AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 14630/12
Peter DOMINKA / Slovakya
Başkan
Helena Jäderblom,
Hâkimler
Dmitry Dedov,
Pere Pastor Vilanova,
Alena Poláčková,
Georgios A. Serghides,
Jolien Schukking,
María Elósegui,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stephen Phillips’in katılımıyla 3 Nisan 2018 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Üçüncü Bölüm),
7 Mart 2012 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Peter Dominka, 1988 doğumlu bir Slovak vatandaşıdır. Başvuruyu yaptığı zamanda Leopoldov Cezaevinde hapis cezası infaz edilmekteydi. Başvuran, Mahkeme önünde Nitra Barosuna kayıtlı Avukat P. Gračík tarafından temsil edilmiştir.
Slovakya Cumhuriyeti Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi M. Pirošíková tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
2. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1. Arka Plan
3. 21 Şubat 2009 tarihi akşamında, A ve B kişileri birlikte Nitra şehrinin merkezinden eve doğru yürürken, C ve başka bir kişi tarafından saldırıya uğramışlardır. Saldırganlar, A ve B’nin üstüne biber gazı sıkmış ve yağma teşebbüsünde bulunmuşlardır. Söz konusu teşebbüs başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
4. C sorgulanmak için 12 Haziran 2009 tarihinde soruşturma görevlisine götürülmüştür. C suçlandıktan sonra, 13 Haziran 2009 tarihinde soruşturma görevlisi tarafından bir kez daha sorgulanmış ve 15 Haziran 2009 tarihinde hâkim tarafından ifadesi alınmıştır.
5. 13 ve 15 Haziran 2009 tarihli sorgularında, C avukat yardımından faydalanmıştır. C, yapılan üç sorgulamada da, kendisinin B’ye karşı yağma eylemini gerçekleştirmeye çalışırken, başvuranın A’ya saldırdığını iddia etmiştir.
6. C, kayıt altına alınan her sorgusunda, yetkililer tarafından hiçbir fiziksel veya psikolojik baskıya maruz kalmadığını belirtmiştir. Sorgulama kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu maddenin etkisinden veya bu konuyla ilgili herhangi bir konuşmadan bahsedilmemiştir. Ancak, bu sorgulamalarda ne başvuran ne de onun adına başka birisi hazır bulunmuştur.
7. C tarafından ileri sürülen iddiaların ardından, polis 12 ve 17 Haziran 2009 tarihleri arasında dört kez başvuranı aramış ancak bulamamıştır.
8. 25 Haziran 2009 tarihinde yapılan başka bir sorgulamada, C olayla ilgili anlatımını değiştirmiş ve kendisiyle başvuranın olayla bir ilgilerinin olmadığını iddia etmiştir. C, 12 Haziran 2009 tarihinde tutuklandığı sırada, polis memurlarının, kendisine, 21 Şubat 2009 tarihli olayı anlatan bir beyan verdiklerini ve bu beyanda kendisinin ve başvuranın olaya dâhil olduklarının belirtildiğini ve polislerin, serbest bırakılmalarını olayın bu versiyonunu kabul etmeleri şartına bağladıklarını ifade etmiştir. C eve gitmek istediği için polislerin teklifini kabul ederek cevap vermiştir. 25 Haziran 2009 tarihli sorgulama, C’nin avukatı ve aynı zamanda saldırıyla bağlantılı olarak suçlanan başvuranın avukatı huzurunda gerçekleşmiştir.
9. Bu iddialara cevaben, başka bir soruşturma görevlisi 26 Haziran 2009 tarihinde yakalamayı gerçekleştiren iki polisi ve C ile 12 - 13 Haziran 2009 tarihleri arasında irtibat kurmuş olan soruşturma görevlisini sorgulamıştır. C’nin avukatı söz konusu sorgulamada hazır bulunmuş, ancak usulüne uygun olarak çağrılmış olan başvuranın avukatı sorgulamada hazır bulunmamıştır. Yakalamayı gerçekleştiren polis memurları ve soruşturma görevlisi, C’ye hiçbir fiziksel veya psikolojik baskı uygulamadıklarını, olaylara ilişkin belirli bir anlatımda bulunması için onu herhangi bir şekilde yönlendirmediklerini ve bu türde bir baskıya veya etkiye şahit olmadıklarını iddia etmişlerdir.
