AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 62323/09 ve 64965/09
ÇİFTİÇİLER ANONİM ŞİRKETİ / Türkiye
ve GÖKSUN / Türkiye
Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Carlo Ranzoni,
Saadet Yüksel
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 24 Kasım 2020 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 24 Kasım 2009 ve 4 Aralık 2009 tarihli başvuruları, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuranlar tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir.
OLAY VE OLGULARBaşvuran tarafların listesi ekte yer almaktadır.Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları Taraflarca sunulduğu şekliyle, davaya ait olgular (maddi unsurlar), aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuranlara Ait Olan Taşınmazların Kamulaştırılması
Karayolları Genel Müdürlüğü (bundan sonra “KGM” olarak anılacaktır), 1969 ve 1975 yılları arasında, Boğaziçi köprüsü (adı “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” olarak değiştirilmiştir) ile bağlantılı kamu tesisleri inşa etmek amacıyla, İstanbul’un Ortaköy mahallesinde kamulaştırmalar yapmıştır. İdare tarafından edinilen arazi, başvuranların sahip olduğu mülkleri içermektedir.
a) 66 No.lu Parselin Kısmen Kamulaştırılması (Başvuru No. 62323/09)
KGM, 4 Aralık 1969 tarihinde, başvurana ait olan ve “66 parsel, 30 ada, 38 pafta” referans numarasıyla belirtilen arazinin 17.785 m2’lik kısmını kamulaştırmaya karar vermiştir. İdare, 16 Aralık 1971 tarihinde, yalnızca taşınmazın 11.605 m2’lik kısmının kamulaştırılmasına karar vermiş ve geriye kalan 6.180 m2’lik kısmın kamulaştırılmasından vazgeçmiştir. 12 Mart 1973 tarihinde, 2.322.825 Türk lirası (TRL) tutarında bir meblağ maliklere ödenmiştir. Bu şekilde kamulaştırılan kısım, 25 Şubat 1974 tarihinde, tapu siciline KGM’nin mülkü olarak tescil edilmiştir. KGM, son olarak, 12 Mayıs 1975 tarihinde, planlanan tesisleri inşa etmek için mülkün 6.180 metrekarelik kısmının da kamulaştırılmasını gerekli görmüş ve bu yönde kamu yararı beyanını sunmuştur. Sonuç olarak, 2.781.000 TRL tutarı ilgililere ödenmiş ve mülkün bu kısmı da kamulaştırmayı yapan idarenin mülkü olarak tescil edilmiştir. Bu nedenle ilgili taraflara 2.781.000 TL tutarında ödeme yapılmış ve mülkün bu kısmı da kamulaştırma idaresinin mülkü olarak tescil edilmiştir. Mahkeme kararı ile bu ikinci kısım için tazminat 4.533.540 TL’ye çıkarılmıştır. Daha sonra 66 parselin kamulaştırılan kısımları birleştirme işlemine tabi tutularak iki parsel olarak tescil edilmiştir: 16.342 m² alanlı 133 parsel ve 1.443 m² alana sahip 132 parsel.
b) 40 No.lu Parselin Kısmen Kamulaştırılması (Başvuru No. 64965/09)
KGM, 26 Şubat 1970 tarihinde, “40 parsel, 30 ada” referans numarasıyla kaydedilen ve kısmen başvuranların murisine (de cujus) ait olan 33.160 m2’lik bir tarım arazisinin tamamının kamulaştırılmasına karar vermiştir. Kamulaştırma bedeli, 17 Mart 1971 tarihinde maliklere ödenmiştir. Mülkün mülkiyeti, 22 Ağustos 1973 tarihinde, tapu sicili üzerinde KGM’ye devredilmiştir.
Birleştirme İşlemleri ve Kamulaştırılan Mülklerin Bir Kısmının Özelleştirilmesi 2006 yılında bu mülklerin bir kısmının özelleştirilmesi kararı verilinceye kadar bu arazi, diğer kamu arazileri ile birlikte kamulaştırma gerekçesine uygun olarak, yani Boğaz’dan geçen yollara erişimle ilgili bakım, onarım ve yönetim hizmetleri uygulamasının yanı sıra bir yol ve bir kavşağın yapılması için kullanılmıştır. Kamulaştırılan mülkler, birçok defa birleştirme işlemine tabi tutulmuş ve 157 numarasıyla belirtilen ve 96.000 m2’den daha fazla bir yüzölçümüne sahip olan yeni bir parsele kısmen dâhil edilmiştir. Bu parselin mülkiyeti, Bakanlar Kurulunun 2006/10728 No.lu Kararı’na uygun olarak, ihale usulüyle özel bir kişiye devredilmesi amacıyla Özelleştirme Yüksek Kuruluna verilmeden önce, tütün ve alkol tekelini elinde bulunduran kamu şirketine (bundan sonra “Tekel” olarak anılacaktır) devredilmiştir. Söz konusu karar, satıştan elde edilen gelirlerin yol altyapısının yapımı için KGM’ye tahsis edilmesini öngörmektedir. 157 no.lu parsel, 12 Mart 2007 tarihinde, en iyi teklifi sunan özel gruba (bundan sonra “Z şirketi” olarak anılacaktır) 800 milyon Amerikan doları karşılığında verilmiştir.
Başvuranlar Tarafından Başlatılan Yargılamalar
a) 62323/09 No.lu Başvuru Başvuran, 27 Şubat 2004 tarihinde, kamulaştırılan mülkün özelleştirilmesi öngörülen kısmının iade edilmesi amacıyla, KGM hakkında bir dava açmıştır. Başvuran bu bağlamda, Kamulaştırma Kanunu’nun 22 ve 23. maddeleri uyarınca mülkü geri alma hakkına sahip olduğunu iddia etmiştir (bk., aşağıda 39 ila 43. paragraflar). İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi (“Asliye Hukuk Mahkemesi”), 15 Aralık 2005 tarihinde, ileri sürülen hükümlerin uygulanmasına ilişkin koşulların yerine getirilmediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Yargıtay, bu kararı 6 Haziran 2006 tarihinde onamış, ardından 19 Ekim 2006 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir. Başvuran, 18 Nisan 2007 tarihinde, yine Kamulaştırma Kanunu’nun 22. ve 23. maddelerine dayanarak, KGM, Tekel ve Z şirketi hakkında iade ve tazminat davası açmıştır. Başvuran, bu davanın daha önceki davasına konu olan aynı mülkle ilgili olmasına rağmen, tarafların aynı olmadığını belirtmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, 27 Mart 2008 tarihli kararla, kesin hüküm gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Yargıtay, 1 Aralık 2008 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş, ardından 7 Mayıs 2009 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiştir. Başvuran, aynı zamanlarda, 11 Mart 2008 tarihinde, KGM, Hazine ve Tekel aleyhine yukarıda bahsedilen 22. maddeye dayanılarak tazminat talebinde bulunan üçüncü bir dava açmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi, 3 Temmuz 2008 tarihinde, kamulaştırmayı yapan idarenin mülkü 30 yıldan fazla bir süre boyunca kamulaştırma gerekçesine uygun olarak kullandığını, 22. maddenin bu türden bir sürenin ardından iade yükümlülüğünü öngörmediğini, idarenin mülkü eski malike iade etmek istediğini dile getirmediğini ve idarenin daha ziyade herkese açık olan ihale kapsamında bu mülkü satmak istediğini ve bu koşullarda, ileri sürülen hükmün uygulanma şartlarının oluşmadığını belirterek, davayı reddetmiştir. Öte yandan, Asliye Hukuk Mahkemesi, aynı mülkle ilgili olan aynı nitelikte bir davanın daha önce kesinleşmiş kararlarla reddedildiğini ve hukukun bu durumda yeni bir davanın açılmasını yasakladığını ileri sürmüştür. Yargıtay, öncelikle 24 Şubat 2009 tarihli kararla, başvuranın temyiz başvurusunu, ardından 29 Haziran 2009 tarihinde de karar düzeltme talebini reddetmiştir.
b) 64965/09 No.lu Başvuru
Başvuranlar, 11 Mart 2008 tarihinde, 157 no.lu parselin satışıyla meydana gelen değer artışının bir kısmının ödenmesini talep ederek, Kamulaştırma Kanunu’nun 22. maddesine dayanarak, müştereken veya ayrı olarak, üç tazminat davası açmışlardır. 3 Temmuz 2008 tarihli üç kararla, başvuranların davaları reddedilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, 22. maddede belirtilen koşulların oluşmadığı ve idarenin mülkü iade etmeye zorlanamayacağı gerekçesiyle, Çiftçiler Anonim Şirketinin benzer bir davasının reddedildiğini tespit etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı, temyiz başvurusunun reddedilmesinin ardından kesinleşmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu atfın kaynağını açıkça belirtmeksizin, Yargıtay’ın bir kararına atıfta bulunarak (bk., aşağıda 47. paragraf), 22. maddenin idareye, bundan böyle kamulaştırma amacını karşılamasını gerektirmediği ve kamulaştırılan bir mülkü iade etme yükümlülüğü getirmediğini ve idare mülkün eski malike iade edilmesini teklif etmediği sürece, idarenin bunu yapmaya zorlanamayacağını belirtmiştir. Kaldı ki idare, kamulaştırılan mülkü iade etmek istediğini dile getirmemiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi ayrıca, söz konusu mülkün yaklaşık 30 yıl boyunca kamulaştırma gerekçesine uygun olarak ve mülkün bir kısmının halen yol olarak kullanıldığını tespit etmiş ve Kanun’un bu türden bir kullanım süresinin ardından mülkün iadesinin istenebileceğini öngörmediği hükmüne varmıştır. Bununla birlikte, 157 no.lu parsel, başvuranların katılmasını engelleyen herhangi bir unsur bulunmayan bir ihale usulüyle satılmıştır. Sonuç olarak, Asliye Hukuk Mahkemesi, iade koşullarının oluşmadığı ve başvuranların herhangi bir tazminat ileri süremeyecekleri hükmüne varmıştır. Bu kararlara karşı yapılan temyiz başvuruları, 24 Şubat 2009 tarihinde üç kararla reddedilmiştir. Yargıtay, 29 Haziran 2009 tarihinde, aynı zamanda başvuranların karar düzeltme taleplerini de reddetmiştir.İlgili İç Hukuk ve UygulamasıKamulaştırma Kanunu Kamulaştırma Kanunu’nun 22. maddesinin 1. fıkrası, olayların meydana geldiği dönemde aşağıdaki gibidir:
Tarafların Anlaşmasıyla Vazgeçme ve Devir
Kamulaştırmanın ve bedelinin kesinleşmesinden sonra taşınmaz malların kamulaştırma amacına veya kamu yararına yönelik herhangi bir ihtiyaca tahsisi lüzumu kalmaması halinde, keyfiyet idarece mal sahibi veya mirasçılarına 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre duyurulur. Bu duyurma üzerine mal sahibi veya mirasçıları, aldığı kamulaştırma bedelini 3 ay içinde ödeyerek taşınmaz malını geri alabilir. Söz konusu metne, 14 Şubat 2013 tarihinde, yukarıda öngörülen hükmün yalnızca mülkün bir süreliğine söz konusu amacı karşılaması halinde uygulanamayacağını belirten üçüncü bir cümle eklenmiştir. Bu cümle daha sonra, 12 Temmuz 2013 tarihinde değiştirilmiş ve 9 Eylül 2014 tarihinde kaldırılmıştır. Bu cümle, yürürlükten kaldırılmasından önce aşağıdaki gibidir:
Kamulaştırmayı yapan idarece kamulaştırma amacına uygun tesisat, yapı veya donatı yapıldıktan ve en az 5 yıl kullanıldıktan sonra bu ihtiyacın ortadan kalkması nedeniyle kamulaştırma amacında kullanılamayan taşınmazlar önceki mal sahibi veya mirasçılarına iade edilmez. Aynı Kanun’un “Mal Sahibinin Geri Alma Hakkı” başlıklı 23. maddesi, kamulaştırılan mülkün kamulaştırmanın ardından beş yıl içinde öngörülen amacını karşılamaması halinde, kamulaştırılan mülkü geri alma hakkını düzenlemektedir. Eski malik, bu hakkı ileri sürebilmek için bir yıllık bir süreye sahiptir. Eski malik, eski mülkünü yeniden edinmek için yasal faizlerle birlikte tahsil edilen tazminatı idareye geri ödemelidir. Üçüncü fıkra, 10 Eylül 2014 tarihinde söz konusu metne eklenmiştir. Üçüncü fıkra, eski malikin yukarıda belirtilen bir yıllık ve beş yıllık sürelerin sona ermesi durumunda, herhangi bir hak talep etmek için idare hakkında dava açamayacağını öngörmektedir.
İçtihatlar
a) Olaylardan Önce Hukuk İçtihatlarının Durumu Yargıtay, 22. madde metninde belirtici ifadeler kullanılmasına rağmen, bu metnin idareye mülkü iade etme yükümlülüğü getirmediği hükmüne varmıştır. Yargıtay’a göre bu hükümle, idarenin mülkü iade etme yönündeki bağımsız iradesini harekete geçirecek mekanizmanın uygulanması öngörülmüştür. Bu nedenle, 17 Ekim 1989 tarihli bir kararla (E.1989 / 152 K. 1989/20241), Yargıtay (5. Hukuk Dairesi), 22. maddeyle öngörülen mekanizmanın uygulanmasının idarenin takdirine bırakıldığı ve eski malikin idareyi kendisine mülkün iadesini teklif etmeye zorlama hakkına sahip olmadığı hükmüne varmıştır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 23 Mayıs 1997 tarihli kararında (1997/2992 E., 1997/5271 K.), idarenin 22. maddenin uygulanması hususunda takdir yetkisine sahip olduğu ve bu hükmün idareyi bağlı bir yetki altında tutmadığı yönündeki bu yaklaşım onaylanmıştır. Yargıtay Hukuk Daireleri Genel Kurulu, 28 Nisan 2004 tarihli kararda ( 2004/5-241 E., 2004/241 K.), 22. madde, kamulaştırılmış bir mülke dair kamulaştırma amacı artık gerekmediğinde, kamulaştırmayı yapan makamın eski maliki bu durumdan haberdar etmesini ve eski malike iadeyi teklif etmesini öngörse bile, idarenin bu şekilde davranmaya zorlanamayacağı belirtilmiştir.
b) Olaylardan Sonra Hukuk İçtihatlarının Durumu
2010 yılından itibaren Yargıtay, hükümde öngörülen diğer şartlar yerine getirilse bile, 22. maddenin uygulanmasının idarenin iradesine bağlı olacağı yorumunu terk etmiş görünmektedir. 18. Hukuk Dairesi, söz konusu kararlarda (bunların arasında, özellikle 4 Kasım 2010 tarihli 2010/8288 E., 2010/14440 K. sayılı karar, 30 Haziran 2011 tarihli 2011/6988 E., 2011/8016 K. sayılı karar, 26 Haziran 2012 tarihli 2012/4482 E., 2012/8093 K. sayılı karar, 28 Mayıs 2015 tarihli 2014/15064 E., 2015/8977 K. sayılı karar da yer almaktadır), bundan böyle idarenin mülkü amacına uygun olarak kullanmaması ve bu mülkü başka bir kamu yararına tahsis etmemesi halinde, 22. maddenin idareye, enflasyon dikkate alınarak güncelleştirilen tazminat miktarının ödenmesi karşılığında mülkün eski malike iadesini teklif etme yükümlülüğü getirdiğine hükmetmiştir. Söz konusu mülklerin idare tarafından satılması nedeniyle, Yargıtay, idarenin, satış bedeli ile kamulaştırma bedelinin güncelleştirilen değeri arasındaki farka karşılık gelen bir tazminatı eski malike ödemesi gerektiği hükmüne varmıştır.
c) Başvuran Tarafça Sunulan Bilirkişi Raporu
Başvuran taraf, 2011 yılının Haziran ayında idare hukuku alanında uzman bir hukuk profesöründen talep ettiği özel bir bilirkişi raporunu dosyaya eklemiştir. Bilirkişiye göre, 22. maddenin idareye, mülkün bundan böyle kamu yararına tahsis edilmemesi halinde, mülkün eski malike iadesini teklif etme yükümlülüğü getirdiği şeklinde yorumlayan Yargıtay’ın yerleşik içtihadından söz edilemeyecektir. Rapora göre, yüksek mahkeme idareye böyle bir yükümlülük yüklemeyi reddeden bir yorumu kabul etmiştir. Bu bağlamda rapor, yukarıda bahsedilen 23 Mayıs 1997 tarihli karara atıfta bulunmaktadır (bkz. Yukarıdaki 46. paragraf), bununla birlikte yasanın ruhu ve lafzı ile tutarsız olduğu belirtilmektedir. Ancak özel bilirkişi, yüksek mahkemenin zaman zaman aksi yönde bir yorum yaptığını ileri sürmekte ve bu konuda iki karara atıfta bulunmaktadır. Birinci karar, öngörülen amacın hiçbir zaman gerçekleştirilmediği kamulaştırılan bir mülkün geri alma hakkıyla ilgili - Kanun’un 22. maddesine değil 23. maddesine dayanan - 30 Aralık 2002 tarihli karardır (2002/10653 E., 2002/12665 K.). İkincisi, mal sahibine tazminat karşılığında elektrik hatlarının döşenmesi için kamu hizmeti irtifakının tesis edildiği bir arazi parçasına ilişkin 7 Şubat 2005 (E. 2004/8765 K. 2005/493) tarihli bir karardır. İdare tarafından hatların geri kaldırılmasının ardından, ilgili mahkeme, mal sahibinin talebi üzerine, mülk üzerindeki irtifak hakkının tapu sicilinden kaldırılmasına karar vermiştir. Yargıtay, tapu sicilinden irtifak hakkının kaldırılmasına yalnızca hattın geri kaldırıldığı gerekçesiyle karar verilemeyeceği gerekçesiyle kararı bozmuştur. Yüksek Mahkemeye göre, ancak davacının aldığı tazminatı iade etmesi ve Kanunun 22. maddesinde belirtilen diğer şartların yerine getirilmesi halinde karar verilebilirdi. Dolayısıyla, ilk derece mahkemesi, bu hususları incelemeyerek, kararını yasal dayanaktan yoksun bırakmıştır.
d) Anayasa Mahkemesinin Kararları Anayasa Mahkemesi, davanın bekletici mesele yapılması için kendisine başvurulan bir davada verilen 16 Nisan 1994 tarihli kararla (1993/8 E., 1993/31 K.), Kamulaştırma Kanunu’nun 23. maddesi hükmüne benzer bir iade hükmünün öngörülmediği gerekçesiyle, özel bir maden işletmecisinin yararına kamulaştırma yapılmasına imkân veren Maden Kanunu’nun bir maddesini eleştirmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuran tarafça atıfta bulunulan 14 Mayıs 2015 tarihli kararda, eski mal sahibinin Kamulaştırma Kanunu’nun 23. maddesinde belirtilen sürelerin geçmesinin ardından dava açamayacağını açık bir şekilde ifade ederek, aynı kanunun 23. maddesine bir alt paragraf eklenmesi talebini reddetmiştir (bk., yukarıda 43. paragraf). Anayasa Mahkemesi, 1 Aralık 2015 tarihli kararla, bu amaçla kamulaştırılmasının ardından yirmi yıl boyunca milletvekili lojmanlarını barındıran bir taşınmazın satışıyla bağlantılı olarak, diğerlerinin yanı sıra, yukarıda belirtilen 22. maddeye dayanan tazminat talebinin reddedilmesine yönelik bireysel başvuruyu reddetmiştir. Kamulaştırılan mülkün kamulaştırma nedeni ile tutarlı bir şekilde kullanıldığına dikkat çeken hâkimler, kamulaştırma yoluyla elde edilen ancak artık amaçlanan amacı için kullanılmayan bir kamu mülkünün satışının, amacı yeni kamu tesislerini finanse etmek için gelir elde etmek olduğuna hükmetmişlerdir. Öte yandan, hâkimler, başvuranların iddialarının bilhassa kendilerini destekleyen yerleşik bir içtihadın varlığını kanıtlayamamaları nedeniyle, meşru bir beklentiye dayanmadığı hükmüne varmışlardır.
ŞİKÂYETLER Başvuranlar, kamulaştırma yoluyla Devlet tarafından edinilen taşınmazlarla bağlantılı olarak geri alma ve/veya tazminat taleplerinin reddedilmesinin, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülklerine saygı haklarını ihlal ettiğini belirtmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Davaların Birleştirilmesi
Mahkeme, başvuruların benzerlik göstermesini göz önünde bulundurarak, bu başvuruların tek bir karar altında birlikte incelenmesinin uygun olduğu kanısına varmaktadır.
Tarafların İddiaları
Başvuranlar, kamulaştırılan mülkün artık kamulaştırılma amacıyla kullanılmadığından, kamulaştırmanın başlangıçta dayandığı kamu yararından mahrum bırakıldığını iddia etmişlerdir. Onlara göre, bu nedenle, aldıkları kamulaştırma tazminatının geri ödenmesi karşılığında mülkün kendilerine iade edilmesi gerekirdi. Bu türden bir iade yapılmadığında, mülkün satışı nedeniyle değer artışının onlara ödenmesi gerekirdi. Başvuranlar, iddialarını Mahkemenin çeşitli kararlarına (Motais de Narbonne/Fransa, No. 48161/99, 2 Temmuz 2002, Beneficio Cappella Paolini/Saint-Marin, No. 40786/98, CEDH 2004‑VIII (alıntılar), Karaman/Türkiye, No. 6489/03, 15 Ocak 2008) ve kendilerine geri alma hakkı verdiğini belirttikleri, Kamulaştırma Kanunu’nun 22. maddesine dayandırmaktadırlar. İkinci olarak başvuranlar, ulusal mahkemelerin söz konusu hükmü temel aldıkları birkaç kararının yanı sıra Anayasa Mahkemesinin iki kararından alıntılar yapmışlardır (yukarıda 56. ve 57. paragraflar). Başvuranlar, mevzuat ve ulusal içtihatlar tarafından verilen bu hakkın, Kopecký/Slovakya ([BD], No. 44912/98, AİHM 2004‑IX) kararı anlamında meşru bir beklenti olarak değerlendirileceğini ifade etmişlerdir. Hükümet, bu iddiaları kabul etmemiştir.Hükümet, ihtilaf konusu kamulaştırmaların Türkiye tarafından bireysel başvuru hakkının kabul edilmesinden önce yapıldığı hususuna ilişkin zaman bakımından (ratione temporis) kabul edilemezlik ve konu bakımından (ratione materiae) kabul edilemezlik itirazlarını ileri sürmüştür. Nitekim Hükümet, başvuranların mevcut bir mülkün varlığından bahsedemeyeceklerini ve Sözleşme’nin uzun süreden beri sona ermiş olan bir mülkiyet hakkının yeniden canlanması beklentisini bu şekilde öngörmediğini belirtmişlerdir. Hükümet, başvuranların, idarenin mevcut davada olduğu kadar uzun bir süre boyunca kamu yararına uygun olarak mülkü kullanması nedeniyle, mülkü geri alma hakkını ileri süremeyeceklerini belirtmiştir.Hükümet, iç hukukun ilgili taraflara böyle bir hak tanımadığına dikkat çekmiştir. Hükümet, Yargıtay’ın uzun süredir devam eden ve yerleşik içtihadına göre, 22. maddenin, mülkün bundan böyle kamulaştırma gerekçesini teşkil eden kamu yararına tahsis edilmemesi durumunda, eski malike iade edilmesi imkânını idarenin takdirine bıraktığını ileri sürmüştür. Bu içtihat, söz konusu hükmün, idarenin eski malike mülkü geri almasını teklif ederek mülkü iade etmek istediğini dile getirmediği sürece, idareyi mülkü iade etmeye zorlamanın mümkün kılmadığını ihtiva etmektedir.Hükümet, başvuranlar tarafından sunulan Yargıtay kararlarının olayların ardından verildiğini vurgulamaktadır. Hükümet, Yargıtay tarafından bozulan ilk derece kararlarının tamamen yukarıda anılan içtihat çizgisine uygun olduğunu kaydederek, başvuran tarafın dayandığı kararların olayların ardından yapılan bir değişikliği teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranlar tarafından atıfta bulunulan 1994 tarihli Anayasa Mahkemesinin kararına ilişkin ise, başvuranlar tarafından ileri sürülen alıntıların Anayasa Mahkemesi’nin kendi görüşlerini ifade ettiği bir bölüm olmadığını, ancak yalnızca olağan mahkeme tarafından davanın bekletici mesele yapılması talebini gerekçelendiren nedenlerin bir özeti olduğunu belirterek itirazını sunmuştur.Son olarak, Hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararına atıfta bulunarak (bk., yukarıda 58. ve devamındaki paragraflar), kamulaştırma yoluyla elde edilen ancak artık amaca uygun kullanılmayan kamu mülkünün satışının amacının yeni kamu tesislerinin finansmanına tahsis edilen gelir elde etmek olduğu, bu karar ışığında söz konusu arazinin satışının genel anlamda bir menfaat sağladığını, amacın KGM’ye kamu tesislerinin inşası için tahsis edilen mali kaynakları sağlamak olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkemenin Değerlendirmesi
Mahkeme, her şeyden önce, başvuranların, iddialarını görünüşte benzer olmakla birlikte, açıkça farklı hukuki sorunları ileri süren iki gerekçeye dayandırdıklarını gözlemlemektedir.Birinci gerekçe, kamulaştırılan mülkün mülkiyetten yoksun bırakmayı haklı gösteren kamu yararı amacını uzun bir süre boyunca karşılamaması halinde, kamulaştırmanın orantılılığıyla ilgilidir. Bu hususta, Mahkeme, daha önce, örnek olarak, başvuranlar tarafından ileri sürülen ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlalini teşkil eden Motais de Narbonne davasında, bir mülkün kamulaştırılmasına karar verilmesi ile kamulaştırmaya dayanak oluşturan kamu yararı projesinin somut olarak gerçekleştirilmesi arasında, şu gerekçeyle önemli bir sürenin geçtiğini belirtmiştir: “Bu türden bir durumda, kamulaştırma söz konusu mülkten elde edilen değer artışından ilgili kişinin mahrum bırakılmasına yol açabilmektedir; şayet bu özel yoksun bırakma durumu, kamu yararıyla ilgili meşru bir nedene dayanmazsa, ilgili kişi Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin gereklilikleriyle bağdaşmayan ek bir yüke maruz kalabilmektedir.” (yukarıda anılan kararın 19. paragrafı).Bu yaklaşım, daha sonra birçok kararla doğrulanmıştır (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Beneficio Cappella Paolini kararı, veya Keçecioğlu ve diğerleri/Türkiye, No. 37546/02, 8 Nisan 2008).Mahkeme, bununla birlikte, mevcut davanın bu davaların tamamında söz konusu olan duruma karşılık gelmediğini tespit etmektedir. Bu davalarda, kamulaştırılan taşınmazlar nispeten uzun bir sürenin geçmesine rağmen kullanılmamıştır ve taşınmazların kullanılmaması nedeniyle eski maliklerin mülklerin yaratabileceği değer artışından mahrum kalmalarına yol açmıştır. Bu davalarda, başvuranlar, kamulaştırma tarihinde mülklerinin değerine karşılık gelen bir tazminat almışlardır ancak bu tazminatlar, kamulaştırmaların tesislerin fiilen yapıldığı sırada gerçekleştirilmesi halinde tahsil edilebilecek tazminatların altındadır.Bu türden koşullar, mevcut davada tamamen bulunmamaktadır. Nitekim öngörülen kamu tesisleri, söz konusu mülklerin kamulaştırılmasının ardından bu mülklerin üzerinde gecikmeksizin yapılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla başvuranlar, mülkleri fiilen, bunların kamulaştırılmasına dayanak oluşturan kamu yararının gerçekleştirilmesine tahsis edildiği sırada, mülklerinin değerine karşılık gelen tazminatları elde etmişlerdir ve böylelikle, kamulaştırma tarihi ile tahsis edilme tarihi arasında, bu iki tarihin aynı olması nedeniyle değer artışına ilişkin herhangi bir kayıptan bahsedilemeyecektir. Bu nedenle, başvuranların adil dengeyi bozan bir yüke katlandıkları kabul edilemez. Mülkün otuz yıllık kullanımın ardından öngörülen amacı karşılamayı bırakması hususunun bu konu üzerinde herhangi bir etkisi olmamıştır. Nitekim Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, usulüne uygun olarak kamulaştırılan bir mülkün belirli bir süre boyunca kullanılmasının ardından kamu yararı bağlamında kullanılmasının sona ermesi halinde, eski maliklerin yararına iade veya tazminat yükümlülüğünü öngördüğü şeklinde yorumlanamayacaktır. Bu durum, kullanım süresi somut olaydaki süre kadar uzun olduğunda daha da geçerli olmaktadır. Mahkemenin önceki içtihatlarında ve mevcut davanın koşullarında, söz konusu hükme ilişkin bu türden bir yorumlamayı destekleyen herhangi bir unsur bulunmamaktadır.Dolayısıyla, şikâyetin bu kısmı, Sözleşme’nin hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktadır.Bununla birlikte, Sözleşme, bu türden bir yükümlülüğü getirmese bile, ulusal makamların, kamulaştırılan mülkün iadesi hakkını kendi iç düzenlemelerinde sağlama ve uygun gördükleri bu tür koşulları ekleme konusunda özgür oldukları aşikârdır. Bu türden bir hak, bazı koşullarda, Sözleşme tarafından korunan bir malvarlığı menfaatini teşkil edebilmektedir.Başvuranların ikinci gerekçesi, tam olarak, iç hukukun kendilerine bu türden bir hakkı verdiğini iddia etmekten ibarettir ve bu hak, kendi ifadelerine göre, Kopecký (yukarıda anılan karar) içtihadı anlamında “meşru bir beklenti” teşkil etmektedir.Mahkeme, alacak niteliğinde olan bir malvarlığı menfaatinin yalnızca, iç hukukta yeterli bir dayanağının olması durumunda, örnek olarak, ulusal mahkemelerin yerleşik bir içtihadıyla doğrulanması, yani alacağın istenilebilir olması için yeterince kanıtlanması halinde, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunan bir malvarlığı değeri olarak kabul edilebileceğini hatırlatmaktadır (ibidem, §§ 49 ve 52, Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 173, AİHM 2012, ve Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 142, 20 Mart 2018). Bu bağlamda, başvuru sahibinin gerçekleştirileceğine dair en azından "meşru bir beklentiye" sahip olduğunu, yani bir mülkiyet hakkından fiilen yararlanacağını iddia edebileceği iddialar varlık oluşturabilir (diğer kararlar arasında, bk., Malhous/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 33071/96, AİHM 2000-XII, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII, ve yukarıda anılan Kopecký kararı, § 35, (c)). Mahkemenin içtihatları, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunan “meşru bir beklentinin” bulunup bulunmadığına karar verilmesini sağlayan bir kriter olarak “gerçek bir itirazın” ya da “savunulabilir bir iddianın” varlığını öngörmemektedir. Meşru bir beklentinin bağımsız bir varlığı bulunmamaktadır: Meşru bir beklenti, ulusal hukukta yeterli bir hukuki dayanağa sahip olan bir malvarlığı menfaatine bağlı olmalıdır (yukarıda anılan Kopecký kararı, §§ 45-53, ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 143). Ayrıca, iç hukukun nasıl yorumlanması ve uygulanması gerektiğine ve başvuranın bu konudaki iddialarına ilişkin bir tartışma olduğunda ve başvuranın bu konudaki iddiaları nihayetinde ulusal mahkemeler tarafından reddedildiğinde, 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir başvuranın mülkiyet hakkına ilişkin yeterince kesin bir hak talebinde bulunduğu söylenemez (bk., örnek olarak, yukarıda anılan Kopecký kararı, § 50, ve yukarıda anılan Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano/İtalya kararı, § 173; yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararıyla karşılaştırınız, § 149).Dolayısıyla, olayların meydana geldiği tarihte, ulusal hukukun, yani yasal ve düzenleyici hükümlerin ve bu hükümlere eşlik eden yorumlayıcı içtihatların, başvuranların geri alma ve/veya tazminat taleplerini Sözleşme anlamında meşru beklenti olarak nitelendirmek için yeterli bir hukuki dayanak teşkil edip edemeyeceğini belirlemek gerekmektedir.Öncelikle, Mahkeme, bu inceleme uyarınca, olayların ardından meydana gelebilen hem yasal hem de içtihadi bütün gelişmelerin dikkate alınamayacağını ve reddedilmesi gerektiğini kaydeder.Mahkeme, olayların meydana geldiği dönemde, her ne kadar 22. maddede bundan böyle öngörülen amacı karşılamayan ve kamulaştırılan mülklerin iadesine ilişkin bir prosedür öngörülse de, içtihatların kamulaştırmayı yapan idare için bir yükümlülük değil sadece bir olasılık öngördüğünü gözlemlemektedir. Dosyadaki Yargıtay kararlarından bunun yerleşik bir yaklaşım olduğu anlaşılmaktadır.Başvuranlar tarafından görevlendirilen bilirkişinin, kendi ifadesine göre aksi yönde olan iki karara dayanarak, bu husus hakkında yerleşik bir içtihadın bulunmadığını iddia ettiği açıktır. Oysa bu kararlardan birincisi (bk., yukarıda 54. paragraf) 22. maddeyle ilgili değil fakat somut olayda işlemeyen bir hüküm olan 23. maddeyle ilgilidir. İkinci karara ilişkin olarak, (bk., yukarıda 55. paragraf), bu kararda idareye getirilen iade yükümlülüğünün varlığı hakkında herhangi bir karara varılmadığını kabul etmek gerekmektedir.Başvuranlar tarafından ileri sürülen Anayasa Mahkemesinin kararları için de aynı durum geçerlidir. Nitekim taraflar ne söylerse söylesin, bu kararlar ihtilaf konusu sorunun çözümünde uygulanamayacaktır.Bununla birlikte, Mahkeme, içtihatların değişken olduğu yönünde bilirkişinin sunduğu değerlendirmeyi kabul etse bile, tazminat yükümlülüğü ilkesini belirleyen tutarlı içtihat hukukunun tanınmasını gerektirecek meşru bir beklenti olduğu sonucuna varamaz. Bu bağlamda, Mahkeme, meşru bir beklentinin yerleşik bir içtihada dayanması gerektiğini ve iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği hakkında bir tartışmanın söz konusu olması ve başvuran tarafından bu bağlamda belirtilen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, meşru bir beklentinin bulunduğu sonucuna varılamayacağını tekrarlamaktadır.Bu koşullarda, Mahkeme, başvuranların iade veya tazminat talepleri bağlamında, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi anlamında “mülkiyete” sahip olmadıkları kanaatindedir. Sonuç olarak, bu hükmün güvenceleri somut olayda geçerli değildir (bk., Kemp ve diğerleri/Lüksemburg, No. 17140/05, § 77, 24 Nisan 2008). Bu nedenle, şikâyetin bu kısmı, Sözleşme’nin hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle kabul edilemezdir. Mahkeme, yukarıdakiler ışığında, diğer olası kabul edilemezlik gerekçelerini ve özellikle altı aylık süreye ilişkin hususu incelemeyi gerekli görmemektedir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 17 Aralık 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithJon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
EK
Başvuru No. 62323/09
No.
Adı SOYADI
Doğum Tarihi
Uyruk
İkamet Yeri
1
Çiftçiler Anonim Şirketi
Türk
İstanbul
Başvuru No. 64965/09
No.
Adı SOYADI
Doğum Yılı
Uyruk
İkamet Yeri
1
Ceyhun GÖKSUN
1949
Türk
İstanbul
2
Aliye Hülya GÖKSUN
1945
Türk
İstanbul
3
İlhan GÖKSUN
1954
Türk
Oud Ade
(Hollanda)
Full & Egal Universal Law Academy