AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 19814/20
Ahmet DEMİR / TÜRKİYE
Başkan
Branko Lubarda,
Hâkimler
Jovan Ilievski,
Diana Sârcu
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 15 Mart 2022 tarihinde, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1996 doğumlu bir Türk vatandaşı olan, Gaziantep’te ikamet eden ve Gaziantep Barosuna bağlı Avukat H. Sulu tarafından temsil edilen Ahmet Demir’in (“başvuran”) 29 Nisan 2020 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu 19814/20 no.lu başvuruyu göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru, yakalanması sırasında güvenlik güçleri tarafından başvurana kötü muamele uygulandığı iddiaları ile ilgilidir. 9 Ekim 2014 tarihinde yakalanan başvuran, 12 Ekim 2014 tarihinde tutuklanmıştır. Başvuran, 25 Kasım 2014 tarihinde serbest bırakılmıştır. Başvuran, Sözleşme’nin 3, 5 ve 6. maddelerinin yanı sıra Sözleşme’ye Ek 2 No.lu Protokolün ihlal edildiğini ileri sürmektedir.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Anayasa Mahkemesi, 31 Mart 2020 tarihli bir kararla, yürürlükte olan iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvuranın kötü muamele kapsamındaki şikâyetini reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi bu bağlamda, başvuranın iddialarını adli veya idari bir merci önünde sunmadığını belirtmiştir. Başvuran, iddiaları konusunda herhangi bir belge sunmamış ve ayrıntı vermemiştir. Anayasa Mahkemesi, açıkça dayanaktan yoksunluk sebebiyle başvuranın şikâyetlerinin kalanını reddetmiştir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin, yakalanması sırasında güvenlik güçleri tarafından başvurana kötü muamele uygulandığı iddialarını iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddettiğini kaydetmektedir. Dahası, Anayasa Mahkemesi kararından ve dava dosyasındaki unsurlardan, başvuranın bu bağlamda, uygulanabilir iç hukuk uyarınca, yetkili Cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunmadığı anlaşılmaktadır. Başvuran, ifadesi alınırken, yakalanması sırasında kötü muameleye maruz kaldığını vurgulamıştır. Bu bağlamda, yine dosyadaki unsurlardan, yerel mahkemeler önünde bir avukat tarafından temsil edilen başvuranın, ifadesi alınırken yaptığı açıklamaların bir şikâyet olarak değerlendirilip değerlendirilmediğini veya iddialarının faili olduğu iddia edilen kişiler hakkında yetkili Cumhuriyet savcısı tarafından re’sen bir ceza soruşturması başlatılıp başlatılmadığını öğrenme konusunda endişe duymadığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme daha önce, bir yakının şüpheli ölümü ile ilgili soruşturmada olduğu gibi kötü muamele ile ilgili bir soruşturma davasında, başvuranların soruşturmanın ilerleyişini ya da durağanlığını takip etmek için harekete geçmeleri ve herhangi bir etkili ceza soruşturması yürütülmediğinin farkına vardıklarında veya varmaları gerektiğinde istenen çabuklukla başvuruda bulunmaları gerektiğine karar vermiştir. Sonuç olarak, başvuranlara ait olan özen gösterme yükümlülüğü birbiriyle yakından ilişkili olsa da iki ayrı yöne sahiptir: Bir yandan ilgililer, soruşturmanın ilerlemesi hakkında yerel makamlar nezdinde ivedilikle araştırma yapmalıdırlar - bu, söz konusu makamlara özenle başvurma gerekliliğini içermektedir zira her gecikme, soruşturmanın etkinliğini tehlikeye atma riski taşımaktadır ve diğer yandan, soruşturmanın etkin olmadığının farkına vardıklarında ya da bu durumun farkına varmaları gerektiğinde ilgililerin ivedilikle Mahkemeye başvurmaları gerekmektedir (Mocanu ve diğerleri/Romanya [BD], no. 10865/09, 45886/07 ve 32431/08, §§ 263-266 AİHM 2014). Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 3. maddesi bağlamında sunulan bir şikâyet ile ilgili olarak, bir başvuranın Cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunmuş olması ve daha sonra Cumhuriyet savcısı tarafından verilen karara yetkili ilk derece ceza mahkemesi önünde itiraz etmesi gerektiğine ilişkin içtihatlarını hatırlatmaktadır (bk. özellikle, Nuray Şen/Türkiye (k.k.), no. 41478/98, 30 Nisan 2002 ve burada geçen atıflar). Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesinin kararından ayrılmak için herhangi bir gerekçe ya da hukuki argüman bulunmamaktadır. Hatırlatılan genel ilkeler ve Anayasa Mahkemesi tarafından ileri sürülen gerekçeler ışığında, başvuran, mevcut olan etkili iç hukuk yollarını tüketmemiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir. Başvuran aynı zamanda, Sözleşme’nin çeşitli maddeleri bağlamında başka şikâyetler ileri sürmektedir. Mahkeme, elinde bulunan unsurların tamamını göz önünde bulundurarak ve ihtilaf konusu olay ve olguların yetkisine girdiği ölçüde, söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin 34 ve 35. maddelerinde belirtilen kabul edilebilirlik koşullarını karşılamadığını ve Sözleşme ve Protokolleri tarafından öngörülen hak ve özgürlüklerin ihlaline ilişkin herhangi bir belirti bulunmadığını tespit etmektedir. Sonuç olarak başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 7 Nisan 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Branko Lubarda
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan