T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2021/5706
Karar No : 2023/2926
TEMYİZ EDEN (DAVACI) : …
VEKİLİ : Av. …
KARŞI TARAF (DAVALI) : … Rektörlüğü
VEKİLİ : Av. …
İSTEMİN_KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacı tarafından, belinde şiddetli ağrı ve bacağında uyuşukluk şikayetiyle başvurduğu davalı idareye bağlı sağlık kuruluşunda konulan bel fıtığı teşhisi üzerine 18/12/2015 tarihinde gerçekleştirilen ameliyattaki tıbbi uygulama hatası nedeniyle engelli hale geldiği iddiasıyla, davalı idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığını ileri sürdüğü zararlara karşılık fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000.00 TL maddi ve 200.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararıyla; davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: ... Bölge İdare Mahkemesi .... İdari Dava Dairesince; davacının istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacı tarafından, Adli Tıp Kurumu raporunun hükme esas alınabilecek nitelikte olmadığı, ameliyat öncesi bilgilendirmelerin usulüne uygun yapılmadığı belirtilerek, Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, davacının temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 17. maddesi, 2. fıkrası uyarınca davacının duruşma istemi yerinde görülmeyerek işin gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE :
MADDİ OLAY :
Davacı belinde ağrı ve bacağında uyuşukluk şikayeti ile davalı idareye bağlı sağlık kuruluşuna başvurmuş, bel fıtığı tanısı ile 18/12/2015 tarihinde ameliyat olmuş, ameliyattan sonra belden aşağısını hissetmemesi ve şiddetli ağrıları olması üzerine yapılan muayenede davacının ameliyat bölgesinde hematom (kanama) olduğu ve bu hematomun sinire bası yaptığı görülmüş, davacı acilen ikinci ameliyata alınarak hematomun olduğu bölgeye dren konulmuş, (4) ay boyunca aynı hastanede fizik tedavi uygulanmış; davacı tarafından, ilk ameliyatta dren konulmadığı için meydana gelen hematomun sinirlerine bası yaptığı ve bu nedenle engelli hale geldiği ileri sürülerek davalı idareye maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle yapmış olduğu başvurunun reddi üzerine bakılmakta olan dava açılmıştır.
Olayda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 7. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen … tarih ve … karar numaralı raporda; "bel ve her iki bacak ağrısı yakınmalarına yönelik gerekli muayene ve tetkiklerin yapılmış olduğu, operasyon öncesi çekilmiş grafilerinde L2-3 seviyesinde ekstrüde disk hernisi ve bu herniasyona bağlı spinal kanalda daralma tespit edilmekle hastaya cerrahi işlem önerilmesinin tıp kurallarına uygun olduğu, bu tip herniasyonların cerrahi tedavisinde hastaya en az ihtimalle zarar verebilecek yöntemlerin (Hemilaminektomi+Diskektomi) bulunmasına rağmen cerrahın tecrübe ve görüşleri doğrultusunda daha kapsamlı ameliyatların (Laminektomi+Stabilizasyon) yapılabileceği cihetle kişiye 18/12/2015 tarihinde uygulanan posterior segmental enstrümantasyon operasyonunun endikasyonunun bulunduğu, operasyon sonrasında yara yerinde gelişen hematomun bu tip ameliyatların her türlü özene rağmen gelişebilen bir komplikasyonu olarak nitelendirildiği, söz konusu komplikasyonu gidermeye yönelik gerekli müdahalelerin de uygulanmış olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Dr. C. G.'nin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallara uygun olduğu, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatası tespit edilmediği" yönünde görüş bildirilmiştir.
İdare Mahkemesince, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 7. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen raporda yer verilen tespitler doğrultusunda, davacı hakkında uygulanan teşhis ve tedavi süreçlerinde herhangi bir şekilde hizmet kusurunun bulunmadığı görüldüğünden, davacıya maddi ve manevi tazminat ödenmesini gerektirir koşulların mevcut olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; Bölge İdare Mahkemesince de davacının istinaf başvurusu reddedilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesi, 1. fıkrası, (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, mahkemece, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli ve idari faaliyetin niteliği gözetilerek hakkaniyetli ve makul bir tutarı aşmaması gerekmektedir.
Buna göre, manevi tazminat takdir edilirken, davacı(lar) yönünden, manevi tatmin duygusunu sağlamaya yetecek, zarara yol açan idari faaliyet sonucu duyulan elem ve ızdırabın kişi üzerindeki etki ve ağırlığını karşılayacak düzeyde olmasına; davalı(lar) yönünden ise, hakkaniyet sınırlarını aşmayan, ölçülü, adil dengeyi sağlayacak ve aşırı mali külfet oluşturmayacak makul bir seviyede olmasına dikkat edilmesi gerektiği açıktır.
Ayrıca, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; aynı Kanun'un 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; 281. maddesinin 1. fıkrasında, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir.
Öte yandan, 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu'nun 1. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumunun kurulduğu; 2. maddesinde, Adli Tıp Kurumu'nun, Mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen Adli Tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu; 15. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı düzenlenmiştir. 703 sayılı "Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile anılan hükümler yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 15/07/2018 tarih ve 304794 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, 4 No'lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 2., 3. ve 16. maddelerinde yukarıda yer verilen hükümler aynı şekilde yeniden getirilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Dosyanın incelenmesinden; davacı tarafından, ameliyattan sonra meydana gelen engelinin, ameliyat bölgesinde oluşan hematomun (kanamanın) dren konulmak suretiyle sinirlerine bası yapmasının engellenmemesinden kaynaklandığının iddia edildiği, davalı idare tarafından, yapılan ameliyattan sonra, ameliyat bölgesinde kanama görülmemesi ve bu uygulamanın enfeksiyona sebep olma ihtimalinin bulunması nedeniyle dren konulmadığının, ayrıca meydana gelebilecek bir kanamanın dreni tıkayarak sinire bası yapma ihtimalinin de bulunduğunun ve dren konulmasının sinir basısını kesin olarak engellemeyeceğinin belirtildiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının raporunda ise, operasyon sonrasında yara yerinde gelişen hematomun bu tip ameliyatların her türlü özene rağmen gelişebilen bir komplikasyonu olduğunun açıklandığı görülmektedir.
Uyuşmazlık; davacının, ameliyat bölgesine dren konulmamış olması nedeniyle sinirlerine bası olduğu ve bu nedenle de engelli hale geldiği iddiasına dayalı olarak ortaya çıkmıştır.
Davalı idare tarafından ise; savunma dilekçesinde, yapılan ilk ameliyattan sonra dren konulmadığı belirtilerek bu husus kabul edilmiştir.
Bu haliyle, yapılan ameliyattan sonra dren konulmasının gerekip gerekmediği hususunun açıklanması suretiyle uyuşmazlığın çözümlenebileceği açıktır.
Adli Tıp Kurumu raporunda ise, sadece meydana gelen hematomun komplikasyon olduğuna yönelik bir açıklama yapılmış, davacının iddiasını karşılayacak nitelikte değerlendirmeler yapılmamıştır.
Hal böyle olunca, ameliyat bölgesine dren konulmasının gerekip gerekmediği, dren konulmuş olması durumunda meydana gelen hematomun sinire bası yapmasının engellenme ihtimalinin bulunup bulunmadığı hususlarında değerlendirme içeren, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının ilgili ihtisas kurulundan alıncak ek bilirkişi raporu uyarınca karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu itibarla, Bölge İdare Mahkemesince, eksik inceleme ve değerlendirme sonucunda hazırlanmış olan ve davacının iddiasını karşılamayan bilirkişi raporu uyarınca verilen davanın reddine yönelik karara karşı davacı tarafından yapılan istinaf başvurusu hakkında, yukarıda belirtildiği şekilde alınacak bir ek bilirkişi raporu uyarınca karar verilmesi gerekmekte iken; davacının istinaf başvurusunun yukarıda belirtilen şekilde incelenmeden reddine karar verilmiş olmasında hukuki isabet bulunmamaktadır.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacının temyiz isteminin KABULÜNE,
2. Davanın reddine ilişkin ... İdare Mahkemesi kararına yönelik olarak davacı tarafında yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki temyize konu … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının BOZULMASINA,
3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesine gönderilmesine, 31/05/2023 tarihinde, oy birliğiyle, kesin olarak karar verildi.