AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İKİNCİ BÖLÜM KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no’ları 16433/10 ve 16447/10 Zeki ÇİÇEK / Türkiye
ve Hüseyin KARA/Türkiye
Başkan,
Aleš Pejchal,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Carlo Ranzoni,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 18 Mayıs 2021 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Sırasıyla 8 Mart 2010 ve 2 Mart 2010 tarihlerinde yapılan yukarıda anılan başvuruları göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuranlar tarafından ibraz edilen görüşleri göz önüne alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Birinci davadaki başvuran Zeki Çiçek 1962 doğumludur. İkinci davadaki başvuran Hüseyin Kara 1965 doğumludur. Her iki başvuran Türk vatandaşı olup, Batman’da ikamet etmektedir. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Batman Barosuna kayıtlı avukatlar M.M. Erken, S. Özevin ve E. Erken tarafından temsil edilmişlerdir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.A. Davaların Koşulları
Davaların konusu olan olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Davaların arka planıBaşvuranlar, TÜPRAŞ Batman Petrol Rafinerisi (2005 yılında özelleştirilinceye dek bir Kamu İktisadi Teşekkülü olan “TÜPRAŞ Rafinerisi” veya “TÜPRAŞ”) ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından işletilen bir yakıt depo ve ikmal tesisi (bundan böyle “ANT” olarak anılacaktır) yakınlarındaki Batman Toptancılar Sitesi içerisinde yer alan iki ayrı mülkün malikleriydi. 3 Mayıs 2004 tarihinde, Toptancılar Sitesi’nin altında büyük bir patlama meydana gelmiş ve bunun sonucunda 3 kişi ölmüş, çok sayıda kişi de yaralanmıştır. Patlama ve akabinde çıkan yangın, ayrıca, bölgede, içlerinde başvuranların mülklerinin de bulunduğunun iddia edildiği birçok mülke zarar vermiştir.Patlama olayına dair daha geniş arka plan bilgileri ile devamında gelen idari ve yargı nezdindeki gelişmeler, Kurşun/Türkiye (no. 22677/10, §§ 7-45, 30 Ekim 2018) kararında ortaya konmuştur.
Mülklere ilişkin tespit davaları ve ilk tazminat davaları
(a) Birinci başvuranla ilgili dava
Birinci başvuranın mülkünü kullanan şirket, 7 Mayıs 2004 tarihinde, diğerleri arasında, patlama neticesinde mülkün uğradığı yapısal zararın tespiti için tespit davası açmıştır. 24 Mayıs 2004 tarihli raporda, yapısal zararın miktarı 64.367,784 Türk lirası olarak değerlendirilmiştir. Birinci başvuran, 6 Ekim 2004 tarihinde, Batman Asliye Hukuk Mahkemesi (“Batman Hukuk Mahkemesi” veya “Hukuk Mahkemesi”) nezdinde Tüpraş ve ANT aleyhine tazminat davası açmıştır. Birinci başvuran, mülkünün uğradığı yapısal zararın 58.500 TL’lik kısmının kendi sigortacısı tarafından tazmin edildiğini belirtmiştir. Bu nedenle, birinci başvuran, sigortacısı tarafından ödenen miktarın çıkarılmasıyla birlikte 24 Mayıs 2004 tarihli raporla hesaplanan yapısal zararın toplam miktarı ile ilgili olarak (bk., yukarıda § 7) 5.867 Türk lirası talep etmiştir. Birinci başvuran, ayrıca, mülkünde oluşan değer kaybına ve diğer “benzer” zararlara yönelik olarak fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuştur.Batman Hukuk Mahkemesi, 21 Şubat 2007 tarihinde, birinci başvuranın Tüpraş aleyhine olan taleplerini kabul etmiştir. İlgili mahkeme, 24 Mayıs 2004 tarihli rapora dayanarak, başvurana talep ettiği miktarın tamamının ödenmesine hükmetmiştir. Yargıtay, 24 Mart 2008 tarihinde, özellikle yukarıda belirtilen bilirkişi raporunun yeterli olmadığına hükmederek söz konusu kararı bozmuştur. Bu nedenle, dosya, Batman Hukuk Mahkemesine geri gönderilmiş ve daha sonra, söz konusu mahkeme, başvuranın uğradığı zararın derecesinin belirlenmesi için yeni bir bilirkişi raporunun düzenlenmesine karar vermiştir. 16 Mart 2009 tarihli raporda, başvuranın yapısal zarar yönünden uğradığı zarar, 57.409,75 Türk lirası olarak hesaplanmıştır. Batman Hukuk Mahkemesi, 22 Mayıs 2009 tarihinde, başvuranın taleplerini reddetmiştir. 16 Mart 2009 tarihli rapora ve başvuranın sigortacısı tarafından ödenen miktara ilişkin beyanına dayanarak (bk., yukarıda § 8), ilgili mahkeme, başvuranın mülkünün uğradığı yapısal zararın sigortacısı tarafından tamamen tazmin edildiğine karar vermiştir. Yargıtay, 26 Ekim 2009 tarihinde, söz konusu kararı onamıştır.
(b) İkinci başvuranla ilgili dava
İkinci başvuran, 7 Mayıs 2004 tarihinde, patlama ve akabinde oluşan yangın sonucunda mülkünün ve mülkünün içerisinde bulunan malların uğradığı zararın değerlendirilmesi için tespit davası açmıştır. 24 Mayıs ve 11 Haziran 2004 tarihli iki raporda, yapısal zararın 70.093,44 Türk lirası olduğu ve mallarda oluşan zararın 177.246 Türk lirası olduğu değerlendirilmiştir. İkinci başvuran, 9 Eylül 2004 tarihinde, Batman Hukuk Mahkemesi nezdinde Tüpraş ve ANT aleyhine tazminat davası açmıştır. Tespit davası kapsamında hazırlanmış olan yukarıda belirtilen bilirkişi raporlarına (bk. yukarıda § 15) dayanan başvuran, patlama sonucu uğradığı zarar karşılığında toplam 247.339 Türk lirası tutarında talepte bulunmuştur. Başvuran, fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuştur.Batman Hukuk Mahkemesi, 23 Şubat 2007 tarihinde, başvuranın Tüpraş aleyhindeki taleplerini kabul etmiştir. İlgili mahkeme, yukarıda belirtilen raporlara dayanarak, başvurana talep ettiği miktarın tamamının ödenmesine hükmetmiştir.Yargıtay, 11 Aralık 2007 tarihinde, özellikle yeni bir bilirkişi değerlendirmesinin gerekli olduğuna hükmederek söz konusu kararı bozmuştur.Bu nedenle, dava, Batman Hukuk Mahkemesine geri gönderilmiş ve daha sonra, söz konusu mahkeme, başvuranın uğradığı zararın derecesinin belirlenmesi için yeni bilirkişi raporlarının düzenlenmesine karar vermiştir. Batman Hukuk Mahkemesi, 13 Şubat 2009 tarihinde, başvuranın Tüpraş aleyhindeki taleplerini kısmen kabul etmiştir. İlgili mahkeme, yeni bilirkişi raporlarına dayanarak, mülkün ve ayrıca, mülk içerisinde bulunan malların ve ekipmanın uğradığı hasar bakımından başvurana toplam 214.496,49 Türk lirası ödenmesine hükmetmiştir. Yargıtay, 13 Ekim 2009 tarihinde, söz konusu kararı onamış ve 16 Haziran 2010 tarihinde, Tüpraş’ın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
3. Başvuranlar tarafından açılan ikinci tazminat davaları
Bu arada, sırasıyla 1 Şubat ve 13 Mart 2007 tarihlerinde, başvuranlar, Batman Hukuk Mahkemesi nezdinde, Tüpraş aleyhine ek davalar açmışlardır. Başvuranların her biri patlama tarihinden itibaren mülklerindeki değer kaybı için 65.000 Türk lirası ve kira gelirleri kaybı için 10.000 Türk lirası talep etmiştir. Başvuranlar, olaydan sonra, Toptancılar Sitesi’nin tahliye edildiğini ve bu durumun, mülklerinin değerini önemli ölçüde düşürdüğünü ve kira geliri kaybına yol açtığını ileri sürmüşlerdir. Batman 1 ve 2. Hukuk Mahkemeleri, 16 Mayıs 2008 tarihinde, başvuranların davalarını zamanaşımına uğradıkları gerekçesiyle reddetmiştir.İlgili mahkemeler, başvuranların taleplerinin Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi kapsamına giren bir haksız fiil ile ilgili olduğunu; ilgili hükümde de zarar görenin zararı ve zararın failini öğrenmesinden itibaren bir yıl içerisinde tazminat taleplerini ileri sürmeleri gerektiğinin öngörüldüğünü kaydetmişlerdir. İlgili mahkemeler, geçerli süre sınırının, patlama tarihinde, yani 3 Mayıs 2004 tarihinde işlemeye başladığına ve başvuranların taleplerini ileri sürünceye dek bitmiş olduğuna vermişlerdir. İlgili mahkemeler, ayrıca, her ne kadar söz konusu patlama olayıyla ilgili olarak Tüpraş yetkilileri hakkında ceza yargılamaları kapsamında suç isnatları yapılmış olsa da, söz konusu isnatların mülga Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesinde sayılan suçlarla ilgili olmadığı ve dolayısıyla eldeki hukuk yargılamalarına uzamış cezai zamanaşımı sürelerinin uygulanamayacağına karar vermişlerdir (bk. aşağıda §§ 28-30).
Birinci başvuranla ilgili olarak, 2. Hukuk Mahkemesi, özellikle, söz konusu mülkün, Batman’daki tek rafineri olan Tüpraş Rafinerisine yakın bir yerde bulunduğunu kaydetmiştir. 2. Hukuk Mahkemesi, başvuranın dilekçesine ekli olan belgelerden, başvuranın patlamayı ve zararı olay tarihinde öğrenmiş olduğunun anlaşıldığına kanaat getirmiştir. 2. Hukuk Mahkemesi, ayrıca, diğer mülk sahiplerinin açtığı davalardan ve medya kaynaklarından, Tüpraş’ın olaydan sorumlu taraf olabileceğinin açıkça görüldüğünü kaydetmiştir.
İkinci başvuranla ilgili olarak, 1. Hukuk Mahkemesi, özellikle, patlamanın 3 Mayıs 2004 tarihinde meydana geldiğini ve bu tarihten kısa bir süre sonra Toptancılar Sitesi’ndeki bazı mülk sahiplerinin Tüpraş aleyhine tazminat davaları açtıklarını tespit etmiştir. Başvuran da Toptancılar Sitesi’nde mülk sahibi olduğundan, Tüpraş’ın patlamayla ilgili sorumluluğu hususunda patlama tarihinde bir kanaati oluşmalıydı.
Başvuranlar, söz konusu kararlara karşı temyiz başvurularında bulunmuşlardır. Başvuranlar, ilgili süre sınırının, ancak hem zarar hem de haksız fiilin sorumlusu, zarar gören kişi tarafından öğrenildiğinde işlemeye başlayacağını iddia etmişlerdir. Başvuranlara göre, haksız fiilin sorumlusunu hakkında kesin bilgi gerekliydi ve bu bilgileri 30 Ocak 2007 tarihinde 2004/966 E. no.lu davanın sonuçlanmasıyla elde etmişlerdir (bu kararla ilgili daha fazla ayrıntı için bk., yukarıda anılan Kurşun, §§ 42-45).Başvuranlar, ayrıca, ilk derece mahkemesi kararlarının, aynı patlamada zarar gören diğer kişiler hakkında verilen önceki kararlarla çeliştiğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, bu hususta, tazminat istemini artırma talebinin ilk tazminat talebinin sunulmasından itibaren bir yıl içerisinde yapıldığı ve dava dosyasında, zarar ve haksız fiil sorumlusunun kimliği hakkındaki bilgilerin ilk talebin sunulmasından önce elde edildiğini gösteren hiçbir delilin bulunmadığı gerekçesiyle Yargıtay’ın söz konusu talebi onadığı bir kararına dayanmışlardır.
Bunun yanı sıra, başvuranlar, söz konusu davalarda mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinde öngörülen özel süre sınırının uygulanması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Yargıtay 28 Nisan ve 26 Mayıs 2009 tarihlerinde başvuranların temyiz başvurularını reddetmiştir. Yargıtay, ayrıca, 16 Eylül ve 12 Kasım 2009 tarihlerinde, başvuranların karar düzeltme taleplerini reddetmiştir.B. İlgili İç Hukuk ve Uygulama
Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (“mülga Borçlar Kanunu”) 60 § 1 maddesine göre zarar ve ziyan yahut manevi zarar nedeniyle tazminat davası, zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme (ıttıla) tarihinden itibaren bir sene ve her hâlde zararı doğuran fiilin gerçekleşmesinden itibaren on sene zamanaşımı süresinin geçmesinden sonra açılamayacaktır. Bu maddenin ikinci fıkrasında ise eğer tazminat davası, aynı zamanda ceza kanunları mucibince daha uzun bir zamanaşımı süresine tabi bir suç teşkil eden bir fiilden kaynaklanmışsa, tazminat davasına da o zamanaşımı süresinin uygulanacağı belirtilmiştir.Bunun yanı sıra, 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesinde bir kimsenin veya bir şirketin hizmetinde bulunanlar tarafından vazife ve hizmet sırasında işlenen 455 ve 459. maddelerde yazılı cürümlerden dolayı hükmedilecek tazminattan o kimse veya şirket malen mesul tutulmuştur.Hükümetçe atıfta bulunulan 27 Haziran 2001 tarihli ve E. 2001/4-472 K. 2001/547 sayılı kararda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yerleşik bir ilke olarak, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesi anlamı dâhilindeki uzun zamanaşımı süresinin ancak suç işlemiş olan veya o suçun işlenmesine katılmış olanlara uygulanabileceğini; hizmetinde kişi çalıştıranlar veya söz konusu suçtan yalnızca malen sorumlu olanlar bakımından uzun zamanaşımı süresinin uygulanamayacağını belirtmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ayrıca, mülga Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesi ile bu kurala bir istisna getirilmiş bulunduğunu kaydetmiştir. Buna göre, bir kimsenin veya bir şirketin hizmetinde bulunanlar tarafından işlenen 465. maddede bahsi geçen suçlar sonucunda oluşan zararın tazmini amacıyla o kimse veya şirkete karşı bir hukuk davası açılması hâlinde, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesi anlamı dâhilindeki uzun zamanaşımı süresi bu davaya uygulanabilecektir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME Mahkeme, başvuruların konuları bakımından benzer olduklarını göz önünde bulundurarak, bunları tek bir karar kapsamında birleştirerek incelemeyi uygun görmektedir.
A. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetler
Başvuranlar, ek davalarının mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi uyarınca zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle reddi nedeniyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldıklarından şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar, söz konusu davalarda mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinde öngörülen uzun zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiğini de ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca, ek davalarının reddine ilişkin yerel mahkeme kararlarının Yargıtay uygulamasına aykırı olduğunu ve aynı patlama sonucunda mülklerinde hasar meydana gelen başka kişiler hakkında verilen kararlarla çeliştiğini iddia etmişlerdir. Ek olarak başvuranlar, temyiz ve karar düzeltme taleplerinin reddine ilişkin Yargıtay kararlarının gerekçeden yoksun olduğunu öne sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca, 13 Ekim 2017 tarihli görüşlerinde, söz konusu zararın “devam eden” nitelikte olması nedeniyle, taleplerine dair zamanaşımının işlememesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Tarafların beyanları Başvuranlar, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi kapsamında bir tazminat davasının hem failin tespitinden hem de mağdurun gördüğü zarardan haberdar olmasından itibaren bir yıl içinde açılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, söz konusu zamanda failin kim olduğunu ve uğradıklarını iddia ettikleri zararın miktarını kesin bir şekilde bilmelerinin kendilerinden beklenemeyeceğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, temyiz başvurularında öne sürdükleri argümanlarını yinelemişlerdir (bk., yukarıda § 24). Dahası, başvuranlar, taleplerinin reddi hâlinde daha yüksek mahkeme harçları ve karşı tarafın vekâlet ücretlerini ödemek durumunda kalmaktan kaçınmak amacıyla, ilk etapta söz konusu taleplerde bulunmadıklarını belirtmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, Ocak ve Nisan 2005 tarihlerinde dava açmış olan davacılara mülklerinde oluşan değer kaybı ve kira gelirlerindeki kayıp nedeniyle tazminat ödenmesine hükmedildiği aynı olayla ilgili iki dava örneği sunmuşlardır. Hükümet, iç hukuk uygulamasını yorumlama görevinin ulusal hâkimlere düştüğünü belirtmiştir. Hükümet’e göre, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi ile öngörülen süre sınırı kuralının ilgili yerel mahkemeler tarafından yorumlanmasında herhangi bir keyfilik söz konusu olmadığından, başvuranların bu yöndeki şikâyeti, dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğindedir. Hükümet, ayrıca, başvuranların öngörülen süre sınırı içerisinde ilk davalarını açmış olduklarını kaydetmekle birlikte, söz konusu süre içerisinde ek davalarını açmadıklarını vurgulamıştır. Buna ek olarak, Hükümet, ilgili süre sınırı kuralının yorumlanmasına ilişkin Yargıtay içtihadından örnekler ibraz etmiştir. Söz konusu örneklerden birinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, mağdurlar, bir hukuk davasında taleplerini objektif olarak desteklemelerine imkân sağlayacak olan zararın varlığını, mahiyetini ve esas unsurlarını öğrendiklerinde, zarara ilişkin gerekli bilginin elde edilmiş sayılacağı tespitinde bulunmuştur (E. 2006/4-518, K. 2006/526 sayılı 12 Temmuz 2006 tarihli karar). Başvuranların mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesine ilişkin şikâyeti konusunda ise Hükümet, yerel mahkemelerin bu hususta vardıkları sonucun Yargıtay içtihadıyla uyumlu olduğunu öne sürmüştür (bk. yukarıda § 30).
Mahkeme’nin değerlendirmesi
(a) Ek davaların reddine ilişkin şikâyetler
Mahkeme, başvuranların şikâyetlerini, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesiyle güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı açısından incelemeyi uygun görmektedir (bk. yukarıda anılan Kurşun, § 93). Bu anlamda Mahkeme, mahkemeye erişim hakkına ilişkin Zubac/Hırvatistan ([BD], no. 40160/12, §§ 76‑79, 5 Nisan 2018) kararında yaptığı içtihat derlemesine atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, başvuranların ilk şikâyetinin mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesince öngörülen süre sınırının işlemeye başlama noktasının belirlenmesi konusuyla ilgili olduğunu kaydetmektedir. Bu maddeye göre bütün haksız fiil iddiaları zararın ve bu zarardan sorumlu olanların kimliklerinin mağdur tarafından öğrenildiği andan itibaren bir yıl içerisinde ortaya konulmalıdır. Bu bağlamda başvuranlar, yerel mahkemelerce belirtilen süre sınırı içerisinde, ek davaları kapsamında talep edilen haksız fiilin faili ve iddia olunan zararın miktarı hakkındaki gerekli bilgileri edinmiş olmalarının beklenemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Mahkeme, usule ilişkin kuralların yorumuna yönelik sorunların çözümünün öncelikle, başta mahkemeler olmak üzere, ulusal makamların görevi olduğunu yinelemektedir (bk. Tejedor García/İspanya, 16 Aralık 1997, § 31, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VIII). Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen olay ya da hukuki tespitlerine ilişkin hataların değerlendirilmesi Mahkeme’nin görevi değildir (bk., diğerleri arasında, García Ruiz/İspanya [BD], no. 30544/96, § 28, AİHM 1999-I). Somut dava konusu olaylara bakıldığında, Mahkeme, Batman Hukuk Mahkemesinin, başvuranların taleplerinin zamanaşımına uğradığına karar verdiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda, ilgili mahkemeler, başvuranların patlama tarihinde ek davalarını açmak için gerekli bilgilere sahip olduklarını değerlendirmiştir (bk., yukarıda § 23). Mahkeme, aynı olayla ilgili olan Kurşun davasında (yukarıda anılan, § 101), başvuranın tam olarak patlama tarihinde haksız fiil faili hakkında gerekli bilgiyi edinmiş olmasını beklemenin, söz konusu davanın koşullarında başvurana orantısız yük yüklediğinin görüldüğüne karar verdiğini hatırlatmaktadır.Ancak, Mahkeme, somut davaların (yukarıda anılan) Kurşun davasından farklı olduğu, zira başvuranların bu davalarda farklı türde bir zararla ilgili de olsa olaydan itibaren bir yıl içerisinde dava açtıklarını ve söz konusu ilk taleplerinin Batman Hukuk Mahkemesince esastan incelemeye tabi tutulduğu kanaatindedir (bk., yukarıda §§ 13, 20). Bu nedenle, somut başvuranlar, baştaki tazminat talepleri ile ilgili olarak hukuk mahkemelerine erişebilmişler ve yalnızca ek talepleri zamanaşımına uğradıkları gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu koşullar altında, somut davalarda ortaya çıkan soru, başvuranların ek tazminat taleplerinin reddedilmesinin, mahkemeye erişim haklarının tam olarak özüne zarar verip vermediği veya ilk tazminat davalarını açabilmiş olmalarına rağmen üzerlerine orantısız bir yük yükleyip yüklemediğidir. Başvuranlar, bu bağlamda, esas olarak, failin kimliği hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları için ek davaları daha önce açamayacaklarını iddia etmişlerdir. Mahkeme, bununla birlikte, olaydan sorumlu taraf olan Tüpraş’ın, başvuranların, aleyhlerinde ilk tazminat davalarını açtıkları iki taraftan birisi olduğunu kaydetmektedir (bk., yukarıda §§ 8,16). Bu nedenle, başvuranlar yerel mahkemeler tarafından yorumlandığı şekliyle ilgili süre sınırı içerisinde Tüpraş aleyhine tazminat talebinde bulunma fırsatını başarıyla kullanmış olduklarından, failin kimliğinin net olmaması nedeniyle ek taleplerde bulunamadıklarına ilişkin argümanlar, somut davalarda mevcut olmayan başka destekleyici argümanların yokluğunda ikna edici görülmemektedir. Mahkeme, başvuranların, kendi nezdinde, Batman Hukuk Mahkemesi tarafından uygulanan bir yıllık süre sınırı içerisinde ek davalarda talep edilen zarar miktarını kesin olarak bilemeyeceklerini çok genel bir şekilde ileri sürdüklerini gözlemlemektedir. Ancak, başvuranlar, söz konusu zamanda bu tür bir zararın varlığından haberdar olmadıklarını hiçbir zaman iddia etmemişlerdir. Nitekim Mahkeme, birinci başvuranın, ilk tazminat davasında, aslında mülkünde oluşan değer kaybına ve diğer “benzer” zararlara açıkça atıfta bulunduğunu kaydetmektedir (bk., yukarıda § 8). Ayrıca, Hükümet tarafından sunulan Yargıtay kararından, mağdurların bir hukuk davasında taleplerini objektif olarak desteklemelerine olanak sağlayan zararın varlığını, mahiyetini ve esas unsurlarını öğrenmeleri halinde, zarara ilişkin gerekli bilginin elde edilmiş sayılacağı anlaşılmaktadır (bk., yukarıda § 37). Bu nedenle, Mahkeme, başvuranlarca itiraz edilmeyen söz konusu içtihat ışığında, zararın miktarı hakkında bilginin başvuranların iddia ettiği gibi ilgili süre sınırının uygulamaya konması için bir ön koşul olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranların yerel mahkemeler önündeki argümanlarının, benzer şekilde, mülklerinde oluştuğu iddia edilen değer kaybını ve kira geliri kayıplarını söz konusu zamanda neden bilemeyeceklerine dair herhangi bir açıklama olmaksızın, münhasıran failin kimliği hakkında yeterli bilgi bulunmamasına yoğunlaştığını gözlemlemektedir (bk., yukarıda § 24). Bu koşullar altında, başvuranların – ilk davalarından iki yıldan fazla bir süre sonra, bu tür bir gecikmeyi haklı kılacak herhangi bir görünür sebep olmaksızın açılmış olan – ek davalarının reddinin makul olmadığı değerlendirilemez. Başvuranlara ilişkin kararlar ve başvuranların temyiz başvurularında atıfta bulundukları Yargıtay kararı arasında çelişki olduğu iddiası ile ilgili olarak (bk., yukarıda § 24), Mahkeme, Yargıtay kararı hususunda, artırım talebinin, başvuranların davalarının aksine, ilk tazminat talebinin sunulmasından itibaren bir yıl içerisinde yapıldığını kaydetmektedir. Kuşkusuz, Yargıtay'ın bu karardaki gerekçesi, aksi yönde herhangi bir kanıtın yokluğunda, -patlama tarihinin aksine- ilk taleplerin sunulduğu tarihin, olası bir ek tazminat talebi bakımından ilgili süre sınırının başlangıç noktası olarak alınması gerektiği yönündedir. Bununla birlikte, başvuranlar, ek taleplerini, ilk davalarından iki yıldan fazla bir süre sonra sundukları ve dolayısıyla, bu taleplerin her halükarda zamanaşımına uğradığı değerlendirileceği için, ilgili süre sınırının bu şekilde esnek yorumlanmasının dahi somut davalar üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Başvuranlar tarafından atıfta bulunulan iki diğer dava ile ilgili olarak, bu davalardaki tazminat talepleri, patlama tarihinden itibaren bir yıldan az bir süre içerisinde sunulmuştur (bk., yukarıda § 36). Bu nedenle, somut davalardan farklı olarak, bu davalarda ilgili süre sınırına uyum konusunda herhangi bir sorunun ortaya çıkmadığı görülmektedir. Son olarak, yerel mahkemelerin mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesiyle öngörülen özel süre sınırını tazminat davasına uygulamadığı iddiasına ilişkin başvuranların şikâyeti ile ilgili olarak Mahkeme, Hükümet tarafından da belirtildiği üzere, yerel mahkemelerin bu hususta varmış oldukları sonucun Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihadıyla uyumlu olduğunu gözlemlemektedir (bk., §§ 28-30). Nitekim söz konusu kararlardan anlaşıldığı üzere, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesindeki hüküm başvuranların davalarına uygulanmamıştır; zira ceza yargılamaları kapsamında Tüpraş yöneticilerine karşı yöneltilen suçlamalar, mülga Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesinde sayılan ve istisnai şekilde Tüpraş aleyhindeki hukuk davalarında da uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanmasını gerektirecek suçlarla ilgili değildir (bk. yukarıda § 23). Aksi yönde herhangi bir delil bulunmadığından Mahkeme, yerel mahkemelerin bu husustaki - keyfi ya da mantıksız görülmeyen - değerlendirmelerini sorgulamak için bir neden görmemektedir. Yukarıda hususlar ışığında ve özellikle başvuranların ilk tazminat talepleri ile ilgili olarak hukuk mahkemelerine erişimlerinin olduğu dikkate alındığında, Mahkeme, başvuranların, ek davalarının zamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesinin, mahkemeye erişim haklarının özüne zarar verdiğini ya da somut davaların koşullarında kendilerine orantısız yük yüklediğini gösteremedikleri kanaatindedir. Dolayısıyla, başvuruların bu kısmını açıkça dayanaktan yoksun olup; Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
(b) Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki diğer şikâyetler
Başvuranlar, ayrıca, temyiz ve karar düzeltme taleplerinin reddine ilişkin Yargıtay kararlarının gerekçeden yoksun olduğu hususunda şikâyette bulunmuşlardır. Mahkeme, temyiz incelemeleri söz konusu olduğunda, Sözleşme’nin 6. maddesinin, alt derece mahkemesince sunulan gerekçelere atıfta bulunmak suretiyle temyiz başvurusunu reddeden bir mahkemenin kendi kararına da ayrıntılı gerekçeler eklemesini gerekli kılmadığını hatırlatmaktadır (Kabasakal ve Atar/Türkiye (k.k.), no. 70084/01 ve 70085/01, 1 Temmuz 2003, ve Feryadi Şahin/Türkiye, no. 33279/05, § 22, 13 Eylül 2011). Dolayısıyla, bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup; Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir. Başvuranlar, ayrıca, 13 Ekim 2017 tarihli görüşlerinde, söz konusu zararın “devam eden” nitelikte olması nedeniyle, taleplerine dair zamanaşımının işlememesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Mahkeme bu ek şikâyetin 16 Eylül ve 12 Kasım 2009 tarihlerinde kesinleşen yargılamalara ilişkin olduğunu kaydetmektedir. Bununla beraber, Mahkeme, bu ek şikâyetin başvuranların Mahkeme’ye yaptığı ilk şikâyetlerin detaylı bir hali olmadığı ve yeni bir husus olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, bu ek şikâyeti, altı ay süre sınırı dışında yapılmış olması sebebiyle Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddetmelidir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Kurşun, § 80).B. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetler
Başvuranlar, Devlet yetkililerinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında mülkiyet haklarını korumak için pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediklerinden şikâyetçi olmuşlardır. Başvuranlar, devamla, uğradıkları iddia ettikleri zararın tazmin edilmediğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, ek olarak, söz konusu alanda uygulamaya konan inşaat yasağı hususunda şikâyette bulunmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında, olaydan sonra başlatılan ceza yargılamalarının etkili olmadığını ve özellikle Öneryıldız/Türkiye ([BD], no. 48939/99, AİHS 2004-XII) davasında Mahkeme tarafından ortaya konulan kriterlerle uyumlu olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, diğerleri arasında, başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranların söz konusu tazminat davalarını geçerli süre sınırı içerisinde açmamış olduklarını ve ilgili Devlet makamları aleyhine idari dava açmamış olduklarını iddia etmiştir. Mahkeme, başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır (bk., yukarıda anılan Kurşun, § 109). Başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri zarara karşılık tazmin elde edemediklerine ilişkin şikâyetleri hususunda, Mahkeme, başvuranların, ilgili süre sınırına uygun davranmayarak, yerel makamlara, söz konusu zarara ilişkin şikâyetlerinin esasını inceleme olanağı sunmamış olduklarını gözlemlemektedir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında bu konuyla ilgili vardığı sonucu da dikkate alan (bk., yukarıda § 53) Mahkeme, başvuruların bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir. Başvuranların sadece olayın ardından başlatılan ceza yargılamalarında bulunduğunu iddia ettikleri eksikler dolayısıyla telafi edici önlemlerden yoksun bırakıldıklarına dair şikâyeti yönünden Mahkeme, daha önce benzer bir şikâyeti incelediğini ve açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk., yukarıda anılan Kurşun, § 125). Mahkeme somut davalarda farklı bir sonuca varmasını gerektirecek herhangi bir sebep bulunmadığı kanısındadır. Dolayısıyla, başvuruların bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir. Başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin kalan kısmıyla ilgili olarak ise Mahkeme, Hükümet tarafından da belirtildiği üzere, başvuranların Mahkeme’ye başvuruda bulunmadan önce bu şikâyetleri ilgili ulusal makamlar veya mahkemeler önünde dile getirmemiş olduklarını kaydetmektedir. Dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir (bk., benzer bir tespit için, yukarıda anılan Kurşun, § 132).
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 17 Haziran 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan