AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YILDIZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 39543/11)
KARAR
STRAZBURG
1 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Yıldız ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Eylül 2019 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, üç Türk vatandaşı olan Sabahattin Yıldız, Murat Yıldız ve Ramazan Bayram’ın (“başvuranlar”) 20 Mayıs 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 39543/11) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Adana Barosuna bağlı avukatlar S. Aracı Bek ve T. Bek tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranların ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyet, 15 Aralık 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuranlar sırasıyla 1986, 1974 ve 1964 doğumlu olup, Adana’da ikamet etmektedirler.
5. Adana Cumhuriyet Savcılığı, 30 Ekim 2007 tarihinde, başvuranları ve diğer on dört kişiyi, silahlı bir çatışma sırasında güvenlik güçleri tarafından öldürülen eski bir PKK (yasa dışı silahlı bir örgüt, Kürdistan İşçi Partisi) üyesinin cenaze töreni ve basın açıklaması sırasında 2 Ekim 2007 tarihinde gerçekleştirdikleri eylemleri nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan iddianame düzenlemiştir. Adana Cumhuriyet Savcısı, ilgilileri, aynı zamanda, söz konusu cenaze töreninde yasa dışı sloganlar atmakla suçlamıştır.
6. Adana Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 24 Aralık 2008 tarihinde, başvuranları, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun”) 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, verdiği kararda, diğerlerinin yalnızca cenaze törenine katılmalarına rağmen, bazı sanıkların hem basın açıklamasına hem de bir PKK üyesinin cenaze törenine katıldıklarını belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ihtilaf konusu basın açıklaması sırasında yapılan bir konuşmanın içeriği, geçit töreni sırasında atılan sloganlar, taşınan pankart ve dövizler, PKK bayrağının önünde çekilen fotoğraflar ve cenaze töreni sırasında sarf edilen sözlerin, bir bütün olarak ele alındığında, teröre teşvik ve PKK lehine bir propaganda olarak değerlendirildiği kanaatine varmıştır.
7. Yargıtay, 24 Aralık 2008 tarihinde, başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
8. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Temmuz 2012 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesini dikkate alarak (aşağıdaki 12. paragraf) ve söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesine dayanarak, başvuranlar hakkında verilen cezaların infazının ertelenmesine karar vermiş ve 21 Aralık 2012 tarihinde, mahkûmiyet kararının icrasının ertelenmesine hükmetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
9. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ [Yukarıdaki fıkra uyarınca] meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. (...) ”
10. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun’la değiştirilmesinin ardından, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) ”
11. Bu hüküm, 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren, 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren aşağıdaki gibidir:
“ Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (...) ”
B. 6352 Sayılı Kanun
12. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 sayılı Kanun (“6352 sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla işlenen bir suç nedeniyle para cezasının ya da beş yılın altında bir hapis cezasının verilmesinden ibaret olan, kesinleşen her türlü cezanın infazının, bu türden bir cezayla cezalandırılan suçun 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenmesi koşuluyla, üç yıllık bir süre boyunca ertelenmesini öngörmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. VE 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuranlar, haklarında verilen mahkûmiyet kararının, toplantı özgürlüğü ve ifade özgürlüğü haklarına ihlal teşkil etmesinden yakınmaktadırlar. Başvuranlar bu bağlamda iddialarını desteklemek için Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerini ileri sürmektedirler.
14. Mahkeme, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatarak (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), bu şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesinin uygun olacağı kanısına varmaktadır.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
15. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ve başvuranların mağdur sıfatının bulunmamasına ilişkin iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Bir yandan, Hükümet, Ağır Ceza Mahkemesinin, 21 Aralık 2012 tarihli kararıyla, ilgililer hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine hükmederek kararını gözden geçirmesi nedeniyle, ilgililerin Anayasa Mahkemesine başvurmaları gerektiğini iddia etmektedir. Diğer yandan, Hükümet, başvuranların kendileri hakkında verilen cezaların infazının ertelenmesinden yararlanmaları nedeniyle bundan böyle mağdur sıfatına sahip olmadıklarını ileri sürmektedir.
16. Başvuranlar, Hükümetin iddialarına cevap vermemişlerdir.
17. Mahkeme, birinci itiraza ilişkin olarak, daha önce, 6352 sayılı Kanun’la öngörülen cezaların infazının ertelenmesinin, davanın esasına ilişkin bir gözden geçirme değil, 3713 sayılı Kanun’a dayanarak verilen ve kesinleşen cezaların süresiyle ilgili bir değişiklik teşkil ettiği kanısına vardığını hatırlatmaktadır (Öner ve Türk/Türkiye, No. 51962/12, § 17, 31 Mart 2015). Somut olayda, iç hukuktaki yargılama, Yargıtayın 24 Aralık 2008 tarihli kararıyla sona ermiş ve dolayısıyla, başvuranlar hakkında verilen cezalar Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruya ilişkin hükümlerin yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden önce kesinleşmiştir. Bu nedenle, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazı reddetmektedir.
18. İkinci itiraz ile ilgili olarak, Mahkeme, cezanın infazının ertelenmesi tedbirinin, ilgililerin ifade özgürlüğünü kullanmalarından doğan ihlal nedeniyle, doğrudan zarara maruz kaldıkları ceza yargılamasının sonuçlarını telafi ettiği veya önlediği şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Aslı Güneş/Türkiye (kk.), No. 53916/00, 13 Mayıs 2004, Yaşar Kaplan/Türkiye, No. 56566/00, §§ 32 ve 33, 24 Ocak 2006 ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Bu nedenle, söz konusu itirazın da reddedilmesi gerekmektedir.
19. Mahkeme öte yandan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
20. Başvuranlar, hapis cezasına mahkûm edilmelerinin ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini ileri sürmektedirler.
21. Hükümet, şayet bir müdahalenin varlığının Mahkeme tarafından kabul edilmesi gerekiyorsa, başvuranların ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına yönelik bu müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuranlar, bir PKK üyesinin cenaze töreninin etrafında düzenlenen toplantılara katılmışlar ve bu yasa dışı örgüt lehine sloganlar atmışlardır. Hükümet, bu nedenle, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu belirtmektedir.
22. Mahkeme somut olayda, başvuranların bazı gösterilerde gerçekleştirdikleri eylemleri nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan cezaya mahkûm edilmelerinden şikâyet ettiklerini ve bu mahkûmiyet kararının icrasının 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca ertelendiğini kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranlar hakkında verilen cezaların ve bu cezaların infazının ertelenmesinin, bunların yaratabileceği caydırıcı etki dikkate alındığında, ilgililerin ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale teşkil ettiği kanısına varmaktadır (Erdoğdu/Türkiye, No. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI, ve yukarıda anılan Ergündoğan kararı, § 26; ayrıca bk., aksi yönde bir karar için (a contrario), Otegi Mondragon/İspanya, No. 2034/07, § 60, AİHM 2011).
23. Mahkeme ayrıca, bu müdahalenin kanunla, yani 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini gözlemlemektedir.
24. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Belge/Türkiye (No. 50171/09, §§ 31, 34 ve 35, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, başvuranların ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına yönelik müdahalenin “gerekliliğinin” somut olayda ikna edici bir şekilde ortaya konulup konulmadığını değerlendirmek için, kendi içtihadı uyarınca, ilgililerin cezai mahkûmiyetlerine dayanak olarak, özellikle Türk mahkemeleri tarafından kabul edilen gerekçeye göre karar vermesi gerektiğini belirtmektedir (Gözel ve Özer/Türkiye, No. 43453/04 ve 31098/05, § 51, 6 Temmuz 2010).
25. Mahkeme, somut olayda, yerel mahkemelerin ilgilileri yapılan bir konuşmanın içeriği, atılan sloganlar, taşınan pankart ve dövizler, PKK bayrağının önünde çekilen fotoğraflar ve ihtilaf konusu kamuya açık toplantılar sırasında sarf edilen sözler nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan suçlu bulduklarını kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranlara ve ayrıca ilgililerle aynı bağlamda suçlanan ve mahkûm edilen diğer kişilere ayrı ayrı atfedilebilir olan ve suç teşkil eden olay ve davranışları belirtmediğini tespit etmektedir.
26. Her halükârda, Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesinin kararında veya bu mahkemenin kararını onayan Yargıtayın kararında, yapılan konuşmaların, sarf edilen sözlerin, atılan sloganların, taşınan pankart ve dövizlerin ve ihtilaf konusu kamuya açık toplantılar boyunca çekilen fotoğrafların, bunların içerikleri, hangi bağlamda gerçekleştirildikleri ve zarar verici nitelikleri dikkate alındığında, şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya teşvik içerdikleri ya da Mahkemeye göre dikkate alınması gereken esas unsur olan nefret söylemi teşkil ettikleri kanaatine varılıp varılamayacağı hakkında yeterli bir açıklamada bulunulmadığını tespit etmektedir (Mart ve diğerleri/Türkiye, No. 57031/10, § 32, 19 Mart 2019).
27. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak, ulusal makamlar tarafından başvuranlar hakkında alınan tedbirlerin, zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevap vermediği, her hâlükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
28. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
29. Başvuranlar, ayrı olarak, maruz kaldıkları kanısına vardıkları maddi zarar için 5.000 avro (EUR) ve manevi zarar için 5.000 avro talep etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, avukatları ile aralarında imzaladıkları avukat ücret sözleşmesini sunarak, temsil masrafları için 5.252 avro talep etmektedirler. Başvuranlar buna ek olarak, tercüme masrafları için 174 avro talep etmektedirler. İlgililer, bu son talebe ilişkin olarak herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamaktadırlar.
30. Hükümet, maddi zarar için sunulan talebin ilgili belgelerle desteklenmediğini ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Manevi zarar için sunulan talebe ilişkin olarak, Hükümet, bu talebin iddia edilen ihlalle bir nedensellik bağı sunmadığını ve her halükârda, desteklenmediğini ve aşırı olduğunu ve Mahkemenin içtihadı çerçevesinde ödenmesine karar verilen meblağlara karşılık gelmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, masraf ve giderlerle ilgili talebe ilişkin olarak, başvuranların bu iddiayı destekleyecek herhangi bir belge veya kanıtlayıcı unsur sunmadıklarını ifade etmektedir.
31. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmakta ve buna ilişkin talebi reddetmektedir. Buna karşın Mahkeme, başvuranların her birine, ayrı olarak, manevi tazminat olarak 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, avukatlık masraflarına ilişkin olarak, başvuranlara müştereken 1.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, tercüme masraflarına ilişkin taleple ilgili olarak, elinde bulunan belgeleri ve kendi içtihadını dikkate alarak, başvuranların bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgeleri sunmamalarından dolayı bu talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) Davalı Devlet tarafından başvuranlara, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağların ödenmesi gerektiğine:
i. Manevi tazminat olarak, başvuranların her birine ayrı ayrı, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro) ;
ii. Başvuranların tamamına müştereken, kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 1.000 avro (bin avro) ;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 1 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy