T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No: 2021/2122
Karar No: 2023/1994
TEMYİZ EDEN (DAVACILAR) : Kendi adlarına asaleten …e velayeten … ve …
VEKİLLERİ : Av…
KARŞI TARAF (DAVALI) : … Bakanlığı / ANKARA
VEKİLİ : Av…
İSTEMİN_KONUSU : …. İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacılar … ve …'in ortak çocukları …'e soğuk algınlığı şikayetiyle 21/04/2009 tarihinde götürüldüğü … Devlet Hastanesinde ateş düşürücü ve ağrı kesici iğne yapıldığı, ertesi gün sevkedildiği … Çocuk Hastalıkları Hastanesinde yapılan tıbbî müdahaleler sonucu aksayarak yürümeye başladığından, bacağının sakat kaldığından bahisle anne …. ve baba …'in her biri için ayrı ayrı 1.000,00 TL maddi, 20.000,00 TL manevi; … için 40.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 82.000,00 TL tazminatın ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararıyla; Danıştay Onuncu Dairesinin … tarih ve E…., K:… sayılı bozma kararına uyularak yapılan araştırma neticesinde, davacı …'in mevcut yürüme zorluğunun sebebinin (enjeksiyon nöropatisi, kalıtsal ataksi veya diğer nedenler) belirlenmesi amacıyla yapılan ara kararı gereklerinin yerine getirilmediği, bu haliyle dava dosyasında mevcut bilgi ve belgelere göre olayda davacıların iddiaları bağlamında bir hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacılar tarafından, kararın eksik inceleme sonucu verildiği, aydınlatılmış onamın alınıp alınmadığının araştırılmadığı belirtilerek temyiz istemine konu kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından savunma verilmemiştir.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Temyiz istemlerinin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE :
MADDİ OLAY :
Davacılar tarafından; 21/04/2009 tarihinde çocukları … soğuk algınlığı şikayeti ile … Devlet Hastanesine götürdükleri, burada doktorun çocuğun soğuk algınlığını dikkate almayıp hepatit aşısı yaptırması için sağlık ocağına gitmeleri gerektiğini kendilerine söylediği, sağlık ocağında aşı yaptırıp evlerine döndükleri, aşıdan dolayı çocuğun ateşi yükselince çocuğu yeniden … Devlet Hastanesine götürdükleri, acil serviste çocuğa bacaktan ateş düşürücü ve ağrı kesici özelliği olan bir iğne yapıldığı, henüz hastaneden ayrılmadan çocuğun havale geçirdiği, belden aşağısının uyuştuğu, uyuşma geçmediği için o gece hastanede kaldıkları, sabah Şanlıurfa Devlet Hastanesine sevk edildikleri, burada çocuğa tahliller yapıldığı, tedavi başlanmadığı, eve gönderildikleri, eve dönünce annenin çocuğun bacağında morarma fark ettiği, yeniden … Devlet Hastanesine götürdükleri, burada merhem verildiği, merhem ile morarmanın geçtiğini ancak çocuk yürümeye başladığında bariz bir şekilde aksayarak yürümeye başladığı, hastanelerdeki ihmaller sonucu bu zararın ortaya çıktığı iddia edilerek bakılan dava açılmıştır.
İdare Mahkemesince olayda hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunca yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde dosyada mevcut tıbbi belgelerin tetkiki neticesinde düzenlenen 28/12/2015 tarih ve 6484 sayılı raporda; " (...) Küçüğün, … Devlet Hastanesi'nde ve … Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nde yapılan muayenelerde: solunum yolu hastalıkları, gelişme geriliği, protein enerji malnütrisyonu, epilepsi, febril konvülziyon, yürümede zorluk, nöropati, kalıtsal ataksi teşhisleri konulduğu, mevcut verilere göre kas içi enjeksiyon sonrası oluşması beklenen enjeksiyon nöropatisini teyid etmeye yeter ölçüde tıbbi delil bulunmadığı, küçüğe konulan teşhisler sonrasında aynı hal ve şartlarda gösterilmesi gereken özenin gösterildiği, tıbbî standartlardan sapma olarak nitelendirilebilecek ihmal ya da kusur tespit edilmediği oy birliği ile mütalaa olunur." yönünde görüş bildirilmiş olup Mahkemece anılan rapor doğrultusunda davanın reddine karar verilmiştir.
Davacılar tarafından, temyiz istemlerinin reddedilmesi üzerine karar düzeltme isteminde bulunulmuş olup Danıştay Onuncu Dairesinin 18/09/2019 tarih ve E.2019/3501, K:2019/5797 sayılı kararıyla, … Devlet Hastanesi ve … Çocuk Hastalıkları Hastanesinde yapılan tıbbi ameliyeler neticesinde çocukta ortaya çıktığı iddia edilen yürüme zorluğunun sebebinin (enjeksiyon nöropatisi, kalıtsal ataksi veya diğer nedenler) tespit edilmesi ve ardından bu durumun sağlık hizmetinin kusurlu yürütülmesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tereddüte yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması gerektiği, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporda sadece dosya içeriğinde mevcut bilgi ve belgelerden yola çıkarak davacı çocukta gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel enjeksiyon nöropatisini teyid etmeye yeter ölçüde tıbbi delil bulunmadığı yönünde kanaat belirtilmiş ise de; davacıların iddialarının bu yönde toplandığı dikkate alınarak, raporda eksik olduğu belirtilen tetkik ve tıbbi verilerin toplanmasından sonra bizzat Adli Tıp Kurumu'nda veya sevk edilebileceği bir üniversite hastanesinde küçük Mehrican'ın yapılacak muayenesi neticesinde, çocukta mevcut yürüme zorluğunun sebebinin (enjeksiyon nöropatisi, kalıtsal ataksi veya diğer nedenler) tespiti ve ardından bu durumun idarenin eyleminden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tereddüte yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması ve buna göre kusur tespiti yoluna gidilmesi gerekirken, bu yönde bir araştırma yapmaksızın eksik inceleme sonucu düzenlenen bilirkişi raporu hükme esas alınarak davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle anılan kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozmaya uyularak verilen ara kararları ile öncelikle Hilvan Devlet Hastanesi ve Şanlıurfa Çocuk Hastalıkları Hastanesinden tüm tedavi evrakı istenilmiş, ardından 26/11/2020 tarihli ara kararıyla … Eğitim ve Araştırma Hastanesinden davacı …'de mevcut yürüme zorluğunun sebebinin (enjeksiyon nöropatisi, kalıtsal ataksi veya diğer nedenler) belirlenmesi amacıyla yapılacak olan tetkikler neticesinde gerekçeli sağlık kurulu raporu hazırlanması istenilmiş ve aynı tarihli ara kararıyla davacının hastaneye gönderilmesine karar verilmiştir.
… Eğitim ve Araştırma Hastanesince düzenlenen … tarih ve … sayılı yazıyla davacının sağlık kurulu birimine başvurduğu, ancak sağlık kurulu işlemlerini tamamlamadığı anlaşıldığından sağlık kurulu raporu düzenlenemediğinin bildirilmesi üzerine İdare Mahkemesince, ara kararı gereklerinin yerine getirilmediği, bu haliyle dava dosyasında mevcut bilgi ve belgelere göre olayda davacıların iddiaları bağlamında bir hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesi, 1. fıkrası, (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, mahkemece, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
Esasen, Anayasa'nın 56. maddesi de Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemek ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları denetleyerek yerine getirmek ile ilgili pozitif bir yükümlülük getirmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009).
11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir." hükmü yer almaktadır.
5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)"nin "Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; "Mesleki standartlar" başlıklı 4. maddesinde; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir.
Sözleşmenin "Muvafakat" başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir.
01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'nin davacıya tıbbi müdahale yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan haliyle 15. maddesinde, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir. ...", 22. maddesi, 1. fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.", “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik'te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır.
Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerin riskleriyle ilgili olarak aydınlatılması ve rızalarının alınmasını öngörmektedir.
Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesiyle "bilirkişi" konusunda atıfta bulunulan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 447. maddesinin 2. fıkrası ile mevzuatta 1086 sayılı Kanun'a yapılan atıfların, 6100 sayılı Kanun'un bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; "Bilirkişi raporunun verilmesi" başlıklı 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; "Bilirkişi raporuna itiraz" başlıklı 281. maddesinin 1. fıkrasında ise, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir.
2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu'nun 1. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu; 2. maddesinde, Adli Tıp Kurumunun, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu; 15. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiş iken, 703 sayılı "Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile anılan hükümler yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 15/07/2018 tarih ve 30479 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4 No.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 2., 3. ve 16. maddelerinde, yukarıda yer verilen hükümler aynı şekilde yeniden getirilmiştir.
Öte yandan; manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek şekilde makul ve hakkaniyete uygun bir miktar olarak belirlenmesi gerekmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının tıbbi ihmal nedeniyle ihlal edildiği iddiasıyla açılan tam yargı davalarında, hizmet kusurunun tespitine yönelik olarak ilk derece mahkemelerince yaptırılan bilirkişi incelemesinde, bilirkişinin somut tıbbi verileri kullanarak, sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle her türlü şüpheden uzak, nesnel bir sonuca varması ve buna göre de somut gerekçelerle kanaat bildirmesi gerekmekte olup; bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Buna ek olarak, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporda, sorulara verilen cevapların şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, rapor içeriğinin ise hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir.
Doğrudan sağlık hakkını ilgilendiren bu tür davalarda, olayların oluşumuna ilişkin olarak delilleri değerlendirmekle görevli olan mahkemelerce, somut verilere dayanmayan, bilimsel değerlendirme içermeyen, yalnızca varsayıma dayalı olarak görüş bildiren bilirkişi raporlarının hükme esas alınması halinde, kişilerin anayasal haklarını korumaya yönelik yeterli yargısal güvence sağlanmamış olacaktır.
Dosyanın incelenmesinden, davacılar tarafından temyiz dilekçesinin verilmesinin ardından Şanlıurfa Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesince davacı küçüğün daha sonra hastaneye müracaatı üzerine düzenlenen sağlık kurulu raporunun 05/03/2021 tarih ve 695 sayılı yazıyla İdare Mahkemesine gönderildiği, söz konusu raporun tanı kısmında "Sağda düşük ayak var. Dorsifleksiyon 1/5, topukta yürüyemiyor. DTR altta alınamadı, sol altta dorsifleksiyon 5/5, sağda ön boynuz dejenerasyonu mevcut olabilir. Polio?, kaba motor alanında özel gereksinimi vardır." ibaresine yer verildiği anlaşılmaktadır.
Bu durumda; her ne kadar İdare Mahkemesince, ara kararlarının gereği yerine getirilmediği, dosyada mevcut bilgi ve belgelere göre olayda davacıların iddiaları bağlamında bir hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de, yukarıda bahsedilen sağlık kurulu raporu doğrultusunda davacı küçükte mevcut yürüme zorluğunun sebebinin (enjeksiyon nöropatisi, kalıtsal ataksi veya diğer nedenler) tespiti, ardından bu durumun idarenin eyleminden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tereddüte yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması ve buna göre kusur tespiti yoluna gidilmesi amacıyla Adli Tıp Kurumundan yeni bir rapor alınması ve bu kapsamda gerek duyulması halinde davacının mevcut sağlık durumuna ilişkin de yeniden rapor düzenlenmesi gerekmektedir.
Öte yandan, meydana gelen düşük ayak sendromunun davacı küçüğe yapılan enjeksiyonlardan kaynaklandığının tespit edilmesi halinde enjeksiyon uygulamasından önce risklerin ve olası komplikasyonların anlatılıp yazılı onamın alınıp alınmadığının araştırılması ve sonucuna göre davacıların uğradığı manevi zararın, idari faaliyetin ve zararın niteliği de gözetilerek takdiren belirlenecek makul bir miktarın ödenmesine hükmedilmesi suretiyle karşılanması gerekecektir.
Bu itibarla, İdare Mahkemesi kararının belirtilen hususların incelenmesini teminen bozulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacıların temyiz istemlerinin KABULÜNE,
2. Davanın reddine ilişkin temyize konu … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının BOZULMASINA,
3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine,
4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (on beş) gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12/04/2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.