2. Başvuran aleyhindeki suçlamalar ve yargılama
10. Bu arada, başvuran, 12 Haziran 2009 tarihinde, 21 Şubat 2009 tarihindeki olayla bağlantılı olarak yağma ile ve bunula ilgisi olmayan başka bir suçla itham edilmiştir. Ancak, karakol kayıt defteri, başvuran 22 Haziran 2009 tarihinde yol trafik kontrolünde tutuklandığı sırada kendisine tebliğ edilebilmiştir.
11. C ve D adlı bir şahıs arasında 30 Haziran 2009 tarihinde yüzleştirme işlemi gerçekleştirilmiştir. D, C’nin başvuran ile birlikte 21 Şubat 2009 tarihinde yağmaya teşebbüste bulunduklarını önceden kendisine itiraf ettiğini belirtmiştir. C’nin müdafisi yüzleştirme işleminde hazır bulunmasına karşın, ne uygun bir şekilde katılması talep edilmiş olan başvuran ne de müdafisi söz konusu işlemde hazır bulunmamışlardır.
12. Üzerine atılı suçlar kapsamında başvuran hakkında ve aynı yargılamalarda yağma suçuyla itham edilen C hakkında 25 Ağustos 2009 tarihinde iddianame düzenlenmiştir.
13. Bölge Mahkemesi 11 Mayıs 2010 tarihinde başvuranı ve C’yi suçlu bulmuş ve hakkında hapis cezasına hükmetmiştir. Başvuran, on yıl dört ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.
Bölge Mahkemesi, başvuranın her seferinde yağmaya teşebbüs ile bir ilgisinin olmadığını iddia ederken, C’nin 25 Haziran 2009 tarihinden sonra söz konusu suçla bir ilgisinin olmadığını iddia etmeye başladığını gözlemlemiştir.
Bölge Mahkemesi, C’nin, özellikle, suçlamaya ilişkin ilk itirafını, polis baskısı nedeniyle yaptığına dair iddiasını sürdürdüğünü gözlemlemiştir. C ayrıca, itirafta bulunurken uyuşturulduğunu ve verdiği ilk ifadeyi değiştirmekten endişe duyduğu için söz konusu itirafı daha sonra doğruladığını iddia etmiştir. Ancak Bölge Mahkemesi, C’yi tutuklayan memurların ifadelerini aldıktan sonra, baskı iddiasının doğrulanmadığını tespit etmiştir. C’nin yağmaya teşebbüste bulunduğu 12, 13 ve 15 Haziran 2009 tarihlerinde verdiği ifadelerin yanında B ve D’nin vermiş olduğu ifadelerle de doğrulandığı için, Bölge Mahkemesi, C’nin değiştirmiş olduğu ifadeleri güvenilir bulmamıştır.
Başvuranla ilgili olarak, Bölge Mahkemesi A ve B’nin kendisinin kimliğini tespit edemediğini kaydetmiştir. Ancak, yukarıda belirtildiği gibi, başvuran C ve D’nin ilk başlarda verdikleri ifadelerinde suçlanmıştır.
14. Başvuran Nitra Bölge Mahkemesinde temyize giderek 11 Mayıs 2010 tarihli karara itiraz etmiştir. Başvuran mahkûmiyetinin C’nin vermiş olduğu ilk ifadelerine dayandığını ve söz konusu ifadelerin kanuna aykırı delil niteliğinde olduğu için mahkûmiyetinin keyfi olduğunu iddia etmiştir. Ancak Bölge Mahkemesi söz konusu hususla ilgili başvuranın argümanlarını tamamen göz ardı etmiştir.
Başvuran özellikle, Yüksek Mahkemenin Ceza Dairesi tarafından benimsenen yaklaşıma atıfta bulunmuştur (Tpj 63/2009 no.lu 7 Aralık 2009 tarihli karar). Bu yaklaşıma göre, tanık ifadesi, tek veya belirleyici nitelikteki suçlayıcı delil ise, sanığın savunma ile çekişmeli yargılama haklarını güvence altına almak için sanık bir suç ile itham edildikten sonra tanığın ifadesi alınmalı veya bazı durumlarda, yeniden ifadesi alınmalıdır. Başvuran, resmi olarak bakıldığında C’nin bir tanık değil müşterek sanık olmasına rağmen, söz konusu yaklaşımın davası için tamamen geçerli olduğunu iddia etmiştir. Bu doğrultuda, C’nin ilk ifadelerinin delil olarak kabul edilemeyeceğini ve C’nin kendisi hakkında delil olarak kabul edilebilecek ifadelerin sadece 25 Haziran 2009 ve sonrasında vermiş olduğu ifadeler olduğunu iddia etmiştir.
15. Ayrıca iddia makamı ilk derece mahkemesinin başvuranın cezasının belirlenmesinde hata yaptığını iddia ederek temyize gitmiştir.
16. Bölge Mahkemesi 31 Ağustos 2010 tarihinde başvuranın on bir yıl yedi ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Bölge Mahkemesi, C’nin başlangıçta verdiği iki ifadeyi de avukatı huzurunda verdiğini ve bu ifadelerden birini de hâkim huzurunda verdiğini ve bunun da baskının önlendiği anlamına geldiğini belirterek, C’nin ilk ifadelerinin delil olarak kabul edilmesine karar vermiştir. Bölge Mahkemesi, ayrıca, verilen ifadelerin başvuran aleyhindeki tek delil olmadığını, kendisinin ayrıca D tarafından suçlandığını ve A ve B tarafından yapılan olayın genel açıklamasının C’nin vermiş olduğu ilk ifadeler ile uyuşması nedeniyle de suç isnat edildiğini tespit etmiştir.
17. Başvuran daha sonra yapılan temyiz talebinde ve anayasal şikâyette, yukarıdakilere benzer argümanlar ileri sürmüştür. Başvuran özellikle, kendisinin, C’nin ilk ifadelerini verirken baskıya maruz kalması hususuna dayanmadığını, zira bu tür bir baskının varlığı veya yokluğunun bu ifadelerin C bakımından delil olarak kabul edilebilirliğiyle alakalı olduğunu, ancak bu ifadelerin verildiği süreçte kendisinin savunma haklarını kullanamaması hususuyla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını eklemiştir.
18. Temyiz ile anayasal şikâyet 29 Haziran ve 29 Eylül 2011 tarihlerinde reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi verdikleri kararlarda, alt dereceli mahkemelerin kararlarındaki gerekçelere atıfta bulunmuş, başvuranın sadece bu mahkemelerin delilleri değerlendirmeleri hususunda aynı görüşte olmadığı kanaatine varmış ve söz konusu kararlarda hukuka aykırılık veya keyfilik bulunmadığını tespit etmişlerdir.
3. Daha sonraki gelişmeler
19. Başvuran 27 Mart 2013 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin, başvurana verilen cezanın belirlenmesinde rol oynayan bazı yasal hükümlerin anayasaya aykırı olduğu yönündeki 28 Kasım 2012 tarihli kararına dayanarak, davasının yeniden açılmasını talep etmiştir.
20. Davanın yeniden açılmasına izin verilmiş ve Bölge Mahkemesi 22 Nisan 2014 tarihinde başvuranın hapis cezasını yedi yıla düşürmüştür. Verilen hüküm kesinleşmiş ve başvurana verilen cezanın infazı 22 Temmuz 2016 tarihinde sona ermiştir.
ŞİKÂYETLER
21. Başvuran hakkında yürütülen yargılamanın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki adillik koşuluna aykırı olduğu hususunda şikâyetçi olmuştur. Başvuran bu bağlamda, esas olarak, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesine de dayanmıştır.
22. Hükümet’in görüşlerine cevap olarak sunduğu görüşlerinde, başvuran, kendisini mahkûm eden ilk derece hâkimin ön yargılı olduğu ve üst mahkemelerin, yaptığı itirazlar hakkında vermiş oldukları ret kararlarında yeterli gerekçe sunmadıkları için Sözleşme’nin 6 § 1 maddesindeki tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanma ile adil yargılanma haklarının ihlal edildiği konusunda şikâyette bulunmuştur. Ayrıca, başvuran, söz konusu koşullarda, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının yasal bir dayanağı olmadığını ve bu sebeple 5. madde ile uyuşmadığını iddia etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Başvurana atılı suçlar hakkında yürütülen yargılamaların adilliği
23. Başvuran 6 § 1 maddesi ve esas olarak, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi anlamında hakkında yürütülen yargılamaların adil olmadığı hususunda şikâyette bulunmuştur. Dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması hususunda uzman olan Mahkeme (bk. örneğin, Margaretić/Hırvatistan, no. 16115/13, § 75, 5 Haziran 2014), bu şikâyetin belirli olayları dikkate alındığında Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu maddenin ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.”
1. Tarafların iddiaları
24. Başvuran mahkûmiyetinde C’nin ilk ifadelerinin delil olarak kullanılmasının savunma haklarına aykırı olduğunu ve bu sebeple yargılamalarının adil olmadığını iddia etmiştir.
25. Hükümet, Mahkemenin yerel mahkemelerin önünde gerçekleşen yargılamalarda delillerin kabul edilebilirliği hakkında hüküm vermesinin Sözleşme kapsamındaki bir görevi olmadığını ve bunun öncelikle ulusal hukuk kuralları ve söz konusu mahkemelerce değerlendirilen konulardan biri olduğunu gözlemlemektedir. Mahkemenin asıl görevi, delillerin elde edilme şekli dâhil olmak üzere, yargılamaların tamamının adil olup olmadığını belirlemektir. Mahkeme bunu yaparken, savunma haklarına saygı duyulup duyulmadığı, başvurana delillerin gerçekliğine ve bunların kullanımına itiraz etme fırsatının verilip verilmediği ve söz konusu delillerin hangi şartlarda elde edildiği dâhil olmak üzere bunların niteliği dikkate alınmalıdır.
Hükümet C’nin müşterek sanık olmasına rağmen, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi uyarınca bir tanık olarak görüldüğünü kabul etmiştir. Hükümet, özellikle C’nin itiraza konu ifadelerinin içeriğine odaklanarak, yargılamaların ilk aşamalarının kronolojisini özetlemiştir. Başvuranın yerinin izlenemez olması ve bu sebeple yargılamalar bakımından kendisine ulaşılamaması sebebiyle kendisi ve avukatı söz konusu ifadeler verilirken hazır bulunmamaktaydı. Söz konusu engel ortadan kaldırıldığında, 25 Haziran 2009’dan itibaren usule ilişkin bütün adımlar çekişmeli yargılanma ilkesine tam anlamıyla uygun olarak atılmıştır. Ancak, başvuranın avukatının, C ile D arasında gerçekleştirilen yüzleştirme işlemi gibi bazı işlemlere katılmaması veya başvuranın savunma haklarını kullanmaması (C ve D’ye soru yöneltme gibi) başvurana atfedilebilir konulardır.
Hükümet, C’nin polis baskısını iddia ederek olaylara ilişkin anlatımını değiştirdiği yönündeki açıklamasının iç hukukta veya Mahkeme önünde kanıtlanmadığını vurgulamıştır. Özellikle, C başvuranı suçladığı ilk itirafını hâkim önünde ve avukatı huzurunda doğrulamış ve böylece baskıya maruz kalma olasılığı önlenmiştir. Ayrıca, C’nin başvuranı suçladığı ifadeler başvuran aleyhindeki tek veya belirleyici delil değildir; zira başvuran hem D’nin ifadelerinde suçlanmış ve hem de mağdurlar A ve B tarafından yapılan olayın genel açıklamasının, C’nin olaya ilişkin ilk anlatımıyla uyuşması nedeniyle de kendisine suç isnat edilmiştir.
26. Başvuran cevaben, C’nin yargılama öncesi vermiş olduğu güvenilir olmayan ifadesi dışında kendisini suçlayan tek delilin, açıkça yetersiz olduğunu düşündüğü, D’nin kulaktan dolma ifadeleri olduğunu belirterek, Yüksek Mahkeme’nin 7 Aralık 2009 tarihli görüşüne dayanmak istediğini yinelemiştir (bk. yukarıda 14. paragraf). Başvuran davanın C ile ilgili yargılamaların adilliğiyle ilgili değil, kendisinin savunma hakkının kısıtlanmasıyla ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Başvurana göre, Hükümet’in yapılan yargılamaların 25 Haziran 2009 tarihinden itibaren çekişmeli yargılama ilkesine uygun bir şekilde gerçekleştirildiğine ilişkin görüşü, bundan önceki tarihte söz konusu görüşün aksinde bir durum olduğu anlamına gelmektedir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
(a) Genel ilkeler
27. Mahkeme, uygulanabilir genel ilkelerin Erkapić/Hırvatistan (no. 51198/08, §§ 70-73, 25 Nisan 2013, daha fazla referans ile birlikte) davasında özetlenmiş olan ilkelerle aynı olduğunu düşünmektedir. İlkelerle ilgili kısımlar aşağıdaki gibidir:
- Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca, Mahkemenin görevi, Sözleşmeci Tarafların üstlendiği taahhütlerin yerine getirilmesinin gözetilmesidir. Özellikle, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen maddi ya da hukuki hataları ele almak Mahkemenin görevi değildir. Sözleşme’nin 6. maddesinde adil yargılanma hakkı güvence altına alınmakla birlikte, söz konusu madde öncelikle ulusal hukuk çerçevesinde düzenlenen bir konu olan delillerin kabul edilebilirliğine ilişkin olarak herhangi bir kural öngörmemektedir.
- Her ne kadar ceza yargılamaları söz konusu olduğunda 6. maddenin temel amacı ‘cezai alanda yöneltilen suçlamalar’ hakkında karar vermekle yetkili bir “mahkeme” tarafından adil bir yargılamanın yapılmasını sağlamak olsa da, buradan, söz konusu hükmün yargılama öncesi işlemlere uygulanmayacağı anlamı çıkmamaktadır. Yargılamanın adilliği, söz konusu maddenin hükümlerine başlangıçta uyulmaması nedeniyle ciddi bir şekilde zarar gördüyse ve zarar gördüğü ölçüde, bir davada yargılama başlamadan önce 6. madde söz konusu olabilir.
-Yargılamaların bir bütün olarak adil olup olmadığına karar verilirken, savunma haklarına saygı duyulup duyulmadığına dikkat edilmelidir. Özellikle başvurana delillerin gerçekliğine ve bunların kullanımına itiraz etme fırsatının verilip verilmediği incelenmelidir. Ayrıca delillerin elde edildiği koşulların, delillerin güvenilirliği veya doğruluğu hakkında şüphe uyandırıp uyandırmaması dâhil olmak üzere, delilin niteliği de dikkate alınmalıdır.
-Bu bağlamda Mahkemenin Sözleşme’nin 6 § 1 kapsamındaki görevi, sanık aleyhindeki suçlamaların türü veya ağırlığına bakılmaksızın, sanık lehine veya aleyhine olan delillerin adil yargılanmayı sağlayacak şekilde sunulup sunulmadığını tespit etmektir, zira soruşturmada ve belirli bir suçun cezalandırılmasındaki kamu yararı bir başvuranın savunma haklarının özünü ortadan kaldıran tedbirler alınmasını haklı çıkarmamaktadır.
-Önlerindeki delillerin ve aynı zamanda, sanığın öne sürmek istediği delillerin ilgisinin değerlendirilmesi yerel mahkemelerin görevi olsa da, Mahkeme yine de, delillerin toplanma şekli dâhil, yargılamaların bir bütün olarak Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca adil olup olmadığına karar vermek zorundadır.
(b) Bu ilkelerin somut davaya uygulanması
28. Somut davanın koşullarına gelince, Mahkeme, başvuranın bir davada C ile birlikte yargılandığını ve söz konusu yargılamalarda başvuranın iki suçlamayla karşı karşıya kaldığını kaydetmektedir. Ancak, somut başvurunun kapsamı ışığında, Mahkeme’nin başvuranın şikâyetine ilişkin incelemesi, yargılamanın başvuranla ilgili kısmıyla ve 21 Şubat 2009 tarihindeki olayla ilgili olarak yağma teşebbüsü ile suçlanmasıyla kısıtlıdır.
29. Söz konusu suçlama kapsamında başvuranın yargılamasının adilliğiyle ilgili olarak, somut başvurunun esası 12, 13 ve 15 Haziran 2009 tarihlerinde C’nin polise, soruşturma görevlisine ve hâkime verdiği ifadeler ile başvuran veya avukatının bu ifadeler alınırken hazır bulunmamalarına rağmen, bu ifadelerin başvuranın mahkûmiyeti kapsamında dikkate alınmaları ile alakalıdır. Mahkeme, bu bağlamda, Ibrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık ([BD], no. 50541/08 ve diğer 3 başvuru, AİHM 2016) gibi davaların aksine, söz konusu ifadelerin yargılamada davalı olan başvuran tarafından değil, müşterek sanık tarafından verildiğini gözlemlemektedir. Bununla beraber, Mahkeme, Navalnyy ve Ofitserov/Rusya (no. 46632/13 ve 28671/14, §§ 104 ve sonraki paragraflar, 23 Şubat 2016) gibi davaların aksine, söz konusu ifadeler başvuranın taraf olarak yer aldığı aynı yargılamalar kapsamında hukuki olarak incelenmiştir.
30. Mahkeme, C’nin başvuran hakkında vermiş olduğu ifadelerin başvuran açısından çekişmeli yargılanma ilkesi ile örtüşmediği konusunda taraflar arasında bir ihtilaf olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, söz konusu ifadelerin daha sonra başvuranın yargılamalarında kabul edilip, delil olarak kullanıldığı hususunda da herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır.
31. Özellikle, başvurana söz konusu delillerin gerçekliğine ve delillerin kullanılmasına itiraz etme imkânının sağlanıp sağlanmadığı, delillerin niteliklerinin nasıl olduğu ve delilin elde edildiği koşulların delillerin güvenirliğine veya doğruluğuna gölge düşürüp düşürmediği hususlarının tespit edilmesi gerekmektedir.
32. Bu bağlamda, Mahkeme, C’nin 25 Haziran 2009 tarihinde ve daha sonra başvuran veya avukatının hazır bulunduğu yargılamada yeniden sorgulandığını kaydetmektedir. Usule veya esasa ilişkin başka bir gerekçeyle, savunmanın C’ye soru yöneltme veya C’nin 12, 13 ve 15 Haziran 2009 tarihlerinde verdiği ifadelere tek başına veya diğer ifadelerle birlikte itiraz etme imkânına sınırlama getirildiğine dair bir iddia veya bir belirti bulunmamaktadır. Buna karşın, başvuranın hem ulusal düzeyde hem de Mahkeme önünde ileri sürdüğü bu bağlamdaki argümanı, somut olgular olmaksızın, söz konusu sorgulamalar sırasında savunma haklarını kullanamadığı yönündeki şikâyeti ile sınırlı kalmıştır. Bu durum, örneğin, başvuranın, C’nin söz konusu ifadeleri vermesi için baskı gördüğü hususuna dayanmak istemediği yönünde temyiz mahkemesine verdiği ifadesiyle (bk. yukarıda 17. paragraf), avukatının usule ilişkin bazı aşamalarda bulunmamasıyla (bk. yukarıda 9 ve 11. paragraflar) ve kendisinin veya avukatının C’ye soru yöneltme girişiminde bulunduğuna dair hiçbir belirtinin olmamasıyla da doğrulanmaktadır.
33. Başka unsurların bulunmaması göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın ana argümanının, Yüksek Mahkemenin 7 Aralık 2009 tarihli görüşüne uygun olarak, soyut bir iç hukuk sorununu gündeme getirdiği görülmektedir. Ancak bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, ulusal makamlar tarafından yapıldığı iddia edilen hukuki hataların değerlendirilmesinin kendi görevi olmadığını ve delillerin kabul edilebilirliği ile ilgili her kuralın öncelikle ulusal hukuk kapsamında düzenlendiğini yinelemektedir.
34. Mahkeme başvuranın söz konusu delilin niteliği ve bunun elde edildiği koşullara dair hiçbir argüman ileri sürmediğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, C’nin baskı ile ilgili iddialarının yargılama öncesi aşamada ve yargılamada incelendiğini (bk., bir karşıt durum olan ve yukarıda anılan, Erkapić, § 88) ve ne bu iddiaların ne de uyuşturmayla ilgili herhangi bir ifadenin doğrulandığını gözlemlemektedir. Ayrıca, yerel mahkemeler tarafından da tespit edildiği gibi, C tarafından verilen söz konusu ifadeler diğer delillerle desteklenmiştir. Mahkeme, diğer delillerin öneminin sorgulanabileceğini, ancak başvuranın Mahkeme önünde söz konusu konuyla ilgili belirli bir şikâyette bulunmadığını kaydetmektedir.
35. Dolayısıyla, yürürlükte olan usuli güvenceler dikkate alındığında ve başvurunun ilgili bölümünün doğrulandığı ve iç hukuk yollarının tüketildiği göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, C’nin davaya konu ifadelerinin başvuran aleyhine delil olarak kabul edilmesinin ve bu delilin başvuranın mahkûmiyetinde oynadığı rolün başvuran hakkındaki yargılamaların adilliğine halel getirmediğini tespit etmiştir.
36. Bu doğrultuda, şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
B. İddia olunan diğer ihlaller
37. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca tarafsız bir mahkeme tarafından adil şekilde yargılanma hakkı ile Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında özgürlük hakkının ayrıca ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
38. Ancak Mahkeme, elinde bulunan tüm bilgi ve belgeler ışığında ve şikâyette bulunulan hususların yetkisi kapsamına girdiği ölçüde, söz konusu şikâyetlerin Sözleşmede belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlaline işaret etmediği sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla, söz konusu şikâyetler de açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup 26 Nisan 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stephen PhillipsHelena Jäderblom
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy