AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 58402/09
Ziver DEMİR ve Nasraddin DEMİR / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 10 Ocak 2017 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 23 Ekim 2009 tarihinde gerçekleştirilen yukarıdaki başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirilen müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLARKardeş olan başvuranlar Ziver Demir ve Nasraddin Demir sırası ile 1982 ve 1970 doğumlu Türk vatandaşları olup Konya’da yaşamaktadırlar. Başvuranlar, Mahkeme nezdinde, Ankara Barosuna kayıtlı Avukat F. Sağlam tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın koşullarıDava konusu olaylar başvuranlar tarafından ileri sürüldüğü şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Birinci başvuranın askerliğe alınması ve buna müteakip hastalığı
Birinci başvuran Ziver Demir, 15 Nisan 2002 tarihinde zorunlu askerlik görevini yerine getirmek için İstanbul’da askerliğine başlamıştır. Dava dosyasındaki bilgilere göre başvuranın askerliğe alımından önceki muayenesinde askerliğe alınmasına engel olacak bir sağlık durumu tespit edilmemiştir.Askerlik görevini yerine getirdiği esnada, 6 Mayıs 2003 tarihinde, birinci başvuran öksürme, balgamda kan ve kilo kaybı şikayetleri ile Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne götürülmüştür. Belirli tıbbi tetkiklerin ardından başvurana, hafif enfeksiyon teşhisi konulmuş olup antibiyotik ve öksürük ilacı verilmiştir. Ayrıca başvurana yedi günlük yatak istirahati verilmiş ve bu sürecin sonunda kendisinden kontrole gelmesi istenmiştir.14 Mayıs 2003 tarihinde durumunun kötüleşmesi üzerine birinci başvuran GATA Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne yatırılmıştır ve burada meningeal tüberküloz teşhisi konulmuştur. 14 Nisan 2004 tarihine kadar hastanede yatarak tedavi görmüştür. Taburcu olmasının ardından Ankara’da Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon Merkezi’nde fizik tedavi görmüştür ve sonrasında kendisine hastalık izni verilmiştir.14 ve 30 Temmuz 2004 tarihleri arasında birinci başvuran takip tedavisi için tekrar GATA Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne yatırılmıştır.20 Ekim 2005 tarihinde GATA Haydarpaşa Askeri Hastanesi tarafından hazırlanan nörolojik raporda birinci başvuranın disatri[1] sebebiyle telaffuz bozukluğu sergilediği ve distoni[2] rahatsızlığı olduğu tespit edilmiştir. Bu rapora göre başvuran ayrıca yürüme kabiliyetini de kaybetmiştir.21 Ekim 2005 tarihinde, GATA Haydarpaşa Askeri Hastanesi, birinci başvuranın meningeal tüberküloz sonucu oluşan büyük ölçüde konuşma ve vücut işlevi kaybı (%90) sebebiyle askerlik görevine devam edemeyeceğini bildirmiştir.
Tazminat Davası
31 Mart 2006 tarihinde ikinci başvuran, kardeşinin yerine vasisi olarak, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde Savunma Bakanlığı aleyhinde tazminat davası açmıştır ve kardeşinin askerlik görevi esnasında yakalandığı hastalıklar sonucu maruz kaldığı zararlar için maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. 15 Kasım 2006 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, birinci başvuranın hastalığının sebebini, askerlik görevini yerine getirirken olup olmadığını ve kendisine sunulan tıbbi tedavide herhangi bir gecikme veya ihmalin olup olmadığını tespit etmek için üç nöroloji uzmanından oluşan bir grubu göreve atadı. Uzmanlar, 20 Nisan 2007 tarihli raporlarında, birinci başvuranın daha önceden var olan sağlık durumu sebebiyle değil meningeal tüberküloz sebebiyle askerlik görevine devam edemeyeceğini tasdik etmişlerdir. Ayrıca birinci başvuranın askere alınmasından önce tüberküloz bakterisinin sebep olduğu enfeksiyona yakalandığına dair bir kanıt bulunmadığını belirtmişlerdir. Ancak, birinci başvuran askerliğini tüberkülozun yaygın olmadığı bir yerde yaptığı için hastalığının “askerlikle ilişkili” olduğunu söylemenin mümkün olmadığını da belirtmişlerdir. Birinci başvurana sunulan tedavinin kalitesi hususunda ise uzmanlar, birinci başvurana yapılan testler ve Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’nde gördüğü tedavi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını ve bu sebeple burada sunulan tıbbi yardımın yeterliliği hususunda yorum yapamadıklarını belirtmişlerdir. Ancak sonrasında GATA Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde sunulan tedaviye ilişkin detaylı hastane kayıtlarının birinci başvuranın burada kapsamlı bir tedavi gördüğünü ve ihmal veya diğer yetersizlikler hususunda bir kanıt bulunmadığını göstermektedir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden ilgili tıbbi dosyaları almalarının üzerine uzmanlar, 10 Temmuz 2008 tarihinde, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’nde sunulan tedavinin kalitesi hakkında ek bir rapor hazırlamışlardır. Uzmanlara göre söz konusu zamanda hastalık ilk evrelerinde olduğu için hastanede yapılan ilk tıbbi testlerin sonuçları tüberkülozun varlığına işaret etmemiştir. Bu yüzden birinci başvuranın Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ndeki tüberküloz teşhisi ve tedavisi hususunda haksız bir gecikme olduğunu ileri sürmek için bir kanıt bulunmamaktadır. 2 Eylül 2008 tarihinde, kardeşi yerine ikinci başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne gönderilen uzman raporlarının bulgularına yanıt vermiştir. İkinci başvuran, ilk olarak, uzman raporlarının kardeşine sunulan tıbbi tedavinin kalitesine odaklanmalarına rağmen kendisi ve kardeşinin teşhisi takiben sunulan tedavi hususunda bir iddiaları olmadığını belirmiştir. Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde açtıkları tazminat davasının temelinde askerliğe kabul edildiği zamanda sağlıklı olan birinci başvuranın Devlet’in kontrol ve koruması altındayken hastalığa yakalanması yatmaktadır ve bu uzmanların bulguları ile de desteklenmiştir. 14 Ocak 2009 tarihinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden askerlik görevini birinci başvuran ile beraber yerine getiren diğer askerlere de meningeal tüberküloz teşhisi konulup konulmadığına dair bilgi talebinde bulunmuştur. 12 Şubat 2009 tarihinde, tugay komutanı, söz konusu zamanda başka meningeal tüberküloz vakasının olmadığı hususunda mahkemeyi bilgilendirmiştir. 25 Mart 2009 tarihli bir kararda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, ikinci başvuranın taleplerini reddetmiştir. Ağırlıklı olarak dava dosyasındaki uzman raporlarına dayanarak idare mahkemesi, birinci başvuranın hastalığı ve askerlik görevi arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu gösterecek bir kanıt bulunmadığı kararına varmıştır. Ayrıca, mahkeme, birinci başvurana gecikmesiz ve kusursuz olarak tıbbi tedavi sunulduğu ve bunun, yönetimi birinci başvurana ilişkin herhangi bir sorumluluktan muaf tuttuğu kararına varmıştır. 4 Mayıs 2009 tarihinde, ikinci başvuran, kusursuz sorumluluk ilkesi temelinde mahkemenin tazminat talebini kabul etmesi gerektiğini ileri sürerek ve birinci başvuranın Devlet’in kontrolü ve koruması altındayken meningeal tüberküloz teşhisi konduğunu hatırlatarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin kararına itiraz etmiştir. İkinci başvuran, mahkemenin kardeşine sunulan tedavinin kalitesine ilişkin bulgularına itiraz etmemiştir. 1 Temmuz 2009 tarihinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, ikinci başvuranın itirazını reddetmiştir.
Mali yardım talebi
11 Mayıs 2005 tarihinde, birinci başvuran, OYAK ve Emekli Sandığı’ndan maluliyet tazminatı talebinde bulunmuştur. Sırasıyla 3 Haziran 2005 ve 17 Ekim 2006 tarihlerinde OYAK ve Emekli Sandığı, birinci başvuranın talebini ilgili mevzuat kapsamında bu tazminatı almak için uygun olmadığı kararını vererek reddetmişlerdir. Bu esnada, 8 Temmuz 2006 tarihinde, birinci başvuran, Mehmetçik Vakfı’na mali yardım için başvuru yapmıştır. Vakıf, diğerleri arasında, yaralı ve engelli askerlere destek sağlamak amacıyla kurulmuştur. Dava dosyasındaki bilgilere göre Mehmetçik Vakfı birinci başvuranın başvurusuna cevap vermemiştir.
B. İlgili iç hukuk
Söz konusu zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği (Yönetmelik no. 86/11092, 24 Kasım 1986) aşağıdaki gibidir:
Madde 5
“Askerlik Kanunu gereğince yükümlülerin sağlık muayeneleri, askerlik şubelerinin bulunduğu yerlerde, öncelikle varsa kayıtlı olduğu aile hekimi tarafından, yoksa en yakın resmi sivil sağlık kuruluşunda veya asker hastanelerinde tek tabip tarafından aşağıdaki şekilde yapılır.
1) Ruh ve beden durumları ile iç organları dikkatle gözden geçirilir, nabız sayılır, kan basıncı ölçülür, çıplak olarak belirlenen boy ve kilolar tespit edilir. Soluk alma ve vermedeki göğüs genişlikleri ve muayene sonunda bulunan hastalık ve arızalar kaydedilir..
2) Muayene sonucunda karar verilemeyenlerle gözlem altında bulunmaları gerekenler en yakın asker hastanesine gönderilir.”
Madde 7
“Yoklamada arıza ve hastalıkları gözden kaçanların ve ilk muayenenin ardından askere alımdan önce hastalığa yakalananların ... muayeneleri asker hastanelerinde veya en az iki tabip bulunan birim veya kurumlarda yapılır.”
Madde 9
“... Son alımda görevli askeri tabipler karşılaşabilecekleri bulaşıcı hastalıklar hakkında en yakın hükümet tabibine durumu bildirmelidirler.” Yine bu tüzük uyarınca, tıbbi muayeneler esnasında bir hastalık veya arızanın tespit edilmesi durumunda askerlik görevinin ertelenmesi veya hastalık izni verilmesi için gerekli önlemler alınmıştır. Söz konusu hastalık ve arızalar yönetmeliğin bir ekinde (Hastalık ve Arızalar Listesi) belirtilmiştir ve buna tüberkülozun çeşitli türleri dahildir. Söz konusu zamanda yürürlükteki haliyle, Türk Silahlı Kuvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 57. maddesi (Kanun no. 211, 10 Ocak 1961) uyarınca, askerlerin fizik ve moral durumları kıta komutanları ve askeri tabipler tarafından incelenmeli ve korunmalıdır. Ayrıca, bu kanunun 61. maddesi uyarınca, erlerin ve astsubayların askere alınırlarken ve terhis olurlarken genel tıbbi muayeneye girmeleri gerekmektedir. Bu muayenelerin ilk altı ay boyunca her kırk beş günde bir ve sonrasında hizmetin geri kalan süresi boyunca her altı ayda bir tekrar edilmeleri gerekmektedir. Komutanlar, bu muayenelerin sonuçlarına göre askerlerin genel sağlık durumunu gözetim altında tutup kontrol etmektedirler. Askere alınan kişilerin vücut ve manevi bütünlüklerini koruma altına alan genel sistem hakkında daha fazla detay Abdullah Yılmaz / Türkiye (no. 21899/02, §§ 32‑39, 17 Haziran 2008) kararında bulunabilir.
ŞİKÂYETLER Başvuranlar, Sözleşme’nin 2 ve 5. maddeleri kapsamında, Devlet yetkililerinin birinci başvuranın askerlik görevini yerine getirdiği sırada vücut bütünlüğünü koruyamadığı konusunda şikâyette bulunmuşlardır. Aynı hükümler kapsamında, başvuranlar ayrıca, birinci başvuranın askerde yakalandığı hastalık sonucu konuşma becerisinin ve vücut işlevlerinin çoğunu kaybetmesine ve devamlı tedavi görme gerekliliğine rağmen maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddedildiği ve Devlet’ten hiçbir şekilde mali yardım alamadıkları konusunda şikâyette bulunmuşlardır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME Mahkeme, başvuranlar tarafından dayanılan vücut bütünlüğü hakkının özel hayata saygı hakkının bir parçası olduğunu ve bu yüzden Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında koruma altında olduğunu belirtmektedir (bk. örneğin, bu davaya uygulanabileceği şekilde, Raninen / Finlandiya, 16 Aralık 1997, § 63, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VIII; Botta / İtalya, 24 Şubat 1998, § 32, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑I; Y.F. v. Türkiye, no. 24209/94, § 33, AİHM 2003‑IX; ve Trocellier / Fransa (k.k.), no. 75725/01, AİHM 2006‑XIV). Bu sebeple, davaya konu olan olayları hukuki olarak nitelendirme hususunda otorite olan Mahkeme, başvuranların şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’nin 8. Madde’si kapsamında incelenmesi gerektiği fikrindedir (bk. Scoppola / İtaly (no. 2) [BD], no. 10249/03, § 54, 17 Eylül 2009) Sözleşme’nin 8. maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” Mahkeme, söz konusu şikâyetler hususunda ikinci başvuranın mağdur olup olmadığı konusunda kuşku duymaktadır. Ancak, aşağıda belirtilecek sebeplerden dolayı başvurunun kabul edilemez olduğu kararı verileceği için bu hususta hüküm vermeyi gerekli görmemektedir.
A. Genel İlkeler Mahkeme, 8. maddenin esas olarak bireyin kamu yetkililerinin keyfi müdahalelerinden korunması olmasına rağmen özel ve aile hayatına etkili şekilde “saygı gösterilmesini isteme” hakkına özgü pozitif yükümlülükleri doğurabileceğinden Devlet’i söz konusu müdahalelerden kaçınması hususunda mecbur bırakmadığını belirtmektedir (bk. Pentiacova ve 48 Diğeri / Moldova (k.k.), no. 14462/03, 4 Ocak 2005; Fernández Martínez / İspanya [BD], no. 56030/07, § 114, AİHM 2014 (alıntılar); Jeunesse / Hollanda [BD], no. 12738/10, § 106, 3 Ekim 2014; ve Bédat / İsviçre [BD], no. 56925/08, § 73, AİHM 2016). Mahkeme, pek çok davada Devlet’in Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında bir başvuranın haklarını korumak için makul ve uygun tedbirleri alması gibi bir pozitif yükümlülüğü olduğuna karar vermiştir (bk. diğer pek çok yetkili arasında, Brincat ve Diğerleri / Malta, no. 60908/11, 62110/11, 62129/11, 62312/11 ve 62338/11, § 102, 24 Temmuz 2014, ve burada atıfta bulunulan davalar). Dolayısıyla, Sözleşme ve Protokolleri kapsamında koruma altına alınan haklar arasında “sağlık hakkı” diye bir hak olmamasına rağmen sözleşmeci Devletlerin 8. madde kapsamında, yargı sınırları içinde olan bireylerin vücut ve manevi bütünlüklerini korumak için uygun adımları atmak gibi bir pozitif yüklülüğü vardır (bk. bu davaya uygulanabileceği şekilde, Vasileva / Bulgaristan, no. 23796/10, § 63, 17 Mart 2016; A, B ve C / İrlanda [BD], no. 25579/05, § 245, AİHM 2010; ve Hämäläinen / Finlandiya [BD], no. 37359/09, § 63, AİHM 2014). Ekseriyetle, bir kişinin vücut ve manevi bütünlüğü bağlamında 8. madde kapsamında ortaya çıkan pozitif yükümlülükler, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerine tekabül etmektedir ve ulusal makamların bu hüküm kapsamında kendilerinden beklenen şekilde aynı biçim elverişli tedbirleri almalarını gerektirmektedir (bk. Kolyadenko ve Diğerleri / Rusya, no. 17423/05, 20534/05, 20678/05, 23263/05, 24283/05 ve 35673/05, § 216, 28 Şubat 2012; ve yukarıda anılan Brincat ve Diğerleri). Yukarıda anılan 2, 3 ve 8. Madde’ler kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin sözleşmeci Devletlerin yargı sınırları içinde olan herkesi doğrudan kapsamasına rağmen (bk. İrelanda / Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, § 239, A Serisi no. 25, ve Scordino ve Diğerleri / İtalya (no. 1) (k.k.), no. 36813/97, 27 Mart 2003) Devletler kontrolü altında olan asker adayları veya zorunlu askerlik görevini yerine getirmekte olan bireyler gibi insanlara karşı pekiştirilmiş yükümlülükleri vardır (bk. örneğin, Beker / Türkiye, no. 27866/03, §§ 41-41, 24 Mart 2009; Perevedentsevy / Rusya, no. 39583/05, §§ 93-94, 24 Nisan 2014; ve Tikhonova / Rusya, no. 13596/05, § 68, 30 Nisan 2014). Zorunlu askerlik görevi kapsamında, Devlet’in, yalnızca askeri faaliyet ve görevlerin niteliğinden dolayı değil, aynı zamanda Devletin sıradan vatandaşları askere çağırmaya karar vermesi durumunda ortaya çıkan insan unsurundan da kaynaklanabilen, yaşama veya uzva yönelik risklerin seviyesine uygun bazı kurallar koyma hususunda temel bir görevi bulunmaktadır. Bu tür kurallar, askerlerin askerlik hayatında var olan tehlikelerden etkin bir şekilde korunmasını gözeten uygulamaya ilişkin önlemler ile farklı seviyelerdeki sorumlular tarafından işlenebilecek kusur ve hataların tespit edilmesini sağlayacak usuller öngörmelidir. (bk. Kılınç ve Diğerleri / Türkiye, no. 40145/98, § 41, 7 Haziran 2005; Mosendz / Ukrayna, no. 52013/08, § 91, 17 Ocak 2013; ve Chember / Rusya, no. 7188/03, § 50, AİHM 2008). Ayrıca, Mahkeme, şimdiye kadar askerlik görevi öncesinde ve esnasında yapılması gereken tıbbi testler hususunda her davayı olayları çerçevesinde değerlendirerek ve Devletler’e bu hususta takdir payı bırakarak bu bağlamda katı standartlar uygulama niyetinde olmadığını vurgular (bk. örneğin, Sürer / Türkiye, no. 20184/06, § 38, 31 Mayıs 2016; tutuklama bağlamında benzer bir yaklaşım için ayrıca bk. Gavriliţă / Romanya, no. 10921/03, § 33, 22 Haziran 2010). Ancak, diğer tedbirlerin yanısıra asker adaylarının sağlık ve esenliklerinin yeterli derecede korunması için gereken tıbbi yardım sunularak özel tedbirler alınmalıdır (bk. bu davaya uygulanabileceği şekilde, yukarıda anılan Chember) Ancak, bu yükümlülükler, öncelikler ve kaynaklar bakımından yapılması gereken icrai seçimleri göz önünde tutarak yetkililerin üzerine imkânsız veya orantısız bir yük olmayacak şekilde yorumlanmalıdır (bk. örneğin, Budayeva ve Diğerleri / Rusya, no. 15339/02, 21166/02, 20058/02, 11673/02 ve 15343/02, §§ 134-135, AİHM 2008 (alıntılar)). Dolayısıyla, yaşama veya vücut bütünlüğüne yönelik olduğu iddia edilen her risk yetkililerin söz konusu risklerin gerçekleşmesini önlemek adına uygulamaya yönelik tedbir almalarına ilişkin Sözleşme gerekliliğine yol açmayacaktır (bk. bu davaya uygulanabileceği şekilde, yukarıda anılan Tikhonova, § 68). Mahkeme, yetkililerin, belirli kişi veya kişilerin hayatına veya vücut bütünlüğüne yönelik gerçek risklerin varlığını bildiklerinin veya bilmesi gerektiklerini ve riski önlemesi beklenebilecek önlemleri yetkileri çerçevesinde almadıklarının tatmin edici şekilde ortaya koyulması gerektiği görüşündedir (bk. bu davaya uygulanabileceği şekilde, Öneryıldız / Türkiye [BD], no. 48939/99, § 101, AİHM 2004‑XII). Bu bağlamda, Mahkeme, Devlet yetkililerinin üstün çabalarına rağmen askerliğin elverdiği koşullar ve zorluklar sebebiyle askerler arasında bulaşıcı hastalıkların kökünü kazımanın veya yayılmasını önlemenin mümkün olmayabileceğini vurgulamaktadır. Bu koşullarda, zamanında ve yeterli tıbbi tedavinin sağlanması, Devlet yetkililerinin sorumluluklarının değerlendirmede büyük önem taşımaktadır (bk. bu davaya uygulanabileceği şekilde, Dmitriy Sazonov / Rusya, no. 30268/03, § 40, 1 Mart 2012 ve Mahkeme’nin tutukluluk esnasında tüberküloza yakalanmış olmanın söz konusu başvuranların yeterli tedavi alması koşulu ile 3. madde’nin ihlali anlamına gelmediğini belirttiği 3. Madde kapsamında nezarethane koşulları hususunda benzer bir yaklaşım için burada atıfta bulunulan davalar).
B. Genel ilkelerin bu davaya uygulanması Birinci başvuran, zorunlu askerlik görevi süresi içerisinde tüberküloza yakanlandığı için davalı Devlet’in kendisinin vücut bütünlüğünü koruma hususundaki pozitif yükümlülüğünü yerine getiremediği hususunda şikâyette bulunmuştur. Mahkeme, askeri birliklerin bulundukları sınırları oldukça dar koşulların, tıpkı cezaevlerindeki gibi, askerlerin tüberküloz vb. bulaşıcı hastalıklara karşı sıklıkla duyarlı kılmakta olduğunu kabul etmektedir. Ancak, bu, söz konusu koşullarda görülen her bulaşıcı hastalık hususunda yetkililerin sorumlu tutulacağı anlamına gelmemektedir (ayrıca bk. yukarıda anılan Devlet yetkililerinin yükümlülük sınırlarına ilişkin § 32 yer alan ilkeler). Mahkeme, 8. madde kapsamında sorumluluğun söz konusu olabilmesi için Devlet yetkililerinin belirli koşullar altında bir kişinin sağlığının ve vücut bütünlüğünün korumasına ilişkin kendilerinden makul bir biçimde beklenen tedbirleri alma hususunda başarısız olduklarının ispatlanması gerektiği düşüncesindedir. Mahkeme, bundan sonra Devlet yetkililerinin birinci başvurana karşı yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerini inceleyecektir. Mahkeme, ilk olarak, birinci başvurana askerlik görevi esnasında meningeal tüberküloz teşhisi konulmuş olmasına karşın dava dosyasında birinci başvuranın hastalığa orduda olduğu sırada yakalandığı iddiasını destekleyen somut bir kanıt olmadığını belirtmektedir. Birinci başvuran, söz konusu zamanda aktif tüberküloz hastalığının olmadığını ileri sürerek askere alınmasından önce gerçekleştirilen fiziki muayenesinde kendisinin askerlik görevini yerine getirmesine engel olabilecek herhangi bir tıbbi durumun tespit edilmediğini iddia etmiştir ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne 20 Nisan 2007 tarihinde sunulan uzman raporunda bu durum teyit edilmiştir. Söz konusu uzman raporunda, ayrıca, birinci başvuranın askerliğini tüberkülozun yaygın olmadığı bir yerde yaptığı için hastalığının askerlikle ilişkili olduğunu söylemenin mümkün olmadığı ifade edilmiştir (bk. yukarıda anılan § 11). Mahkeme, birinci başvuranın ne uzman raporuna cevabında ne de Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin kararına karşı yaptığı itirazda söz konusu bulgulara ilişkin bir itirazda bulunmadığını ve bunun da idare mahkemesinin kararını şekillendirdiğini belirtmektedir (bk. yukarıda anılan § 13 ve 16). Bu bağlamda, Mahkeme, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne sunduğu bilgilere göre, birinci başvuranın beraber görev yaptığı diğer askerler arasında meningeal tüberküloz vakasının olmadığını belirtmektedir. Aynı şekilde birinci başvuran, ne iç hukuk sürecin bu bilgilere karşı bir itirazda bulunmuştur, ne de AİHM nezdinde askerler arasında kendisine tüberküloz bulaştırabilecek ve Devlet yetkililerinin kendisini bunlardan koruması gereken başka tüberküloz vakası olduğu –söz konusu tüberküloz meningeal tüberküloza dönüşmemiş olsa bile- hususunda bir iddiada bulunmuştur. Hastalığın kendisine askerliği esnasında bulaştığı varsayılsa bile Mahkeme, birinci başvuranın iç davalar esnasında veya AİHM nezdinde Devlet yetkililerinin bu bağlamda pozitif yükümlülüklerini nasıl yerine getiremediklerini, başka bir deyişle söz konusu yükümlülüklerin yerine getirilmemesinin yönetmeliklerdeki eksiklilerden mi yoksa yönetmeliklerin uygulanmalarının göz ardı edilmesinden mi kaynaklandığını belirtmediğini bildirmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, davalı Devlet’in söz konusu zamanda askerlerin sağlıklarının korunmasını hedefleyen bir hukuki çerçeveye sahip olduğu ve söz konusu hukuki çerçeveye diğerleri arasında askere alım öncesi adayların fiziki muayenelerini yöneten Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği ve diğerleri arasında askerlik görevi süresince askerlerlerin sağlığının korunması için alınması gereken çeşitli tedbirleri içeren Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun da dâhil olduğu fikrindedir (bk. “İlgili iç hukuk” kapsamında yukarıda anılan § 21-24). Bu davada, birinci başvuran, ilgili mevzuatta belirtilen sağlık taraması tedbirlerinin tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıkların yayılmasına karşı koruma sağlamak için yetersiz olduğunu veya mevzuatın gereğince uygulanmadığını ileri sürmemiştir. Başvuran tarafından böyle iddiaların ileri sürülmemesi sebebiyle Mahkeme’nin, ilgili mevzuatın ya da düzenleyici çerçevenin kapsamı veya uygulamasının birinci başvuranın vücut bütünlüğünü korumak için yetersiz olduğuna karar vermek için dayanağı yoktur. Ayrıca, Mahkeme, asker adaylarının sağlığına uygulanan mevzuat ve düzenleyici çerçeveye veya bunların uygulamasına ilişkin şikâyetlerinin olmamasına ek olarak birinci başvuranın benzer bir şekilde orduda maruz kaldığı fiziki koşulların hastalığa yol açtığı hususunda da bir şikâyette bulunmadığını belirtmektedir. Bu bağlamda birinci başvuran, ordudaki fiziki ve sağlık koşullarının örneğin düşük hijyen, aşırı kalabalık, yetersiz gıda, gün ışığına, havalandırmaya veya ısıtmaya kısıtlı erişim, ihtiyacı olanlar için zamanında ve yeterli tıbbi yardımın bulunmayışı veya bulaşıcı hastalıklara karşı mücadele için yetersiz tedbirler sonucu bulaşıcı hastalıkların yayılmasına ortam hazırladığı hususunda bir iddiada bulunmamıştır. Bu hususta Mahkeme, bir kez daha, birinci başvuranın kendisi ile beraber askerlik görevini yerine getiren diğer askerler arasında başka tüberküloz vakası bulunduğunu belirtmediğini bildirmektedir (bk. yukarıda anılan § 36). Mahkeme, son olarak, birinci başvuranın ne durumunun teşhisinde veya tedavisinde geç kalınması hususunda ne de teşhisini takiben sunulan tedavinin kalitesi hususunda bir şikâyette bulunmadığını belirtmektedir. İkinci başvuran, uzman raporlarına verdiği yanıtta, birinci başvurana sunulan tedaviye ilişkin bir şikâyeti olmadığını açıkça dile getirmiştir (bk. yukarıda anılan § 13). Başvuranların şikâyetlerinin yokluğunda Mahkeme birinci başvuranın tıbbi tedavisinde Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında Devlet yetkililerinin sorumluluğunu doğuran herhangi bir eksiklik tespit edememiştir. Devlet yetkililerinin asker adaylarının sağlık ve esenliklerini korumak adına gerekli olan tüm makul tedbirleri alma hususunda pozitif bir yükümlülüğü olmasına rağmen Mahkeme, yukarıda anılanlar ışığında ve olayın kendine özgü koşullarına dayanarak, başvuranların davalı Devlet’in birinci başvuranın vücut bütünlüğünü koruma hususundaki pozitif yükümlülüğünü yerine getiremediğini öne sürmek için hiçbir kanıt sunmadıkları fikrindedir. Dolayısıyla, birinci başvuranın vücut bütünlüğü hakkının ihlaline ilişkin şikâyet Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir. Başvuranların diğer şikâyetleri hususunda ise Mahkeme, elinde bulundurduğu tüm materyallere dayanarak, bu şikâyetlerin Sözleşme ve protokollerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlalini oluşturmadığın tespit etmiştir. Dolayısıyla, bu şikâyetler Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle kabul edilemez ilan edilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve 2 Şubat 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] Dil ve konuşma sisteminin motor bileşeninde meydana gelen nörolojik zarar sonucu oluşan dil ve konuşma bozukluğu.
[2] Hareket kabiliyetini etkileyen nörolojik bir bozukluk.
Full & Egal Universal Law Academy