T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2021/5352
Karar No : 2025/1667
TEMYİZ EDEN (DAVACILAR) : Kendi adlarına asaleten ... adına velayeten ... ve ...
VEKİLİ : Av. ...
KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Bakanlığı / ANKARA
VEKİLİ : Av. ...
İSTEMİN_KONUSU : ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacılar tarafından, gebelik sürecinde tüm tetkik ve tahliller yapılarak bebeğin normal olduğunun söylenmesine karşın gebeliğin 38. haftasında 12/02/2014 tarihinde sezaryenle doğum gerçekleştiğinde bebekte ciddi sağlık sorunları olduğunun görüldüğü, anılan Hastanece tıbbi aydınlatma yükümlülüğünün ihlal edildiğinden bahisle bebek ... için 3.000,00 TL maddi, 150.000,00 TL manevi; anne ... için 1.000,00 TL maddi, 150.000,00 TL manevi; baba ... için 1.000,00 TL maddi, 150.000,00 TL manevi tazminatın doğum tarihi olan 12/02/2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararıyla; Adli Tıp Kurumu raporu ile dosyada yer alan bilgi ve belgelerin birlikte incelenmesinden, anne ...’ın Ankara Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılan gebelik takiplerinde ve doğum sürecinde hizmet kusuru bulunmadığı, yapılan uygulamaların tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, sağlık hizmetini sağlık personeli ile yürüten idareye atfı kabil kusur bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesince; istinaf başvurusuna konu kararın hukuka ve usule uygun olduğu gerekçesiyle davacıların istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacılar tarafından, aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediği, bebeğin tarama testinde nöral tüp defekti açısından riskli alanda bulunduğu, gebeliğin 16. haftasında yapılan bu test sonucu risk tespit edilmesine karşın bilgilendirilmedikleri, bu konuda ispat yükünün davalının uhdesine olduğu, daha ileri tetkik yaptırma haklarının ellerinden alındığı, nöral tüp defektinin ultrason ile tespit edilebildiği belirtilmesine karşın Adli Tıp Kurumu raporunda bu konuda hatalı değerlendirmede bulunulduğu, ultrason tetkikinin yeterli şekilde yapılmadığının sabit olduğu, doktor ifadesinde de radyoloji uzmanı ultrason sonucunu normal raporladığı için kendisinin ultrason yapmadığını belirttiği, oysa ki tarama testinde risk tespit edilen hastanın kadın doğum uzmanı tarafından ultrason ile değerlendirilmesi gerektiği, tarama testinde sorun tespit edilen kişiye sıklıkla muayeneye gelmesinin önerilmesi gerekirken kadın doğum doktoru tarafından rutin kontrole gelmesinin önerildiği, bu durumun dahi kusur oluşturduğu, gerekli aydınlatma yapılmadığından 23/10/2013 tarihinden sonra 15/01/2014 tarihinde kontrole gittiği, gerekli aydınlatma yapılsa idi bu dönemde ultrason görüntüsü yapılması için sağlık kuruluşuna geleceğinin açık olduğu, hastalığın tespiti noktasındaki en önemli zaman diliminin kaçırılmasına sebebiyet verildiği iddialarıyla temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından davacıların temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ...
DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE :
MADDİ OLAY :
Dava dosyanın incelenmesinden; davacı ...'ın gebelik takibine ilişkin düzenli olarak Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne gittiği, anılan Hastanece 18/09/2013 tarihinde yapılan üçlü tarama testi sonucunda, düzeltilmiş AFP MoM değerinin 3,94 olduğu belirtilerek nöral tüp defekti açısından riskli bölgede olduğunun tespit edildiği, sonrasında 23/10/2013 tarihinde yapılan 20. hafta 2. basamak ayrıntılı ultrason gözleminde sorun olmadığının bildirildiği, 23/10/2013 tarihinde poliklinik defterine de bu hususun işlendiği, 33. haftaya kadar başkaca poliklinik kaydı bulunmadığı, 33. haftada, 15/01/2014 tarihinde yapılan rutin kontrolde nöral tüp defektlerinde görülen sekonder anomalilerden olan bebeğin kafa içindeki boşluğun geniş olduğunun tespit edildiği ve beyin cerrahisi konsültasyonu istendiği, buradaki muayenede hastanın gebeliği sonrası bebeğin hidrosefali açısından değerlendirileceği belirtilerek sezaryen önerildiği, akabinde yüksek riskli gebe olarak takip edildiği ve 12/02/2014 tarihinde sezaryen ile ...'ın dünyaya geldiği, bebekte bel açıklığı, kalça çıkığı, böbreklerinde üriner sistemde sorunlar olduğunun tespit edildiği ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ameliyat edildiği, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden 16/10/2014 tarihinde alınan Sağlık Kurulu Raporunda kulak-burun boğaz sisteminde, görme sisteminde, ürogenital sisteminde, kas iskelet sisteminde ve zihinsel sisteminde bulunan rahatsızlıklar sebebiyle bebeğin %99 oranında engelli olduğunun tespit edildiği, akabinde 18/09/2013 tarihinde yapılan üçlü tarama testinde bahsedilen anomalilerin zaten tespit edildiğini öğrendikleri, buna rağmen yapılan tüm kontrollerde sorun olmadığı bilgisinin verildiği, anılan hastanece yanlış bilgi verilmesi sebebiyle bu kadar ağır problemleri olan bebeği aldırma konusundaki tüm yasal haklarının elinden alındığı, hayat boyu yaşamak zorunda kalacakları ağır bir travmaya mahkum edildikleri, tıbbi aydınlatma yükümlülüğünün ağır ve açık şekilde ihlal edildiği, davalı idarece verilen sağlık hizmetinde ağır hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek maddi ve manevi tazminat istemiyle 12/05/2015 tarihinde davacılar tarafından Sağlık Bakanlığına başvuru yapıldığı, başvurunun cevap verilmeyerek zımnen reddi üzerine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlıkta, bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu 7. İhtisas Kurulunun ... tarih ve ... sayılı karar sayılı raporunda özetle; "...anne ...’ın Ankara Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılan gebelik takiplerinde ikili testinin normal sınırlarda olduğu, üçlü tarama testinde düzeltilmiş AFP MoM değeri 3,94 olup nöral tüp defekti açısından riskli bölgede olduğu, test tarihinden (18/09/2013) 33. gebelik haftasına (15/01/2014) kadar Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvurusunun olduğuna dair tıbbi kayıt mevcut olmadığı, 33. gebelik haftasında ise nöral tüp defektlerinde görülen sekonder anomalilerden olan ventrikülomegalinin tespit edildiği, buna yönelik Beyin Cerrahisi konsültasyonu istendiği, sezaryen ile doğumun gerçekleştirildiği ve doğum sonrası ameliyat amacı ile sevk edildiği göz önüne alındığında; gebelik takipleri ve doğum sürecine katılan Kadın Hastalıkları ve Doğum ile Beyin Cerrahisi Uzmanı hekimlerin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, doğum sonrası 1. gün çekilen MR incelemede yaklaşık 3 cm boyutunda ölçülen meningomiyelosel kesesinin ikinci düzey USG’nin yapıldığı 22. gebelik haftasında çok daha küçük olacağının tıbben bilindiği, boyutları nedeni ile bu dönemde görülemeyebileceği, intrauterin 33. gestasyon haftasında gelişen ventrikülomegalinin bu tür durumların sekonder uyarıcılarından olduğunun tıbben bilindiği, ancak hidrosefali durumunun kaçıncı haftada geliştiğinin geriye dönük olarak bilinemeyeceği, tespit edilen meningomiyelosel durumunun anne karnında tedavisinin olmadığı ve yaşamla bağdaşan bir durum olduğu da göz önüne alındığında ikinci düzey USG incelemeyi yapan Radyoloji Uzmanı Dr. ...’ın uygulamalarına tıbbi hata atfedilemeyeceği, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatası tespit edilmediği..." yönünde görüşe yer verilmiştir.
İdare Mahkemesince anılan rapor hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmiş, Bölge İdare Mahkemesinin temyize konu kararıyla da davacıların istinaf başvurusu reddedilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasa'nın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesiyle "bilirkişi" konusunda atıfta bulunulan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 447. maddesinin 2. fıkrası ile mevzuatta 1086 sayılı Kanun'a yapılan atıfların, 6100 sayılı Kanun'un bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; "Bilirkişi raporunun verilmesi" başlıklı 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; "Bilirkişi raporuna itiraz" başlıklı 281. maddesinin 1. fıkrasında ise, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir.
2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu'nun 1. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu; 2. maddesinde, Adli Tıp Kurumunun, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu; 15. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiş iken, 703 sayılı "Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile anılan hükümler yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 15/07/2018 tarih ve 30479 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 2., 3. ve 16. maddelerinde, yukarıda yer verilen hükümler aynı şekilde yeniden getirilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının tıbbi ihmal nedeniyle ihlal edildiği iddiasıyla açılan tam yargı davalarında, hizmet kusurunun tespitine yönelik olarak ilk derece mahkemelerince yaptırılan bilirkişi incelemesinde, bilirkişinin somut tıbbi verileri kullanarak, sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle her türlü şüpheden uzak, nesnel bir sonuca varması ve buna göre de somut gerekçelerle kanaat bildirmesi gerekmekte olup; bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Buna ek olarak, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporda, sorulara verilen cevapların şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, rapor içeriğinin ise hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir.
Doğrudan sağlık hakkını ilgilendiren bu tür davalarda, olayların oluşumuna ilişkin olarak delilleri değerlendirmekle görevli olan mahkemelerce, somut verilere dayanmayan, bilimsel değerlendirme içermeyen, yalnızca varsayıma dayalı olarak görüş bildiren bilirkişi raporlarının hükme esas alınması halinde, kişilerin anayasal haklarını korumaya yönelik yeterli yargısal güvence sağlanmamış olacaktır.
Bakılan davada, her ne kadar hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu raporunda ikinci düzey USG incelemeyi yapan Radyoloji Uzmanı Dr. ...’ın uygulamalarına tıbbi hata atfedilemeyeceği, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatası tespit edilmediği yönünde görüş bildirilmiş ise de; raporun aşağıda belirtilecek hususlar yönünden idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığı noktasında karar verilebilmesi için yeterli olmadığı kanaatine varılmıştır. Bu hususlar şu şekildedir;
-Raporda, davacı ...'ın üçlü tarama testi tarihinden (18/09/2013) 33. gebelik haftasına (15/01/2014) kadar olan süreçte Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvurusunun olduğuna dair tıbbi kayıt mevcut olmadığı belirtilmesine karşın dosya içerisinde mevcut olan poliklinik defter kayıtlarının incelenmesinden, 23/10/2013 tarihinde muayene kaydının bulunduğu ve ayrıntılı ultrason sonucunun normal raporlandığının belirtildiği görülmektedir. Bunun yanında, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. ...'in 28/05/2019 tarihli ifadesinde, davacıyı ayrıntılı ultrason muayenesinin yapıldığı 23/10/2013 tarihinde gördüğü, ayrıntılı ultrason raporunu değerlendirdiği, düzenlenen ultrason raporunda herhangi bir sorun olmadığını görmesi üzerine rutin kontrole gelmesini önerdiği beyanında bulunulmuştur. Bu durumda üçlü tarama testi tarihinden (18/09/2013) 33. gebelik haftasına (15/01/2014) kadar olan süreçte davacının 23/10/2014 tarihinde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı tarafından görüldüğü dikkate alındığında 18/09/2013 tarihli üçlü tarama testi sonucundan haberdar edilmemesinin tıp kurallarına uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
-Diğer taraftan, davacının 23/10/2014 tarihinde muayene kaydı olmasa dahi üçlü tarama testi sonucunda nöral tüp defekti açısından risk saptanması üzerine haricen bilgilendirilmesi yoluna gidilmesi gerekip gerekmediği, bu durumun yakın takip ihtiyacı doğurup doğurmadığı, kısaca üçlü tarama testinde risk saptanan gebenin risk saptandıktan sonraki takibinde kusur bulunup bulunmadığı hususlarının ayrıntılı olarak açıklanması gerekmektedir.
Bu itibarla, yukarıda belirtilen hususların açıklığa kavuşturulması amacıyla ilgili Adli Tıp Kurumu Üst Kurulundan, davacıların iddialarının göz önünde bulundurulduğu, tıbbi sürecin bir bütün halinde ele alındığı, yukarıda yer verilen hususlara açıklık getirecek tutarlı, anlaşılır ve bilimsel değerlendirmeler içeren bir rapor alınarak olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.
Bu durumda, uyuşmazlığın çözümü için yeterli olmayan bilirkişi raporuna dayalı olarak eksik inceleme sonucu verilen davanın reddi yolundaki idare mahkemesi kararına yönelik davacıların istinaf istemlerinin reddi yönündeki bölge idare mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.
Öte yandan davacı reşit olmayan ... adına velayeten anne ve babası tarafından dosyayı takip eden avukatlara verilmiş ve dava açma ve takip etme yetkisi gösteren vekaletnamenin dosyada bulunmadığı görüldüğünden anılan eksikliğin de tamamlattırılması gerekmektedir.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacıların temyiz isteminin KABULÜNE,
2. Temyize konu ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının BOZULMASINA,
3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ... Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesine gönderilmesine, 18/03/2025 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.