AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YORULMAZ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 41400/19)
KARAR
STRAZBURG
8 Ekim 2024
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yorulmaz / Türkiye davasında,
Başkan
Pauliine Koskelo,
Hâkimler
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1975 doğumlu ve Adıyaman’da ikamet eden, Mahkeme önünde Adıyaman Barosuna kayıtlı Avukat B. Temel tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Bayram Yorulmaz (“başvuran”) tarafından 26 Temmuz 2019 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 41400/19);
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”), Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı;
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri;
Bölüm Başkanı tarafından müdahil olma izni verilen İfade Özgürlüğü Derneği tarafından sunulan yorumları;
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı itirazının reddedildiği kararı dikkate alarak,
17 Eylül 2024 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Somut başvuru, başvuranın hapis cezasına mahkûm edilmesi ile birlikte hükmün açıklanmasının geri bırakılması tedbirine ilişkindir. Başvuran Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir.
2. Söz konusu dönemde başvuran Adana adliyesinde bir devlet memuruydu.
3. 2 Haziran 2017 tarihli bir iddianameyle, Adıyaman savcısı, başvuranı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca devlet memuruna hakaret etmekle suçlamıştır. İddianamede başvuranın Facebook hesabında, olay tarihindeki Başbakana iki adet tablo verildiğini gösteren iki fotoğraf paylaştığını ve şu cümleyi eklediği iddia edilmiştir: “Ölüme mahkum ettikleri insanların tablolarının, sırıta sırıta hediye olarak alıp veriyorlar... Ne bu şimdi? Yüzsüzlük? Arsızlık? Sapıklık?”
4. 6 Şubat 2018 tarihinde Adıyaman 1. Asliye Ceza Mahkemesi, TCK’nin 125 §§ 1, 3 (a) ve 4 maddesine dayanarak başvuranı on bir ay yirmi gün hapis cezasıyla cezalandırmış ve ardından Ceza Muhakemesi Kanununun (“CMK”) 231 § 5 maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (bu hükmün metni için bk. Durukan ve Birol/Türkiye, no. 14879/20 ve 13440/21, § 23, 3 Ekim 2023) ve başvuranın beş yıllık bir gözetim sürecine tabi tutulmasına karar vermiştir. Asliye Ceza Mahkemesi verdiği kararın gerekçesinde başvuranın paylaşımındaki “Ölüme mahkum ettikleri insanların tablolarının, sırıta sırıta hediye olarak alıp veriyorlar” şeklindeki cümlenin düşünce ve siyasi eleştiri ifadesi olarak değerlendirilebileceğini; ancak, ardından gelen “Yüzsüzlük, Arsızlık, Sapıklık” ifadelerinin mağduru halkın gözünde küçük düşüren ve onuruna, şerefine ve saygınlığına zarar veren nitelikte olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, Asliye Ceza Mahkemesi, bu kelimelerin bir devlet memuruna hakaret suçunu teşkil ettiğine karar vermiştir.
5. 6 Şubat 2018 tarihinde başvuran Asliye Ceza Mahkemesi kararına itiraz etmiştir. 3 Nisan 2018 tarihinde Adıyaman 1. Asliye Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını reddetmiş, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair ilgili gerekçelerin gösterildiğini belirtmiştir.
6. 24 Mayıs 2018 tarihinde başvuran Türkiye Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş, Facebook üzerinden yaptığı ve bir siyasetçiye ilişkin kendi eleştirel fikirlerini içerdiğini düşündüğü paylaşıma dayanan mahkumiyetinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğinden şikâyet etmiştir. Başvuranın bireysel başvuru formunda, söz konusu ceza yargılamalarının her bir aşamasının bir özeti ve bu bağlamda verilen ilgili tüm kararlar yer almaktaydı.
7. 26 Şubat 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi başvuranın bireysel başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiş, iddiaların temellendirilmemiş olduğunu kaydetmiştir.
8. Başvuran, Sözleşme’nin 9 ve 10. maddelerine dayanarak, mahkumiyeti nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
9. Dava konusu olayların hukuki açıdan nitelendirilmesi hususunda yetkili olan Mahkeme (bk. Radomilja ve Diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), bu şikâyetin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
Kabul edilebilirlik hakkında10. Hükümet, birkaç ilk itirazda bulunmuştur. Öncelikle başvuranın mağdur sıfatına itiraz etmiş, açıklanması geri bırakılan hükmün herhangi bir yükümlülük veya kısıtlama getirmediğini vurgulamıştır. Hükümet, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının başvuranın rızasıyla verildiğini ve açıklanması geri bırakılan hükmün süresi dolduğunda mahkumiyetin ilgili sonuçlarıyla birlikte silineceğini belirtmiştir. Hükmün geri bırakılma süresi sona ermeden önce verilmiş olması halinde başvuran itiraz etme imkanına sahip olacaktır.
11. Bununla birlikte Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu savunmuştur. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranın Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvurunun, başvuranın şikayetlerini destekler nitelikte delil ve açıklama sunma yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesiyle açıkça dayanaktan yoksun olduğundan kabul edilemez olduğuna karar verildiğini belirtmiştir. Bu nedenle Hükümet, geçerli kural ve usullere uygun bir şekilde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapamadığından dolayı, başvuranın iç hukuk yollarını tükettiğinin söylenemeyeceğini iddia etmiştir.
12. Son olarak Hükümet, başvuranın şikayetlerini ulusal düzeyde yapma imkanına sahip olduğunu; yerel mahkemelerin başvuranın şikayetlerini usulüne uygun şekilde, usuli kurallar ve ikincillik ilkesine uygun olarak incelediğini belirtmiştir. Hükümet, başvuranın şikayetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu vurgulayarak Mahkemeyi başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmiştir.
13. Başvuranın mağdur sıfatına istinaden yapılan itiraz hususunda Mahkeme, benzer itirazları halihazırda incelediğini ve reddettiğini kaydetmektedir (bk. Durukan ve Birol/Türkiye, no. 14879/20 ve 13440/21, §§ 43, 44 ve 57, 3 Ekim 2023, ve Üçdağ/Türkiye, no. 23314/19, §§ 58, 76 ve 77, 31 Ağustos 2021). Dolayısıyla Mahkeme, aynı gerekçelerle, bu itirazı reddeder.
14. İç hukuk yollarının tüketilmemesi hakkındaki itiraza ilişkin olarak Mahkeme, benzer itirazları halihazırda ele aldığını kaydetmektedir (bk., diğerlerinin yanı sıra, yukarıda anılan Durukan ve Birol, §§ 39 ve 42, ve burada yapılan atıflar). Mahkeme, somut davada, başvuranın Anayasa Mahkemesine sunduğu başvuru formunda ifade özgürlüğü hakkına atıf yaptığını ve bir siyasetçiye dair siyasi görüşlerini içeren gönderi nedeniyle mahkûm edilmesinin bu hakkını ihlal ettiğini belirttiğini gözlemlemektedir. Ayrıca başvuran, ceza yargılamaları boyunca atılan tüm adımlar ve verilen kararların bir özetini sunmuş, başvurusuna eklediği ilgili belgelere atıf yapmıştır (bk. yukarıdaki 6. paragraf). Mahkeme, başvuranın ilgili tüm olgusal unsurları Anayasa Mahkemesine ilettiği ve bu mahkemenin ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine dair iddialarını incelemesi için yeterince gerekçelendirilmiş şikayetler hazırladığı kanaatindedir (aynı yerde § 42 ile benzer yönleri bakımından karşılaştırınız). Dolayısıyla, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi hakkındaki itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
15. Başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olup olmadığının belirlenmesinde, Mahkeme, Hükümetin bu bağlamda öne sürdüğü argümanların, başvurunun Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilirlik bakımından değil esas bakımından incelenmesini gerektiren sorunları gündeme getirdiği kanaatindedir (bk. yukarıda anılan Durukan ve Birol, § 45, ve burada yapılan atıflar).
16. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir.
Esas hakkında Tarafların beyanları17. Başvuran, Facebook hesabında paylaştığı bir gönderi nedeniyle mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Yargılamaların sonucunda verilen, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin olarak caydırıcı etki meydana getirdiğini ileri sürmüştür.
18. Hükümet, ivedilikle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla sonuçlanan ceza yargılamalarının başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanması açısından caydırıcı bir etki meydana getirdiğinin söylenemeyeceğini vurgulamıştır. Hükümet başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edilmediğini belirtmiş, hükmün şartlı geri bırakılması nedeniyle adli siciline hiçbir mahkumiyetin eklenmediğinin altını çizmiştir. Dolayısıyla Hükümet, ceza yargılamaları ve mahkûmiyet kararının hiçbir olumsuz yasal sonuca veya caydırıcı etkiye neden olmadığını ileri sürmüştür.
19. Mahkemenin müdahale olduğunu tespit etmesi halinde, Hükümet, söz konusu müdahalenin açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik kriterlerine uygun bir şekilde Ceza Kanunun 125 §§ 1, 3 (a) ve 4 maddesinde öngörüldüğünü belirtmiştir.
20. Ayrıca Hükümet, söz konusu müdahalenin, başkalarının itibar ve haklarının korunmasına ilişkin meşru amaçlar izlediğini ifade etmiştir.
21. Son olarak Hükümet, maddi dayanağa sahip bir eleştiri olduğunun söylenemeyeceği ve zamanın Başbakanına dair hakaret ve küfür içerdiği kanaatinde oldukları dava konusu gönderinin içeriğine ilişkin olarak, yerel mahkemelerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ile karşı tarafın özel hayata saygı hakkı arasında adil bir denge kurduğu görüşündedir. Hükümet, dava konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaç açısından orantılı olduğu sonucuna varmıştır.
Mahkemenin değerlendirmesi22. Mahkeme, başvuranın mahkumiyeti ile birlikte beş yıllık bir denetim süresine tabi tutularak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının, caydırıcı bir etki meydana getirmiş olabileceği nedeniyle, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı açısından bir müdahale teşkil ettiğini değerlendirmiştir (bk. yukarıda anılan Durukan ve Birol, § 56; Vedat Şorli/Türkiye, no. 42048/19, § 41, 19 Ekim 2021; ve yukarıda anılan Üçdağ, § 75).
23. Somut davada Mahkeme, öncelikle, başvuranın mahkumiyetinin yasal dayanağı olduğu, bu dayanağın Ceza Kanununun 125 §§ 1, 3 (a) ve 4 maddesi ve CMK’nin 231. maddesi olduğu konusunda taraflar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmadığını kaydetmektedir. CMK’nin 231. maddesi hükmünün kanun niteliği hususunda şüpheleri olsa da (bk. yukarıda anılan Durukan and Birol, §§ 66 ve 67), Mahkeme, müdahalenin gerekliliği konusunda vardığı sonuçlar ışığında bu soru hakkında karar vermeye gerek olmadığı görüşündedir (bk. aşağıdaki 25-28. paragraflar).
24. Mahkeme, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi uyarınca meşru amaç izlediğini, yani başkalarının itibar veya haklarını korumayı amaçladığını kabul eder.
25. Müdahalenin gerekliliği hususunda Mahkeme, gizliliğin korunması ve ifade özgürlüğüne dair içtihadından doğan, diğerlerinin yanı sıra Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], no. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (alıntılar)) ve Tarman/Türkiye (no. 63903/10, §§ 36-38, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatır. Mahkeme, yerel makamların başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ve karşı tarafın itibarını koruma hakkını karşılıklı olarak değerlendirip değerlendirmediği konusunu içtihadında yer verilen kriterler (bk. yukarıda anılan Tarman, § 38) doğrultusunda incelemek için, esasen ulusal mahkeme tarafından belirtilen gerekçeye dikkat edilmesi gerektiğini belirtmektedir.
26. Somut davada Mahkeme, başvuranın Facebook hesabında paylaştığı, zamanın Başbakanı aleyhindeki ifadelerin, esasen bu Başbakanın tavırlarını şu cümle ile kınadığını kaydetmektedir: “Ölüme mahkum ettikleri insanların tablolarının, sırıta sırıta hediye olarak alıp veriyorlar... Ne bu şimdi? Yüzsüzlük? Arsızlık? Sapıklık?”. Ayrıca Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesinin 6 Şubat 2018 tarihli kararında başvuranın kullandığı “Yüzsüzlük? Arsızlık? Sapıklık?” ifadelerinin Başbakanı halkın gözünde küçük düşürür nitelikte olduğunu ve onuruna, şerefine ve saygınlığına zarar verdiğini; bu ifadelerin konumu nedeniyle bir devlet memuruna hakaret suçunu teşkil ettiğini değerlendirdiğini gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 4. paragraf).
27. Mahkeme, içtihadında yer verilen ilgili tüm kriterler dikkate alındığında (bk. yukarıda anılan Tarman, § 38), Asliye Ceza Mahkemesinin kararında belirttiği bu gerekçenin, bu mahkemenin başvuranın ifade özgürlüğü hakkı ve karşı tarafın özel hayata saygı hakkı arasında adil bir denge kurduğuna karar verilmesine izin vermediği kanaatindedir. Özellikle Başbakanın bir siyasetçi olarak statüsü, başvuranın dava konusu sosyal medya gönderisinin bağlamı, ve hükmün açıklanması geri bırakılmış olsa bile bu mahkumiyet kararının başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanması üzerinde meydana getirebileceği caydırıcı etkiyi göz önünde bulunduran Mahkeme; söz konusu kararın, zamanın Başbakanının özel hayata saygı hakkının, davanın kendine has koşullarında, hakkında verilen mahkumiyet kararı nedeniyle başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi haklı kılıp kılamayacağı sorusuna dair tatmin edici bir analiz sağlamadığı kanaatindedir (Ömür Çağdaş Ersoy/Türkiye, no. 19165/19, §§ 49-62, 15 Haziran 2021).
28. Yukarıdaki açıklamalar ışığında Mahkeme, somut davanın koşullarında, ulusal makamların söz konusu menfaatler arasında, içtihadında yer verilen kriterlere göre bir denge kuramadığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla bu müdahalenin Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinin amaçları doğrultusunda “demokratik bir toplumda gerekli olduğu” gösterilememiştir (aynı yerde § 63 ile benzer yönleri bakımından karşılaştırınız).
29. Dolayısıyla, somut davada, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
30. Başvuran, 20.000 Türk lirası (TRY) (ilgili tarihte yaklaşık olarak 2.216 avro (EUR)) manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Ek olarak, avukatlık ücretleri de dâhil olmak üzere, masraf ve giderleri karşılığında 16.000 TL talep etmiştir. Bu talebi destekler nitelikte, başvuran ve avukatı tarafından imzalanan, başvuranın 10.000 TL (ilgili tarihte yaklaşık 1.458 avro) ve 5.000 TL (ilgili tarihte yaklaşık 729 avro) ödeyeceğini belirten, 2 Mart 2020 tarihli ve iki ayrı avukatlık ücreti anlaşması sunmuştur. Başvuran ayrıca Anayasa Mahkemesine başvuru ücreti olarak 299,90 TL (ilgili tarihte yaklaşık 52 avro) ödediğini gösteren bir fatura ile çeviri ücreti olarak 590 TL (ilgili tarihte yaklaşık 65 avro) ödediğini gösteren başka bir fatura sunmuştur.
31. Hükümet bu tazminat taleplerini dayanaksız ve aşırı bularak itiraz etmiştir.
32. Mahkeme, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak talep edilen 2.216 avronun tamamının başvurana ödenmesine hükmetmiştir. Masraf ve giderler bakımından ise Mahkeme, elinde bulunan belgeleri dikkate alarak, bu başlık altında başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 1.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;(a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:
(i) Manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 2.216 avro (iki bin iki yüz on altı avro) ödenmesine;
(ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 8 Ekim 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Pauliine Koskelo
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan