AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 73727/11
Oğuzhan DİNÇ / Türkiye
Başkan
Carlo Ranzoni,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 21 Eylül 2021 tarihinde Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
4 Kasım 2011 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Oğuzhan Dinç, 1994 doğumlu bir Türk vatandaşı olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat G. Kahraman tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları3. Dava konusu olaylar; taraflarca belirtildiği üzere ve taraflarca ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir.
30 Eylül 2009 tarihli olay4. Olay tarihi olan 30 Eylül 2009 günü saat 22.30 sıralarında, o tarihte 15 yaşında olan başvuran ve babası ile komşuları olan iki kişi (E.N. ve M.E.N.) arasında park yeri nedeniyle bir arbede çıkmıştır.
5. Polisin tuttuğu olay tutanağına göre; polis memurları olay yerine vardıklarında yaralı durumda olan başvuran ve babası için ambulans çağırmışlardır. Çevrede bulunanlar, taraflar arasında silahların da yer aldığı şiddetli bir arbede yaşandığını belirtmişlerdir. Polis, olay yerinde parçalanmış hâlde bir havalı tabanca ve bir bıçak bulmuştur. Polis, E.N. adlı şahsın da kendi imkânları ile tıbbi müdahale almak için olay yerinden ayrıldığını kaydetmiştir. M.E.N. adlı şahıs gözaltına alınırken geri dönmüş olan E.N. de onlarla birlikte polis merkezine gitmiştir.
6. Hastanede gerçekleştirilen ilk muayenede, başvuranın başının çevresinde 2-3 cm boyutlarında kesikler, alnında iki adet ekimoz, sol dirseğinde hareket kısıtlılığı ve sol el orta parmağında yumuşak doku travması bulunduğu; babasının ise başının arkasında tabanca kabzası ile gerçekleştirilen bir darbe sonucu oluşmuş bir kesik ile birlikte sağ kaşının üzerinde bir kesik ve farklı yerlerinde de ezikler bulunduğu tespit edilmiştir.
7. Kavganın ardından E.N. ve M.E.N.’nin kendi imkânları ile tıbbi muayeneden geçtikleri görülmektedir. Özel hastane kayıtlarından, M.E.N.’nin parmağında bir ezik ve dizlerinde kızarıklık olduğu, E.N.’nin ise vücudunun çeşitli noktalarında 0,5 ila 2 cm’lik abrazyonlar bulunduğu anlaşılmaktadır.
8. Adli Tıp Kurumu da başvuran ve kavgaya karışan diğer taraflar hakkında rapor düzenlemiştir. Düzenlenen 1 Ekim 2009 tarihli raporda başvuranın önceki günkü hastane raporu (bk. yukarıda 6. paragraf) özetlendikten sonra başvuranın maruz kaldığı yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile tedavi edilebileceği belirtilmiştir.
9. Polis, 1 Ekim 2009 günü saat 1.40’ta başvuranın müşteki sıfatıyla ifadesini almıştır. İfadesine göre başvuran, avukat yardımından faydalanma talebinde bulunmamıştır. Başvuran, arabadan malzemeler indirmesine yardımcı olan annesi ile birlikte babası park yerindeyken E.N. ve M.E.N.’nin babasının yanına geldiğini ifade etmiştir. Failler, arabayı neden oraya park ettiklerini sormuşlardır. Babası buranın evinin önü olduğu şeklinde cevap verince, hangisi olduğunu görmemekle birlikte şahıslardan biri babasına sert bir cisimle vurmuştur. Babası bilincini yitirerek yere yığılmıştır. O esnada başvuranı da aracın camına yaslamış ve bir cisimle kendisine vurmaya başlamışlardır. Başvuran, bu cismin bir tabancanın kabzası olduğunu sonradan annesinden öğrenmiştir. Hatırladığına göre bilincini yitirmiştir. Başvuran, polise verdiği ifadede, kimseye vurmamış olduğunu ve E.N.’nin nasıl yaralandığını bilmediğini söylemiştir.
10. Başvuran, 1 Ekim 2009 günü saat 16.00’da sorgu için polis merkezine çağrılmıştır. Polis tutanağında, baronun müdafi tayin etmeyi reddettiği ve çocuğun bir avukat eşliğinde sorgulanmasının zorunlu olması nedeniyle sorgulanmaksızın annesine teslim edildiği belirtilmiştir.
11. Başvuran, 2 Ekim 2009 tarihinde avukat yokluğunda Cumhuriyet savcısı tarafından şüpheli sıfatıyla sorgulanmıştır. Başvuran kimseye vurmadığını ve E.N. ve M.E.N.’nin bir park yeri tartışması nedeniyle kendisine ve babasına tabanca kabzasıyla saldırdıklarını ifade etmiştir. İfade tutanağı, İstanbul Barosunun önceki gün avukat görevlendirmeyi reddettiği notu da düşülerek, başvuran ve babası tarafından imzalanmıştır.
12. Savcılık makamları çeşitli tarihlerde başvuranın babası ile E.N. ve M.E.N.’nin ifadelerini almıştır.
13. Cumhuriyet savcısı, taraflar hakkında kovuşturma yapılmasına karar vermiştir. Olay tarihinde reşit olmayanın yalnızca başvuran olması nedeniyle kendisi hakkında çocuk mahkemesinde ayrı bir dava açılırken, diğer taraflar hakkında Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde açılan olağan davada da başvuran katılan sıfatıyla yer almıştır.
Başvuran hakkındaki ceza yargılamaları14. Başvuran hakkında 23 Temmuz 2010 tarihinde çocuk mahkemesi nezdinde E.N. ve M.E.N.’ye karşı basit yaralama suçundan dava açılmıştır.
15. Bu davada başvuran adına bir avukat tayin edilmiş ve kendisi, çocuk mahkemesinde gerçekleştirilen birinci duruşmada avukatı eşliğinde verdiği ifadede, babası ile E.N. ve M.E.N. arasında çıkan kavgayı ayırmaya çalıştığını ve bu şahıslar kendisine de vurduklarında bayıldığını beyan etmiştir. Aynı duruşma tutanağına göre, başvuranın hazırlık soruşturması sırasında (yani savcılık önünde) verdiği ifadesi okunmuş, bu ifade başvuran ve avukatı tarafından doğrulanmıştır.
16. Çocuk mahkemesi 5 Mayıs 2011 tarihinde, müştekiler E.N. ve M.E.N. ile birkaç tanığı dinledikten sonra, başvuranın suçunu sabit görmüş ve başvuranı her bir müşteki bakımından ayrı ayrı adli para cezasıyla cezalandırmıştır. Adı geçen mahkeme, başvuranın bir daha suç işlemeyeceğine kani olmadığından, hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması yoluna gitmemiştir.
17. Adli para cezası temyiz sınırının altında kaldığından, karar kesin ve temyiz yolu kapalı olarak verilmiştir.
Diğer taraflar hakkındaki ceza yargılamaları18. Savcılık, 12 Kasım 2009 tarihinde Gaziosmanpaşa Sulh Ceza Mahkemesine (“Sulh Ceza Mahkemesi”) sunduğu iddianamede tüm tarafları hem mağdur (müşteki) hem de şüpheli olarak tanımlayarak birbirlerine karşı yaralama, nitelikli yaralama suçlarını; M.E.N. ve E.N. hakkında ise mağdur (müşteki) sıfatıyla anılan başvurana karşı yaralama suçunu işledikleri iddiasıyla dava açmıştır. Başvuran, bu yargılamaya katılan sıfatıyla müdahil olmuştur.
19. Sulh Ceza Mahkemesi, başvuranın maruz kaldığı yaralanmayla ilgili Adli Tıp Kurumundan bilirkişi raporu alınmasına karar vermiştir. Bilirkişiler 26 Ağustos 2011 tarihinde mahkemeye sundukları raporda, başvuranın kemik kırığından mustarip olmadığı ve yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğunu kaydetmişlerdir.
20. Başvuranın annesi tarafından 26 Ağustos 2011 tarihli bilirkişi raporuna itiraz edilmesi üzerine mahkeme, başvuranın sol elinde kemik kırığı oluştuğu ve ellerinde bunu doğrulayacak şekilde olay tarihinde çekilmiş röntgen filmleri bulunduğunu söyleyen başvuranın ve annesinin beyanlarını göz önüne alarak, Adli Tıp Kurumundan ek bir rapor daha alınmasına karar vermiştir. Adli Tıp Kurumu, 17 Eylül 2013 tarihinde mahkemeye gönderdiği notta, başvuranın ve tıbbi raporlarının ilgili ihtisas kurulu tarafından tetkik edilmesini tavsiye etmiştir.
21. Adli Tıp Kurumu bünyesinde uzman doktorlardan oluşan ihtisas kurulunun düzenlediği 9 Ekim 2013 tarihli raporda, başvuran hakkındaki 1 Ekim 2009 ve 26 Ağustos 2011 tarihli tıbbi raporlara ek olarak 17 Eylül 2013 tarihli not incelenmiş ve sonuç olarak 26 Ağustos 2011 tarihli raporda başvuranın kemik kırığından mustarip olmadığı yönünde verilen mütalaanın hatalı olduğu kanaatine varılmıştır. İhtisas kurulu raporunda, olay tarihinde çekilen ve başvuranın sol el orta parmağındaki kırığı gösteren röntgen filminin 26 Ağustos 2011 tarihindeki dosyada mevcut olmadığı kaydedilmiştir. Dolayısıyla, başvuranın yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile tedavi edilebilecek nitelikte olmadığı sonucuna varılmıştır.
22. Sulh Ceza Mahkemesi, 24 Nisan 2014 tarihinde, başvuran hakkındaki 26 Ağustos 2011 ve 9 Ekim 2013 tarihli adli tıp raporlarının bulguları arasındaki tutarsızlıklar ışığında olayın basit darp/yaralamanın ötesine geçtiğinin anlaşılması nedeniyle görevsizlik kararı vererek davanın bu hususta görevli ve yetkili olan Gaziosmanpaşa Asliye Ceza Mahkemesine (“Asliye Ceza Mahkemesi”) gönderilmesine karar vermiştir.
23. Böylelikle, E.N. ve M.E.N. ile başvuranın babası hakkındaki yargılamalar Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, 14 Mart 2016 tarihinde, başvuran hakkındaki 26 Ağustos 2011 ve 9 Ekim 2013 tarihli iki adli rapor arasındaki çelişkinin giderilmesi amacıyla Adli Tıp Genel Kurulundan bir bilirkişi raporu alınmasına karar vermiştir.
24. Adli Tıp Genel Kurulu, 14 Temmuz 2016 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesine gönderdiği raporda, ihtisas kurulu raporunu (bk. yukarıda 21. paragraf) tekrar etmiş ve başvuranın yaralanmasının her ne kadar yaşamı tehlikeye sokacak düzeyde olmasa da, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı ve vücudunda saptanan kemik kırığının hayat fonksiyonlarını — hafif (1), orta (2-3) ve ağır (4-5-6) şeklindeki sınıflandırma ölçeği çerçevesinde — orta (2) derecede etkilediği sonucuna varmıştır.
25. Asliye Ceza Mahkemesi, 23 Ocak 2019 tarihinde, M.E.N.’nin başvurana karşı silahla yaralama suçunu işlediğinden 1 yıl 1 ay 3 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, ancak M.E.N.’nin adli sicil kaydının temiz olduğunu göz önüne alarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. M.E.N. hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, kanun yolu itirazlarına açık şekilde verilmiştir.
26. Hükümet, Mahkemeyi gelişmelerden haberdar etmek amacıyla gönderdiği 24 Şubat 2021 tarihli ek görüşlerinde, 23 Ocak 2019 tarihli kararın olağan kanun yolları veya Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuru yolu kullanılmadığından 12 Şubat 2019 tarihinde kesinleşmiş olduğunu bildirmiştir.
İlgili İç Hukuk27. İlgili iç hukuk, A.Ş./Türkiye (no. 58271/10, § 31, 13 Eylül 2016) ve Harun Gürbüz/Türkiye (no. 68556/10, § 48, 30 Temmuz 2019) davalarında yer almaktadır.
ŞİKÂYETLER
28. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanan başvuran, ilgili tarihte reşit olmaması nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 150. maddesi uyarınca kendisi için zorunlu avukat tayini yapılması gerektiği hâlde, hakkında yürütülen ceza yargılamalarının hazırlık soruşturması sürecinde avukat yardımından faydalanamadığından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, üçüncü kişilerce maruz bırakıldığı yaralanmaya ilişkin olarak ulusal makamlarca etkili bir soruşturma yürütülmediğinden yakınmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Sözleşme’nin 3. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında29. Başvuran, 30 Eylül 2009 tarihli olaya ilişkin yürütülen soruşturmanın etkili olmadığı iddiasıyla şikâyette bulunmuştur. Mahkeme, şikâyetin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir. İlgili madde aşağıdaki gibidir:
Madde 3
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
30. Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğü yerine getirmediğini, zira 30 Eylül 2009 tarihli olaya karışmış olan üçüncü kişiler hakkındaki ceza yargılamalarının başvuru tarihinde ceza mahkemeleri önünde hâlen devam ettiğini, yani Mahkemeye başvurunun yapıldığı tarih itibarıyla, şikâyetin vaktinden önce ileri sürülmüş olduğunu savunmuştur. İkinci olarak Hükümet, Mahkemenin de Uzun/Türkiye ((k.k.), no. 10755/13, §§ 68-71, 30 Nisan 2013) kararında tanıdığı üzere 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren Sözleşme ile teminat altına alınmış hak ve özgürlüklerin ihlallerine yönelik giderim sağlama yetkisine sahip olan Anayasa Mahkemesine başvuran tarafından bireysel başvuru yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümete göre, başvuran 23 Eylül 2012 tarihinden sonraki herhangi bir zamanda ve Asliye Ceza Mahkemesi önündeki ceza yargılamalarının karara bağlanmasını beklemeksizin bireysel başvuruda bulunma olanağına sahip olmuş ancak bu olanağı kullanmamıştır. Sunduğu ek görüşler ile iç hukuktaki yargılamalarda meydana gelen yeni gelişmeler (bk. yukarıda 26. paragraf) hakkında Mahkemeyi bilgilendiren Hükümet, aynı zamanda başvuranın 23 Ocak 2019 tarihli kararın ardından bireysel başvuru yapmamış olduğunu belirtmiştir.
31. Başvuran, Hükümetin itirazına karşı çıkarak, Mahkeme önündeki başvurusunu yaptığı tarihte bireysel başvuru yolunun mevcut olmadığını savunmuştur.
32. Mahkeme, Vučković ve Diğerleri/Sırbistan ((İlk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, §§ 69‑77, 25 Mart 2014) kararında ortaya koymuş olduğu iç hukuk yollarının tüketilmesi kriterine ilişkin genel ilkelere atıfta bulunmaktadır. İç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine ilişkin değerlendirme, normal şartlarda, Mahkemeye başvurunun yapıldığı tarih esas alınarak gerçekleştirilmektedir. Ancak, Mahkemenin birçok kararında belirttiği üzere bu kural, her davanın kendine özgü koşullarıyla haklı kılınabilecek istisnalara tabidir (bk. Baumann/Fransa, no. 33592/96, § 47, AİHM 2001-V).
33. Mahkeme, somut başvurunun Mahkemeye 4 Kasım 2011 tarihinde yapıldığını; başka bir deyişle, başvuran hakkındaki ceza yargılaması sonuçlandıktan sonra ve başvuranın şikâyetçi olduğu şahıslar hakkındaki ceza yargılamalarının yerel mahkemeler önünde yaklaşık iki yıldır devam etmekte olduğu bir dönemde bu başvurunun yapıldığını gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun başvuran bu başvuruyu Mahkemeye ilettikten sonra kullanıma açıldığı hususunda bir ihtilaf bulunmamakla birlikte; bu noktada cevaplanması gereken soru, başvuranın başvurusu Mahkeme önünde hâlen derdest durumdayken, 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından mevzubahis iç hukuk yoluna başvurmasının başvurandan beklenip beklenemeyeceğidir.
34. Geçmişte Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri kapsamında iddialarla Türkiye aleyhine açılan ve başvuru Mahkeme önünde derdest iken şikâyet konusu soruşturmaların hâlâ yerel merciler önünde devam etmekte olduğu davalarda Mahkeme, şikâyete konu olayın yaşandığı tarihten başvurunun Mahkemeye yapıldığı tarihe ve yeni bir hukuk yolunun kullanıma açıldığı tarihe kadar geçen sürenin oldukça uzun olmasını dikkate alarak, Hükümetin benzer bir itirazını reddetmiştir (bk. Şükrü Yıldız/Türkiye, no. 4100/10, § 45, 17 Mart 2015). Şükrü Yıldız davasında şikâyete konu olay tarihi ile başvuru tarihi arasında hâlihazırda dokuz yıllık bir süre geçmiş olduğunu göz önüne alan Mahkeme, bahse konu davanın kendine özgü koşulları içerisinde iç hukuk yollarının tüketilmesi kriterinin başvurunun yapıldığı tarih itibarıyla değerlendirilmesi gerektiği şeklindeki genel ilkeden ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmadığına kanaat getirmiştir (bk., aynı yönde, Sıdıka İmren/Türkiye, no. 47384/11, §§ 49-51, 13 Eylül 2016, [başvurunun yapıldığı tarihte soruşturmanın hâlihazırda on yıldır derdest olması]; Mızıka ve Atay/Türkiye, no. 65146/12, § 46, 18 Ekim 2016 [soruşturmanın hâlihazırda altı yıl altı aydır derdest olması] ve Müftüoğlu ve Diğerleri/Türkiye, no. 34520/10 ve diğer 2 başvuru, § 54, 28 Şubat 2017 [soruşturmanın hâlihazırda on bir yıldır derdest olması]).
35. Bununla birlikte Mahkeme, mevcut davada yukarıda anılan davalardan farklı olarak 4 Kasım 2011 tarihinde Mahkeme önünde başvuru yapılmış olduğunu; yani başvuru tarihinde 30 Eylül 2009 tarihli olayın üzerinden iki yıl geçmiş olduğunu, başvuranın şikâyetçi olduğu kişiler hakkındaki yargılamaların ulusal merciler önünde devam etmekte olduğunu ve savcılık ve yargılama makamlarından kaynaklı kayda değer bir gecikme veya ciddi bir eylemsizlik süresi yaşanmamış olduğunu not etmektedir (bk., benzer yönde varılan bir kanaat için, Şefika Ak ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 38628/10, §§ 37-44, 20 Aralık 2018). Bu nedenle Mahkeme, başvuru tarihinde yetkili merciler tarafında özenli ve ivedi hareket etme yükümlülüklerine aykırılık olduğuna dair emareler bulunduğunu düşünmemektedir (ayrıca bk., aynı kararda, § 37).
36. Dahası, başvuranın şikâyetinin devam etmekte olan ceza yargılamaları nedeniyle soruşturmanın etkili olmadığı iddiasıyla ilgili kısmı yönünden Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin uygulamasında bireysel başvuru hakkı yürürlüğe girmeden önce başlayıp o tarihten sonra da süregelmiş olan “devam eden” bir ihlal içeren durumlarda, zaman bakımından yetkisini genişlettiğinin görüldüğünü tekrar eder (bk. Koçintar/Türkiye (k.k.), no. 77429/12, §§ 15-26, 39, 1 Temmuz 2014 ve Karahasanoğlu/Türkiye, no. 21392/08 ve diğer 2 başvuru, § 123, 16 Mart 2021). Dolayısıyla, başvuranı 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren bu başvuru yolunu kullanmaktan alıkoyan bir engel yoktur (bk. yukarıda anılan Şefika Ak ve Diğerleri, §§ 42-43). Buna rağmen başvuranın bu yeni başvuru yolunu kullanma girişiminde bulunmadığı ya da kendisini böyle bir girişimde bulunmaktan muaf kılacak özel bir durumun mevcut olmadığı anlaşılmaktadır. Mahkeme, ayrıca, başvuruya konu yargılamalarda verilen 23 Ocak 2019 tarihli kararın ardından da başvuranın bir bireysel başvuru yapmamış olduğunu gözlemlemektedir.
37. Yukarıdaki açıklamalar ışığında Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen itirazların kabul edilerek başvurunun bu kısmının iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunması gerektiği kanaatindedir.
Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında38. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanan başvuran, ceza yargılaması sürecinin hazırlık aşamasında zorunlu olmasına rağmen yetkili makamların kendisi adına bir avukat tayin etmemesi nedeniyle, hakkındaki ceza yargılamalarının adil olmadığı şikâyetinde bulunmuştur.
39. Mahkeme, başvuranın bu şikâyetini, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (c) maddesi kapsamında inceleyecektir. Söz konusu maddenin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan … bir mahkeme tarafından … kamuya açık olarak makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek; ...”
40. Avukata erişim, susma hakkı, kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkı, hukuki yardım alma hakkından feragat ve tüm bu hakların Sözleşme’nin 6. maddesinin ceza hukuku yönünden yargılamaların bir bütün olarak adilliği ile olan ilişkisine dair genel ilkeler, Ibrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve diğer 3 başvuru, §§ 249-74, 13 Eylül 2016), Simeonovi/Bulgaristan ([BD], no. 21980/04, §§ 110-20, 12 Mayıs 2017) ve Beuze/Belçika [BD] (no. 71409/10, §§ 119-50, 9 Kasım 2018) kararlarında bulunabilir.
41. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesi ile güvence altına alınan hakların başlı başına birer nihai gaye teşkil etmediğini, bu hakların özünde güdülen amacın daima ceza yargılamalarının bir bütün olarak adil olmasına katkı sağlamak olduğunu yineler. Adil bir yargılamanın gerekliliklerine uygunluk kriteri, her davada, belirli bir yönün veya olayın tek başına değerlendirilmesine dayanılarak değil, bir bütün olarak yargılamanın nasıl geliştiği göz önünde bulundurularak incelenmelidir (bk. yukarıda anılan Beuze, §§ 121-22 ve Akdağ/Türkiye, no. 75460/10, § 47, 17 Eylül 2019).
42. Mevcut davaya dönüldüğünde Mahkeme, baro tarafından başvuran için bir avukat görevlendirilemediği gerekçesiyle polisin başvurandan ifade almadığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, ertesi gün Cumhuriyet savcısı başvuranın ifadesini, çocukların sürecin tüm aşamalarında bir avukat ile temsil edilmesini zorunlu kılan Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine aykırı olarak, avukat yokluğunda almıştır. İlgili tarihte baronun başvuran için bir avukat temin etmemesi, başvuranın hukuki yardım alma hakkından faydalanabilmesi adına kovuşturma makamları tarafından ilave bir adım atılmamış olduğu göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın hakkına yönelik kısıtlamaları haklı kılabilecek herhangi bir istisnai durumun varlığını ortaya koymak için yeterli olmayıp; bu tür bir durumu resen tespit etmek de Mahkemenin görevi değildir (bk. her ikisi de yukarıda anılan Simeonovi, § 130 ve Beuze, § 163). Buna göre, hukuki yardıma erişim üzerindeki kısıtlamanın bir bütün olarak yargılamanın adilliğine geri döndürülemez bir biçimde halel getirip getirmediğini incelerken, Mahkemenin çok katı bir değerlendirme yapması gerekmektedir (bk. yukarıda anılan Beuze, § 145).
43. Mahkeme, kendi aleyhine tanıklık etmeme hakkının doğrudan suçlayıcı itiraflar veya beyanlarla sınırlı olmadığını, ifadelerin kişinin kendi kendini suçlayıcı nitelikte olması için sanığın pozisyonunu önemli ölçüde etkilemiş olmasının yeterli olduğunu hatırlatır (bk. Mehmet Ali Eser/Türkiye, no. 1399/07, 15 Ekim 2019 ve burada atıf yapılan kararlar).
44. Mahkeme, başvuranın Cumhuriyet savcısı önünde verdiği ifadelerde herhangi bir itiraf olmadığını gözlemlemektedir. Başvuran, kimseye vurmamış olduğunu ve kendisi ile babasının M.E.N. ve E.N. tarafından saldırıya uğradıklarını beyan etmiştir (bk. yukarıda 11. paragraf). Başvuran, yargılama sürecinde olaylarla ilgili anlatımını değiştirmemiş ya da Cumhuriyet savcısı nezdinde alınan ifadesini geri çekmemiştir. Ayrıca, kendisinin ifadesi yargılama aşamasında okunduğunda, bu ifadeyi avukatı eşliğinde teyit etmiştir.
45. Son olarak başvuran, avukata erişim hakkına yönelik ilk aşamalarda karşılaştığı kısıtlamaların, bir bütün olarak davasının adil bir şekilde görülmesini nasıl geri döndürülemez bir biçimde engellemiş olduğunu açıklamamıştır.
46. Sonuç olarak Mahkeme, yargılama sürecinin hazırlık aşamasında başvurandan avukat yokluğunda alınan ifadelerin başvuranın pozisyonunu önemli ölçüde etkilediğini gösteren hiçbir bilgi veya belgenin dava dosyasında bulunmadığı görüşündedir. Başvuran da aksini iddia etmemiştir (bk. yukarıda anılan Mehmet Ali Eser, § 57).
47. Yukarıdaki tespitler ışığında Mahkeme, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini sonucuna varmıştır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 21 Ekim 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan