AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 5814/09
Faik DEMİR / Türkiye
Başkan
Aleš Pejchal,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Carlo Ranzoni,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 13 Ekim 2020 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 14 Ocak 2009 tarihinde sunulan, yukarıda belirtilen başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Faik Demir, Türk vatandaşı olup, 1955 doğumludur ve İzmit’te ikamet etmektedir. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde, aynı şehrin barosuna kayıtlı avukatlar, E. Toklu, M. Karaaslan ve G. Biçen tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
2. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1. Başvuranın Birinci Davası
3. Başvuran, 1993 ve 1995 yıllarında, Kocaeli’nde bulunan iki taşınmazı “köy senedi” olarak bilinen adi satış işlemiyle satın almıştır. Zira bu iki taşınmaz, satış sırasında tapu siciline kayıtlı değildir.
4. Başvuran, 27 Haziran 1995 tarihinde, yirmi yıllık kazandırıcı zamanaşımına dayanarak, taşınmazların kendisi adına tapu siciline tescil edilmesi amacıyla Kocaeli Asliye Hukuk Mahkemesine (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) başvurmuştur. Başvuran, talebini desteklemek amacıyla, yirmi yıldan fazla bir süre boyunca söz konusu taşınmazların zilyetliğini davasız ve aralıksız olarak elinde bulundurduğunu ileri sürmüştür.
5. Asliye Hukuk Mahkemesi, 17 Nisan 2001 tarihinde verilen kararla, başvuranın talebini kabul etmiş ve söz konusu taşınmazların ilgili adına tapu siciline tescil edilmesine karar vermiştir.
6. Yargıtay, 28 Mart 2002 tarihinde, Hazine tarafından yapılan temyiz başvurusunun ardından, dosyadaki unsurları dikkate alarak, kazandırıcı zamanaşımı koşullarının oluşmadığı kanaatine vararak, söz konusu kararı bozmuştur.
7. Asliye Hukuk Mahkemesi, 29 Mayıs 2003 tarihinde verilen kararla, bozma kararı üzerine ve Yargıtayın kararına uyarak, başvuranın talebini reddetmiştir. Temyiz başvurusunda bulunulmaması nedeniyle, bu karar kesinleşmiştir.
2. Başvuranın İkinci Davası ve Hazinenin Davası
8. Başvuran, 17 Eylül 2004 tarihinde, yine yirmi yıllık kazandırıcı zamanaşımına dayanarak, iki taşınmazın kendisi adına tapu siciline tescil edilmesi amacıyla Asliye Hukuk Mahkemesine yeniden başvurmuştur.
9. Aynı taşınmazların kendisi adına tapu siciline tescil edilmesi amacıyla Hazine de 2 Aralık 2004 tarihinde bir dava açmıştır.
10. Asliye Hukuk Mahkemesi, belirtilmeyen bir tarihte, iki davanın birleştirilmesine karar vermiştir.
11. Asliye Hukuk Mahkemesi, 27 Ekim 2005 tarihinde, başvuranın başvurusunu kabul etmiş ve söz konusu mülklerin ilgili adına tapu siciline tescil edilmesine karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, gerçekte, yeni Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinde ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde belirtilen kazandırıcı zamanaşımı koşullarının oluştuğu kanısına varmıştır.
12. Yargıtay, 5 Şubat 2007 tarihli kararla, Hazine tarafından temyiz başvurusunda bulunulması üzerine, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, kararını, 19 Ocak 2007 tarihli Genel Kurulu tarafından verilen ilke kararına dayandırmıştır ve bu ilke kararına göre, kazandırıcı zamanaşımına dayanmak için, zilyetliğin yirmi yıllık bir süre boyunca davasız ve aralıksız olarak sürmesi gerekmekteydi. Yargıtay, tapunun elde edilmesine ilişkin (ikinci) davanın açılması nedeniyle, söz konusu sürenin (birinci) kararın kesinleştiği tarihten itibaren işlemeye başladığını belirtmiştir. Bu bağlamda, Yargıtay, başvuranın başvurusunun 21 Şubat 2005 tarihinde kesinleşen kararla reddedildiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla Yargıtay, bu tarihten itibaren yirmi yılın geçmemesi nedeniyle, başvuranın ikinci başvurusunun reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
13. Asliye Hukuk Mahkemesi, 4 Ekim 2007 tarihli kararla, Yargıtay’ın kararına uyarak, başvuranın talebini reddetmiştir ve taşınmazların Hazine adına tapu siciline tescil edilmesine karar vermiştir.
14. Yargıtay, 25 Şubat 2008 tarihli kararla, söz konusu kararı onamıştır.
15. Yargıtay, 30 Haziran 2008 tarihinde, başvuran tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir.İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması
1. Taşınmaz Mülkiyetinin Kazanılması
16. 1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan Türk Medeni Kanunu’nun 632. maddesine göre:
“Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt, şarttır.
Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır.”
17. Bu hükmün içeriği, yeni Türk Medeni Kanunu’nun 705. maddesinde yeniden ele alınmıştır.
2. Kazandırıcı Zamanaşımına İlişkin Genel Koşullar
18. Eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesinin 1. fıkrası ile paralel düzenlemeler içeren yeni Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinin 1. fıkrası uyarınca:
“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.”
19. 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Tapuda kayıtlı olmayan (...) taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir (...) ”
20. Tartışmalı birçok karara konu edilen “davasız zilyetlik” kavramı, 19 Ocak 2007 tarihinde Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu tarafından verilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nda (2005/1 Esas, 2007/1 Karar) aşağıdaki gibi açıklanmaktadır:
“Türk Medeni Kanunu’nun 713 üncü maddesinin 1 ve 2 nci fıkraları gereğince açılan tescil davasının süre yönünden reddedilmesi halinde; aynı yerle ilgili olarak açılan 2 nci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, ilk kararın kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız, aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 (yirmi) yıl sürmesi gerekmektedir. (...)”
ŞİKÂYETLER
21. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ve Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, ulusal mahkemeler tarafından ihtilaf konusu taşınmazlar üzerinde kendisine mülkiyet hakkının tanınmamasından şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
22. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ve Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır.
Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme (Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], No. 56080/13, § 145, 19 Aralık 2017, ve Dönmez/Türkiye (k.k.), No. 19258/07, § 54, 30 Ocak 2018), başvuranın şikâyetinin yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
23. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülk” kavramının, somut mülkler ile sınırlı olmayan ve ulusal hukukun biçimsel niteliklerinden bağımsız olan özerk bir kapsama sahip olduğunu hatırlatmaktadır: Varlıkları oluşturan diğer bazı hak ve menfaatler ayrıca, “mülkiyet hakkı” ve dolayısıyla, bu hüküm uyarınca “mülk” olarak kabul edilebilmektedir (Béláné Nagy/Macaristan [BD], No. 53080/13, § 73, 13 Aralık 2016).
24. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin yalnızca mevcut mülkler için geçerli olmasına ve mülk edinme hakkını içermemesine rağmen, bazı koşullarda, bir malvarlığı değeri elde etme yönündeki “meşru beklenti”, aynı zamanda bu hükmün korumasından yararlanabilmektedir (ibidem, § 74).
25. Malvarlığı menfaati alacak niteliğinde olduğunda, ilgilinin, bu türden bir menfaatin iç hukukta yeterli bir dayanağının olması durumunda, örnek olarak, mahkemelerin yerleşik bir içtihadıyla doğrulanması halinde meşru bir beklentiye sahip olduğu kanaatine varılabilmektedir (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 52, AİHM 2004‑IX). Bununla birlikte, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği hususunda bir tartışmanın söz konusu olması ve bu bağlamda başvuran tarafından dile getirilen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamayacaktır (Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 173, AİHM 2012, ve yukarıda anılan Kopecký kararı, § 50).
26. Mahkeme, somut olayda, başvuranın iddialarının, tek başına mülkiyet hakkının varlığının itiraz edilemez bir kanıtını oluşturan bir tapuya dayanmadığını kaydetmektedir (Çalıkuşu/Türkiye (k.k.), No. 25676/08, § 36, 11 Şubat 2020).
27. Nitekim başvuran, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iki taşınmazın tapusunu elde etmek amacıyla açtığı davanın sonucundan şikâyet etmektedir. Dolayısıyla, başvuranın yalnızca bir davacı konumunda bulunması nedeniyle, söz konusu yargılama “mevcut bir mülkle” ilgili değildir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 39794/98, § 71, AİHM 2002‑VII, ve Glaser/Çek Cumhuriyeti, No. 55179/00, § 54, 14 Şubat 2008).
28. Mahkeme, başvuranın, dava açarak, yirmi yıldan fazla bir süreden beri davasız ve aralıksız olarak zilyetliğini elinde bulundurduğunu iddia ettiği ihtilaf konusu taşınmazlara ilişkin bir tapu elde etme beklentisi içinde olduğunu tespit etmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme başvuranın, Türk Medeni Kanunu’nun kazandırıcı zamanaşımına ilişkin genel koşulları düzenleyen 713. maddesine ve 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesine dayandığını kaydetmektedir.
29. Bununla birlikte, ulusal mahkemelerin başvuranın lehinde bir karar verecekleri yönündeki beklenti, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “meşru bir beklenti” olarak değerlendirilemez. Mahkemenin birçok defa belirttiği gibi, her ne kadar anlaşılabilir olsa da, basit bir beklenti ile daha somut bir nitelikte olması ve yasal bir hükme dayanması ya da iç hukukta güçlü bir içtihadi dayanağa sahip olması gereken meşru bir beklenti arasında bir ayrım bulunmaktadır (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 52). İç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği hususunda bir tartışmanın söz konusu olması ve bu bağlamda başvuran tarafından dile getirilen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamaz (bk., örnek olarak, Khabarovskaya Toplivnaya Kompaniya/Rusya (k.k.), No. 10114/06, §§ 58‑59, 19 Eylül 2017, bu kararda yapılan atıflarla birlikte).
30. Somut olayda, başvuran, söz konusu mülkler üzerinde gerçek bir hakka sahip olduğunu ve her halükârda, bu mülklerin maliki olma hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedir. Mahkeme bununla birlikte, ulusal mahkemelerin, ilgilinin sahibi olduğunu iddia ettiği taşınmazlar üzerinde bir hak elde etmesi için olası farklı dayanakları incelemelerinin ardından, kazandırıcı zamanaşımı koşullarının oluşmadığı sonucuna vardıklarını tespit etmektedir. Bu nedenle, ulusal mahkemeler, Yargıtay Genel Kurulu tarafından 19 Ocak 2007 tarihinde verilen ve yeni Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinde belirtilen “davasız” zilyetlik kavramına ilişkin bir yorumlamayı içeren İçtihadı Birleştirme Kararı’na dayanmışlardır. Nitekim bu ilke kararından, aynı taşınmazla ilgili ikinci davanın yalnızca, birinci kararın kesinleştiği tarihten itibaren yirmi yıl boyunca davasız ve aralıksız olarak malik sıfatıyla zilyetliğin sürmesi durumunda mülkiyetin kazanılabileceği anlaşılmaktadır. Söz konusu ilke kararından ayrıca, ihtilaf konusu mülkün, bu davayı açan kişiden bağımsız olarak, ulusal mahkemeler önünde bir davaya konu edilmesi nedeniyle, zilyetliğin bundan böyle “davasız” olarak değerlendirilemeyeceği anlaşılmaktadır.
31. Mahkeme, ulusal mahkemelerin, birinci dava kapsamında verilen kararın kesinleştiği tarihten itibaren yirmi yılın geçmediği gerekçesiyle, başvuranın talebini reddettiklerini gözlemlemektedir. Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından iç hukuktaki hükümlere ilişkin yapılan bu türden bir yorumlamanın keyfi ve açıkça mantıksız olmadığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca başvuranın talebinin, “davasız” zilyetlik kavramının yorumlanmasına ilişkin olarak iç hukukta güçlü bir içtihadi temele dayandığı tespit edilmemektedir (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 52). Gerçekte, yukarıda belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararı, söz konusu kavramı açıklığa kavuşturmak için alınmıştır. (yukarıda 20. paragraf).
32. Bu değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, başvuran açısından iç hukukta yeterli bir yasal dayanağın bulunmaması nedeniyle, kazandırıcı zamanaşımını düzenleyen kurallara dayanarak “mülklere” sahip olmaya ve bu mülklerin maliki olmaya devam edebilme yönünde hukuken herhangi bir meşru beklentinin, bulunmadığı kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Çalıkuşu kararı, § 40).
33. Sonuç olarak, başvuru, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında Sözleşme’nin hükümleriyle konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 12 Kasım 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıAleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy