AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 32706/18
Selim ÇELEBİ / Türkiye
Başkan
Ledi Bianku,
Hâkimler
Jon Fridrik Kjølbro,
Ivana Jelić
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 2 Ekim 2018 tarihinde komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 26 Haziran 2018 tarihinde yapılan başvuruyu göz önünde bulundurarak, yapılan müzakerenin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Selim Çelebi, Türk vatandaşı olup, 1984 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde, Ankara Barosuna bağlı Avukat M. Alsan tarafından temsil edilmiştir.
2. Davaya konu olaylar, ilgili tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Başvuran 15 Ağustos 2013 tarihinde, Ankara’da bulunan ve 1374 m2 yüzölçümüne sahip bir taşınmazın hisselerini (3493/324159) satın almıştır.
4. Söz konusu taşınmaz, satın alındığı sırada, imar planında -planın kabul edildiği 20 Mart 1998 tarihinden bu yana- okul binası için ayrılmış olarak gösterilmekteydi. Bu nedenle, taşınmaz üzerine inşaat yapılamazdı.
5. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, idareden taşınmazın kamulaştırılması talebinde bulunmuştur. Ancak İdare, hâlihazırda gerekli ödeneği olmadığı gerekçesiyle, taşınmazın daha sonra kamulaştırılacağını belirtilerek talebi reddetmiştir.
6. Başvuran 18 Mart 2015 tarihinde, taşınmazın idareye devrine karar vermesi ve tazminat miktarını belirlemesi amacıyla İdare Mahkemesine başvurmuştur.
7. İdare Mahkemesi 28 Haziran 2016 tarihli kararla talebin reddine karar vermiştir.
8. İdare Mahkemesi öncelikle, ilke olarak, inşaat yapılamayan bir taşınmazın akıbeti ile ilgili uzun süreli bir belirsizlik durumunun, taşınmazın malikine özel ve aşırı bir yük yüklediğini ve bir yandan kamu yararı gereklilikleri ile diğer yandan mülkiyete saygı hakkının korunması arasında var olması gereken adil dengeyi bozduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda Sporrong ve Lönnroth/İsveç (23 Eylül1982, seri A no 52) kararına atıfta bulunmuştur.
9. Mahkeme somut olayda, başvuranın 15 Ağustos 2013 tarihinde taşınmazı iktisap ettiğinde, taşınmazın zaten belli bir süreden beri ayrılmış bir yer olduğunu gözlemlemiştir. Ancak, bu tarihe kadar geçen süre, taşınmazın eski malikleri ile ilişkiliydi ve başvuranın haklarına halel getirmemişti. Başvuran, taşınmaz ile ilgili kısıtlamalara, söz konusu taşınmazı kısmen satın aldığı tarihten itibaren maruz kalmıştır. Ancak bahse konu tarihten bu yana geçen süre dikkate alındığında, başvuran, aşırı bir yüke maruz kaldığı iddiasında bulunamaz.
10. Söz konusu karar 3 Kasım 2016 tarihinde Ankara Bölge İdare Mahkemesi tarafından onanmıştır. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, başvuranın karar düzeltme talebini 10 Mart 2017 tarihinde reddetmiştir.
11. Anayasa Mahkemesi 26 Mart 2018 tarihinde, başvuran tarafından yapılan bireysel başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
12. Mahkeme bir yandan, yetkililerin, bölgesel planlama kadar karmaşık ve zor bir alanda şehircilik politikalarını yürütmek için sahip oldukları takdir yetkisi, diğer yandan, başvuranın ihtilaf konusu müdahaleye maruz kaldığı sınırlı süre dikkate alındığında, söz konusu menfaatler arasında var olması gereken adil dengenin bozulmadığı kanaatine varmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
13. Başvuran, 1 No.lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, taşınmazının üzerine inşaat yapılamaması nedeniyle mülkiyetine saygı hakkının ihlal edildiğinden ve ulusal mahkemelerin, taşınmazının kamulaştırılması talebini kabul etmemelerinden yakınmaktadır.
14. Başvuran, dikkate alınması gerekenin, taşınmazın imar planında ayrılan yer olarak belirlendiği müdahale nedeniyle kişisel olarak mağdur olduğu sürenin değil, söz konusu taşınmazın imar planında ayrılan yer olarak belirlendiği toplam süre olduğu kanısındadır. Başvuran bu bağlamda, Ziya Çevik/Türkiye (No. 19145/08, 21 Haziran 2011) kararının 44. paragrafının in fine (son cümlesi) atıfta bulunmaktadır ki başvurana göre, bu paragraf kendi düşüncelerini desteklemektedir.
15. Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin, 1 No.lu Ek Protokol’ün 1. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. İşbu maddenin ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
16. Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre, bir arazinin, imar planında, daha sonra kamulaştırılması amacıyla sosyal tesis inşaatına tahsis edilmesi sebebiyle üzerine inşaat yapılmasının yasaklanmasının, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi uyarınca bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, Hakan Arı/Türkiye, No. 13331/07, § 37, 11 Ocak 2011).
17. Öte yandan, içtihatta, Sözleşmeci Devletlerin bölgesel planlama kadar karmaşık ve zor bir alanda şehircilik politikalarını yürütmeleri konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip oldukları değerlendirilmektedir (yukarıda anılan Sporrong ve Lönnroth kararı, § 69). Bunun yanı sıra, Mahkeme, denetim yetkisinden feragat edemez.
18. Öte yandan, bu tür müdahalenin orantılılığı, başvuranın, taşınmazının akıbetini etkileyen belirsizliğe maruz kaldığı süreye bağlıdır (bk. örnek olarak, Rosiński /Polonya, No. 17373/02, § 88, 17 Temmuz 2007 ve Buczkiewicz/Polonya, No.10446/03, § 77, 26 Şubat 2008). Bu nedenle Mahkeme, Hakan Arı davasında (yukarıda anılan, § 42 ila 47), 9 yıl boyunca kamulaştırma yapılmamasını göz önünde bulundurarak, söz konusu müdahalenin orantısız olduğu kanaatine varmıştır.
19. Somut olayda, Mahkeme, taşınmazın 1998 yılından beri ayrılan alan olması halinde, başvuranın maruz kaldığı müdahalenin süresinin, yalnızca mahkemelere başvuruda bulunduğu sırada 19 ay olduğunu tespit etmektedir.
20. Ulusal mahkemeler, başvuranın kamulaştırma talebini, vazgeçme hakkını kullanmak için öngörülen 5 yıllık sürenin, taşınmazın davacı tarafından iktisap edildiği tarihten itibaren işlemeye başlaması gerektiği gerekçesiyle reddetmişlerdir. Ancak, iktisap tarihinden itibaren geçen süre 19 ay idi. Söz konusu menfaatler dikkate alındığında, bu sürenin başvurana aşırı bir yük yüklediği ve 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin gerektirdiği adil dengeyi bozduğu söylenemez.
21. Mahkeme, bu sonuçlara tamamen katılmaktadır.
22. Başvuranın, taşınmazın maliki olduğu sürenin değil müdahalenin toplam süresinin dikkate alınması gerektiği yönündeki iddiasıyla ilgili olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin, başvuranlara yalnızca etkilerine maruz kaldıkları tedbirlerden şikâyet etmelerine izin verdiğini ve actio popularisi (halk davası) yasakladığını hatırlatmanın yararlı olacağı kanısındadır.
23. Öte yandan, Mahkeme, başvuranın, park yapılmak üzere kamulaştırılması amacıyla üzerine inşaat yapılmasının mutlak şekilde yasaklanmış olmasından etkilenen bir taşınmaz satın aldığı, ayrılan yerler ile ilgili başka bir davada, Mahkeme’nin, müdahalenin süresini hesaplamak için, taşınmazın, üzerine inşaat yapılmasının yasaklanmasından etkilendiği değil, başvuranın taşınmazı satın aldığı tarihi dikkate aldığını hatırlatmaktadır (Rossitto/İtalya, No. 7977/03, § 39, 26 Mayıs 2009).
24. Mahkeme, mevcut davada başka bir yaklaşım izlemek için herhangi bir neden görmemektedir. Nitekim başvuran, ihtilaf konusu taşınmazın maliki olduğu tarihten itibaren ihtilaf konusu müdahaleden etkilenmeye başlamıştır.
25. Başvuranın atıfta bulunduğu Ziya Çevik kararının 41. paragrafının in fine (son cümlesi) ile ilgili olarak, Mahkeme, söz konusu kararın, ilgilinin iddiasını nasıl desteklediğini anlamamaktadır. Mahkeme öte yandan, söz konusu paragrafın, dikkate alınacak sürenin hesaplanması ile ilgili değil, Hükümetin, üzerine inşaat yapılamıyor olmasından etkilenmiş taşınmazın kullanılabilirliği ve bu taşınmazı satma imkânına ilişkin iddiası ile ilgili olduğunu kaydetmektedir.
26. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 25 Ekim 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy