Emniyet Müdürlüğü Parmak İzi Laboratuvarı Büro Amirliği, U.M.’nin ve başvuranın evlerinde ele geçirilen malzemelerin bazılarını incelemiş ve 9 Temmuz 2007 tarihinde bir rapor hazırlamıştır. Söz konusu rapora göre başvuranın evinde ele geçirilen belgede üç ayrı parmak izi, U.M.’nin evinde ele geçirilen belgede ise on altı ayrı parmak izi tespit edilmesine rağmen diğer materyaller üzerinde parmak izinin tespit edilmediği belirtilmiştir.
15. Elazığ Emniyet Müdürlüğü, 27 Eylül 2007 tarihinde, başvuranın evinin aranması sırasında ele geçirilen dosyadaki parmak izleri ile U.M.’nin evinde bulunan dosyadaki parmak izlerinin başvuranın ve diğer şüphelilerin parmak izlerinden farklı olduğunu tespit ettiği bir rapor düzenlemiştir.
16. Malatya Cumhuriyet Savcısı 7 Kasım 2007 tarihinde başvuranı ve diğer birçok şüpheliyi Türk Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte üye olmakla ve 174. maddesi uyarınca patlayıcı madde bulundurmakla suçlamıştır. Cumhuriyet Savcısına göre, başvuranın evinde bulunan dosyadan faaliyetlerde bulunduğu, PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) caydırıcı etkisini kullanarak Ş.H. dışındaki siyasi adayların geri çekilmesine neden olduğu (bk. yukarıda 9. paragraf) anlaşılmaktadır.
17. İlk duruşma söz konusu tarihte yürürlükte olduğu haliyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250 § 1 maddesinde listelenen bir takım ağır suçlara ilişkin yargılamaları yürütmek için özel yetkiye sahip olan Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi (bundan sonra “yargılamayı yürüten mahkeme”) nezdinde 27 Aralık 2007 tarihinde görülmüştür. Başvuran bizzat ifade vermiş ve evinde bulunan eşyaların kendisine ait olmadığını, ona bir tuzak kurulduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuranın avukatı, ön aramanın başvuranın ailesinin kontrol altına alınmış halde yerde yüzüstü yatırılırken sadece kar maskesi takan polisler tarafından yapıldığını ileri sürmüştür. Daha sonra, polisler muhtarın ve başvuranın ailesinin huzurunda patlayıcı materyallerin ve söz konusu belgenin bulunduğu iddia edilen başka bir arama gerçekleştirmişlerdir. Başvuran aramaların hukuka aykırı olduğunu savunarak, bulunan delillerin kullanılmaması gerektiğini ileri sürmüştür.
18. 24 Ocak 2008 tarihinde yargılamayı yürüten mahkemenin istinabe yazısı kapsamında Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın evinde gerçekleştirilen aramada görevli yedi polis memurunun ifadesini almıştır. İfadesi alınan yedi polis memurundan biri olan F.İ., özel eğitim almış bir timin, başvuranın evinde kimse bulunmadığı sırada ön arama gerçekleştirdiklerini ve bu aramanın kamera kaydının alınmadığını belirtmiştir. Malzemeler bulunduğunda, başvuranın ailesi bunların eve polisler tarafından konulduğunu iddia etmişlerdir. Polis memuru F.İ., uygulamada ön güvenlik aramasının çoğunlukla yapıldığını ve genellikle otuz ila altmış saniye sürdüğünü eklemiştir. Diğer altı polis memuru da benzer ifadeler vermiştir.
19. Muhtar, 14 Şubat 2008 tarihinde, Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi önünde tanık olarak ifade vermiştir. Muhtar bir önceki ifadelerini tekrar etmiş ve beş ila on dakika kadar süren ön arama sırasında kendisinin ve başvuranın ailesinin eve girmelerine izin verilmediğini eklemiştir. Söz konusu ön aramadan sonra, malzemelerin bulunduğu yatakların üzerlerindeki nevresim takımının bozulduğunu fark etmiştir.
20. Yargılamayı yürüten mahkeme, 11 Haziran 2008 tarihinde, davaya ilişkin kararını vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme ilk olarak başvuran ve U.M.’nin PKK ile aralarında bir bağlantının varlığını tespit edemediği için terör örgütü üyesi olmadıklarına karar vermiştir. Ancak yargılamayı yürüten mahkeme, bulunan nota ve patlayıcı malzemelere dayanarak, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme (Ceza Kanunu’nun 220 § 7 ile 314 § 3 maddesi) ve izinsiz patlayıcı madde bulundurmaktan (Ceza Kanunu’nun 174. maddesi) onları mahkûm etmiştir. Bu doğrultuda yargılamayı yürüten mahkeme onları on yıl beş ay hapis cezasına mahkûm etmiş ve adli para cezası vermiştir.
21. Başvuranın evinin aranmasının hukuka uygun olmadığına ilişkin savunmasına yönelik olarak, yargılamayı yürüten mahkeme polislerin ve muhtarın tanık sıfatıyla verdikleri ifadelerin değerlendirilmesine yönelik bir girişimde bulunmaksızın aramanın usule uygun olarak yapıldığına karar vererek başvuranların yapmış oldukları itirazları reddetmiştir. Ayrıca yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın, evinde bulunan malzemelerin kendisine ait olmadığına ilişkin beyanını, materyallere ekli notta isminin bulunması gerekçesiyle reddetmiştir.
22. Başvuranın avukatı karara itiraz etmiş ve yapılan aramanın hukuka aykırı olması nedeniyle söz konusu arama sırasında elde edilen delillerin şüpheli ve tartışmaya açık olduğunu ileri sürmüştür. Bu kapsamda, yapılan ön aramanın kimse olmadan, daha sonra yapılan aramanın ise yalnızca muhtarın huzurunda yapıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuranın evinden ele geçirilen delillerin hiç birinde kendisine ait parmak izine rastlanmamıştır. Her halükarda, arama emrine ilişkin bilgiyi alır almaz yetkililere başvuranın kendisinin gitmesi, aleyhindeki iddiaların asılsız olduğunun başka bir işaretidir.
23. Yargıtay, 8 Haziran 2009 tarihinde, başvuranın eylemlerinin iki ayrı suç teşkil ediyormuş gibi değerlendirilmemesi gerektiği gerekçesiyle yargılamayı yürüten mahkemenin kararını bozmuştur. Yargıtay, kararında, başvuranın temyiz dilekçesinde ortaya koyduğu noktaların hiç birini ele almamıştır.
24. Cumhuriyet Savcısı veya bir müdafi kanun yoluna sanık lehine başvurduğunda, yeniden verilen hükmün önceki hükümde tayin edilmiş olan cezadan daha ağır bir cezayı içermediğinin ön görüldüğü reformatio in peiusuyu (aleyhe bozma yasağı) göz önünde bulundurarak, yargılamayı yürüten mahkeme, 8 Ekim 2009 tarihinde, başvuranı Ceza Kanunu’nun 315. maddesi uyarınca yasadışı bir örgütün faaliyetleri kapsamında patlayıcı madde bulundurmaktan suçlu bulmuş ve onu on yıl beş ay hapis cezasına mahkûm etmiş ve adli para cezası vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme üç sayfa uzunluğundaki kararında başvuranın evinin aranmasına ilişkin ihtilaftan bahsetmemiştir.
25. Başvuranın avukatı önceki iddialarını yineleyerek karara itiraz etmiştir.
26. Yargıtay 27 Eylül 2010 tarihinde başvuranın itirazlarına cevap vermeksizin yargılamayı yürüten mahkemenin kararını onamıştır.
İLGİLİ İÇ HUKUK
Anayasa27. Anayasa’nın 38 § 6 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.”
Ceza Muhakemesi Kanunu28. Söz konusu dönemde aramalara ilişkin Ceza Muhakemesi Kanunu’nunun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
116. Madde – Şüpheli veya Sanıkla İlgili Arama
“(1) Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.
...”
118. Madde – Gece Yapılacak Arama
“Konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde gece vaktinde arama yapılamaz.
Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalarda, birinci fıkra hükmü uygulanmaz.”
119. Madde – Arama Kararı
“(1) Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir.
...
(4) Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
SÖZLEŞME’NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA29. Başvuran Sözleşme’nin herhangi bir maddesine dayanmadan arama emrinin gerektirdiği gerçek aramadan - söz konusu arama başvuranın ailesi ve muhtar huzurunda gerçekleşmiştir - önce sadece polisler huzurunda evinde ön arama yapılmasının Türk hukukunda yasal bir dayanağı olmadığı gerekçesiyle hukuka aykırı olduğuna ilişkin şikâyette bulunmuştur.
30. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
31. Önünde derdest olan dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması hususunda uzman olan Mahkeme, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında bu şikâyeti Hükümete bildirmiştir (bk. Muhammad ve Muhammad/Romanya [BD], no. 80982/12, § 90, 15 Ekim 2020). Bu sebeple, Mahkeme bu şikâyeti Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında incelemenin uygun olacağı görüşündedir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
32. Mahkeme bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca kabul edilemezliğe ilişkin başka herhangi bir gerekçe de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların beyanları
(a) Başvuran
33. Başvuran, Türk hukukunda herhangi bir yasal dayanağı bulunmadığından, evinde yapılan ön aramanın hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran ek olarak polislerin ön aramayı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun gerektirdiği şekilde, tanıkların hazır bulunmasını sağlamadan tek başlarına yaptıklarına işaret ederek, delilleri evine yerleştirdiklerini iddia etmiştir. Ayrıca polisin, gerçek aramanın aksine, ön arama sırasında video kaydı almamış olduğunu da eklemiştir. Dolayısıyla başvuran, Hükümetin iddialarının güvenilirlikten oldukça uzak olduğunu öne sürerek, somut davada Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
(b) Hükümet
34. Hükümet, arama tutanağına ve İçişleri Bakanlığı’nın 4 Kasım 2014 tarihli yazısında yapılan açıklamalara göre başvuranın evinde ön arama yapılmadığını iddia etmiştir. Hükümet ayrıca, Türk hukuk sisteminde “ön arama” başlıklı bir usulün bulunmadığını kaydetmiştir. Ancak Hükümet söz konusu arama sırasında Tunceli’de hüküm süren koşulların, yani kolluk kuvvetlerinin ve vatandaşların sürekli maruz kaldığı terör tehdidinin, göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, kolluk kuvvetlerinin gerçek aramaya geçmeden önce kısa süreliğine ve emniyet kaygısı temelinde başvuranın evinde “güvenlik kontrolü” yapmış olmaları hukuka aykırı değildir.
35. Başvuranın evinde yapılan ve ön aramayı takip eden gerçek aramaya ilişkin olarak, Hükümet bu aramanın başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki haklarına bir müdahale teşkil ettiğini ve suçun önlenmesi ve ulusal güvenliğin korunması meşru amaçları doğrultusunda Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 ve 199. maddeleri uyarınca gerçekleştirildiğini kabul etmiştir. Hükümet, başvuranın evinin aranması emrinin çıkarıldığı somut olayları ve bu aramanın yapılma şekline atıfta bulunarak, aramanın demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Bu doğrultuda, Hükümet Mahkemeyi, başvuranın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edilmediği sonucuna varmaya davet etmiştir.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Genel İlkeler
36. Mahkeme, ilk olarak, Sözleşme’nin 8. maddesinin asıl amacının, kişiyi kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı korumak olduğunu kaydetmektedir (bk. Bože/Letonya, no. 40927/05, § 66, 18 Mayıs 2017). Sözleşme’nin 8 § 1 maddesi kapsamındaki “konut” kavramı bir kişinin özel evini kapsamaktadır (bk. Kolesnichenko/Rusya, no. 19856/04, § 29, 9 Nisan 2009 ve Buck/Almanya, no. 41604/98, § 31, AİHM 2005‑IV) ve Sözleşmeye taraf olan Devletler, ilgili mevzuatın ve uygulamanın bireylere “kötüye kullanıma karşı uygun ve yeterli güvenceler” sağlaması koşuluyla, yetkililerine belirli suçlara ilişkin fiziksel delillerin tespit edilmesi için evde arama gibi tedbirleri kullanma konusunda yetki verebilirler (bk. H.M./Türkiye, no. 34494/97, § 25, 8 Ağustos 2006).
37. Ancak, Sözleşme’nin 8 § 2 maddesi uyarınca, başvuranın “konutuna” veya “özel hayatına” yönelik herhangi bir müdahale ancak, yasayla çelişmiyorsa, ilgili hükmün belirttiği meşru amaçlardan bir veya birden fazlasını taşıyorsa ve bu amaçları gerçekleştirmek için demokratik bir toplumda gerekli görünüyorsa haklı görülebilir (bk. Roman Zakharov/Rusya [BD], no. 47143/06, § 227, AİHM 2015).
38. “Hukuka uygun” ifadesi, öncelikle şikayet konusu tedbirin iç hukukta bir dayanağının bulunmasını gerektirmektedir. Ayrıca, bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani kanunun ilgili kişiler açısından erişilebilir, etkileri bakımından kişiler için öngörülebilir ve de hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olması gerekmektedir (bk., diğer kararlar arasında, Camenzind/İsviçre, 16 Aralık 1997, § 37, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VIII). Kastedilen bu ifade, diğer hususların yanı sıra, iç hukuk hükümlerinin yeterince öngörülebilir olması gerektiği ve bu kapsamda ilgili makamların kişilerin Sözleşme kapsamındaki haklarını etkileyen tedbirlere hangi koşul ve şartlarda başvurmaya yetkili olduklarının vatandaşlara yeterince açık bir şekilde bildirilmesi gerektiğidir (bk. Fernández Martínez/İspanya [BD], no. 56030/07, § 117, AİHM 2014).
39. Ulusal hukukun bu gereklilikleri karşılayabilmesi için, kamu makamları tarafından Sözleşme kapsamında güvence altına alınan haklara yönelik olarak gerçekleştirilebilecek keyfi müdahalelere karşı yasal koruma tedbirleri öngörmesi gereklidir. Temel hakları etkileyen durumlarda, yürütmeye verilen takdir yetkisinin sınırsız bir yetki olarak ifade edilmesi, demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğüne aykırılık teşkil eder. Sonuç olarak, kanunlar, bireye keyfi müdahale karşısında yeterli koruma sağlamak amacıyla, takdir yetkisinin kapsamı ile bunun uygulanış biçimini gereken netlikle belirtmelidir (bk. bu kararda yer alan diğer atıflarla birlikte, Gillan ve Quinton/Birleşik Krallık, no. 4158/05, § 77, AİHM 2010). Her ihtimal için öngörüde bulunamayan ulusal mevzuat için gerekli olan kesinlik seviyesi, söz konusu mevzuatın içeriğine, kapsamayı amaçladığı alana ve ilgi dâhilindeki şahısların sayısı ile statüsüne önemli ölçüde bağlıdır (bk. örneğin, Bernh Larsen Holding AS ve Diğerleri/Norveç, no. 24117/08, § 124, 14 Mart 2013).
(b) Bu İlkelerin Somut Davaya Uygulanması
40. Hükümet, arama tutanaklarına ve İçişleri Bakanlığının 4 Kasım 2014 tarihli yazısına dayanarak başvuranın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 119 ve 116. maddeleri uyarınca polislerin gerçek aramadan önce evinde ön arama yapmış olduklarına dair iddiasına itiraz etmiştir. Yedi polisten beşi güvenlik sebepleri nedeniyle başvuranın evinde “ön aramanın” yapıldığını kabul etmiş ve bunun başvuranın ailesi ile muhtarın yokluğunda ve video kaydı yapılmadan gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdir. Muhtarda benzer ifadelerde bulunmuş ve patlayıcı maddelerin bulunduğu yatakların üzerindeki nevresim takımının bozulduğunu da eklemiştir. Yukarıdaki açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, Hükümetin başvuranın evinin gerçek aramasından önce hiçbir ön aramanın yapılmadığı yönündeki iddiasını reddetmiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın evinde yapılan ön ve gerçek aramanın özel hayata ve konutuna saygı hakkına müdahale teşkil ettiği sonucuna varmıştır (bk. Zosymov/Ukrayna, no. 4322/06, § 59, 7 Temmuz 2016 ve Sher ve Diğerleri/Birleşik Krallık, no. 5201/11, § 171, AİHM 2015).
41. Bu nedenle Mahkemenin, hakkında şikâyette bulunulan müdahalenin Sözleşme’nin 8 § 2 maddesi anlamında “hukuka uygun” olup olmadığını değerlendirme konusunu belirlemesi gerekmektedir.
42. Mahkeme, Hükümetin somut davada olduğu gibi herhangi bir "ön arama" veya “birinci arama” için yasal bir dayanağının bulunmadığını kabul ettiğini gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuranın evine yapılan 26 Haziran 2007 tarihli “ön aramaya” - mevcudiyeti polisler ve muhtar tarafından verilen ifadelerle doğrulanmış - ilişkin olarak Hükümet herhangi bir yasal dayanak olduğunu gösteren başka bir kanıt sunmamıştır (bk. Vardanean/Moldova Cumhuriyeti ve Rusya, no. 22200/10, § 39, 30 Mayıs 2017).
43. Yukarıda belirtilenlere karşın, Mahkeme Hükümetin ilgili dönemde Tunceli’de yaygın olan güvenlik kaygıları nedeniyle, başvuranın evinde ön arama yapılmasının hukuka aykırı olarak değerlendirilmemesi gerektiği yönündeki iddiasını ele alacaktır. Bu bağlamda, Mahkeme Devletlerin suçla ve özellikle organize suç ve terörle mücadele çabalarının doğasında bulunan güçlüğü hafife almadığını yinelemektedir. İlâveten, belirli güvenlik nedenlerinin varlığı gibi bazı acil durumların bir ev aramasının en başında soruşturmadan sorumlu makamlar tarafından kendine özel tedbirler alınmasını gerektirebileceğini kabul etmesine rağmen, Mahkeme yine de gerek yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararında gerekse de ilk aramayı gerçekleştiren polisler tarafından, Hükümet tarafından şu anda öne sürülenler gibi, hiçbir gerekçenin gösterilmediği gerçeğini değiştirmediği kanaatindedir (bk. Cacuci ve S.C. Virra & Cont Pad S.R.L./Romanya, no. 27153/07, § 78, 17 Ocak 2017).
44. Her halükarda, Hükümetin iddiası, ilgili dönemde Tunceli’de ciddi bir suç işlendiği iddia edildiği sürece, Türk hukukunda herhangi bir yasal dayanağı olmayan ön arama tedbirinin hukuka aykırı olmadığını ima ediyor gibi görünmektedir. Mahkemeye göre, bu iddia, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun - pek çok hükmünün böylesine sınırsız bir yetkinin yargısal denetimini sağlamayı amaçladığı - yasal gerekliliklerine aykırı olma riskini taşıyabilecek şekilde belirli arama türlerine başvurma konusunda polislere sınırsız bir yetki verilmesi anlamına gelmektedir. Ortaya çıkan takdir yetkisi kanunla öngörülmemiş olacaktır ve herhangi bir suistimal ya da keyfilik karşısında koruma kabiliyetine sahip gerekli usule ilişkin güvencelere de sahip olmayacaktır. Böyle bir durum hukukun üstünlüğüne aykırılık teşkil eder ve hukuk kurallarının yetkili makamlara tanıdığı benzer takdir yetkilerinin kapsamının ve bu yetkinin kullanılmasının yeterli açıklıkla ifade edilmesi ve böylece keyfi müdahalelere karşı yeterli bireysel korumanın sağlanmasına ilişkin bildiriyle de pek uyumlu olmaz (bk. Bykov/Rusya [BD], no. 4378/02, § 78, 10 Mart 2009). Aksi yönde karar vermek polisin, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 119/4 maddesinde öngörülen Cumhuriyet Savcının yokluğunda gerçekleştirilen ev aramalarına zorunlu katılım ve iki tanığın bulunması gibi birincil veya ikincil mevzuat tarafından sağlanan usuli güvenceleri engellemesiyle aynı anlama gelir. Ek olarak bu tanıkların bulunması, başvuranın şikâyetlerinin niteliği ışığında, mevcut davada daha da önemli hale gelmektedir.
45. Nitekim başvuranın evinde bulunduğu iddia edilen delilin muhtar ve başvuranın ailesi de dâhil olmak üzere diğer kilit tanıkların yokluğunda “ön aramayı” yapan polisler tarafından yerleştirilmiş olduğuna dair ve somut davada dikkat çekici olarak görünen tutarlı iddiası gözden kaçırılmamalıdır. Mahkemeye göre bu, delil toplamak amacıyla gerçekleştirilen herhangi bir soruşturma adımına ilişkin olarak etkili usuli güvencelerin rolünü gösteren ve bu tür bir adımın bir şüphelinin veya sanığın Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki haklarına müdahale ettiği durumlarda bunun önemini vurgulayan başka bir faktördür. Daha da önemlisi, somut davada arama tutanağında ve yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararında, Hükümet tarafından şu anda iddialarını desteklemek adına ileri sürülen sebeplerden bahsedilmemiştir. Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Hükümetin Türk hukukunda ön arama için herhangi bir yasal dayanak olmamasına rağmen, ilgili dönemde Tunceli’de hüküm süren güvenlik kaygılarına ilişkin özel hususlar ışığında hukuka aykırı olarak değerlendirilmemesi gerektiği şeklindeki gerekçesine katılmamaktadır.
46. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme başvuranın evinin 26 Haziran 2007 tarihinde aranmasından önce güvenlik güçleri tarafından yapılan ön aramanın yasal dayanaktan yoksun olduğu çünkü hiçbir kanun hükmünde (i) aramanın yapılmasını ve bunun uygulanış biçimi düzenlemediği, (ii) kapsamına sınırlama konulmadığı veya (iii) suistimale karşı uygun ve etkili güvenceler sağlamadığı için hukuki dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, somut davada başvuranın konutuna saygı hakkına yapılan müdahale kanunla öngörülmemiştir ve herhangi bir güvencenin yokluğunda kötüye kullanıma açıktı ve başvurana Sözleşme’nin 8. maddesinin sağladığı asgari korumayı sağlayamadı.
47. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 8. maddesi ihlâl edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA48. Başvuran evinin hukuka aykırı olarak aranmasından kaynaklanan hukuka aykırı delillerin ilk derece mahkemesi tarafından kullanılması nedeniyle adil bir şekilde yargılanmadığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran, ilgili kısmı aşağıdaki gibi olan, Sözleşme’nin 6. maddesini dayanak göstermiştir:
Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir.
Kabul Edilebilirlik Hakkında49. Mahkeme, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun ya da Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
Esas HakkındaTarafların Beyanları(a) Başvuran
50. Başvuran Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında şikâyette bulunarak, ilk derece mahkemesinin evinin hukuka aykırı olarak aranmasından elde edilen hukuka aykırı delilleri kullandığını ileri sürmüştür. Başvuran, polisin herhangi bir yasal dayanağı olmayan “güvenlik nedenleriyle” kendi başlarına arama yaptığı sırada materyali evine yerleştirdiğini iddia etmiştir. Başvuran bu iddiayı desteklemek adına, evinde bulunduğu iddia edilen materyallerin hiçbirinde parmak izlerinin bulunmadığı hususuna dikkat çekmiştir. Benzer şekilde başvuran, aramalar sırasında iki tanık ile Cumhuriyet Savcının hazır bulunmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca polisin, gerçek aramanın aksine, ön aramayı video kaydına almamış olması da önemliydi. Başvuranın ailesi, yukarıda belirtilen usulsüzlükler nedeniyle arama kaydını imzalamayı reddetmiştir. Son olarak, polislerin ve muhtarın ifade vermesine ve başvuranın savunmasını sunmasına rağmen, yargılamayı yürüten mahkeme bu hususta herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Yukarıdaki hususlar ışığında başvuran Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında korunan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
(b) Hükümet
51. Hükümet, yargılamayı yürüten mahkemenin aramaya katılan polislerin ifadelerini aldığını ve başvuranın evinde bulunan malzemelerin kendisine ait olmadığı yönündeki iddiasına itibar etmediğini ileri sürmüştür. Benzer şekilde, yargılamayı yürüten mahkeme başvuranın evinin aranmasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin savunmasını reddetmiş ve aramanın hukuka uygun olarak yapıldığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca, ayrıntılı bir analiz yapmadan, yargılamayı yürüten mahkemenin vermiş olduğu iki gerekçeli kararının başvuranın mahkûmiyetinin sadece evinin aranması sırasında bulunan materyallere değil, aynı zamanda tanık ifadelerine ve sanıkların beyanlarına da dayandığını göstermiş olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle başvuranın şikâyetleri yargılamayı yürüten mahkeme tarafından incelemiştir.
52. Hükümete göre arama tutanağında böyle bir bulgu bulunmamasına rağmen, gerçek aramadan önce yapıldığı iddia edilen “güvenlik kontrolü” sonucunda başvuranın evinde ele geçirilen delillerin hukuka uygunluğu konusunda bir ihtilaf olduğu gibi görünmektedir. Bu kapsamda, can güvenliğinin sağlanması adına başvuranın evinde kısa süreliğine güvenlik kontrolü yapılması hukuka aykırı değildir. Sonuç olarak, Hükümet Mahkemeden Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna dair karar vermesini talep etmiştir.
Mahkemenin değerlendirmesi(a) Genel İlkeler
53. Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, - örneğin istisnai durumlarda, bu tür hataların Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağdaşmayan durumlar oluşturması halinde - bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen olay ya da hukuki tespitlerine ilişkin hataları değerlendirme Mahkemenin görevi değildir (bk. Moreira Ferreira/Portekiz (no. 2) [BD], no. 19867/12, § 83, 11 Temmuz 2017).
54. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin adil yargılanma hakkını güvence altına almasına rağmen bu maddenin öncelikle ulusal hukuk çerçevesinde düzenlenen bir konu olan delillerin kabul edilebilirliğine ilişkin olarak herhangi bir kural öngörmediği yinelemektedir (bk. Schenk/İsveç, 12 Temmuz 1988, § 45, Seri A no. 140; Teixeira de Castro/Portekiz 9 Haziran 1998, § 34, Derlemeler 1998 IV; Jalloh/Almanya [BD], no. 54810/00, §§ 94-96, AİHM 2006 IX; ve yukarıda anılan Moreira Ferreira, § 83).
55. Bu yüzden, kural olarak, belirli kanıt türlerinin - örneğin, iç hukuk açısından hukuka aykırı olarak elde edilen kanıtların - kabul edilebilir olup olmadığını veya başvuranın suçlu olup olmadığını belirlemek Mahkemenin görevi değildir. Mahkemenin asıl görevi, delillerin elde edilme şekli dâhil olmak üzere, yargılamaların tamamının adil olup olmadığını belirlemektir. Bu belirleme, söz konusu “hukuka aykırılığın” ve başka bir Sözleşme hakkının ihlali söz konusu olduğunda, bulunan ihlalin niteliğinin incelenmesini içerir (bk. Bykov/Rusya [BD], no. 4378/02, § 89, 10 Mart 2009; Lee Davies/Belçika, no. 18704/05, § 41, 28 Temmuz 2009 ve Prade/Almanya, no. 7215/10, § 33, 3 Mart 2016).
56. Yargılamaların bir bütün olarak adil olup olmadığına karar verilirken, savunma haklarına saygı duyulup duyulmadığına dikkat edilmelidir. Özellikle başvurana delillerin doğruluğuna ve bunların kullanımına itiraz etme fırsatının verilip verilmediği incelenmelidir (bk. Szilagyi/Romanya (k.k.), no. 30164/04, 17 Aralık 2013). Ek olarak, delillerin kalitesi de göz önünde bulundurulmalı; örneğin, elde edildiği koşulların delillerin güvenirliğine veya doğruluğuna gölge düşürüp düşürmediğine bakılmalıdır (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Bykov, § 90 ve Lisica/Hırvatistan, no. 20100/06, § 49, 25 Şubat 2010). Elde edilen kanıtın başka materyaller tarafından desteklenmediği durumlarda adalet sorunu mutlaka ortaya çıkmasa dahi, kanıtın çok güçlü olduğu ve güvenilmez olma riskinin olmadığı durumlarda destekleyici kanıt ihtiyacının buna bağlı olarak daha zayıf olduğu belirtilebilir (bk. yukarıda anılan Lee Davies, § 42; yukarıda anılan Bykov, § 90; ve Bašić/Hırvatistan, no. 22251/13, § 48, 25 Ekim 2016).
57. Ayrıca Mahkeme, adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesi ile bağıntılı bir ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadı uyarınca, mahkeme kararlarının dayandıkları gerekçeleri yeterli düzeyde belirtmesi gerektiğini yinelemektedir Moreira Ferreira, § 84). Gerekçe verme yükümlülüğünün ne derece uygulanması gerektiği, kararın niteliğine göre değişebilmektedir ve davanın koşulları kapsamında belirlenmelidir (bk., Garcia Ruiz/İspanya [BD], no.30544/96, § 26, AİHM 1999-I). Bir davacı tarafından öne sürülen her argümana detaylı bir cevap vermeyi gerektirmeyen bu yükümlülük adli yargılamalara taraf olan kişilere, söz konusu yargılamaların sonucuna önemli bir etkisi olan bu beyanlarına spesifik ve açık bir cevap verilmesini de bekleyebileceğini varsaymaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 29-30, Seri A no. 303‑A ve Higgins ve Diğerleri/Fransa, 19 Eylül 1998, §§ 42‑43, Tutanaklar 1998‑I). Ayrıca, Sözleşme kapsamında güvence altına alınan haklara müdahale ile ilgili davalarda Mahkeme, yerel mahkemeler tarafından verilen kararların gerekçelerinin otomatik mi yoksa basmakalıp mı olduğunu belirlemeye çalışır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Paradiso ve Campanelli/İtalya [BD], no. 25358/12, § 210, 24 Ocak 2017).
58. Sözleşme’nin teorik veya hayali haklardan ziyade, uygulanabilir ve etkin hakların güvence altına alınmasına ilişkin ilkesi göz önüne alındığında, tarafların talepleri ve görüşleri gerçekten “dinlenmemesi” yani bir mahkeme tarafından uygun bir şekilde incelenmemesi halinde adil yargılanma hakkının etkili olduğu söylenemez (bk. Ilgar Mammadov/Azerbaycan (no. 2), no. 919/15, § 206, 16 Kasım 2017; Carmel Saliba/Malta, no. 24221/13, § 65, 29 Kasım 2016 ve ilgili kararda yer alan diğer atıflar ve Fodor/Romanya, no. 45266/07, § 28, 16 Eylül 2014). Ceza yargılamalarının adil olup olmadığının incelenmesinde, Mahkeme özellikle, yerel mahkemelerin sanık tarafından yapılan belirli, yerinde ve önemli bir noktayı göz ardı ederek Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar vermiştir (bk. Zhang/Ukrayna, no. 6970/15, § 61, 13 Kasım 2018 ve Nechiporuk ve Yonkalo/Ukrayna, no. 42310/04, § 280, 21 Nisan 2011).
(b) Söz konusu ilkelerin somut olaya uygulanması
59. Mahkeme, öncelikli olarak, yargılamayı yürüten mahkemenin Ceza Kanunu’nun 315. maddesi uyarınca, başvurana terör örgütünün faaliyetleri kapsamında patlayıcı madde bulundurmaktan on yıl beş ay hapis ve adli para cezası verdiğini kaydetmektedir. Yargılamayı yürüten mahkeme bu kararı verirken başvuranın evinin aranması sırasında bulunan ve ele geçirilen iki delile, yani patlayıcı maddelere ve el yazısı nota dayanmıştır. Sonuç olarak, ev araması sırasında bulunan delillerin başvuranın mahkûmiyetinde esas alındığına karar verilebilir (Tsion/Gürcistan (k.k.) ile karşılaştırınız, no. 7720/12, 16 Haziran 2020).
60. Mahkeme ayrıca, başvuranın, patlayıcı maddelerin ve belgelerin polis tarafından evde yaptıkları “ön arama” sırasında Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 119 § 4 maddesinin gerektirdiği şekilde başka tanıklar tarafından eşlik edilmedikleri sırada yerleştirildiğini iddia ettiğini kaydetmektedir. Ek olarak polisler, takip eden gerçek aramanın aksine, “ön arama” sırasında video kaydı almamışlardır. Dolayısıyla, başvuranın ebeveynleri arama ve el koyma tutanağını imzalamayı reddetmiştir. Son olarak başvuran yargılamayı yürüten mahkemenin kendisini mahkûm etmek için kullandığı materyallerin hiçbirinde parmak izinin olmadığına vurgu yapmıştır.
61. Mahkeme, başvuranın evinde yapılan ön aramanın hukuk tarafından öngörülmediği gerekçesiyle hâlihazırda Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiğini yinelemektedir (bk. paragraf 40-47).
62. Mahkeme’nin Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki içtihadı, iç hukuk hükümlerine göre “hukuka aykırı” kabul edilebilecek delillerin yerel mahkemeler tarafından kullanılmasını otomatik olarak ortadan kaldırmaz (bk., diğer kararlar arasında, Parris/Kıbrıs (k.k.), no. 56354/00, 4 Temmuz 2002). Ancak, savunmanın, iç hukuka göre “hukuka aykırı” olup olmadığına bakılmaksızın, bir delilin doğruluğunu ve güvenirliğini sorgulayabilen savunulabilir bir iddianın temelini ortaya koyması halinde, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki incelemesi yerel mahkemelerin delillerin doğruluğuna ilişkin bu türde herhangi bir şüpheyi gidermek amacıyla, çelişmeli bir şekilde, davanın tüm koşullarını içeren kapsamlı bir değerlendirme yapmasını gerektirir (bk. Murtazaliyeva/Rusya [BD], no. 36658/05, § 157, 18 Aralık 2018; yukarıda anılan Bykov, § 95 ve Horvatić/Hırvatistan, no. 36044/09, § 82, 17 Ekim 2013).
63. Mahkeme, hem Türkiye Anayasası hem de Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, kanuna aykırı şekilde elde edilen delillerin ceza yargılamalarında kullanılması ve kabul edilebilirliği karşısında sağlam bir duruş tesis ederek oldukça güçlü usuli güvenceler sağladığını not etmektedir (bk. Budak/Türkiye, no. 69762/12, § 79, 16 Şubat 2021). Öncelikle, Anayasa’nın 38 § 6 maddesi, kanuna aykırı şekilde elde edilen (henüz delil olarak tanımlanmayan) bulguların delil olarak kabul edilemeyeceğini belirtmektedir. Benzer şekilde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206 § 2 (a) maddesi, kanuna aykırı şekilde elde edilen delilin kabul edilemez olduğunu öngörmektedir. Aynı Kanun’un 217 § 2 maddesi, bir suçun, kanuna uygun bir şekilde elde edilen her türlü delille ispat edilebileceğini öngörmektedir. Söz konusu Kanun’un 230 § 1 (b) maddesi, yargılamayı yürüten mahkemeyi, dayanmaya karar verdiği delilleri belirtmek ve kanuna aykırı şekilde elde edilen delilleri açık bir şekilde ve ayrı ayrı göstermekle yükümlü kılmaktadır.
64. Bu arka plana karşı, Mahkeme, bir takım delillerin Sözleşme ve Protokolleri tarafından korunan hak ve özgürlükler veya yasal şartlar ihlal edilerek elde edildiğine ilişkin temellendirilmiş bir iddia karşısında yerel mahkemelerin uygun bir yanıtının olmamasının, ilke olarak, özellikle delillerin mahkûmiyet için belirleyici bir öneme sahip olduğu durumlar dâhil olmak üzere, adil yargılanma gereklilikleri ile bağdaşmayacağı kanaatine varmaktadır (bk. yukarıda anılan Budak, § 80).
65. Somut davada, yukarıda anılan içtihat ışığında, Mahkemenin rolü, (i) başvuranın evinin aranmasının hukuka uygunluğuna veya buna bağlı olarak elde edilen delillerin kabul edilebilirliğine, doğruluğuna veya güvenilirliğine karşı ilk bakışta haklı görülen bir dava (prima facie case) öne sürüp süremediğini ve (ii) yerel mahkemelerin bu noktalar üzerinde yukarıda açıklanan şekilde kapsamlı bir inceleme yapıp yapmadığını belirlemektir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Mehmet Zeki Çelebi/Türkiye, no. 27582/07, § 51, 28 Ocak 2020). Bariz bir şekilde, bu tür bir incelemenin niteliği ve kapsamını değerlendiren ölçüt söz konusu delilin önemi doğrultusunda belirlenecektir: başvuranın mahkumiyetine ilişkin kanıtın rolü ne kadar önemliyse, yerel mahkemelerin incelemesi de o kadar sıkı olmalıdır (savunmanın bir tanığın sorgulanması taleplerine ilişkin olarak yerel mahkemelerin görevi bakımından benzer bir yaklaşım için bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Murtazaliyeva § 166, ve duruşmaya katılamayan bir tanık tarafından sunulan delile ilişkin olarak usuli güvenceler bakımından benzer bir yaklaşım için bk. Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık [BD], no. 26766/05 ve 22228/06, § 116, AİHM 2011).
66. Mahkeme, başvuranın ve avukatının, kendilerine göre, aramanın iç mevzuatın yasal gerekliliklerine uygun olarak yapılmadığına ilişkin olarak yerel mahkemelerin dikkatini çekmek için çeşitli vesilelerle yasal olanaklarını kullandığını özellikle göz önünde bulundurarak, yukarıdaki sorunun ilk bölümünün olumlu cevaplanması gerektiği kanaatindedir.
67. Dolayısıyla Mahkeme, yerel mahkemelerin ev aramasının hukuka uygunluğunun yanı sıra bulunan ve el konulan kanıtların kabul edilebilirliği, güvenilirliği ve niteliği konusunda kapsamlı bir inceleme yapıp yapmadığını değerlendirmelidir (bk. yukarıda anılan Budak, § 83). Ev araması sırasında bulunan ve başvuranın mahkûmiyetinde belirleyici olan delillerin temel rolü göz önüne alındığında, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin bu konuları mümkün olan en derin irdelemeye tabi tutmasının zorunlu olduğu kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Bosak ve Diğerleri/Hırvatistan, no. 40429/14 ve diğer 3 başvuru, § 80, 6 Haziran 2019). Ayrıca, tarafsız bir gözlemcinin, patlayıcı maddeler ile belgenin başvurana ait olduğu sonucuna varmasına neden olabilecek herhangi bir unsur içermemesi sebebiyle, Mahkeme, yerel mahkemelerin bunların başvuranla tam olarak nasıl ilişkilendirildiklerini bulmak için makul olan her olasılığı tüketme sorumluluğu altında olduklarını kaydetmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Kasparov ve Diğerleri/Rusya, no. 21613/07, § 64, 3 Ekim 2013). Her halükarda, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince ev aramasının ve arama sırasında elde edilen delillerin hukuka uygunluğu bakımından inceleme yapma yargılamayı yürüten mahkemenin sorumluluğundadır.
68. Bu bağlamda Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin Tunceli Ağır Ceza Mahkemesine başvuranın evinde yapılan “ön arama” ile gerçek aramayı yapan polislerin, gerçek aramaya katılan muhtarın ve ön aramanın yapıldığını kabul eden çoğunluğun ifadelerinin alınmasını talep eden istinabe yazıları gönderdiğini gözlemlemektedir.
69. Yargılamayı yürüten mahkemenin değerlendirmesine ilişkin olarak, Mahkeme, daha sonra Yargıtay tarafından bozulan ilk kararında, yargılamayı yürüten mahkemenin sadece aramanın “usulüne uygun” olduğuna karar verdiğini gözlemlemektedir (bk. paragraf 21). Fakat yargılamayı yürüten mahkeme polislerin ve muhtarın ifadelerinin duruşmanın başında alınmasına karar vermesine rağmen, alınan ifadelerin ilgililiğini hiçbir şekilde değerlendirmemiştir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Carmel Saliba, § 70). Daha da önemlisi, yargılamayı yürüten mahkemenin ikinci gerekçeli kararında ev aramasından veya tanıklar tarafından verilen ifadeler ile savunmanın aramanın yasallığına ilişkin iddiaları ve bundan elde edilen deliller hakkında hiçbir şekilde söz edilmemiştir. Benzer şekilde Yargıtay özet kararla, yargılamayı yürüten mahkemenin ikinci gerekçeli kararını onamıştır.
70. Ayrıca yargılamayı yürüten mahkeme başvuranın evinin aranması sırasında bulunan ve üstünde başvuranın parmak izi olmayan belgenin yanı sıra, başvuran ile patlayıcı maddeler arasındaki bağlantıyı incelemek için herhangi bir adım atmamıştır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Layijov/Azerbaycan, no. 22062/07, § 73, 10 Nisan 2014).
71. Böyle bir durum yerel mahkemelerin, aşırı derecede ağır bir hapis cezası vermeden önce, başvuranın yapılan aramanın hukuka uygunluğuna yönelik kendine özgü, yerinde ve önemli itirazlarına ve ayrıca bu aramadan elde edilen ana delillerin kabul edilebilirliğine, doğruluğuna ve güvenilirliğine ilişkin olarak cevaplar verdiklerini ve usule uygun olarak incelediklerini kanıtlayamamış oldukları anlamına gelmektedir.
72. Daha da önemlisi, yargılamayı yürüten mahkeme, - itiraz edilen delilin kabul edilebilirliğine dair hükümde bulunmasına sebebiyet verecek olan - delilin kanuna aykırılığına ilişkin olarak Anayasa ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan ilgili usuli güvenceleri uygulama yükümlülüğünü yerine getirememiştir. Mahkemeye göre, Sözleşme’nin 53. maddesi kapsamında, ana delillerin kabul edilebilirliği ve hukuka uygunluğuna ilişkin olarak Anayasa dâhil olmak üzere iç hukuk hükümlerince başvurana sağlanan güçlendirilmiş korumanın yerel mahkemelerce uygulanmadığına atfedilen önem göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu usuli eksikliğin, başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının bir bütün olarak adilliği üzerinde özel bir önemi bulunmaktaydı (bk. yukarıda anılan Budak, § 87).
73. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın esas delillerin hukuka uygunluğunun, kabul edilebilirliğinin, gerçekliğinin ve doğruluğunun özüne ilişkin savunmalarına, bu hususları usule uygun şekilde değerlendirdiklerini göstermeye haiz gerekçeler sunmayarak etkin usuli güvenceler sağlamaktan kaçınıyor gibi görünen yerel mahkemeler tarafından uygun bir yanıt verdiği kanaatine varamamaktadır.
74. Özet olarak, başvuranın evinin aranması sırasında bulunan ana delilin gerekli usuli güvencelere uymadan kullanılması başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarını haksız kılmıştır (bk. Botea/Romanya, no. 40872/04, §§ 42-43, 10 Aralık 2013).
75. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ76. Başvuran son olarak, 28 Nisan 2015 tarihli görüşlerinde ilk defa Yargıtayın duruşma talebini haksız yere reddetmesi nedeniyle davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkında şikâyette bulunmuştur.
77. Mahkeme, başvurunun bu kısmının süresi dışında yapılmış olduğuna kanaat getirerek, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI78. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat79. Başvuran, maddi tazminat kapsamında, ceza infaz kurumunda kaldığı seksen dört aylık süreye ait asgari ücret miktarı ve ilgili ceza infaz kurumunda barındırıldığı dönemde oluşan masraflar için 50.000 avro talep etmiştir. Ayrıca başvuran, 75.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
80. Hükümet bu iddialara itiraz etmiş ve Mahkemeyi bunları reddetmeye davet etmiştir.
81. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir. Ancak Mahkeme, somut davada tespit ettiği iki farklı ihlal ışığında, manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, başvurana 10.000 avro ödenmesine hükmetmiştir. Buna karşın Mahkeme, en uygun tazmin şeklinin başvuranın, talep etmesi hâlinde, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağını yinelemektedir (bk Soytemiz/Türkiye, no. 57837/09, §§ 63-64, 27 Kasım 2018).
Masraflar ve giderler82. Başvuran, aynı zamanda, avukatlık masrafları için 3.500 avro, Mahkeme önünde gerçekleşen diğer masraf ve giderler içinse 1.000 avro ödenmesini talep etmiştir. Başvuran, bu taleplerini desteklemek amacıyla, Tunceli Barolar Birliğinin asgari ücret baremine atıfta bulunmuştur.
83. Hükümet, başvuranın masrafların gerçekten ödendiğini gösteren herhangi bir kanıt sunmadığını öne sürerek bu iddialara itiraz etmiştir.
84. Mahkeme içtihadına göre, başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri ve aynı zamanda başvuranın avukatına Mahkemenin adli yardımı kapsamında hâlihazırda 850 avro ödenmiş olduğunu göz önünde bulundurarak başvuranın talebini reddetmiştir.
Gecikme Faizi85. Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasının uygun olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 10.000 (on bin) avro ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 19 Ekim 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan