AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 56840/10
Mukaddes ÇELİK / TÜRKİYE
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Arnfinn Bårdsen,
Saadet Yüksel,
Peeter Roosma
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 28 Nisan 2020 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 20 Temmuz 2010 tarihinde yapılan başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ve başvuran tarafından cevaben sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Mukaddes Çelik, Türk vatandaşı olup, 1954 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Avukat Ö. Gümüştaş tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.İrfan Çelik’in yakalanması ve ölümü
4. Başvuranın eşi İrfan Çelik 26 Haziran 1980 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde göz altına alınmıştır.
5. Başvuran 10 Temmuz 1980 tarihinde, sahte kimlik bulundurma ve üç kişiyi öldürme nedeniyle tutuklanmıştır. Başvuran, Davutpaşa Askeri Cezaevine nakledilmiştir.
6. 12 Eylül 1980 tarihinde, askeri müdahalenin (“askeri darbe”) ardından Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilmiştir. Darbe sonrası kurulan Milli Güvenlik Konseyine yasama ve yürütme yetkileri verilmiştir 1982 Anayasası gereğince, 12 Eylül 1980 ve darbe sonrası ilk genel seçimlerin yapıldığı 6 Kasım 1983 tarihleri arasında alınan kararlar ile ilgili olarak, bu Konsey ve Kurucu Meclis tarafından kurulmuş hükümetlerin üyeleri cezaî, malî ve hukukî dokunulmazlıktan yararlanmaktaydılar.
7. İrfan Çelik 14 Eylül 1980 tarihinde, Davutpaşa Askeri Cezaevinde asılı vaziyette bulunmuştur.İrfan Çelik’in ölümü ile ilgili olarak yürütülen ceza soruşturması
8. İrfan Çelik’in hayatını kaybettiğinin tespit edildiği 14 Eylül 1980 tarihinde, İstanbul Askeri Savcısı tarafından re’sen ceza soruşturması açılmıştır. Askeri Savcı, olay yerine giderek tutanak düzenlemiştir. Müteveffaya yapılan ölüm sonrası (post mortem) muayenede, ilgilinin kollarında, omuzlarında ve alnının sağ tarafında lezyon ve ekimozlara rastlanmıştır. Ölüm nedeni kesin olarak belirlenmediğinden, İstanbul Adli Tıp Kurumundan otopsi yapılması istenmiştir. Olay günü görevde olan askerlerin yanı sıra cezaevi gardiyanlarının ve -müteveffa ile aynı koğuşta kalan H.K.nın da aralarında bulunduğu- çok sayıda tutuklunun ifadesi alınmıştır. İrfan Çelik’i kalorifer borusuna asılı vaziyette bulan H.K., ilgilinin, kendisine dövüldüğünü söylediğini ifade etmiştir.
9. Cezaevi Müdürü A.Ö.nün 15 Eylül 1980 tarihinde ifadesi alınmıştır.
10. Aynı gün, Adli Tıp Kurumu tarafından otopsi yapılmıştır.
11. Sorguya çekilen kişilerden biri olan H.A. 17 Eylül 1980 tarihinde, olay yerine geldiğinde İrfan Çelik’e kalp masajı yaptığını; ancak ilgilinin ölmüş olduğunu ve boynunda ip izleri bulunduğunu ifade etmiştir.
12. Adli Tıp Kurumu 5 Kasım 1980 tarihinde otopsi raporunu sunmuştur. Ölümün muhtemelen ası neticesi mekanik asfiksi ile meydana gelmiş olduğu sonucuna varmıştır. Ölüm nedenlerinin daha kesin şekilde belirlenmesi amacıyla raporun Adli Tıp Genel Kuruluna gönderilmesi önerisinde bulunmuştur.
13. İstanbul Askeri Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen farklı tıbbi raporları göz önünde bulundurarak 11 Kasım 1982 tarihinde, İrfan Çelik’in kendini asarak intihar ettiği ve ölümünün, üçüncü bir şahsın müdahalesi ya da ihmalkârlığından kaynaklanmadığı sonucuna varmıştır. Bu nedenle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
14. Başvuran 29 Kasım 1982 tarihinde bu karara itiraz etmiştir.
15. İstanbul Askeri Mahkemesi 31 Aralık 1982 tarihinde, ölüm nedenlerinin daha kesin şekilde tespit edilmesi amacıyla Adli Tıp Genel Kurulundan ek soruşturmalar yapmasını istemiştir.
16. İstanbul Askeri Cumhuriyet Savcısı 21 Şubat 1985 tarihinde, Adli Tıp Kurumunun raporunu Adli Tıp Genel Kuruluna göndermiştir.
17. Adli Tıp Genel Kurulu 27 Mart 1985 tarihinde raporunu sunmuştur. Raporunda, İrfan Çelik’in ası sonucu hayatını kaybettiği, vücudunda gözlemlenen lezyonların ası neticesinde meydana geldiği ve kendisini astığı sonucuna varmıştır.
18. İstanbul Askeri Cumhuriyet Savcısı belirtilmeyen bir tarihte kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
19. İstanbul Askeri Mahkemesi 10 Mayıs 1985 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onaylamıştır.
20. Türkiye 28 Ocak 1987 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (“Sözleşme”) organları önünde bireysel başvuru hakkını tanımıştır.Başvuran tarafından 2009 yılında yapılan suç duyurusu
21. Başvuran 25 Eylül 2009 tarihinde, eşinin 14 Eylül 1980 tarihinde ölümüyle ilgili olarak İstanbul Savcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Olayların meydana geldiği dönemde görevde olan cezaevi müdürü ve İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki polis memurları ile askeri darbenin faili olan generallerden şikayetçi olmuştur. Başvuran bilhassa, söz konusu ölümün kişisel suçun sonucu olmadığını; fakat darbe sonrasında Devlet tarafından oluşturulan baskı kapsamında gerçekleştiğini ileri sürmüştür. Eşinin ölümünün, Ceza Kanunu’nun 77. maddesi anlamında insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmesi gerektiği ve bu suçtan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği kanısında bulunmuştur.
a) Askeri Cezaevinin Müdürü hakkındaki suç duyurusu
22. Bakırköy Savcılığı (İstanbul) 7 Ekim 2009 tarihinde, olayların meydana geldiği dönemde görevde olan askeri cezaevinin müdürü hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir; kararda, askeri makamlar tarafından 10 Mayıs 1985 tarihinde verilen kararın sonuçlarına atıf yapmış ve olayların meydana geldiği dönemde görevde olan diğer memurlar hakkında yapılan şikâyetin ayrıldığını belirtmiştir.
23. Başvuran 10 Kasım 2009 tarihinde bu karara itiraz etmiştir.
24. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi 28 Aralık 2009 tarihli kararla, itiraz edilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onaylamıştır. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, ceza hukukunun ilkelerini bilhassa yasallık ilkesini hatırlatarak, suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanunun olaya uygulanabilir kanun olduğu; zira suçun işlenmesinden sonra yürürlüğe giren bir kanunun ancak suçun failinin lehine olması halinde uygulanabilir olduğuna hükmetmiştir. Somut olayda, yeni Ceza Kanunu’nda öngörüldüğü üzere, yirmi yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, olayların zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düştüğü tespitinde bulunmuştur.
b) İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki polis memurları hakkındaki suç duyurusu
25. Fatih Savcılığı (İstanbul) 30 Ekim 2009 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Askeri yetkililer tarafından 10 Mayıs 1985 tarihinde verilen kararın sonuçlarına atıfta bulunarak, somut olayda yeni Ceza Kanunu’nun 102. maddesinin 1. fıkrası uygulandığı halde, yirmi yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu, öyle ki kamu davasının düştüğünü kaydetmiştir.
26. Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi (İstanbul) 16 Ocak 2010 tarihli kararla, söz konusu kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onaylamıştır. Bu karar, 9 Şubat 2010 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
c) 12 Eylül 1980 askeri darbesinin faili generaller hakkındaki suç duyurusu
27. Bakırköy Savcılığı 14 Ekim 2009 tarihinde, aynı olay ve olgular ile ilgili olarak, bir önceki kararın 10 Mayıs 1985 tarihinde askeri mahkeme tarafından verilmiş olduğu gerekçesiyle, askeri darbenin faili generaller hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
28. Başvuran14 Aralık 2009 tarihinde bu karara itiraz etmiştir.
29. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, 9 Şubat 2010 tarihinde başvurana tebliğ edilen18 Ocak 2010 tarihli kararla, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onaylamıştır.İlgili İç Hukuk Kuralları ve UygulamasıAnayasa
30. 1982 Anayasası, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası kurulan Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. 1982 Anayasası, 7 Kasım 1982 tarihinde referandum ile onaylanmış ve 9 Kasım günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
31. Anayasa’nın geçici 15. maddesi, 7 Mayıs 2010 tarihli 5982 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
Anayasa’nın geçici 15. maddesi
“12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmalarından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.”2005 Yılına Kadar Yürürlükte Kalan Eski Türk Ceza Kanunu
32. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
Eski Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinin 2. fıkrası
“Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir olunan kanunun hükümleri biribirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur.”
Eski Türk Ceza Kanunu’nun 102. maddesinin 1, 2, 3 ve 4. fıkraları
“Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku amme davası:
1. Ölüm ve ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene,
2. Yirmi seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,
3. Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene,
4. Beş seneden ziyade olmamak üzere (...) hapis (...) cezasını müstelzim cürümlerde beş sene, (...) geçmesile ortadan kalkar.
(...)”
Eski Türk Ceza Kanunu’nun 107. maddesi
“Hukuku amme davasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lazım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur.”
Eski Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesi
“Bir kimseye cürümlerini söyletmek, (...) sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.”
Eski Türk Ceza Kanunu’nun 245. maddesi
“Kuvvei cebriye imaline memur olanlar (...) memuriyetlerini icrada (...) kanun ve nizamın tayin ettiği ahvalde başka surette bir kimse hakkında suimuamele veya cismen eza verecek hale cüret eder yahut o kimseyi darp ve cerheylerse üç aydan beş seneye kadar hapis ve muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezaları ile cezalandırılır. (...)”
Eski Türk Ceza Kanunu’nun 452. maddesi
“Katil kastiyle olmıyan darp ve cerh veya bir müessir fiilden telefi nefis husule gelmiş olursa fail, (...) sekiz (...) seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapse mahkûm olur.
Eğer telefi nefis failin fiilinden evvel mevcut olup da failce bilinmiyen ahvalin birleşmesi veyahut failin idaresinden hariç (...) vukua gelirse, (...) beş seneden (...) aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası ile cezalandırılır.”Yeni Türk Ceza Kanunu
33. 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu’nun somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 67. maddesi
[Kamu] davası zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi
“1. Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hallerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne (...) kadar dava zamanaşımı durur.
2. Bir suçla ilgili olarak;
a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,
b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,
c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,
d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,
Halinde, dava zamanaşımı kesilir.
3. Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar.
Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar.
(...)”
Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 77. maddesi
İnsanlığa karşı suçlar
“1. Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:
a) Kasten öldürme.
b) Kasten yaralama.
c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.
d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.
(...)
4. Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.”
Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesi
İşkence
“1. Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(...)
6. [11 Nisan 2013 tarihli 6459 Sayılı Kanun’un 9 maddesiyle değiştirilmiştir.] Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez ”Anayasa Mahkemesinin İçtihadı
34. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında işlenen suçlara ilişkin bir bireysel başvuruyu (Zeycan Yedigöl, No. 2013/1566, 10 Aralık 2015) incelemiştir. Adı geçen davada, başvuran, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının, yakınının ölümü ile soruşturma yürütülmesi usuli yükümlülüğünü yeniden başlatacak nitelikte yeni bir olay teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Başvuran, zamanaşımı kurallarının 12 Eylül 1980 askeri darbesini gerçekleştiren ve haklarında ceza soruşturması açılan generallere uygulanmadığı halde, yakınının durumuna uygulandığından şikâyetçi olmuştur.
35. Anayasa Mahkemesi bu davada verdiği kararda, başvuruyu, zaman bakımından (ratione temporis) kabul edilemez olarak açıklamak için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadına (Blečić/Hırvatistan [BD], No. 59532/00, §§ 77-82, AİHM 2006III, Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], No.16064/90 ve diğer 8 başvuru, §§ 147-149, AİHM 2009, Šilih/Slovenya [BD], No. 71463/01, §§ 148-163, 9 Nisan 2009 ve Tuna/Türkiye, No. 22339/03, § 71, 19 Ocak 2010) dayanmıştır. Anayasal bireysel başvurunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesi göz önüne alındığında, bu tarihten önce kesinleşen işlemlere karşı yargılamanın yenilenmesi talebi ya da yeniden suç duyurusu gibi girişimlerin sonradan anayasal bir başvuruda bulunmaya imkân tanıyıp tanımadığını açıklığa kavuşturma meselesi ortaya çıkmaktadır. Anayasa Mahkemesi, davanın esasını etkileyebilecek yeni durumların ortaya çıkması halinde, kesinleşmiş bir karara karşı bireysel başvuruda bulunmanın mümkün olduğu kanısındadır. Daha önce kullanılmış olan ve kabul edilemezlik kararı ile sonuçlanan bir başvuru yolunun, yeni delil unsurları tespit edilmedikçe, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra bir kez daha kullanılamayacağı yönündeki içtihadını (İbrahim Oğuz, No. 2012/829, § 3, 5 Mart 2013) hatırlatmaktadır.
36. Bu davada, başvuran, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasının, söz konusu olayın failleri ve “12 Eylül 1980 askeri müdahalesini” gerçekleştiren Milli Güvenlik Konseyi üyeleri hakkında soruşturma açılmasını haklı kılan yeni bir unsur teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Aynı zamanda, bir yandan bu maddenin kaldırılmasıyla dava zamanaşımının kesildiği, öte yandan söz konusu olayların insanlığa karşı suç teşkil ettiği ve bu nedenle bu suçlardan dolayı zamanaşımının işlemeyeceği iddiasında bulunmuştur.
37. Anayasa Mahkemesi, dosyaya konulan yeni unsurların, zamanaşımını kesecek ya da zamanaşımına rağmen soruşturma usuli yükümlülüğünü başlatacak nitelikte olmaları halinde, bu durumun dikkate alınmasının uygun olduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, başvuranın iddia ettiğinin aksine, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin, “12 Eylül 1980 askeri müdahalesi” sonrasında hükümet ya da ulusal meclis tarafından alınan karar ve tasarrufları yerine getiren kişi ve organları güvence altına aldığı, ancak buna karşın, söz konusu maddenin, görevlerinin icrasında işledikleri kişisel suçlar bakımından kamu görevlilerine koruma sağlamadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. Avrupa Konseyi’nin metinleri ve çalışmaları
38. -Türkiye’nin imzalamadığı ve onaylamadığı- Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara Zamanaşımı Uygulanamazlığı Avrupa Sözleşmesi’nin (Strazburg, 25 Ocak 1974) somut olayla ilgili hükümlerinde şunlar öngörülmektedir:
Madde 1
“Her Sözleşmeci Devlet, kendi ulusal hukukunda cezalandırılabilecekleri sürece, zamanaşımının, aşağıdaki suçların soruşturulması ve bu tür suçlar için verilen cezaların infazı durumlarına uygulanabilir olmaması maksadıyla gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.
1. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile öngörülen insanlığa karşı suçlar;
2. a) Harp Halindeki Silahlı Kuvvetlerin Hasta ve Yaralılarının Vaziyetlerinin Islahı Hakkında 1949 Cenevre Sözleşmesi’nin 50. maddesinde, Silahlı Kuvvetlerin Denizdeki Hasta, Yaralı ve Kazazedelerinin Vaziyetlerinin Islahı Hakkında 1949 Cenevre Sözleşmesi’nin 51. maddesinde, Harp Esirlerine Yapılacak Muamele ile İlgili 1949 Cenevre Sözleşmesi’nin 130. maddesinde, Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin 1949 Cenevre Sözleşmesi’nin 147. maddesinde öngörülen suçlar,
2. Somut olayda incelenen suç, ya maddi ve kasıtlı unsurları ya da öngörülebilir sonuçlarının genişliği nedeniyle özel bir önem arz ettiğinde, daha önceden Cenevre Sözleşmeleri’nin yukarıda belirtilen hükümleriyle öngörülmemiş olan, işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği sırada yürürlükte olan savaş yasalarının ve hâlihazırda mevcut olan savaş uygulamalarının tüm benzer ihlalleri,
3. İşbu maddenin 1 veya 2. fıkralarında öngörülenlerle benzer nitelikte olması nedeniyle, 6. maddeye uygun olarak yapılan bir deklarasyon uyarınca, ilgili Sözleşmeci Devlet tarafından dikkate alınacak olan, gelecekte belirleneceği şekliyle uluslararası hukukun adetlerine ve yasalara ilişkin diğer tüm suçlar,”
Madde 2
“Sözleşmeci Devletlerde, işbu Sözleşme, sözleşmenin bu Devlette yürürlüğe girdiği tarihten sonra işlenen suçlara uygulanmaktadır.
Aynı zamanda, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramamış olması durumunda, işbu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden önce işlenen suçlara da uygulanır.”
ŞİKÂYETLER
39. Başvuran, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerine dayanarak, eşinin, gözaltında ve cezaevinde tutuklu bulunduğu sırada işkence gördüğünü ve bu işkence eylemleri nedeniyle hayatını kaybettiğini iddia etmektedir. Başvurana göre tanıklar olmasına rağmen, iddia edilen işkence eylemleri ile ilgili olarak soruşturma açılmadığından yakınmaktadır. Aynı zamanda, yetkililerin, eşinin ölümü ile ilgili olarak etkin soruşturma yürütmediklerini de ileri sürmektedir.
40. Bu bağlamda, ölüm sonrası (post mortem) muayene raporu ile otopsi raporunda varılan tespitlere itiraz etmektedir. Başvuran, ulusal makamların kabul ettiği üzere,12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde ve sırasında gözaltında tutulan kişilere işkence uygulamasının yaygın olduğunu ileri sürmektedir.
41. Başvuran aynı zamanda, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri kapsamında iddia edilen ihlaller ile ilgili olarak etkin soruşturma yürütülmemesi hususunda Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerini ileri sürmektedir. Başvuran, kanaatince yeni delil unsurları bulunmasına imkan verecek bir tedbir olarak tanıkların dinlenmesi istemiyle, soruşturmanın yeniden açılması talebinde bulunduğunu ifade etmektedir. Yetkili ulusal makamların, olayların zamanaşımına uğradığı ve iddiaları ile ilgili olarak daha önce bir soruşturma yürütülmüş olduğu gerekçeleriyle talebini reddettiklerini belirtmektedir. Başvuran, ceza soruşturmasına katılamadığını ifade etmektedir. Yeni Ceza Kanunu gereğince işkencenin insanlığa karşı suç sayıldığını, bu nedenle, bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemediğini beyan etmektedir. Zamanaşımının yalnızca bir usul hükmü olduğunu ve eski Ceza Kanunu’nun zamanaşımına ilişkin hükümlerinin kazanılmış bir hak olarak değerlendirilmemesi gerektiğini eklemektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
42. Başvuran, eşinin 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası tutuklu bulunduğu sırada öldüresiye işkence gördüğünü iddia etmektedir. Aynı zamanda, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin ihlaline ilişkin şikayetlerini ileri sürmek için etkili bir iç hukuk yoluna sahip olmadığından da yakınmaktadır. Başvuran bu maddelerin yanı sıra Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri de ileri sürmektedir.
43. Başvuranın şikâyetlerini ifade etme şekli ve olayların seyri göz önüne alındığında, Mahkeme, mevcut davada ortaya çıkan esas hukuki sorunun, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamına girdiği kanaatindedir. Sözleşme’nin 2. maddesinin somut olayla ilgili bölümü aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur (...) ”İlk Değerlendirmeler
44. Mahkeme öncelikle, Türkiye tarafından Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkının kabul edildiği deklarasyonun 28 Ocak 1987 tarihinde yürürlüğe girdiğini ve Türkiye bakımından bu organların yetkisinin anılan tarih itibarıyla başladığını hatırlatmaktadır (Paçacı ve diğerleri/Türkiye, No. 3064/07, § 61, 8 Kasım 2011). Anayasal bireysel başvuru 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarih itibarıyla, her başvuran, kural olarak, Mahkemeye başvuruda bulunmadan önce anayasal başvuruda bulunmalıdır.
45. Somut olayda, başvuran, iç hukuk yollarını 18 Ocak 2010 tarihinde tüketmiştir. Mahkemeye 20 Temmuz 2010 tarihinde, yani anayasal bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden yaklaşık iki yıl iki ay önce başvuruda bulunmuştur. Mahkeme bu nedenle, incelemesini, şikâyetlerin 18 Ocak 2010 tarihine kadar yürütülen yasal işlemler ile ilgili kısmıyla sınırlayacaktır. Bu işlemlerin konusu, başvuranın eşinin 26 Haziran 1980 tarihinde yakalandıktan sonra öldüğü koşulları kesin olarak belirlemekti.
46. Mahkeme bununla birlikte, Hükümet tarafından, bilhassa Anayasa Mahkemesi tarafından bireysel başvuru hakkında verilen bir kararla ilgili olarak ibraz edilen bilgileri dikkate almaktadır (yukarıda anılan, Zeycan Yedigöl kararı). Mahkemenin işbu dava kapsamında, başvuranın mevcut olağan iç hukuk yollarını tükettiği tarihten sonra ulusal içtihatın geliştirilmesi ile ilgili karar verme yetkisi bulunmamaktadır. Ancak, tarafların, Anayasa Mahkemesinin bu kararı hakkında görüş bildirmediğini gözlemlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, bu içtihattan doğan ilkeleri yaptığı incelenmede dikkate almayacaktır.İlk İtirazlar
47. Hükümet, kabul edilemezliğe ilişkin birçok itiraz ileri sürmektedir. İlk olarak, başvurunun, Sözleşme hükümleriyle zaman bakımından (ratione temporis) bağdaşmama nedeniyle reddedilmesi gerektiğini savunmaktadır. Hükümet, Mahkemenin içtihadına atıfta bulunarak ve Türkiye’nin Sözleşme organları önünde bireysel başvuruyu 28 Ocak 1987 tarihinde tanıdığını hatırlatarak, ceza yargılamasının 10 Mayıs 1985 tarihinde yani bireysel başvurunun tanındığı tarihten yaklaşık iki yıl önce sona erdiğini iddia etmektedir. Başvuranın yaklaşık yirmi beş yıl boyunca hareketsiz kaldığını ve iddialarını 25 Eylül 2009 tarihine kadar ulusal mahkemelere taşımadığını eklemektedir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin yukarıda anılan Zeycan Yedigöl davasında verdiği karara dayanarak, Anayasa’nın 15. maddesinin yürürlükteki zamanaşımı süresinin işleyişini durdurmadığını ve Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinden doğan soruşturma yürütülmesi usuli yükümlülüğünü yeniden başlatacak nitelikte bir olay da olmadığını ifade etmektedir.
48. Hükümet, ikinci olarak, başvuranın altı aylık süreye riayet etmediğini ve -ceza soruşturmasının sona erdiği- 10 Mayıs 1985 tarihinden 25 Eylül 2009 tarihine kadar hareketsiz kalmış olma nedenlerini açıklamadığını ileri sürmektedir.
49. Hükümet, üçüncü olarak, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir. 1985 senesinde sona eren ceza soruşturmasında eşinin intihar ettiği sonucuna varılması nedeniyle, başvuranın yetkili ulusal mahkemeler önünde Devlete karşı tazminat davası açmış olması gerektiği kanaatindedir; ancak Hükümete göre, başvuran böyle bir dava açmamıştır.
50. Başvuran, Hükümet tarafından ileri sürülen kabul edilemezlik itirazlarına karşı çıkmaktadır. Başvuran, Ceza Kanunu’na göre, yeni delil unsurları bulunduğunda ya da yeni bir durum ortaya çıktığında, somut olayda olduğu gibi, aynı olay ve olgularla ilgili olarak yeni bir ceza soruşturması açılmasının mümkün olduğunu ileri sürmektedir.
51. Başvuran iç hukuk yollarını tükettiği kanaatindedir; zira yetkili ulusal mahkemeler tarafından verilen tüm kararlara itiraz etmiştir. Kısacası, iç hukuk yollarını tüketmesini izleyen altı ay içinde başvuruda bulunduğunu ileri sürmektedir.Mahkemenin Değerlendirmesi
52. Mahkeme, mevcut davanın kökenindeki başvuruyu incelemek için yetkili olduğuna emin olmalıdır (Blečić/Hırvatistan [BD], No. 59532/00, §§ 67-69, AİHM 2006III). Mahkeme, Janowiec ve diğerleri/Rusya ([BD], No. 55508/07 ve 29520/09, §§ 128-151, 21 Ekim 2013) kararında, davalı Devlet bakımından Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelmiş ölüm veya kötü muamele vakaları hakkında soruşturma yürütülmesine yönelik usuli yükümlülük hususunda –daha önce Šilih kararında ([BD], No.71463/01, §§ 162-163, 9 Nisan 2009) tanımlanmış olan– zamansal yetkisinin sınırlarını (“kritik tarih”) açıkça belirtmiştir.
53. Mahkeme öncelikle, bu zamansal yetkinin, davalı Devlet açısından Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden sonra yapılan veya yapılmış olması gereken usuli nitelikteki işlemlerle katı biçimde sınırlandırılmış olduğunu ve bunun, 2 ve 3. madde kapsamındaki usul yükümlülüğünün tetikleyici olayı ile Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi arasında gerçek bir ilişkinin varlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Mahkeme, bu bağlantının ilk olarak, tetikleyici olay ile kritik tarih arasındaki zamansal yakınlıkla tanımlandığını, bu ikisi arasında geçen zamanın nispeten kısa -normalde on yılı aşmayan- olması gerektiğini de eklemiştir (yukarıda anılan, Janowiec ve diğerleri kararı, § 146); aynı zamanda, bu zamansal yakınlık kriterinin tek başına belirleyici olmadığını vurgulamıştır. Bu bağlamda, söz konusu ilişkinin ancak, soruşturmanın esası –yani, olayları açıklığa kavuşturmaya ve bunların faillerine sorumluluk yüklemeye yönelik usuli tedbirlerin önemli bir kısmının yerine getirilmesi– Sözleşme’nin organları önünde yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleşmişse veya gerçekleşmiş olması gerekiyorsa kurulmuş olabileceğini belirtmiştir (yukarıda anılan, Janowiec ve diğerleri kararı, § 147 ve Mocanu ve diğerleri/Romanya [GC], No. 10865/09 ve diğer 2 başvuru, § 206, AİHM 2014 (özetler)).
54. Mahkeme, Türkiye’nin, Sözleşme’yi 1954 yılında onayladığını; ancak Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkını 28 Ocak 1987 tarihinde kabul ettiğini kaydetmektedir; bu nedenle yukarıda belirtilen içtihat, somut olayda Mahkemenin yargı yetkisini belirleyen bu tarih -28 Ocak 1987- bakımından gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis) uygulanmaktadır. Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi alanında ifade ettiği şikâyetin, 26 Haziran ile eşinin hayatını kaybettiği 14 Eylül 1980 tarihleri arasında yaşanan olaylar ile ilgili olduğunu tespit etmektedir. Taraflarca ibraz edilen bilgilerden, olayların meydana geldiği dönemde yetkili askeri makamların başvuranın eşinin ölümü ile ilgili olarak re’sen ceza soruşturması açtıkları, başvuranın bu soruşturmaya katıldığı ve askeri savcı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz edebildiği anlaşılmaktadır. Soruşturmacılar 10 Mayıs 1985 tarihinde, başvuranın eşinin kendini asarak intihar ettiği sonucuna varmışlardır. Bu tarih ile 25 Eylül 2009 tarihi arasında, başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sunduğu iddialarını herhangi bir yetkili ulusal makama taşımamıştır.
55. Mahkeme, Türkiye ile ilgili olarak Sözleşme organları önünde bireysel başvuru hakkının 28 Ocak 1987 tarihinde yürürlüğe girmesi ile tetikleyici olaylar, yani başvuranın eşinin 26 Haziran 1980 tarihinde yakalanması arasında yaklaşık yedi yıl; vefatından sonra yaklaşık altı yıl dört ay arasında geçtiğini kaydetmektedir. Bu süre on yıldan azdır (yukarıda anılan Janowiec ve diğerleri kararı, § 146). Bu zamansal yakınlık, olayları açıklığa kavuşturmaya ve bu olayların faillerine sorumluluk yüklemeye yönelik prosedürel tedbirlerin önemli bir kısmının tamamlanması, kritik tarih olan 28 Ocak 1987’den sonra gerçekleştiğinde ya da gerçekleşmiş olması gerektiğinde belirleyicidir. Somut olayda, yetkililer, başvuranın eşinin hayatını kaybettiği aynı gün, ilgilinin ölü bulunduğu koşulları tespit etmek amacıyla bu tarihten önce ceza soruşturması açmışlardır. Yapılan farklı usul işlemleri ve başvuranın iddiaları konusunda açılan ceza soruşturması, başvuranın eşinin kendini asarak intihar ettiği sonucuna götürmüştür. Kamu davası, 10 Mayıs 1985 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesi tarafından onaylanan kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla sona ermiştir. 28 Ocak 1987 tarihinden sonra, başvuranın iddiaları ile ilgili olarak başkaca hiçbir soruşturma yürütülmemiştir. Başvuran bu bağlamda yeni bir şikayette bulunmamıştır. Bu nedenle, başvuranın iddiaları ile ilgili ceza soruşturmasının büyük kısmı kritik tarihten önce yürütülmüştür (Teren Aksakal/Türkiye, No. 51967/99, §§ 61 ve 62, 11 Eylül 2007, Tuna/Türkiye, No. 22339/03, § 77, 19 Ocak 2010 ve yukarıda anılan Paçacı ve diğerleri kararı, § 61 ile karşılaştırınız: Adı geçen davalarda, soruşturma kısmen kritik tarihten önce, kısmen de bu tarihten sonra yürütülmüştür).
56. Başvuran ancak 25 Eylül 2009 tarihinde, yani olayların üzerinden yirmi dokuz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, eşinin ölümünden sorumlu olduğunu düşündüğü şahıslar hakkında Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmuştur. Savcı, yetkili askeri makamların olayların meydana geldiği dönemde zaten ceza soruşturması yürütmüş oldukları tespitinde bulunarak, söz konusu şikayeti zamanaşımı nedeniyle reddetmiştir. Dolayısıyla kritik tarih ile 25 Eylül 2009 tarihi arasından hiçbir usul işlemi yapılmamıştır. Tek büyük usul işlemi, yani başvuranın şikâyeti, kritik tarih üzerinden yirmi iki yıl sekiz aydan fazla zaman geçtikten sonra yapılmıştır.
57. Bu nedenle, Mahkeme, taraflarca değerlendirmesine sunulan unsurlar ışığında, ilgilinin, olayların meydana geldiği zaman ile şikayetlerini yetkili ulusal mahkemeler önüne taşıdığı zaman arasında geçen nispeten uzun olan süreyi haklı gösterecek nitelikte özel olay ve durumların var olduğunu kanıtlamadığı kanaatine varmaktadır. Nitekim Anayasa’nın geçici 15. maddesinin 12 Eylül 2010 tarihli referandum sonrasında yürürlükten kaldırılmasının, başvuran tarafından Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında dile getirilen iddialar konusunda ceza soruşturması başlatmaya imkan verecek yeni bir olay teşkil etmediği kanısındadır (Brecknell/Birleşik Krallık, No. 32457/04, § 69, 27 Kasım 2007, Mrdenovic /Hırvatistan (k.k.), No. 62726/10, § 33, 5 Haziran 2012 ve Kadri Budak/Türkiye, No. 44814/07, §§59 ve 60, 9 Aralık 2014). Ayrıca Türkiye’nin, 25 Ocak 1974 tarihli Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara Zamanaşımı Uygulanamazlığı Avrupa Sözleşmesi’ni imzalamadığını ve onaylamadığını tespit etmektedir. Öte yandan, insanlığa karşı suçun ancak 2005 yılında yani olayların üzerinden yirmi dört yıldan fazla zaman geçtikten sonra yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu’nun kabul edilmesiyle düzenlendiğini gözlemlemektedir. Görevi kötüye kullanma eylemlerinin gerçekleştiği iddia edilen tarihte, işkence, iç hukukta insanlığa karşı bir suç olarak sınıflandırılmamaktaydı (bk. Bilhassa, karşılaştırma bağlamında, Tess/Letonya (k.k.), No. 34854/02, 12 Aralık 2002, Kononov/Letonya [BD], No. 36376/04, § 187, AİHM 2010 ve Maktouf ve Damjanović/Bosna Hersek [BD], No.,2312/08 ve 34179/08, § 76, AİHM 2013 (özetler)). Bu nedenle, somut olayda, bahse konu suçu işlendiği tarihten sonra zamanaşımı işlemez kılan bir ceza kanununun geriye dönük olarak uygulanması öngörülemez.
58. Söz konusu değerlendirmeler ışığında ve kendi içtihadından, bilhassa Janowiec ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 128-151) kararından doğan ilkeleri dikkate alarak, Mahkeme, başvuranın yetkili ulusal makamlara başvurma konusunda gereken çabukluğu göstermediği sonucuna varmaktadır: Başvuran, şikayetlerini ihtilaf konusu olayların üzerinden yaklaşık yirmi dokuz yıl geçtikten sonra ulusal mahkemelere taşımıştır. Bu dönem boyunca, başvuran hiçbir girişimde bulunmamıştır (yukarıda anılan, Teren Aksakal kararı ile karşılaştırınız; adı geçen kararda, Mahkeme, başvurana gözaltında kötü muamelede bulunma nedeniyle suçlanan kişiler hakkında başlatılan ceza yargılamasında varılan sonucun uygun bir telafi sağlamadığı gerekçesiyle Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin usul yönünden ihlal edildiği tespitinde bulunmuştur.)
59. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında dile getirdiği şikâyeti, 28 Ocak 1987 tarihinden önce yaşanan olaylara ilişkin ihlal iddiaları ile ilgili olması nedeniyle, incelemek için zaman bakımından (ratione temporis) yetkili olmadığı sonucuna varmaktadır (Cankoçak/Türkiye, No. 25182/94 ve 26956/95, §§ 25-26, 20 Şubat 2001, yukarıda anılan Tuna kararı, § 56, yukarıda anılan Paçacı ve diğerleri kararı, § 62).
60. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı, 35. maddenin 3. fıkrasının a) bendi gereğince kabul edilemez olup, 35. maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 28 Mayıs 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy