AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 25842/17
Ahmet ÇILGIN/Türkiye
Başkan,
Julia Laffranque,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak 27 Ağustos 2019 tarihinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 3 Mayıs 2017 tarihli yukarıda belirtilen başvuruyu göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
Başvuran Ahmet Çılgın, Türk vatandaşı olup, 1979 doğumludur ve Ağrı’da ikamet etmektedir.
A. Davanın Koşulları
Davaya ilişkin olay ve olgular, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran, 3 Mart 2013 tarihinde, Doğubayazıt Cumhuriyet Savcısı’nın cinayetine iştirak ettiği gerekçesiyle, Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yirmi yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu mahkûmiyet kararı, Yargıtay tarafından 15 Haziran 2015 tarihinde onanmıştır.
Başvuran, 1 Kasım 2014 tarihinde, bir önceki gün hayatını kaybeden oğlunun cenaze törenine katılma konusunda izin istemek için Bayburt Cumhuriyet Savcısı’na yazı göndermiştir.
Cumhuriyet Savcısı, aynı gün, bu talep hakkında karar verilmesi için söz konusu talebi “çok acil” ibaresiyle Erzurum Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.
Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gün içinde, başvuranın talebine yönelik olumlu bir cevabın güvenlik açısından riskler oluşturup oluşturamayacağını araştırmıştır. Bu konuya ilişkin görüşü talep edilen Bayburt Jandarma Komutanlığı, aşağıdaki görüşleri iletmiştir:
“...Nakil güzergâhı terör açısından riskli bir bölgede bulunmaktadır; nakledilmesi gereken hükümlü tehlikeli hükümlüler arasında yer almaktadır; nakil için tahmini tarihler, Erzurum Bölge Jandarma Komutanlığı tarafından güvenli olarak bildirilen günler arasında bulunmamaktadır; yol güzergâhı için [öngörülecek] birliklerin gereken güvenlik tedbirlerini alabilmeleri amacıyla nakil için öngörülen tarihten en az iki gün önce bir mesaj göndermek gerekmektedir; cenaze töreninin öngörüldüğü yerlerde provokasyonların yapılması durumunda, başvuranın ve devriye personelinin hayatı tehlikeye girebilecektir; koruma tedbirleri alınmadan önce nakil yapılmasının uygun olmadığı kanısına varılmaktadır”.
Ağır Ceza Mahkemesi, bu görüşleri ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un (“5275 sayılı Kanun”) 116. maddesinin 2. fıkrasının hükümlerini dikkate alarak, başvuranın cenaze törenine katılmasının güvenlik nedenleriyle uygun olmadığını vurguladıktan sonra ilgilinin talebini reddetmiştir.
Başvuran, bu karara itiraz etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Kasım 2014 tarihinde, bu itirazı reddetmiştir.
Başvuran, 1 Aralık 2014 tarihinde, diğer tutuklulara cenaze törenine katılmak için çıkış izinlerinin verilmesi nedeniyle eşitlik ilkesine aykırı olarak kendi haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesi, 11 Ocak 2017 tarihinde, başvuranın şikâyetini yeniden nitelendirmesinin ve bu şikâyetin özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmasının ardından, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiş, ancak özel hayata ve aile hayatına saygı hakkını güvence altına alan Anayasa’nın 20. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu karara varırken, öncelikle Mahkemenin Płoski/Polonya, No. 26761/95, 12 Kasım 2002, Banaszkowski/Polonya, No. 40950/12, 25 Mart 2014 ve Giszczak/Polonya, No. 40195/08, 29 Kasım 2011 içtihatlarına atıfta bulunarak, başvuranın oğlunun cenaze törenine katılma talebinin reddedilmesinin özel hayata ve aile hayatına saygı hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiğini saptamıştır. Anayasa Mahkemesi ardından, bu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü tespit etmiştir: 5275 sayılı Kanun’un 116. maddesinin 2. fıkrası bir tutuklunun cenaze törenine katılabileceği koşulları belirtmekteydi ve Yönetmelik aynı zamanda bu konuya ilişkin uygulanabilir hükümleri içermekteydi. Anayasa Mahkemesi ayrıca, bu müdahalenin meşru bir amaç izlediği, zira ihtilaf konusu reddetmenin başvuranın ve cenaze töreninde başvurana refakat etmesi gereken görevlilerin hayatı ve fiziksel bütünlüğü açısından tehlikelere dayandırıldığı kanısına varmıştır. Son olarak, Anayasa Mahkemesi, söz konusu müdahalenin gerekliliği ve orantılılığı hakkında bir karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi kararının bu bağlamda ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ (...) Talebin en kısa sürede sonuçlandırılması gerekmektedir (bu türden bir yaklaşımla ilgili olarak, bk., Giszczak/Polonya (...) §§ 38-39). Ayrıca, yapılacak değerlendirme sırasında, kişiye atfedilen suçun niteliğini ve tutukluluk gerekçelerini de dikkate almak gerekmektedir (Georgiou/Yunanistan (...), Płoski/Polonya (...)). AİHM, bazı kişilerin tehlike arz etmesi bakımından tutukluluğa ilişkin özel kuralların gerekliliği konusunda herhangi bir şüphe duymadığını belirtmiştir (Öcalan/Türkiye (No. 2) (...).
(...)
Somut olayda, başvuran Doğubayazıt Cumhuriyet Savcısı’nın cinayetine iştirak ettiği gerekçesiyle Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 03/04/2013 tarihinde (...) 20 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Başvuranın oğlu, 31/10/2014 tarihinde hayatını kaybetmiştir (...). Başvuranın cenaze törenine katılabilmek için sunduğu 01/11/2014 tarihli talebi reddedilmiştir (...)
Öncelikle, mahkemeler aynı gün başvuranın talebini incelemişler ve karara bağlamışlardır ve böylelikle, cenaze törenine katılma talebinin incelendiği ve kararın gereken ivedilikle verildiği anlaşılmıştır. İlk derece mahkemesi, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı bakımından Anayasa tarafından öngörülen güvenceleri dikkate alarak, başvuranın Bayburt ilinden Ağrı ilinin Doğubayazıt ilçesine nakledilmesine [ilişkin] güvenlik araçları ve koşulları hakkında yerel polis makamları nezdinde araştırmalar yapmıştır.
Nakil güzergâhının terör açısından riskli bir bölgede bulunduğuna, nakil tarihlerinin güvenli olarak bildirilen günler arasında yer almadığına, güvenlik güçleri gerekli güvenlik tedbirlerini almaksızın nakil yapılmasının uygun olmadığına dair yerel polis makamları tarafından bilgilendirilmesinin ardından, söz konusu mahkeme, başvuranın özel hayatına ve aile hayatına saygı hakkıyla birlikte, ilgilinin, kendisine refakat etmekle [görevlendirilen] memurların ve nakil için [görevlendirilecek] güvenlik personelinin yaşam hakkını göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapmış ve somut olayda başvuranın yaşam hakkı ile kendisine refakat etmesi gereken personelin ve güvenlik görevlilerinin yaşam hakkı açısından bir tehlikenin ve ciddi risklerin bulunmasını [dikkate alarak] yaşam hakkının üstünlüğünü kabul etmiştir.
Nakil güzergâhının terör eylemlerinin meydana geldiği bir bölgede bulunduğu ve bu eylemler nedeniyle insanların yaşamını yitirdiği herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca aynı mahkemenin gerekçesinden, tarih, adres ve başvuran tarafından dile getirilen nakil güzergâhı nedeniyle (...) güvenlik risklerinin ayrıntılı bir şekilde ifade edildiği anlaşılmaktadır.
(...)
Ayrıca mahkemelerin bulundukları yerlerdeki güvenlik risklerini değerlendirme konusunda en iyi konumda bulundukları dikkate alındığında, ileri sürülen gerekçede keyfi bir unsur bulunmamaktadır ve başvuranın menfaatleri ile toplumun menfaatleri arasında kurulan adil bir dengeyi içermektedir (...)
Yukarıda belirtilen gerekçeler ışığında, başvuranın özel hayatına ve aile hayatına saygı hakkına getirilen sınırlamaların yaşam hakkının korunmasına, kamu düzeninin ve kamu güvenliğinin korunmasına ilişkin nedenler bakımından demokratik bir toplumda gereklilik ve orantılılık ilkelerine aykırı olduğu sonucuna varılamaz.
(...) ”
B. İlgili İç Hukuk Kuralları
29 Aralık 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan, 13 Aralık 2004 tarihli 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 116. maddesinin 2. fıkrasının özellikle somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“ (...)
(2) (Ek: 31/3/2011-6217/25 md.; Değişik: 8/8/2011-KHK-650/30 md.; Yeniden düzenleme: 27/6/2013-6494/27 md.) İkinci derece dâhil kan veya kayın hısımlarından birinin ya da eşinin ölümü hâlinde, tutukluya, ceza infaz kurumu en üst amirinin önerisi ve Cumhuriyet başsavcılığının onayı ile soruşturmanın veya kovuşturmanın selameti ve güvenlik bakımından sakınca oluşturmaması koşuluyla, dış güvenlik görevlisinin refakatinde yol süresi dışında iki güne kadar cenazeye katılması için izin verilebilir (...)
(...) ”
28 Haziran 2013 tarihli ve 28691 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Hükümlü ve Tutuklulara Yakınlarının Ölümü veya Hastalığı Nedeniyle Verilebilecek Mazeret İzinlerine Dair Yönetmeliğin (“Yönetmelik”) somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki şekildedir:
“ (...)
Cenazeye Katılma İzni
Madde 5 - (1) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar hariç, yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarında bulunanlar da dâhil olmak üzere, güvenlik bakımından sakınca oluşturmaması koşuluyla tehlikeli olmayan hükümlülere; ikinci derece dâhil kan veya kayın hısımlarından birinin ya da eşinin ölümü hâlinde, Cumhuriyet başsavcısının onayıyla yol süresi hariç iki güne kadar cenazeye katılması amacıyla izin verilebilir.
(2) Soruşturmanın veya kovuşturmanın selameti ve güvenlik bakımından sakınca oluşturmaması koşuluyla tutuklulara; ikinci derece dâhil kan veya kayın hısımlarından birinin ya da eşinin ölümü hâlinde, soruşturma evresinde soruşturmayı yapan Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ilgili hâkim veya mahkeme tarafından yol süresi hariç iki güne kadar cenazeye katılması amacıyla izin verilebilir (...) ”
(3) Hükümlü ve tutukluların, izin sırasında gece konakladıkları ev, ceza infaz kurumu veya diğer yerlerde geçirdikleri tüm süreler izin süresine dâhildir (...)
(4) (...) 20 Mart 2006 tarihli 2006/10218 sayılı Bakanlar Kurulunun kararıyla yayımlanan, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzüğün 138 inci maddesinin altıncı fıkrası çerçevesinde, bu maddeye göre izin verilen hükümlü ve tutuklulardan;
a) Kapalı ceza infaz kurumlarında bulunanlar dış güvenlik görevlisi refakatinde,
b) Açık ceza infaz kurumları ile çocuk eğitim evlerinde bulunanlar ise refakatsiz,
(...) ”.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin 1. maddesi, 6. maddesinin 2. fıkrası, 8. maddesi ve 53. maddesini ileri sürerek, oğlunun cenaze törenine katılamamasından şikâyet etmektedir. Başvuran, kendi ifadesine göre, makul bir gerekçe bulunmaksızın, özel hayatına ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Başvuran aynı zamanda, Sözleşme’ye Ek 12 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuran, oğlunun cenaze törenine katılamamasından şikâyet etmekte ve Sözleşme’nin 1. maddesi, 6. maddesinin 2. fıkrası, 8. maddesi ve 53. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
Mahkeme öncelikle, olay ve olguların hukuki nitelendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olarak, başvuranlar veya hükümetler tarafından olaylara atfedilen nitelendirmenin kendisi için bağlayıcı olmadığı kanısına vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, jura novit curia (“hâkim hukuku kendiliğinden uygular”) ilkesi uyarınca, örnek olarak, şikâyetleri tarafların ileri sürmedikleri bir madde ya da fıkra açısından resen incelemiştir. Bir şikâyet, yalnızca ileri sürülen hukuki gerekçe ya da iddialarla değil, şikâyet çerçevesinde dile getirilen olaylarla nitelendirilmektedir (bk., mutatis mutandis, 19 Şubat 1998 tarihli Guerra ve diğerleri/İtalya kararı, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998-I, § 44). Bu ilkeler ışığında, Mahkeme, davaya ilişkin koşullarda başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 8. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“ 1. Herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir (...)
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir. ”
Mahkeme ardından, özgürlükten yoksun bırakıcı diğer tedbirler gibi tutukluluğun, doğası gereği, ilgilinin özel hayatında ve aile hayatında sınırlamalara yol açtığını hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, cezaevi idaresinin, tutukluya yakın ailesiyle iletişimini sürdürmesi konusunda izin vermesi ve gerektiğinde ilgiliye bu konuda yardımcı olması, aile hayatına saygı açısından büyük önem taşımaktadır (Messina/İtalya (No. 2), No. 25498/94, § 61, AİHM 2000‑X ve Khoroshenko/Rusya [BD], No. 41418/04, § 106, AİHM 2015). Mahkeme, aynı zamanda, tutukluların dış dünyayla olan iletişimlerine ilişkin belirli bir denetimin tavsiye edildiğini ve bu denetimin kendiliğinden Sözleşme’ye aykırı olmadığını kabul etmektedir (Schemkamper/Fransa, No. 75833/01, § 30, 18 Ekim 2005). Ayrıca, çıkış izninden yararlanma hakkı böylelikle Sözleşme tarafından güvence altına alınmamaktadır (Marincola ve Sestito/İtalya (k.k.), No. 42662/98, 25 Kasım 1999 ve Kanalas/Romanya, No. 20323/14, § 66, 6 Aralık 2016). Gerçekte, Sözleşme’nin 8. maddesi, tutuklu kişiler açısından çıkış hakkını güvence altına almamaktadır ve Mahkeme daha önce, izin sisteminin oluşturulmasının kendiliğinden eleştirilebilir olmadığını kabul etmiştir (bk., diğer kararlar arasından, Sannino/İtalya (k.k.), No. 72639/01, 3 Mayıs 2005).
Somut olayda, Mahkeme, başvurana izin verilmemesinin, kendisini oğlunun cenaze törenine katılma imkânından yoksun bıraktığı ve bu durumun dolayısıyla, ilgilinin Sözleşme’nin 8. maddesiyle güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkına yönelik bir müdahale olarak incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır (Płoski/Polonya, No. 26761/95, § 32, 12 Kasım 2002 ve yukarıda anılan Kanalas kararı, § 54). Bu türden bir müdahale, “kanunla öngörülmesi”, Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrası bakımından en azından meşru bir amaç taşıması ve “demokratik bir toplumda gerekli” bir tedbir olarak değerlendirilebilmesi halinde Sözleşme’yi ihlal etmemektedir.
Mevcut davada, Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin söz konusu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü tespit ettiğini gözlemlemektedir: 5275 sayılı Kanun’un 116. maddesinin 2. fıkrası bir tutuklunun cenaze törenine katılabileceği koşulları belirtmekteydi ve Yönetmelik aynı zamanda bu konuya ilişkin uygulanabilir hükümleri içermekteydi. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin bu bağlamda vardığı sonuçlardan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.
Mahkeme ayrıca, hem başvuranın hem de başvurana refakat etmekle görevli kişilerin hayatına ve fiziksel bütünlüğüne zarar verilmesine ilişkin riskleri önleme amacını taşıyan söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrası açısından, kamu güvenliğine ve düzenin korunmasına ilişkin meşru bir amaç izlediği kanaatine varmaktadır. Geriye söz konusu tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını tespit etmek kalmaktadır.
Mahkeme, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme’nin 8. maddesi uyarınca bu konuya ilişkin üstlendikleri yükümlülükleri belirtmek için, tutukluluğa ilişkin olağan ve makul gerekliliklerin ve sonuç olarak, ulusal makamlara bir tutuklunun ailesiyle olan iletişimini düzenlerken verilecek takdir yetkisinin kapsamının dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır (Lavents/Letonya, No. 58442/00, § 141, 28 Kasım 2002). Bununla birlikte, tutuklunun hak ve özgürlüklerine ilişkin sınırlamaların demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve zorunlu bir sosyal ihtiyaca dayandığını kanıtlama görevi Devlete aittir (yukarıda anılan Płoski kararı, § 35). Sözleşmeci Devletlerin bir müdahalenin gerekliliğini değerlendirmek için belirli bir takdir yetkisinden yararlandıkları aşikâr olsa da, bu takdir yetkisi Avrupa denetimine tabi tutulmaktadır. Sözleşme’nin 8. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen istisnalar dar bir yorumlamayı gerektirmektedir ve belirli bir durumda bu istisnaların gerekliliği, ikna edici bir şekilde ortaya konulmalıdır (Ernst ve diğerleri/Belçika, No. 33400/96, § 113, 15 Temmuz 2003).
Bu bağlamda, Mahkeme, tutuklunun tehlike arz etmesi ve davranışı, işlenen suçun niteliği, tutukluluğa geri dönmesine yönelik güvenceler ve ilgilinin talebini yerine getirmek için alternatif çözümlerin varlığı, özellikle refakatçi ile birlikte yer değiştirme imkânı gibi değerlendirmelerin uygun olduğu kanısına vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Płoski kararı, § 37, Czarnowski/Polonya, No. 28586/03, § 29, 20 Ocak 2009 ve yukarıda anılan Kanalas kararı, §§ 61-64).
Somut olayda, Mahkeme, başvuranın çıkış izni talebinin reddedilmesinin, izlenmesi gereken güzergâhın güvenliğinin sağlanması için gereken süre ve terörle ilgili riskler dikkate alınarak, hem başvuranın hem de refakatçisinin hayatı ve fiziksel bütünlüğü açısından tehlikelere ilişkin Bayburt Jandarma Komutanlığının tespitleriyle gerekçelendirildiğini kaydetmektedir. Böylelikle, başvuranın tehlike arz etmesi, ilgiliyi cenaze törenine götürmek için izlenecek güzergâhın oluşturduğu terörle ilgili riskler, başvuranın ve kendisine refakat etmekle ve güzergâhın güvenliğini sağlamakla görevli kişilerin güvenliği ve hayatı açısından riskler göz önünde bulundurulmuştur.
Mahkeme, refakatçiyle birlikte çıkışların maddi ve lojistik sorunlara yol açtığının farkındadır. Doğası gereği, bu çıkışlar, organize etmeye ilişkin ve lojistik hazırlıklar ile ulusal makamların harekete geçmelerine imkân vermek için gerçekçi bir süreyi gerektirmektedir (yukarıda anılan Płoski kararı, § 37 ve Kubiak/Polonya (k.k.), No. 2900/11, § 26, 21 Nisan 2015). Bu bağlamda, Mahkeme, ulusal makamların ilke olarak yerel ihtiyaç ve bağlamlar hakkında karar vermek için uluslararası hâkime nazaran daha iyi bir konumda bulunduklarını tekrarlamaktadır. Oysa somut olayda, Mahkeme öncelikle, ulusal makamların bir refakatçi ile birlikte cezaevinden çıkma imkânını usulüne uygun olarak öngördüklerini tespit etmektedir (aksi yönde bir karar için (a contrario) yukarıda anılan Płoski kararı § 36 ve Giszczak/Polonya, No. 40195/08, § 29, 29 Kasım 2011). Ulusal makamlara bu bağlamda herhangi bir ihmal atfedilemeyecektir (benzer bir yaklaşım için, yukarıda anılan Kubiak kararı, § 26).
Mahkeme ardından, ulusal makamların, başvuranın profilini, tehlike arz etmesini, ilgilinin cenaze törenine katılmak için gitmesi gereken bölgede terör eylemlerine ilişkin tehlikeler ve başvuranın ve refakatçisinin hayatı açısından riskler gibi olgusal unsurları usulüne uygun olarak dikkate aldıklarını gözlemlemektedir. Ulusal makamlar böylelikle, lojistik ve organize etmeyle ilgili hazırlığın yanı sıra güvenliğe ilişkin gereklilikleri de göz önünde bulundurmuşlardır. Anayasa Mahkemesi öte yandan, yetkili ulusal makamların değerlendirmesinin koşullarını ve esasını ve bu makamların mevcut olan farklı menfaatlere ilişkin yaptıkları dengelemeyi denetlemiştir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin bu bağlamda vardığı sonuçları sorgulamaya imkân veren herhangi bir unsurun bulunmadığı kanısındadır.
Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları dikkate alarak, mevcut davanın kendine özgü koşullarında, davalı Devletin sahip olduğu takdir yetkisini aşmadığı ve başvuranın oğlunun cenazesine gitmek için cezaevinden çıkmasının reddedilmesinin izlenen meşru amaçlar bakımından orantısız olmadığı kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak, başvuranın şikâyetini açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddetmek uygun olacaktır.
Başvuran ayrıca, Sözleşme’ye Ek 12 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Oysa Türkiye bu Protokol’ü onaylamamıştır. Mahkeme sonuç olarak, başvuranın buna ilişkin şikâyetini konu bakımından bağdaşmazlık (“ratione materiae”) nedeniyle reddetmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 19 Eylül 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy