AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 9161/07
Ali DEMİR / TÜRKİYE
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Julia Laffranque,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
Saadet Yüksel,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 15 Ekim 2019 tarihinde, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 15 Şubat 2007 tarihli başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunular görüşler ile başvuran tarafından bunlara cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Ali Demir, Türk vatandaşı olup 1955 doğumludur. Başvuran, Adana’da ikamet etmektedir. İlgili Mahkeme önünde, Mersin Barosuna bağlı Avukat A. Aktay tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:Mülkiyetin Tapu Kütüğüne Orman Arazisi Olarak Tescili
4. Kadastro komisyonu, 1975 yılında ihtilaf konusu taşınmazın (48.640 m2) bulunduğu bölgeyi (101 ada, 536 parsel, 45.986,818 m2), orman arazisi olarak sınıflandırmıştır.
5. İhtilaf konusu arazi, 1985 yılında tapu kütüğüne Maliye Hazinesi adına orman arazisi olarak tescil edilmiştir. Müdahalenin Sonlandırılmasına İlişkin Dava
6. Köyün muhtarı, 28 Eylül 1992 tarihinde, Pozantı Asliye Hukuk Mahkemesi (“Mahkeme”) önünde, başvurana karşı müdahalenin men’i davası açmıştır. Muhtar ayrıca, başvuran tarafından söz konusu taşınmaz üzerine inşa edilen binanın (restoran) yıkılmasını talep etmiştir.
7. Asliye Hukuk Mahkemesi, 22 Haziran 1993 tarihinde, ihtilaf konusu arazinin, davalı tarafından ekilen bir tarım arazisi olduğu gerekçesiyle, bu davayı reddetmiştir.
8. Yargıtay, 23 Ocak 1995 tarihinde, başvuranın kazandırıcı zaman aşımından faydalanması için gerekli koşulları yerine getirmediğine karar vermiş ve 22 Haziran 1993 tarihli kararı bozmuştur.
9. Asliye Hukuk Mahkemesi, 19 Eylül 1995 tarihinde bir önceki kararında ısrarcı olmuştur.
10. Yargıtay Genel Kurulu, 2 Ekim 1996 tarihinde, yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle 19 Eylül 1995 tarihli kararı bozmuştur.
11. Asliye Hukuk Mahkemesi, 23 Haziran 1998 tarihinde, bilirkişi incelemeleri sonucunda, taşınmaz üzerinde inşa edilen binanın yıkılmasına karar vermiştir. Bununla birlikte, Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranın, tarım arazisinin 2.760 m2’lik kısmını yirmi yıldan uzun süredir zilyetliğinde bulundurduğu kanaatine varmıştır.
12. Yargıtay, 2 Mart 1999 tarihinde, bu kararı onamıştır.Arazinin Tapu Kütüğüne Tescili Talebine İlişkin Dava
13. Başvuran, 2 Ocak 2000 tarihinde, arazinin 2.760 m²’sinin tapu kütüğüne kendi adına tescil edilmesi talebiyle, mahkemeye başvurmuştur.
14. Hazine, Karayolları Genel Müdürlüğü ve köyün muhtarı bu davada taraf olmuşlardır.
15. Mahkeme, bir bilirkişi incelemesinin yapılmasına karar vermiştir. Biri orman mühendisi, diğeri ziraat mühendisi olan bilirkişiler, 27 Nisan 2000 tarihinde, söz konusu taşınmazın orman sınırları içerisinde kaldığını belirtmişlerdir.
16. Mahkeme, 16 Haziran 2000 tarihinde, ihtilaf konusu taşınmazın orman sınırları içerisinde yer aldığı ve orman sınırları içerisinde yer alan bir taşınmazın, kanun gereğince özel mülkiyet konusu edilemeyeceği gerekçesiyle, başvuranın talebini reddetmiştir.
17. Başvuran, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
18. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, 17 Nisan 2001 tarihinde, itiraz edilen kararı bozmuştur. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, söz konusu taşınmazın orman arazisinde yer alıp almadığı hususunun, müdahalenin men’ine ilişkin yargılama sırasında incelendiği ve orman arazisi dışında yer aldığına karar verildiği kanaatine varmıştır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, bu tespitin, sağlam bir delil teşkil ettiğini ve bu taşınmazın, kazandırıcı zaman aşımından faydalanması için gerekli koşulları yerine getirmiş olan başvuran adına tapu kütüğüne tescil edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
19. Asliye Hukuk Mahkemesi, 29 Ocak 2002 tarihinde, Yargıtay kararına uyarak, başvuranın talebinin haklı olduğuna karar vermiştir.
20. Yargıtay, 16 Mayıs 2002 tarihinde, bu kararı onamıştır.İdarenin Tapu Belgesinin İptali ve Başvuran Adına Tescili Talebine İlişkin Dava
21. Başvuran, 20 Mart 2003 tarihinde, Orman Genel Müdürlüğünün, 2.760 m2’lik 101 ada, 536 parsel no.lu taşınmaza ilişkin tapu kaydının iptalini ve bu arazinin tapu kütüğüne kendi adına tescilini talep etmiştir.
22. Orman Genel Müdürlüğü, 28 Mayıs 2003 tarihinde bu davaya taraf olarak katılmıştır. Orman Genel Müdürlüğü, öncelikle daha önce açılan davalara taraf olarak katılmadığını ve dolayısıyla bu davalar sonucunda verilen yargı kararlarının, kendisine karşı ileri sürülemeyeceğini beyan etmiştir. Ardından Orman Genel Müdürlüğü, ihtilaf konusu taşınmazın, orman arazisinde yer aldığını ve sonuç olarak, özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürmüştür.
23. Asliye Hukuk Mahkemesi, 16 Temmuz 2003 tarihinde, başvuranı haklı bulmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından verilen 16 Mayıs 2002 tarihli kararla onanan 29 Ocak 2002 tarihli kararla, başvuranın 2.760 m2’lik 101 ada, 536 parsel no.lu arazinin sahibi olduğunun tespit edildiğini kaydetmiştir. Bununla birlikte Asliye Hukuk Mahkemesi, 1985 yılında Hazine adına tescil edilen tapu belgesinde, söz konusu arazinin orman arazisi olduğunun belirtilmesi ve bu belgenin iptal edilmemiş olması sebebiyle, bu kararın icrasının mümkün olmadığını beyan etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi bu durumun telafi edilmesi amacıyla, idarenin tapu kaydının iptaline ve ihtilaf konusu taşınmazın tapu kütüğüne başvuran adına tescil edilmesine karar vermiştir.
24. Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesi, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
25. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, 11 Aralık 2003 tarihinde, itiraz edilen kararı bozmuştur. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, Orman Genel Müdürlüğünün müdahalenin men’ine ve arazinin tapu kütüğüne tescili talebine ilişkin davalara taraf olmadığını ve bu sebeple, bu davalarda verilen yargı kararlarının kendisine karşı ileri sürülemeyeceğinitespit etmiştir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, ihtilaf konusu taşınmazın bulunduğu bölgenin 1975 yılında orman arazisi olarak sınıflandırıldığını, bu sınıflandırmanın ise kesin nitelikli olduğunu gözlemlemiş ve orman arazisi olarak belirlenmiş bir bölgede yer alan ve sınıflandırması kesin olan bir taşınmaz için, Orman Genel Müdürlüğünün davada taraf olmadan, tescil davası açılmasının mümkün olmadığı kanaatine varmıştır. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, daha önce orman arazisi olarak tapu kütüğüne Maliye Hazinesi adına tescil edilmiş bir arazi için tapu kaydı düzenlenmesinin mümkün olmadığını eklemiştir. Bu bağlamda Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, orman sınırları içerisinde yer alan bir taşınmazın, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinilemeyeceğini vurgulamıştır.
26. Asliye Hukuk Mahkemesi, 5 Mayıs 2004 tarihinde bir önceki kararını yinelemiştir.
27. Yargıtay Genel Kurulu, 8 Aralık 2004 tarihinde, Yargıtay’ın 11 Aralık 2003 tarihli kararında ileri sürdüğü aynı gerekçelerle, 5 Mayıs 2004 tarihli kararı bozmuştur.
28. Başvuran karar düzeltme talebinde bulunmuştur.
29. Yargıtay Genel Kurulu, 22 Haziran 2005 tarihinde, bu talebi reddederek, ilk derece mahkemesinin, 5 Mayıs 2004 tarihli kararında, usul kurallarına uygun olarak Yargıtay’ın 11 Aralık 2003 tarihli kararına uygun şekilde karar vermiş olması gerektiğini belirtmiştir.
30. Asliye Hukuk Mahkemesi, 15 Aralık 2005 tarihinde, Yargıtay Genel Kurulu kararına uyarak, ihtilaf konusu arazinin orman sınırları içerisinde yer aldığı ve orman sınırları içerisindeki taşınmazların yasal olarak kazandırıcı zaman aşımı konusu olmayacağı gerekçesiyle, başvuranın talebini reddetmiştir.
31. Yargıtay, 13 Temmuz 2006 tarihinde, başvuran tarafından itiraz edilen kararı onamıştır.İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması
32. Yeni Türk Medeni Kanun’un (yeni TMK), eski Türk Medeni Kanunu’nun (eski TMK) 693. maddesinin hükümlerini içeren 705. maddesi aşağıdaki gibidir:
“ B. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması
I. Tescil
Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur.
Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. ”
33. Eski TMK’nın 639. maddesinin 1. fıkrasını yeniden ele alan yeni TMK’nın 713. maddesinin 1. fıkrası gereğince;
“ B. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması
(...)
II. Kazanma Yolları
(...)
Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. ”
34. Aynı maddenin 5. fıkrasının son cümlesi (in fine) aşağıdaki hükmü öngörmektedir:
“ Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur. ”
35. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 169. maddesi aşağıdaki gibidir:
“ Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli
kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.
Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zaman aşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak
hakkına konu olamaz.
Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.
Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz. ”
36. 6384 sayılı Kanun ve 16 Mart 2014 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi:
Davalı Hükümet, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, §§ 29 ve 74-75, 20 Mart 2012) pilot kararı kapsamında, konu hakkındaki Mahkeme içtihatlarına uyarak, aşırı uzun süren yargılamalara ilişkin yapısal sorunun telafi edilmesi amacıyla ad hoc (özel amaçlı) bir başvuru yolu oluşturulmasını taahhüt etmiştir.
Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılmış bazı başvuruların tazminat ödenmek suretiyle çözümüne dair 6384 sayılı Kanun, 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bu Kanunla, bir Tazminat Komisyonu oluşturulmuş ve yargılamanın süresine ilişkin davalar ile yargı kararlarının icra edilmemesine veya kısmen ya da geç icra edilmesine ilişkin davalarda tazminat ödenmesine ilişkin olarak izlenmesi gereken ilkeler ve süreç açıklanmıştır.
Bu Kanun, Türk Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girdiği 23 Eylül 2012 tarihinden önce Mahkemeye sunulan bütün başvurulara uygulanır.
6384 sayılı Kanun’un somut olayla ilgili hükümleri, Turgut ve diğerleri/Türkiye ((k.k.), No. 4860/09, 26 Mart 2013) kararında açıklanmaktadır.
Bakanlar Kurulu, 16 Mart 2014 tarihli kararnameyle, 6384 sayılı Kanun’un hükümlerine (2 ve 9. maddeler) uygun olarak, Komisyonun yetki alanını konu (ratione materiae) ve zaman (ratione temporis) yönünden genişletmiştir. Somut olayla ilgili iç hukuk kuralları, Yıldız ve Yanak/Türkiye ((k.k.), No. 44013/07, 27 Mayıs 2014) kararında detaylı olarak tanımlanmıştır.
Bakanlar Kurulu, 9 Mart 2016 tarihli kararnameyle, Komisyonun yetki alanını konu yönünden (ratione materiae) genişletmiştir. Kararnamenin 4. maddesinde, Komisyonun bundan böyle aşağıdaki başvuruları incelemekle yetkili olduğu belirtilmektedir:
“ a) Orman olduğu gerekçesiyle veya 31/8/1956 tarihli ve 6381 sayılı Kanunun 2/B maddesinin uygulanması nedenlerine bağlı olarak tapu kaydının iptal edilmesi veya kadastro tespiti ya da orman kadastrosu sonucu tapulu taşınmazın ormanlık alanda olduğunun tespit edilmesi üzerine mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurular;
b) Kıyı- kenar çizgisi içerisinde kaldığı gerekçesiyle tapu kaydının iptal edilmesi üzerine mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurular;
c) Taşınmazın imar planında kamu hizmetine tahsis edilmesi üzerine mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurular.
(...) ”
ŞİKÂYETLER
37. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürerek, mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
38. Başvuran, davanın koşullarının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, ihtilaf konusu taşınmazın tapu kütüğüne Orman Genel Müdürlüğü adına tescil edilmesinin, bu hüküm anlamında mülkiyet hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir.
39. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. Hükümet, 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan tazminat yolunun kullanılmadığına ilişkin olarak kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetinin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, Sözleşme hükümlerine konu yönünden (ratione materiae) uygun olmadığını iddia etmektedir.
40. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda karar vermesine gerek olmadığı, zira başvurunun, her hâlükârda, aşağıda belirtilen gerekçelerle açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
41. Mahkeme, bir başvuranın, şikâyet ettiği yargı kararlarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1 maddesi anlamında söz konusu başvuranın “mülkleriyle” ilgili olması durumunda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35, c), AİHM 2004‑IX ve Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 142, 20 Mart 2018).
42. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, mülkiyet edinmeye ilişkin bir hakkı güvence altına almasa da (yukarıda belirtilen Kopecký, § 35, a)), “mülk” kavramı, mevcut taşınmazlar gibi mal varlığı değeri olarak kabul edilebilecek alacakları da kapsayabilir (yukarıda belirtilen Kopecký, § 42 ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 142).
43. Mahkeme ardından, usulüne uygun olarak tescil edilmiş bir tapu belgesinin, uygulanabilir iç hukuk gereğince, söz konusu mülk üzerinde bir mülkiyet hakkının varlığı için delil unsuru teşkil edebileceğini hatırlatmaktadır (Türk hukuku ile ilgili olarak bk. Riemer ve diğerleri/Türkiye, No. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009, Doğancan/Türkiye (k.k.), No. 17934/10, § 22, 15 Ekim 2013 ve Dönmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 19258/07, § 71, 30 Ocak 2018).
44. Söz konusu mal varlığına ilişkin alacaklar yönünden ise, iç hukukta yeterli bir dayanağı bulunması durumunda, örneğin ulusal mahkemelerin yerleşik bir içtihadıyla onaylanmışsa, yani alacağın gerekli olduğunun yeterince tespit edilmiş olması durumunda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından korunan mal varlığına ilişkin bir değer olduğu kanaatine varılabilir (yukarıda anılan Kopecký, §§ 49 ve 52, yukarıda anılan Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano, § 173 ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 142).
45. Bu bağlamda, başvuranın somut hale getirilmesi, yani mülkiyet hakkının etkin olarak elde edilmesi için en azından “meşru bir beklentisi” bulunduğunu ileri sürebileceği alacaklar, mal varlığı değeri taşıyabilirler (diğer kararlar arasında bk. Malhous/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 33071/96, AİHM 2000-XII, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti(k.k.) [BD], No. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII ve yukarıda anılan Kopecký, § 35, c)).
46. Bununla birlikte, meşru bir beklenti bağımsız olarak var olamaz: bu türden bir beklenti, ulusal hukukta yeterli yasal dayanağı olan bir mal varlığı menfaatine bağlı olmalıdır (yukarıda anılan Kopecký, §§ 45-53 ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 143).
47. Ayrıca, ilke olarak, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması hakkında tartışma bulunduğu ve başvuran tarafından bu bağlamda ileri sürülen iddiaların, ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedildiği durumlarda, bir başvuranın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından mal varlığı değeri olarak kabul edilen yeterince kesin bir alacağa sahip olduğunu iddia edemez (örneğin bk. yukarıda anılanKopecký, § 50 ve yukarıda anılan Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano, § 173; karşılaştırınız yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 149).
48. Mahkeme, somut olayda başvuran söz konusu araziyi işgal etmiş olsa da, mülkiyet hakkının bulunduğunun itiraz edilemez tek delili olabilecek tapu belgesinin bulunmaması sebebiyle tam olarak bu arazinin sahibi olmadığını gözlemlemektedir (Sarısoy ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 21303/07, § 30, 14 Ekim 2014).
49. Nitekim ilgilinin mülkiyet talepleri, bir tapu belgesine değil, kazandırıcı zaman aşımına dayanmaktadır. Başvuran, ulusal mahkemelere başvuruda bulunurken, yirmi yıldan uzun süredir zilyetliğinde bulundurduğunu iddia ettiği ihtilaf konusu mülkiyeti elde etmeyi umuyordu. Başvuran, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin, o taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebileceğini öngören eski TMK’nın 639. maddesine (güncel olarak yeni TMK’nın 713. maddesi) dayanmıştır (yukarıdaki 31. paragraf). Bu açıdan, başvuranın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin korumasını talep ettiği “zilyetlik”, güncel bir mülkten ziyade daha çok bir alacak niteliğindedir (Basa/Türkiye, No. 18740/05 ve 19507/05, § 95, 15 Ocak 2019).
50. Bununla birlikte, ulusal mahkemelerin başvuran lehine hüküm vereceğine ilişkin beklenti, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “meşru bir beklenti” olarak değerlendirilemez (yukarıda anılan Doğancan, § 23). Mahkemenin birçok defa açıklamış olduğu gibi, ne kadar anlaşılabilir olsa da basit bir beklenti ile daha somut bir niteliğe sahip olması ve yasal bir hükme dayanması ya da iç hukukta sağlam bir yerleşik içtihadı bulunması gereken meşru bir beklenti arasında fark vardır (yukarıda anılan Kopecký, § 52, ve Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı /Türkiye(k.k.), No. 22522/03, 9 Aralık 2008).
51. Mahkeme tapu kütüğüne tescil talebine ilişkin davada başvuranın haklı bulunduğunu kaydetmektedir. Ulusal mahkemeler, 2.760 m²’lik 101 ada, 536 parsel no.lu taşınmazın orman sınırlarının dışında kaldığı ve başvuranın kazandırıcı zaman aşımı yoluyla taşınmazı elde etmesi için gerekli koşulları taşıdığı kanaatine varmıştır (yukarıdaki 11-18. paragraflar).
52. Bu kararın, kesinlikle “meşru bir beklenti” oluşturduğu kanaatine varılabilir. Ancak Mahkeme, başvuranın bu davayı, davayla ilgili olan esas tarafa karşı açmadığını tespit etmektedir. Nitekim Orman Genel Müdürlüğü, arazinin tapu kütüğüne tescili talebine ilişkin davada taraf olmamıştır. Hâlbuki 1975 yılında, kadastro komisyonu ihtilaf konusu mülkiyetin bulunduğu bölgeyi orman arazisi olarak sınıflandırmıştır ve 1985 yılında arazi, orman arazisi olarak tapu kütüğüne Maliye Hazinesi adına tescil edilmiştir. Bu sebeple, Yargıtay ve Yargıtay Genel Kurulunun da vurguladığı gibi (yukarıdaki 23-25. paragraflar), Orman Genel Müdürlüğünün bu davaya taraf olarak katılmış olması gerekirdi. Dolayısıyla, bu koşullarda söz konusu karar, ilgili idareye karşı ileri sürülemezdi(aynı anlamda bk. yukarıda anılan Basa, § 92).
53. Mahkeme, iç hukukta arazinin orman sınırları içinde yer alıp almadığı hususu hakkında kesinlikle bir çelişki bulunduğunu kaydetmektedir. Ulusal mahkemeler öncelikle konuyu başvuran lehinde incelemiş olsalar da, daha sonra idarenin tapu kaydının iptaline ve Orman Genel Müdürlüğünün de taraf olduğu arazinin başvuran adına tescili talebine ilişkin davada kararlarını düzeltmişlerdir. Hâlbuki, iç hukukun yorumlanma ve uygulanma şekli hakkında bir tartışma bulunması ve başvuran tarafından bu bağlamda ileri sürülen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi durumunda, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamaz (yukarıda anılan Kopecký, § 50, yukarıda anılan Basa, § 89 ve ulusal mevzuatın yorumlanması hakkında Károly Nagy/Macaristan [BD], No. 56665/09, § 62, 14 Eylül 2017 ve Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], No. 13279/05, §§ 49-50, 20 Ekim 2011).
54. Bu konuyla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın esasen işgal ettiği arazi için yapılan sınıflandırmadan şikâyetçi olduğunu gözlemlemektedir. Başvurana göre, orman sınırları içerisinde yer alan bir taşınmaz söz konusu değildir ve uzun yıllardan beri kullandığı parseli, zaman aşımı yoluyla edinmesi mümkün olmalıydı. Bu bağlamda ulusal mahkemeler, ilgili bölgenin orman arazisi olduğunu ve başvuran uyuşmazlık konusu taşınmazın zilyetliğini uzun yıllardır sürdürse dahi, Türk hukukunun bu türden araziler içerisinde yer alan taşınmazların zaman aşımı yoluyla edinme imkânını bertaraf ettiği sonucuna varmıştır (yukarıdaki 33. paragraf).
55. Mahkeme, ulusal hukukun doğru şekilde yorumlanıp yorumlanmadığı ve uygulanıp uygulanmadığı hususunu kontrol etmekle ilgili sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu; ulusal mahkemelerin kararlarının keyfilik veya açıkça mantıksızlık içermediği sürece, ulusal mahkemeler yerine karar vermenin görevi olmadığını hatırlatmaktadır (Tejedor García/İspanya, 16 Aralık 1997, § 31, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997-VIII). Mahkeme, somut olayda ulusal mahkemelerin değerlendirmesinde keyfi veya açıkça makul olmayan hiçbir husus tespit etmemektedir. Başvuran, orman sınırları içerisinde bulunan bir taşınmazı işgal etmiştir. Orman ibaresi, tapu kütüğünde açıkça belirtilmiştir. Daha önce orman arazisi olarak tapu kütüğüne Maliye Hazinesi adına tescil edilmiş bir arazi için tapu kaydı düzenlenmesi yasal olarak mümkün değildir. Ayrıca ve özellikle, Türk Anayasası’nın 169. maddesi, açıkça, orman arazisine dâhil olan taşınmazların kazandırıcı zaman aşımı yoluyla kazanılamayacaklarına hükmetmektedir. Bu durumda Mahkemenin, ilgilinin iddialarını bu gerekçelerle reddeden ve başvuranın kazandırıcı zaman aşımını ileri süremeyeceğine hükmeden ulusal mahkemelerin varmış olduğu sonuçları bertaraf etmesine imkân veren hiçbir unsur bulunmamaktadır (Gündüz/Türkiye (k.k.), No. 50253/99, 18 Ekim 2007, Sarısoy ve diğerleri/Türkiye, No. 21303/07, §§ 26 - 36, 14 Ekim 2014 ve yukarıda anılan Basa, §§ 95 - 103).
56. Sonuç olarak, başvuranın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine dayandırılan şikâyetleri, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksundur ve bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 7 Kasım 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy