AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YURTDAŞ VE SÖYLEMEZ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 9662/10)
KARAR
STRAZBURG
19 Kasım 2019
İşbu karar kesindir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Yurtdaş ve Söylemez / Türkiye davasında,
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 22 Ekim 2019 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşları olan Süleyman Yurtdaş ve Özgür Söylemez’in (“başvuranlar”) 15 Ocak 2010 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 9662/10) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Tunceli Barosuna bağlı Avukat B. Yıldırım tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar özellikle, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.
4. Bu şikâyet, 5 Mayıs 2014 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
5. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, bu itirazın reddine karar vermiştir.
oLAY VE OLGULAR DAVANIN KOŞULLARI
6. Süleyman Yurtdaş ve Özgür Söylemez, sırasıyla, 1971 ve 1973 doğumlu olup, Tunceli’de ikamet etmektedirler.
7. Demokratik Toplum Partisinin (“DTP”) milletvekili ve Yerel Şubesinin Başkanı, 16 Eylül 2008 tarihinde, aralarında başvuranların da bulunduğu yüz kişilik bir grubun önünde basın açıklaması yapmışlardır. Bu açıklama sırasında, bazı kişiler “biji serok Apo[1]” şeklinde sloganlar atmışlardır.
8. Cumhuriyet Savcısı, 4 Kasım 2008 tarihinde, başvuranları suçlamış ve Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesine dayanarak ilgililerin mahkûm edilmesini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, ilgilileri, diğerlerinin yanı sıra, “biji serok Apo” şeklinde slogan atmakla ve terör örgütünün liderini övmekle suçlamıştır. Dava, Tunceli AsliyeCeza Mahkemesi (“Asliye Ceza Mahkemesi”) tarafından incelenmiş ve bu mahkeme huzurunda Özgür Söylemez ihtilaf konusu sloganı attığını kabul etmiştir. Özgür Söylemez, Abdullah Öcalan’ın Kürt halkının lideri olduğunu ve “biji serok Apo” sözlerini ifade etmenin bir suç teşkil etmediğini, ancak ifade özgürlüğünün kapsamına girdiği şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğünü eklemiştir. Süleyman Yurtdaş ise Asliye Ceza Mahkemesi önündeki duruşmalar sırasında, suçlamaları reddetmiş ve “biji serok Apo” şeklinde slogan attığını kabul etmemiştir.
9. Asliye Ceza Mahkemesi, 8 Aralık 2009 tarihinde, Özgür Söylemez’in itirafına ve Süleyman Yurtdaş’ın söz konusu sloganı haykırmak üzere olduğunun görüldüğü video kayıtlarına dayanarak, başvuranları “biji serok Apo” şeklinde slogan atmaktan ve böylelikle Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesi anlamında suçu ve suçluyu övme suçunu işlemekten suçlu bulmuştur. Asliye Ceza Mahkemesi, Süleyman Yurtdaş’ı yirmi beş gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Söz konusu mahkeme, ilgilinin ekonomik durumunu dikkate almasının ardından, bu cezanın 500 Türk lirası (TRY), yaklaşık 225 avro[2] (EUR) tutarında para cezasına çevrilmesine karar vermiştir. Özgür Söylemez, yeniden suç işleme eğilimi göstermesi durumu göz önünde bulundurularak, otuz gün hapis cezasına çarptırılmıştır. İlgilinin cezası, ekonomik durumunun dikkate alınmasının ardından, 600 TRY (yaklaşık 270 avro) tutarında para cezasına çevrilmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, verilen para cezalarının 2.000 TRY tutarının altında olduğu gerekçesiyle, kararının kesinleştiğini belirtmiştir.
10. Asliye Ceza Mahkemesi, 3 Aralık 2013 tarihinde, 6352 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesini dikkate alarak, kararı resen incelemiş, bu Kanun’un geçici 1. maddesi uyarınca kararın icrasının ertelenmesine ve başvuranların üç yıllık bir denetim süresine tabi tutulmalarına karar vermiş ve bu sürenin sonunda, başvuranların bu türden yeni bir suç işlememeleri halinde, davalarının ortadan kalkacağını belirtmiştir. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
11. Türk Ceza Kanunu’nun (26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) 215. maddesi, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle aşağıdaki gibidir:
“ İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır ”.
12. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 sayılı Kanun, 2 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde ve 3. fıkrasında, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla işlenen bir suç nedeniyle para cezasının ya da beş yılın altında bir hapis cezasının verilmesinden ibaret olan, kesinleşen her türlü cezanın infazının, bu türden bir cezayla cezalandırılan suçun 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenmesi koşuluyla, üç yıllık bir süre boyunca ertelenmesini öngörmektedir.
13. Söz konusu Kanun’un geçici 2. maddesinin 3. fıkrası, üç yıllık bir denetim süresinin uygulanmasını düzenlemektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
14. Başvuranlar, “biji serok Apo” şeklindeki sözleri sarf ettikleri gerekçesiyle mahkûm edilmelerinin, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini belirtmektedirler. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“ 1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir. ”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
15. Hükümet, başvuranların yerel mahkemeler tarafından verilen cezanın infazının ertelenmesine ilişkin kararları bakımından mağdur sıfatına sahip olmadıklarını belirterek, yalnızca bir kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir.
16. Başvuranlar bu itiraz hakkında herhangi bir görüş bildirmemektedirler.
17. Mahkeme, Sözleşme’nin gerekliliklerine ilişkin bir ihlalin varlığının, zararın bulunmaması halinde bile düşünülmesi nedeniyle, Sözleşme’nin 34. maddesinde yer alan “mağdur” ifadesinin ihtilaf konusu eylemin veya ihmalin doğrudan ilgilendirdiği kişiyi belirttiği ve söz konusu zararın yalnızca Sözleşme’nin 41. maddesi kapsamında bir rol oynadığı yönündeki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bir başvuranın lehine bir kararın verilmesi ya da tedbirin uygulanması, ilke olarak yalnızca, ulusal makamların açıkça ya da özünde Sözleşme’nin ihlal edildiğini kabul etmeleri ve sonrasında bu ihlali telafi etmeleri halinde ilgilinin “mağdur” sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli olmaktadır (Murray/Hollanda [BD], No. 10511/10, § 83, 26 Nisan 2016).
18. Mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi, cezanın infazının ertelenmesinin, ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi nedeniyle ilgili tarafından doğrudan maruz kalınan ceza yargılamasının sonuçlarını önleyecek veya giderecek nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır (bk., Kürkçü/Türkiye, No. 43996/98, § 23, 27 Temmuz 2004, ve, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin olarak, Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 17, 17 Nisan 2018). Bu nedenle, söz konusu itirazı reddetmek gerekmektedir.
19. Mahkeme, öte yandan, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
20. Başvuranlar, şikâyetlerini tekrarlamaktadırlar.
21. Hükümet, müdahalenin kanunla öngörüldüğünü belirtmekte, ancak “müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğine” ilişkin olarak, bunun değerlendirmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadır.
22. Mahkeme her şeyden önce, sloganlar atmanın ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasının ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır (Savgın/Türkiye, No. 13304/03, § 40, 2 Şubat 2010). Mahkeme, ihtilaf konusu ceza yargılamasının, cezai mahkûmiyet kararının ve denetim süresiyle birlikte infazın ertelenmesi kararının yaratabileceği caydırıcı etki dikkate alındığında, bunların ilgili tarafından ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına yönelik bir müdahale olarak değerlendirildiği kanısına varmaktadır (Kılıç ve Eren/Türkiye, No. 43807/07, § 22, 29 Kasım 2011 ; denetim süresinin etkileriyle ilgili olarak, bk., mutatis mutandis, Çetin/Türkiye, No. 42779/98, § 24, 20 Aralık 2005).
23. Mahkeme, bu müdahalenin Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesiyle öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, ulusal güvenliğin ve kamu düzeninin korunması yönünde meşru bir amaç izlediğini gözlemlemektedir (diğer kararlar arasından, Kılıç ve Eren/Türkiye, No. 43807/07, § 22, 29 Kasım 2011, Bülent Kaya/Türkiye, No. 52056/08, § 35, 22 Ekim 2013). Geriye, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını tespit etmek kalmaktadır.
24. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “gerekli” sıfatı, “zorunlu bir sosyal ihtiyacın” varlığını gerektirmektedir. Sözleşmeci Devletler, bu türden bir ihtiyacın varlığına ilişkin bir kanaate varmak için belirli bir takdir yetkisinden yararlanmaktadırlar, ancak bu takdir yetkisiyle birlikte, hem kanun hem de bağımsız bir mahkeme tarafından verildiğinde bile bu kanunu uygulayan kararlar üzerinde Avrupa denetimi uygulanmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, bir “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığı hususunda son olarak karar verme yetkisine sahiptir (Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], No. 33348/96, § 88, AİHM 2004‑XI, Mariya Alekhina ve diğerleri/Rusya, No. 38004/12, § 200, 17 Temmuz 2018).
25. Mahkeme, bu denetimi uygularken, ulusal mahkemelerin yerine geçmekle görevli değildir, ancak bu mahkemelerin kendi takdir yetkileri uyarınca verdikleri kararları Sözleşme’nin 10. maddesi açısından denetlemekle görevlidir (Kość/Polonya, No. 34598/12, § 37, 1 Haziran 2017). Buradan, Mahkemenin sadece davalı Devletin bu takdir yetkisini iyi niyetle, özenle ve makul şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetinmesi gerektiği sonucuna varılmamaktadır: Mahkemenin, ihtilaf konusu müdahaleyi, başvuranlara atfedilen sözlerin içeriği ve başvuranların bu sözleri hangi bağlamda ifade ettikleri de dâhil olmak üzere, davanın tamamı ışığında değerlendirmesi gerekmektedir (yukarıda anılan Cumpǎnǎ and Mazǎre kararı, § 89).
26. Mahkeme, mevcut davaya geri dönerek, söz konusu mahkemenin başvuranları yalnızca “biji serok Apo” şeklinde açık bir slogan attıkları gerekçesiyle cezaya mahkûm ettiğini kaydetmektedir (yukarıda 9. paragraf).
27. Mahkeme daha önce, bu sloganın içeriğini incelediğini ve bu sloganın şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya ve ayrıca, kendi nazarında dikkate alınması gereken başlıca unsur olan nefrete teşvik etmediği kanısına vardığını hatırlatmaktadır (bk., özellikle, Belge/Türkiye, No. 50171/09, § 35, 6 Aralık 2016, yukarıda anılan Kılıç ve Eren kararı, §§ 27-29).
28. Somut olayda, Mahkeme, kararın gerekçesine özel bir dikkat göstermiş ve aynı zamanda somut olaya ilişkin koşulları, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları dikkate almıştır (Bahçeci ve Turan/Türkiye, No. 33340/03, § 30, 16 Haziran 2009) ve başvuranların barışçıl bir siyasi toplantı sırasında bu sloganı attıklarını tespit etmektedir. Mahkeme böylelikle, ulusal mahkemelerin görevlerinin başvuranların ifade özgürlüğü ile izlenen meşru amaçlar arasında dengenin sağlanmasından ibaret olması nedeniyle, bu mahkemelerin, kendi kararlarından hareketle, somut olayda bu görevlerini nasıl yerine getirdiklerinin belirlenmesinin imkânsız olduğunu tespit etmektedir (Mart ve diğerleri/Türkiye, No. 57031/10, § 32, 19 Mart 2019).
29. Mahkeme daha önce, mevcut davadaki sorunlara benzer sorunların ileri sürüldüğü davalarda Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Kılıç ve Eren kararı, § 31, yukarıda anılan Belge kararı, § 38). Somut olayda, Mahkeme, Hükümetin, kendisini farklı bir sonuca götürebilecek herhangi bir olgu ya da iddia sunmadığı kanaatine varmaktadır.
30. Dolayısıyla, Mahkeme, ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu müdahaleyi haklı göstermek için uygun ve yeterli gerekçeler sunmamaları nedeniyle, başvuranların cezaya mahkûm edilmelerinin, sonunda bu cezanın infazı üç yıllık bir denetim süresine tabi tutulma koşuluyla ertelenmiş olsa bile, hedeflenen amaçlarla orantısız olduğu ve bu nedenle, “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı kanısına varmaktadır.
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
31. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
32. Başvuranların her biri, maddi zarar için 3.000 Türk lirası (TRY) (talebin sunulduğu tarihte yaklaşık 1.060 avro (EUR)) ve manevi zarar için 7.000 TRY (talebin sunulduğu tarihte yaklaşık 2.473 avro) talep etmektedir.
33. Hükümet, bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
34. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanaatine varmakta ve buna ilişkin talebi reddetmektedir. Mahkeme buna karşın, hakkaniyete uygun olarak, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 2.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
B. Masraf ve Giderler
35. Başvuranlar aynı zamanda, masraf ve giderler için 500 TRY (talebin sunulduğu tarihte yaklaşık 176 avro (EUR)) ve temsilcilerinin ücreti için 4.300 TRY (talebin sunulduğu tarihte yaklaşık 1.519 avro) talep etmektedirler. Başvuranlar, bu taleplerini destekleyecek herhangi bir belge sunmamışlardır.
36. Mahkeme, masraf ve giderlerle ilgili talebe ilişkin olarak, başvuranların bu bağlamda kanıtlayıcı belgeler sunmamalarından dolayı bu talebi reddetmektedir (Merabishvili/Gürcistan [BD], No. 72508/13, §§ 370-372, 28 Kasım 2017).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı Devlet tarafından Süleyman Yurtdaş ve Özgür Söylemez’e ayrı ayrı, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, davalı Devletin para birimine çevrilmek ve kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak, 2.000 avro (iki bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 19 Kasım 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1]. Bu Kürtçe ifade, “Yaşasın Başkan Apo [Öcalan]” şeklinde tercüme edilebilir.
[2]. Olayların meydana geldiği tarihte.
Full & Egal Universal Law Academy