AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 19258/07
Arif DÖNMEZ ve diğerleri / Türkiye
Başkan,
Paul Lemmens,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 30 Ocak 2018 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 17 Nisan 2007 tarihli yukarıda belirtilen başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuranlar tarafından cevaben sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir.
OLAYLAR Başvuran tarafların listesi ekte yer almaktadır. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın koşulları Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. 629 no’lu parsele ilişkin kadastro sonuçlarıyla ilgili itiraz Belirtilmeyen bir tarihte, 1958 yılında (Orhanlı köyünün bağlı olduğu) Tuzla Bölgesi’nde yapılan kadastro çalışmalarının sonunda, 629 no’lu parsele karşılık gelen, 2.338.100 m²’den fazla bir yüzölçümüne sahip olan büyük bir taşınmaz, “mera” statüsüyle ve tüzel kişiliğe sahip olan Aydınlı köyüne ait olarak tapu siciline tescil edilmiştir. Kadastro Müdürlüğü bu bağlamda, yukarıda belirtilen köy adına düzenlenen 398/100 no’lu vergi tahrir kaydına dayanmıştır. 1962 yılında, yine tüzel kişiliğe sahip olan Orhanlı köyü, meranın mülkiyetinin kendisine ait olduğunu ileri sürerek, Kartal Tapulama Mahkemesinde, iptal davası aracılığıyla, kadastro çalışmalarının sonuçlarına itiraz etmiştir. 629 no’lu parselin üzerinde bulunan taşınmazların mülkiyetine sahip olduklarını iddia eden birçok kişi de benzer davalar açmışlardır. Başvuranların üstsoyları[1], Fahri ve Kadir Dönmez’in de aralarında bulunduğu pek çok kişi, belirtilmeyen bir tarihte müdahil taraf olarak davaya katılmıştır. Söz konusu kişiler de bizzat ilgili parselin bazı kısımlarının mülkiyetine sahip olduklarını iddia etmişlerdir. Özel başvurucuların taleplerinin tamamı, toplam 468.000 m² yüzölçümüne sahip taşınmazlarla ilgilidir. Tüm özel başvurucular, hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazların, kendileri ve üstsoyları tarafından uzun bir süreden beri kullanılması hususuna dayanmışlardır. Başvuranlar, iki taşınmazın hak sahibi olduklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, diğer davacılar gibi, kazandırıcı zamanaşımına dayanmışlardır. Bununla birlikte, başvuranlar aynı zamanda, Hicri takvimde 1285 yılı Safer ayının 25’ine denk gelen (Miladi takvimde 1868 yılı Mayıs/Haziran aylarına karşılık gelen tarih) eski bir Osmanlı tapusuna dayanarak 5 Eylül 1952 tarihinde tapu siciline kaydedilen iki tapu kaydına itibar etmişlerdir. Başvuranların davaya müdahil olarak katılabilme talebinde bulunmak için dayandıkları belgeden aşağıdaki unsurlar anlaşılmaktadır.
Birinci tapu, aşağıdaki referanslar altında kaydedilmiştir: 630 no’lu yevmiye defteri, cilt 127, sayfa 89, satır 7 (daha sonra “1952 tarih 7 no’lu tapu” olarak belirtilecektir). Söz konusu mülk, “Eski köy” denilen yerde Orhanlı’da bulunmaktaydı. Tapuda, 4.995 m²’lik bir yüzölçümünden bahsedilmiş ve bu taşınmaz bir tarla olarak nitelendirilmiştir. Bu tapu kaydına göre, söz konusu mülkün 2/5’lik kısmı, başvuranların vefat eden büyük annesi Fatma Dönmez’e aittir.
Başvuranlar, ayrıca bu taşınmazın 2/5’lik kısmını U.Ü. ve M.G.den satın aldıklarını belirtmişlerdir. Taşınmazın son 1/5’lik kısmına da, aynı zamanda davaya taraf olan ve bu kısma karşılık gelen bir tapu ibraz ettiği anlaşılan Mustafa Filiz sahiptir.
İkinci tapu, aynı yevmiye defteri, cilt ve sayfa numaralarıyla 8 numaralı satırın altında kaydedilmiştir (daha sonra “1952 tarih 8 no’lu tapu” olarak belirtilecektir). Söz konusu mülk, “Üçdağ’ın tarlaları” denilen yerde Orhanlı’da bulunmaktaydı. Mülkün sınırları şu şekilde belirtilmiştir: “Taşınmaz, bir dere ile Hacıosmanoğlu ve Aydınlı’nın tarlalarıyla sınırlanmaktadır.” 7 no’lu tapu gibi, bu tapuda da 4.995 m²’lik bir yüzölçümünden bahsedilmiş ve bu taşınmaz bir tarla olarak nitelendirilmiştir.
7 no’lu tapuya kayıtlı taşınmaz açısından olduğu gibi, başvuranlar, 8 no’lu tapuya kayıtlı taşınmazın 2/5’ini vefat eden büyük anneleri Fatma Dönmez’den miras almışlar ve bu taşınmazın 2/5’ini U.Ü. ve M.G.den satın almışlardır. Taşınmazın son 1/5’lik kısmına da Mustafa Filiz sahiptir.
Mahkeme öte yandan, mahkemeler tarafından verilen kararlar da dâhil olmak üzere, ulusal mahkemeler önünde görülen yargılamaya ilişkin belgelerde ve Mahkeme önünde tarafların sunduğu görüşlerde, bu iki tapu kaydı arasında halen net bir ayrımın bulunmadığını gözlemlemektedir. Bu durum, neden bazen yalnızca bir bazen de iki tapu kaydının söz konusu olduğunu açıklayabilmektedir.Söz konusu mahkemeye gönderilen 15 Şubat 1965 tarihli yazıda, Kartal Tapu Müdürü, tapu kütüğünde “Eski köy” değil, “Eski Köprü” denilen yerden bahsedildiğini ve bu farklılığın nedenini araştırmak için Kadastro Genel Müdürlüğüne başvurulması gerektiğini belirtmiştir. Başvuranlarla bir bağı bulunmayan bir diğer davacı M. Fidan’ın da, iddialarını 1952 tarih 7 no’lu tapuya dayandırdığı anlaşılmaktadır (bk., aşağıda 23. paragraf). Dosya, başvuranlar tarafından ibraz edilen tapuyla aynı tapunun ya da ayrı bir tapunun söz konusu olup olmadığının belirlenmesine imkân vermemektedir. Söz konusu mahkemenin talebi üzerine, 1972 yılında yapılan bilirkişi incelemesinde, başvuranlar tarafından ibraz edilen tapu kaydının, ilgililerin mahallinde yapılan keşif sırasında gösterdikleri ve mülkiyetini talep ettikleri iki taşınmaza uymadığı sonucuna varılmıştır. Bilirkişiler, söz konusu iki taşınmazın meradan açma olduğunu belirtmişlerdir. Kartal Tapulama Mahkemesi, 14 Kasım 1972 tarihinde, Orhanlı köyünün talebini kabul etmiş ve 629 no’lu parselin tamamının bu köy adına tescil edilmesine karar vermiştir. Kartal Tapulama Mahkemesi, diğer bütün talepleri reddetmiştir. Kişiler tarafından sunulan taleplere ilişkin olarak, Kartal Tapulama Mahkemesi, ilgililerin kazandırıcı zamanaşımına dayanmaları nedeniyle, meraların zamanaşımı yoluyla kazanmaya konu edilemeyeceğini belirtmiştir. Ardından, başvuranların tapularına ilişkin olarak, söz konusu mahkeme, bu tapu kayıtlarının 629 no’lu parselin herhangi bir kısmına uymadığı kanısına varmıştır. 8 Şubat 1977 tarihli kararla Yargıtay, söz konusu mahkemenin talepler hakkında karar vermeden önce bazı ilgili olayları tespit etmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunarak bu kararı bozmuştur. Dava dosyası, Pendik Kadastro Mahkemesine gönderilmiştir. Belirtilmeyen bir tarihte, başvuranlar, taleplerini desteklemek için, hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazlara ilişkin arazi vergilerinin hesaplanmasında temel olarak kullanılan ve kendi üstsoylarını malik olarak gösteren (33/877 No.lu) vergi tahrir kaydını sunmuşlardır. Bu vergi tahrir kaydına konu edilen taşınmazın sınırları şu şekilde belirtilmiştir: Doğuda bir tepe, kuzeyde Tatar Ahmet’in taşınmazı (ihtilaf konusu davada Artar ailesinden biri), güneyde bir dere ve batıda bir çalılık. Yargılama sırasında ifadeler dinlenmiş, bilirkişi incelemeleri ve mahallinde keşifler ile arşivlerde araştırmalar yapılmıştır. 1988 yılında, 629 no’lu parselin tamamı, bir sanayi bölgesi ile bir üniversitenin geliştirilmesi ve bir otoyolun yapılması amacıyla bir düzenlemeye tabi tutulmuştur (bk., aşağıda 33. paragraf). Pendik Kadastro Mahkemesi, 26 Mayıs 1995 tarihinde, bilirkişilerle birlikte mahallinde keşif yapmıştır. Üç “yerel bilirkişi” (1918, 1919 ve 1927 doğumlu olan) dinlenilmiştir. Bu bilirkişiler, 629 no’lu parsel olarak gösterilen taşınmazın bir kısmının mera olarak kullanıldığını ve diğer kısmının da birçok aile tarafından tarımsal amaçlı kullanıldığını ifade etmişlerdir. Pendik Kadastro Mahkemesi, 398/100 No.lu vergi tahrir kaydını okumuştur (bk., yukarıda 4. paragraf). Bilirkişiler, bu kaydın sınırlarının 629 no’lu parselin sınırlarına karşılık geldiğini belirtmişlerdir. Pendik Kadastro Mahkemesi Heyeti, Artar ailesinin hak sahibi olduğunu iddia ettiği taşınmazın önüne geldiğinde, taleplerini desteklemek için ilgililer tarafından sunulan 15 Temmuz 1955 tarihli 876 no’lu vergi tahrir kaydını okumuştur. Belgede, taşınmazın sınırları şu şekilde belirtilmiştir: Kuzeyde Nalbant İbrahim’in taşınmazı, doğuda ve batıda bir tepe ve bir dere ve güneyde Balcı isimli birinin taşınmazı. Bilirkişiler, tepe ve derenin halen mevcut olduğunu, İbrahim Nalbant’ın komşu bir köyün sakini olduğunu ve Balcı’nın başvuranların üstsoyu olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bilirkişilerden biri, Artar ailesinin taşınmazı ile başvuranların (Dönmez ailesi) taşınmazı arasında bir çalılığın bulunduğunu belirtmiştir. Pendik Kadastro Mahkemesi ardından, başvuranların hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazlardan birinin üzerinde keşif yapmıştır. Söz konusu mahkeme, başvuranlar tarafından ibraz edilen 1952 tarihli tapulardan birini okumuştur. Bununla birlikte, tutanakta, iki tapudan hangisinin söz konusu olduğu belirtilmemektedir. Bilirkişiler, bu tapu kaydında belirtilen sınırları mahallinde gösterecek bir durumda bulunmadıklarını ifade etmişlerdir.
Bilirkişiler, 33/877 no’lu vergi tahrir kaydının (bk., yukarıda 14. paragraf), önünde bulundukları ve başvuranların talebine konu edilen taşınmaza karşılık geldiğini doğrulamışlardır. Bu taşınmaz, başvuranlar ve üstsoyları tarafından ekilip biçilmiştir. Yukarıda belirtilen vergi tahrir kaydında ifade edilen sınırlara ilişkin olarak, bilirkişiler, tepenin halen görülebilir olduğunu, derenin biraz daha uzakta bulunduğunu ve Artar ailesinin taşınmazının önceden görülen taşınmaz olduğunu; çalılığın ise kaybolduğunu, ancak yeniden düzenleme yapılmasından önce mevcut olduğunu belirtmişlerdir. Bununla birlikte, bilirkişiler, söz konusu tarihten itibaren çevrede yapılan değişiklikler bakımından, söz konusu taşınmazın tam sınırlarını belirtecek bir durumda bulunmamaktaydılar. Pendik Kadastro Mahkemesi tarafından tayin edilen teknik bilirkişiler, bölgeyi etkileyen derin topografik değişiklikler (parselin yeniden düzenlenmesine bağlı) nedeniyle yerel bilirkişiler tarafından ve taraflarca belirtilen sınırların bir plan üzerinde kesin olarak çizilmesinin çok zor olduğunu ifade etmişlerdir. Söz konusu bilirkişiler, bununla birlikte, 15 Ekim 1995 tarihinde, farklı davacıların hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazların yerini belirttikleri bir harita çizmişlerdir. Bu haritaya göre, başvuranların mülkiyetini talep ettikleri taşınmazların yüzölçümleri sırasıyla 22.000 m2 ve 80.000 m2’dir (toplam 102.000 m2). Yeni mahkemelerin kurulmasına bağlı olarak, yargının işleyişine art arda getirilen değişiklikler nedeniyle, başlangıçta Kartal Tapulama Mahkemesine, ardından Pendik Kadastro Mahkemesine taşınan dava, sonunda 15 Temmuz 1998 tarihinde Tuzla Kadastro Mahkemesine tahsis edilmiştir. 30 Mayıs 2002 tarihinde mahallinde yeni bir keşif yapılmıştır. Bu vesileyle dinlenen yeni yerel bilirkişiler, Aydınlı ve Orhanlı köylerinin meralarının birbirine bitişik olduğunu ve davacıların bu meraların bir kısmı üzerinde tarımsal faaliyetlerde bulunduklarını belirtmişlerdir. Söz konusu bilirkişiler, parselin yeniden düzenlenmesinden ve sanayi bölgesinin geliştirilmesinden itibaren, ilgililerin hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazların yerinin kesin olarak belirlenmesinin bundan böyle mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Mahallinde yapılmış keşif tutanağının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“25 Safer 1285 tarihli 145 no’lu tapu ve birinci tapudan doğan ve M. Fidan’ın dayandığı 5 Eylül 1952 tarihli, 127 cilt, 89 sayfa ve 7 satır numaralarıyla kaydedilen tapu okunmuştur. Bilirkişiler dinlenmişlerdir. Bilirkişiler şunları belirtmişlerdir: Söz konusu yer, M. Fidan tarafından ekilip biçilen taşınmazın yerine uymaktadır. Hacı Osman ile ilgili olarak, bu kişi B.M.nin babası ve A. Artar’ın kayınpederidir. Bu nedenle, tapu, M. Fidan tarafından ekilip biçilen taşınmaza uymaktadır.
5 Eylül 1952 tarihli, 127 cilt, 89 sayfa ve 7 satır numaralarıyla kaydedilen tapu ve M. Filiz tarafından ibraz edilen, 5 Eylül 1952 tarihli, 127 cilt, 89 sayfa ve 8 satır numaralarıyla kaydedilen tapu okunmuştur. Bu iki tapunun da, daha önce atıfta bulunulan 25 Safer 1285 tarihli tapudan doğduğu tespit edilmiştir.” Bu konuda dinlenen bilirkişiler, 398/100 no’lu vergi tahrir kaydında belirtilen taşınmazın 629 no’lu parselin tamamına değil, bir kısmına karşılık geldiğini belirtmişlerdir. Söz konusu mahkeme aynı zamanda, “Hasan’ın oğlu Çavuş Ali” isimli birinin taşınmazının “bitişik” olduğundan bahseden, 623 no’lu komşu parsele ilişkin üç tapu kaydını okumuştur. Bilirkişiler, bu kişinin Fidan ailesinin babasından başkası olmadığını ifade etmişlerdir. Tarafların hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazları gösteren yeni bir harita hazırlamak için iki kadastro teknisyeni görevlendirilmiştir. Söz konusu teknisyenlerin çizdikleri yöne göre, başvuranların iddiaları iki taşınmazla ilgilidir: 38.000 m² yüzölçümüne sahip olan birinci taşınmaz, Fidan ailesinin hak sahibi olduğunu iddia ettiği (20.000 m² yüzölçümüne sahip) taşınmaza bitişiktir; ikinci taşınmaz 22.000 m² yüzölçümüne sahiptir. Belirtilmeyen bir tarihte, 2002 yılının ardından mahallinde yeni bir keşif yapılmıştır. Tarihi belirtilmemiş tutanağa göre, yerel bilirkişiler, başvuranların üstsoylarının, bir yol ve dereyle sınırlanan yaklaşık 70.000 veya 80.000 m² yüzölçümüne sahip bir taşınmazı ekip biçtiklerini belirtmişlerdir. Başvuranların üstsoyları aynı zamanda, çok daha küçük bir yüzölçümü olan ikinci bir taşınmaza da sahiptirler. 16 Eylül 2004 tarihli kararla, Tuzla Kadastro Mahkemesi sonunda, 629 no’lu parselin tamamen Aydınlı köyüne ait olduğu kanısına vararak, taleplerin tamamını reddetmiştir. Gerçekte, söz konusu mahkemeye göre, eski vergi kayıtlarının, özellikle 398/110 no’lu vergi tahrir kaydının incelemesi, 629 no’lu parselin, çok eski zamanlardan beri çiftlik hayvanları için kullanılan meralara karşılık geldiğini açıkça ortaya koymuştur. Dahası, mahallinde yapılan keşifler sırasında, bilirkişiler, bu tahrir kaydının 629 no’lu parselin tamamına uyduğu sonucuna varmışlardır. Ayrıca, Osmanlı arşivlerinin ve özellikle İstanbul Ahkâm Defterlerinin incelemesi, meraların mülkiyeti konusunda Orhanlı ve Aydınlı köyleri arasında çok eskiye dayanan bir uyuşmazlığın bulunduğunu ortaya koymuştur. Söz konusu mahkeme, davacılar uzun süreli bir zilyetliğin varlığını ileri sürmüş olsalar bile, meraların hiçbir durumda zamanaşımı yoluyla kazanmaya konu edilemeyeceğini eklemiştir. Mevcut davada başvuranların da aralarında bulunduğu bazı davacılar tarafından ibraz edilen tapulara ilişkin olarak, söz konusu mahkeme şunları belirtmiştir:
“[Bu mahkeme], 25 Safer 1285 tarihli tapu kaydının ve bu tapudan doğan 5 Eylül 1952 tarihli 7 ve 8 no’lu tapu kayıtlarının M. Filiz, M. Fidan, Fahri Dönmez ve Kadir Dönmez tarafından kullanılan taşınmazlara uymadığı kanaatine varmakta ve taşınmazın yapısının değiştirilmesi ve kamulaştırmanın ardından burada sanayi kuruluşlarının yer alması ve ilgililerin taşınmazlarının fiziki sınırlarının mahallinde fiziksel olarak belirtilememesi nedeniyle, yerel bilirkişiler tarafından 30 Mayıs 2002 tarihinde mahallinde yapılan keşif sırasında yapılan açıklamalara itibar etmemeye karar vermektedir.” 4 Ocak 2005 tarihinde, aralarında başvuranların da yer aldığı bazı davacılar bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Söz konusu temyiz başvurusu, “ilgili mahkemenin bozma kararına uyması, araştırmalar yaptıktan sonra bir karara varması ve olaylara ilişkin değerlendirmesinde herhangi bir hata yapmaması sebebiyle, temyiz edilen kararın kanun ve usule uygun olduğu” gerekçesiyle, 2 Mayıs 2006 tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmiştir. 16 Kasım 2006 tarihinde, Yüksek Mahkeme aynı zamanda, ilgililer tarafından sunulan karar düzeltme talebini de reddetmiştir.
2. 629 no’lu parselin kamulaştırılması
Bu süre zarfında, 1988 yılında, Hükümete göre, Arsa Ofisi, özellikle bir sanayi bölgesi ve üniversitenin düzenlenmesi ile bir otoyolun yapılması amacıyla, 629 no’lu parselin bir kısmının da dâhil olduğu, birçok taşınmaza yönelik kamulaştırma işlemini başlatmıştır. Kadastro tespitine ilişkin itiraz davasına katılan tarafların tamamı, kamulaştırmadan haberdar edilmişlerdir. Artar ailesi ve bazı başvuranlar, ihtilaf konusu davada hak sahibi olduklarını talep ettikleri taşınmazı kamulaştırma kararına karşı iptal davası açmışlardır. Bu dava, 18 Ekim 1994 tarihli kararla, İstanbul İdare Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Arsa Ofisi, kamulaştırılan taşınmazların kendisi adına tescil edilmesi için dava açmıştır. 28 Şubat 1995 tarihinde, Pendik Asliye Hukuk Mahkemesi bu talebi kabul etmiştir. Söz konusu taşınmazın mülkiyetinin itiraza konu edilmesi sebebiyle, mülkü kamulaştırılan kişilere tazminat ödemek için gereken para, Kadastro Mahkemesinde derdest olan davanın sonucu beklenerek bir banka hesabında bloke edilmiştir. Kısa bir süre sonra düzenleme çalışmaları başlamıştır. Bu karar, Kadastro Mahkemesi önünde devam eden davanın sonucunun beklenmesi gerektiği kanaatine varan Yargıtay 5. Dairesi tarafından 6 Haziran 1995 tarihli kararla iptal edilmiştir. İlk derece mahkemesinin belirtilmeyen bir tarihte birinci kararını korumaya karar vermesi nedeniyle, dava dosyası, 10 Nisan 1996 tarihinde 5. Daire ile aynı görüşü kabul eden ve Pendik Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bozan Yargıtay Hukuk Daireleri Kuruluna resen gönderilmiştir. Kadastroya ilişkin davanın sona ermesinin ardından, adli haritanın yeniden düzenlenmesinden sonra davanın tahsis edildiği Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesi, 26 Aralık 2007 tarihli kararla, taşınmazların Arsa Ofisi adına tesciline karar vermiştir. Tuzla Asliye Hukuk Mahkemesi, kamulaştırma bedelinin miktarını belirlemiş ve bu kamulaştırma bedelinin Hazineye ödenmesi gerektiğine karar vermiştir. Hazine ve başvuranlar tarafından yapılan temyiz başvuruları, 25 Mayıs 2009 tarihli kararla, Yargıtay tarafından reddedilmiştir. 9 Kasım 2009 tarihinde, Yüksek Mahkeme, Hazine tarafından yapılan karar düzeltme talebini de reddetmiştir.
B. İlgili iç hukuk kuralları ve uygulaması
1. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması
1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan 17 Şubat 1926 tarihli (743 sayılı) eski Medeni Kanun’un (“eski MK”) 633. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt şarttır.
Bununla beraber işgal, miras, istimlak, cebri icra tarikleriyle veya mahkeme ilamı ile bir gayrimenkulü iktisap eden kimse tescilden evvel dahi ona malik olur. Fakat tescil merasimi ikmal edilmedikçe temliki tasarrufta bulunamaz.” Bu hükmün içeriği, 22 Kasım 2001 tarihli (4721 sayılı) yeni Türk Medeni Kanun’un (“yeni TMK”) 705. maddesinde yeniden ele alınmıştır. Eski MK’nın 639. maddesinin 1. fıkrası şu şekildedir:
“Tapu sicilinde mukayyet olmıyan bir gayrimenkulü nizasız ve fasılasız 20 sene müddetle ve malik sıfatiyle yedinde bulundurmuş olan kimse o gayrimenkulün kendi mülkü olmak üzere tescili talebinde bulunabilir.” Eski MK’nın 639. maddesinin 1. fıkrasını yeniden ele alan, yeni TMK’nın 713. maddesinin 1. fıkrası uyarınca:
"Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” 21 Haziran 1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi, “tapu sicilinde kayıtlı olmayan (...) bir taşınmaz malın tapusunun, aralıksız şekilde yirmi yıldan fazla bir süre boyunca malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle, bilirkişi veya tanık beyanlarıyla ispat eden kişi adına kaydedilmesini” öngörmektedir. Bu Kanun’un 16. maddesine göre, aksine bir hüküm bulunmadıkça, özellikle meralar gibi kamunun kullanımına sunulan taşınmazlar özel mülkiyete konu teşkil edecek nitelikte değildirler. Böylelikle, bu taşınmazlar kazandırıcı zamanaşımına konu edilemezler.
2. Tapu sicili Türk hukukunda, tapu sicili, diğerlerinin yanı sıra, tapu kütüğü, yevmiye defteri, planlar ve kanıtlayıcı belgelerden oluşmaktadır. Tapu kütüğü defterine kaydedilen her taşınmazın bilhassa, açıklayıcı durumu, mal sahibinin kimliğini, rehinleri, notları, ifadeleri ve irtifak haklarını içeren kendine ait bir sayfası bulunmaktadır. Eski MK’nın 7. maddesi ve yeni TMK’nın 7. maddesi uyarınca:
“Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, (...) herhangi bir şekle bağlı değildir.” Önceden mevcut olan bir hükmü yeniden ele alan, yeni TMK’nın 1023. maddesi, aşağıdaki ifadelerle tapu sicilinin doğruluğuna dair bir kurgu oluşturmaktadır:
“Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.”
ŞİKÂYETLER Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve 6. maddesini ileri sürerek, adil olmadığı kanısına vardıkları davanın sonunda mülkiyet haklarından yoksun bırakıldıklarını iddia etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Davanın konusu Başvuranlar, makamları, yirmi yıldan fazla bir süreden beri sırasıyla 22.000 m2 ve 80.000 m2 yüzölçümüne sahip olan ihtilaf konusu iki taşınmazı kullanmalarına ve bu taşınmazlar için arazi vergileri ödemelerine ve hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazların bir kısmının tapularına sahip olmalarına rağmen mülkiyetlerini kabul etmemekle suçlamaktadırlar. Başvuranlara göre, bu nedenle mülkiyetlerinden yoksun bırakılmışlar ve 629 no’lu parselin kamulaştırılması kapsamında kendilerine ödenmesi gereken bedeli alamamışlardır. Başvuranlar ayrıca, taleplerinin reddedilmesi ve bu taleplerin tapu kayıtlarına dayanması nedeniyle, gerçekte bu tapulara ilişkin haklardan yoksun bırakıldıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar son olarak, davalarına bakan mahkemelerin olgusal ve delil niteliğindeki unsurlara yönelik makul bir değerlendirmede bulunmadıklarını ve kararlarını haklı göstermek için yeterli gerekçeler sunmadıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, adil yargılanma haklarını ileri sürmektedirler. Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan (Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], No. 56080/13, § 145, AİHM 2017) Mahkeme, başvuranların şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
B. Tarafların iddiaları Hükümet, şikâyetlerin Sözleşme’yle konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmadığı yönündeki itirazı da dâhil olmak üzere, pek çok itiraz ileri sürmektedir. Hükümet her şeyden önce, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin mülk kazanım hakkını güvence altına almadığını hatırlatmaktadır. Bir başvuran, yalnızca şikâyet ettiği kararların Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında kendi “mülkleriyle” ilgili olması halinde, bu maddenin ihlal edildiğini ileri sürebilmektedir. “Mülk” kavramı, mevcut mülklerle” sınırlı olmamaktadır ve bu kavram aynı zamanda, başvuranın en azından mülkiyet hakkından fiilen yararlanabilmesine yönelik meşru bir beklentiye sahip olduğunu ileri sürebileceği alacaklar da dâhil olmak üzere, maddi değerleri kapsayabilmektedir. Bununla birlikte, mülkten yararlanmaya devam edebilme yönündeki meşru beklenti, iç hukukta yeterli bir temele dayanmalıdır. Dolayısıyla, uzun bir süreden beri fiilen kullanılması mümkün olmayan eski bir mülkiyet hakkının varlığını sürdürdüğünün kabul edilmesi yönündeki beklenti, bir “mülk” olarak değerlendirilememekte ve söz konusu koşulun yerine getirilmemesi nedeniyle sona eren şartlı bir alacak için de aynı durum geçerli olmaktadır. Somut olayda, Hükümet, 629 no’lu parsele ilişkin dava sırasında başvuranlar tarafından ibraz edilen tapu kaydının (aynen yazılmıştır (“sic”)), herhangi bir plan, harita ya da krokiye dayanmayan eski bir Osmanlı tapusundan doğduğunu belirtmektedir. Hükümet, davanın sonunda ulusal mahkemelerin, tapuda belirtilen sınırların söz konusu taşınmazların fiziksel durumuyla örtüşmediği gerekçesiyle, tapu kaydının, üzerinde hak iddia edilen taşınmazlara uymadığı kanısına vardıklarını ifade etmektedir. Hükümet sonuç olarak, başvuranların tapuları gereğince 629 no’lu parselin bir kısmına sahip olduklarını ileri süremeyecekleri kanaatine varmaktadır. Kazandırıcı zamanaşımına dayanan iddialara ilişkin olarak, Hükümet, başvuranların “meşru bir beklenti” ve dolayısıyla, Sözleşme anlamında bir mülk ileri süremeyecekleri kanısına varmaktadır. Bu bağlamda, Hükümet, diğerlerinin yanı sıra, mevcut davadakiyle aynı uyuşmazlığı içeren Sarısoy ve diğerleri/Türkiye (No. 21303/07, 14 Ekim 2014) isimli Komite kararına atıfta bulunmaktadır. Bu davada, başvuranlar kazandırıcı zamanaşımına dayanarak bir taşınmazın mülkiyetini elde edememelerinden şikâyet etmişlerdir. Mahkeme, bir mera olarak kamunun kullanımına tahsis edilen bir mülkün zamanaşımı yoluyla kazanılma imkânına yer vermeyen iç hukuku dikkate alarak, bu türden bir taşınmazın mülkiyetinin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla elde edilmesi beklentisinin içtihat anlamında “meşru bir amaç” olarak görülemeyeceği kanısına varmıştır. Başvuranlar, Hükümetin iddiasına itiraz etmektedirler. Başvuranlar, 629 no’lu parselin bir parçasını oluşturan iki taşınmaza ilişkin tapu kayıtlarına sahip olduklarını vurgulamaktadırlar. Ayrıca, ilgililer taşınmazlar için vergiler ödemişler ve kamulaştırma davası boyunca bu taşınmazların malikleri olarak kabul edilmişlerdir. Son olarak, ilgililer, bütün tanıkların, üzerinde hak iddia ettikleri taşınmazların sahibi olduklarını doğruladıklarını ileri sürmüşlerdir.
C. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin yorumlanmasına ilişkin genel ilkeler Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülk” kavramı, fiziki mülkiyetle sınırlı olmayan ve iç hukuktaki resmi nitelendirmelerden bağımsız olan özerk bir kapsama sahiptir: Mal varlıklarını teşkil eden diğer bazı haklar ve menfaatler de bu hüküm uyarınca “mülkiyet hakları” ve dolayısıyla “mülkler” olarak değerlendirilebilmektedir (bk. Beyeler/İtalya [BD], No. 33202/96, § 100, AİHM 2000‑I, Broniowski/Polonya (kk.) [BD], No. 31443/96, § 98, AİHM 2002‑X, Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, § 63, AİHM 2007‑I, Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 171, AİHM 2012, Parrillo/İtalya [BD], No. 46470/11, § 211, AİHM 2015, ve Béláné Nagy/Macaristan [BD], No. 53080/13, § 73, AİHM 2016). “Mülk” kavramı, hem “mevcut mülkleri”, hem de başvuranın en azından, mülkiyet hakkından fiilen yararlanabilmesine yönelik “meşru bir beklentiye” sahip olduğunu ileri sürebileceği alacaklar da dâhil olmak üzere, maddi değerleri kapsayabilmektedir (bk., diğer birçok karar arasında, Malhous/Çek Cumhuriyeti (kk.) [BD], No. 33071/96, AİHM 2000‑XII, Prince Hans-Adam II de Liechtenstein/Almanya [BD], No. 42527/98, § 83, AİHM 2001‑VIII, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (kk.) [BD], No. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII, Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35 (c), AİHM 2004-IX, ve Fabris/Fransa [BD], No. 16574/08, § 50, AİHM 2013 (alıntılar)). Maddi menfaat alacak niteliği taşıdığında, bu menfaatin iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örnek olarak, mahkemelerin yerleşik içtihadıyla onaylanması durumunda, ilgilinin meşru bir beklentiye sahip olduğu kanaatine varılabilmektedir (bk., yukarıda anılan Kopecký kararı, §§ 49 ve 52, Maurice/Fransa [BD], No. 11810/03, § 66, AİHM 2005‑IX, yukarıda anılan Anheuser-Busch Inc. kararı, § 65, yukarıda anılan Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano kararı, § 173, yukarıda anılan Parrillo kararı, § 213, ve yukarıda anılan Béláné Nagy kararı, § 77). Buna karşın, iç hukukun ne şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın bulunması ve başvuran tarafından bu bağlamda geliştirilen argümanların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi durumunda “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamayacaktır (bk., yukarıda anılan Kopecký kararı, § 50, yukarıda anılan Anheuser-Busch Inc. kararı, § 65, yukarıda anılan Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano kararı, § 173, ve yukarıda anılan Béláné Nagy kararı, § 75).
2. Genel ilkelerin somut olaya uygulanması
a. Kazandırıcı zamanaşımına dayanan 629 no’lu parselin bir kısmına ilişkin mülkiyet iddialarıyla ilgili şikâyet hakkında İhtilaf konusu taşınmazların tamamıyla ilgili olarak, başvuranlar, tapu sicilinde hakkında herhangi bir ifade yer almayan bir gayrimenkulü davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin bu taşınmazın kendi mülkü olarak tapu kütüğüne tescilini talep edebilmesini öngören, eski MK’nın 639. maddesine (hâlihazırda yeni TMK’nın 713. maddesi) dayanmışlardır (yukarıda 42-43. paragraflar). Benzer bir hüküm, Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde yer almaktadır (yukarıda 44. paragraf). Davasız ve aralıksız bir zilyetliğin varlığını kanıtlamak için, başvuranlar, yerel bilirkişilerin beyanlarına ve vergi tahrir kayıtlarına atıfta bulunmuşlardır. Bununla birlikte, Tuzla Kadastro Mahkemesi, başvuranların hak sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazlar da dâhil olmak üzere, 629 no’lu parselin tamamının çiftlik hayvanları için kullanılan meralara karşılık geldiği kanısına varmıştır. Söz konusu mahkeme, başvuranlar uzun bir süreden beri ihtilaf konusu taşınmazlara sahip olduklarını ileri sürebilmiş olsalar bile, Türk hukukunda bu türden taşınmazların özel mülkiyete konu edilemeyeceği sonucuna varmıştır (yukarıda 28. paragraf). Mahkeme, başvuranların esasen kullandıklarını iddia ettikleri taşınmazlara ilişkin yapılan nitelendirmeden şikâyet ettikleri kanısına varmaktadır. İlgililere göre, mera değil, tarım arazisi söz konusudur. Mahkeme, ulusal hukukun doğru şekilde yorumlanıp yorumlanmadığını ve uygulanıp uygulanmadığını tespit etme konusunda sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu hatırlatmaktadır; Mahkeme, kendi görevinin özellikle bu mahkemelerin kararlarının açıkça keyfilik veya mantıksızlık içermemesini sağlamaktan ibaret olması nedeniyle, ulusal mahkemelerin yerine geçmekle görevli değildir. Mahkeme, Sözleşme’nin 19. maddesi uyarınca, yalnızca Sözleşmeci taraflar için Sözleşme’den doğan yükümlülüklere riayet edilmesini sağlamakla görevli olduğunu yeniden belirtmektedir. Özellikle, Mahkeme, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü değildir (García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I, yukarıda anılan Anheuser-Busch Inc. kararı, § 83, ve De Tommaso/İtalya [BD], No. 43395/09, § 170, AİHM 2017 (alıntılar)). Mahkeme, Kadastro Mahkemesinin bilhassa eski vergi kayıtlarına ve eski yargı kararlarına dayandığını kaydetmektedir (bk., yukarıda 28. paragraf). Mahkeme, söz konusu mahkemenin değerlendirmesinde keyfi ya da açıkça mantıksız herhangi bir unsur görmemektedir. Dolayısıyla, hiçbir unsur, Mahkemenin, ilgililerin argümanlarını reddeden ve ilgililerin kazandırıcı zamanaşımından yararlanamayacakları kanısına varan söz konusu mahkemenin vardığı sonuçtan uzaklaşmasına imkân vermemektedir. Mahkeme, Hükümetin atıfta bulunduğu ve mevcut davada söz konusu 629 no’lu parselin bir diğer kısmına ilişkin bir taleple ilgili olan Sarısoy ve diğerleri davasında, başvuranların iddialarının da kazandırıcı zamanaşımına ilişkin kurallara dayandığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, iç hukukta yeterli bir yasal dayanak bulunmadığından, başvuranlar açısından “mülkten” yararlanmaya devam edebilme ve bu mülkün sahibi olma yönünde meşru bir beklentinin hukuken doğamayacağı kanısına varmıştır (yukarıda anılan Sarısoy ve diğerleri kararı, § 35). Mahkeme, mevcut davada farklı bir sonuca varmak için herhangi bir sebep görmemektedir.
b. 1952 tarihli tapulara dayanan 629 no’lu parselin bir kısmına ilişkin mülkiyet iddialarıyla ilgili şikâyet hakkında Mahkeme, başvuranların, üzerinde hak iddia ettikleri taşınmazların bir kısmıyla ilgili olarak iki tapu kaydına dayandıklarını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Tuzla Kadastro Mahkemesi, bu tapu kayıtlarının, üzerinde hak iddia edilen taşınmazlara uymadığı kanısına varmıştır. Mahkeme, genel olarak, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesini, kendilerine sunulan delilleri değerlendirmek için daha iyi konumda olan yerel mahkemelerin değerlendirmesinin yerine koymakla görevli olmadığını hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993, § 29, A serisi No. 269, Elsholz/Almanya [BD], No. 25735/94, § 66, AİHM 2000‑VIII, Vasiliauskas/Litvanya [BD], No. 35343/05, § 164, AİHM 2015, ve F.G./İsveç [BD], No. 43611/11, § 118, AİHM 2016). Mahkeme, Tuzla Kadastro Mahkemesinin, mahallinde keşifler yapılmasının ve tanıklar ile bilirkişilerin ifadelerinin dinlenmesinin ardından bir sonuca vardığını kaydetmektedir. Başvuranlar, kendi argümanlarını sunabilmişler ve bu argümanlar Tuzla Kadastro Mahkemesi tarafından incelenmiştir. Mahkeme ardından, başvuranlar tarafından ileri sürülen delil unsurlarının söz konusu mahkeme açısından objektif olarak zorluklar sunduğunu kaydetmektedir. Bir yandan, ibraz edilen tapular, üzerinde hak iddia edilen taşınmazlardan önemli ölçüde daha küçük olan bir ya da iki taşınmazı kapsamaktadır: Başvuranların iddialarının sırasıyla 22.000 m² ve 80.000 m² yüzölçümüne sahip taşınmazlarla ilgili olmasına rağmen (bk., yukarıda 20. paragraf), tapuların her biri, 4.995 m² yüzölçümüne sahip bir taşınmazla ilgilidir (bk., yukarıda 8. paragraf). Diğer yandan, taşınmaz ya da taşınmazların tanımı çok belirsizdir. Şüphesiz, 2002 yılında, bilirkişiler söz konusu tapu kayıtlarının M. Fidan ve Mustafa Filiz tarafından üzerinde hak iddia edilen taşınmazlara uyduğu kanaatine varmışlar (bk., yukarıda 22. paragraf) ve bu sonucun, başvuranlar tarafından üzerinde hak iddia edilen taşınmaz ya da taşınmazlar için de geçerli olduğu anlaşılmıştır. Bununla birlikte, söz konusu mahkeme, hâlihazırda taşınmazın yapısının değiştirildiğini, burada sanayi kuruluşlarının yer aldığını ve böylelikle, tapulara konu edilen taşınmazların sınırlarının bundan böyle mahallinde fiziksel olarak belirtilemeyeceğini tespit etmiştir (bk., yukarıda 29. paragraf). Mahkeme, bu koşullarda, söz konusu mahkemenin vardığı sonucu keyfi veya açıkça mantıksız olarak değerlendiremeyeceği kanısına varmaktadır. Bununla birlikte, başvuranlar halen tapu siciline kurallara uygun olarak kaydedilen tapulara sahiptirler ve bu tapular, mülkiyet haklarının varlığının tartışılmaz kanıtını teşkil etmektedir (Rimer ve diğerleri/Türkiye, No. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009, ve Doğancan/Türkiye (kk.), No. 17934/10, § 22, 15 Ekim 2013). Bu tapular, ihtilaf konusu dava kapsamında bir iptale konu edilmemiştir ve bunların halen geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Kadastro Mahkemesinin son olarak, bu tapu kayıtlarının, üzerinde hak iddia edilen taşınmazlara uymadığı kanısına varması, bu tapuların varlığı ve geçerliliği üzerinde herhangi bir etki yaratmamıştır. Bu bağlamda Mahkeme, Hükümetin, başvuranların tapularına kayıtlı olan taşınmazların yerinin belirlenmesi için girişimlerde bulunmadıklarını - kendi görüşlerinde birçok defa - vurgulayarak, hangi taşınmazların bu tapulara uyduğu hususunun, iç hukuktaki ihtilaf konusu yargılama kapsamında özellikle söz konusu olan iki taşınmaza ilişkin mülkiyet hakkının mevcut olup olmadığının incelenmesi hususundan ayrı bir konu olduğunu kabul ettiğinin anlaşıldığını kaydetmektedir. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin pozitif koruma tedbirlerini gerektirebileceğini hatırlatmak istemektedir (bk., mutatis mutandis, Broniowski/Polonya [BD], No. 31443/96, § 143, AİHM 2004-V, ve Kotov/Rusya [BD], No. 54522/00, § 109, 3 Nisan 2012). Dolayısıyla, mevcut karar, başvuranların sahip oldukları tapulardan doğan haklarını korumak için, ayni veya eşdeğer olarak, gerekli tedbirleri alma yönünde davalı devletin pozitif yükümlülüğünü ortadan kaldırdığı şeklinde yorumlanamayacaktır.
c. Sonuç
Yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, Mahkeme, 629 no’lu parselin bir parçasını oluşturan iki özel taşınmazın sahipleri olarak kabul edilme taleplerinin reddine ilişkin şikayetin iyi tanımlanması bağlamında, başvuranların Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında bir “mülkten” yararlanamayacakları sonucuna varmaktadır. Bu nedenle, bu hükme ilişkin güvenceler bu bağlamda geçerli değildir. Başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oyçokluğuyla,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna
Karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 22 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdürü Başkan
ek
Başvuranların listesi 1947 doğumlu olan Arif DÖNMEZ. 1956 doğumlu olan Şehnaz BAŞARAN. 1956 doğumlu olan Ahmet DÖNMEZ. 1927 doğumlu olan Miyesser DÖNMEZ. 1964 doğumlu olan Mustafa DÖNMEZ. 1949 doğumlu olan Şeref DÖNMEZ. 1952 doğumlu olan Şevki DÖNMEZ. 1935 doğumlu olan Neriman GÜNAR. 1951 doğumlu olan Fatma KAYA.1964 doğumlu olan Fahriye KÜÇÜKLER.1951 doğumlu olan Gülserin SARISOY.1945 doğumlu olan Nizami SERİN.
[1] Pratik nedenlerden dolayı, başvuranlar ve üstsoyları, zaman zaman, hiçbir fark gözetmeksizin, olay ve olgular bildirisinde “başvuranlar” ifadesiyle belirtilecektir.
Full & Egal Universal Law Academy